<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[İslami Forum - Tefsir]]></title>
		<link>https://islamiforum.net/</link>
		<description><![CDATA[İslami Forum - https://islamiforum.net]]></description>
		<pubDate>Sun, 20 Sep 2026 12:30:54 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Kuran araştırmaları]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-kuran-arastirmalari</link>
			<pubDate>Tue, 25 Nov 2025 22:19:29 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=35299">Cahit2023</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-kuran-arastirmalari</guid>
			<description><![CDATA[Selam olsun tüm müslüman kardeşlerimize.<br />
Kuranı Kerimde detaylı araştırmalar yapabileceğiniz faydalı siteleri acaba sitenizin forum sayfalarında paylaşmamızda sakınca varmıdır? Elbette reklam amaçlı bu tür şeyler yapmayız.<br />
Tek gayemiz müslümanlara daha faydalı olabilmek, onların daha çok sevaba ulaşması için üzerimize düşeni yapmaya çalışmaktır.<br />
Örenek olarak KURANHARİTASI adlı bir site vardır. O siteyi kullanarak nasıl Kuran Ayetlerini daha detaylı anlaya biliriz? Bunu siz değerli mümin kardeşlerimize anlatmak isteriz.<br />
Kuranı Kerimi anlamak üzerine yapılmış çok faydalı bir kaç site daha vardır.<br />
Kuranı Kerim nasıl daha iyi anlaşılır? <br />
Bu konu üzerinde durarak, forum yaparak, kendi tecrübe,bilgi ve sorularımızla bir birimize daha faydalı ola biliriz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Selam olsun tüm müslüman kardeşlerimize.<br />
Kuranı Kerimde detaylı araştırmalar yapabileceğiniz faydalı siteleri acaba sitenizin forum sayfalarında paylaşmamızda sakınca varmıdır? Elbette reklam amaçlı bu tür şeyler yapmayız.<br />
Tek gayemiz müslümanlara daha faydalı olabilmek, onların daha çok sevaba ulaşması için üzerimize düşeni yapmaya çalışmaktır.<br />
Örenek olarak KURANHARİTASI adlı bir site vardır. O siteyi kullanarak nasıl Kuran Ayetlerini daha detaylı anlaya biliriz? Bunu siz değerli mümin kardeşlerimize anlatmak isteriz.<br />
Kuranı Kerimi anlamak üzerine yapılmış çok faydalı bir kaç site daha vardır.<br />
Kuranı Kerim nasıl daha iyi anlaşılır? <br />
Bu konu üzerinde durarak, forum yaparak, kendi tecrübe,bilgi ve sorularımızla bir birimize daha faydalı ola biliriz.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hangi Ibn Kesir Tefsirini onerirsiniz?]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-hangi-ibn-kesir-tefsirini-onerirsiniz</link>
			<pubDate>Tue, 15 Jul 2025 21:33:53 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=35267">suvari0505</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-hangi-ibn-kesir-tefsirini-onerirsiniz</guid>
			<description><![CDATA[Internette birsuru yayin evleri ibn kesirin tefsirini satiyor, ama hangisini secsem karar veremedim.<br />
Siz bu tefsir icin hangi yayin evini onerirsiniz, hangisi en iyi ceviridir?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Internette birsuru yayin evleri ibn kesirin tefsirini satiyor, ama hangisini secsem karar veremedim.<br />
Siz bu tefsir icin hangi yayin evini onerirsiniz, hangisi en iyi ceviridir?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tahrim Suresi]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-tahrim-suresi</link>
			<pubDate>Wed, 13 Jul 2022 01:54:25 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34815">Tomahawk5</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-tahrim-suresi</guid>
			<description><![CDATA[Sevgili Müslüman arkadaşlar, Selamın Aleyküm ;<br />
<br />
Kuran'ı Türkçe okumuş, yahut arapçası olan kişilere soruyorum, Tahrim Suresi hakkındaki görüşleriniz nelerdir ? Manası nedir ? Karşılaştığım yerlerde pek çok Ateist tarafından argüman olarak kullanılarak Hz.Muhammed tarafından yazıldığı iddia ediliyor, bu sureden anlamamız gereken şey nedir ?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sevgili Müslüman arkadaşlar, Selamın Aleyküm ;<br />
<br />
Kuran'ı Türkçe okumuş, yahut arapçası olan kişilere soruyorum, Tahrim Suresi hakkındaki görüşleriniz nelerdir ? Manası nedir ? Karşılaştığım yerlerde pek çok Ateist tarafından argüman olarak kullanılarak Hz.Muhammed tarafından yazıldığı iddia ediliyor, bu sureden anlamamız gereken şey nedir ?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nahl 77]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-nahl-77</link>
			<pubDate>Sat, 05 Feb 2022 23:47:16 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34699">El Alim</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-nahl-77</guid>
			<description><![CDATA[Selamün aleyküm din kardeşlerim ve bu dine merak salmış Allah ımın kulları.<br />
Ben alaylı bir bilim meraklısıyım. Adım Ümit. Kur an meali okumak en sevdiğim şeylerin başında geliyor. Yaşım 45 ve bu güne kadar okumadığım meal kalmadı sayılır Allah ın izni ile. Şükürler olsun ki Yüce Allah ım bana böyle bir merak vermiş. Meal okurken okuduğum ayetleri bilim ile ilişkilendirmeyi ayette ne denilmeknistendiğini saatlerce, günlerce bazen aylarca düşünüyorum bazen anlamak yılları bile bulabiliyor. Bu benim en büyük zevkim. Yine bu ayetlerden birini düşünürken bir foruma üye olup orada da paylaşma isteği uyandı. İslami forumlar yazdığımda ilk karşıma çıkan bu siteye biraz incelemeden ve kuralları da okuduktan sonra yine içimde uyanan, bu forumun doğru bir yer olduğu hissi ve artık bildiklerimi paylaşmak ve bilgi açlığı ile kayıt oldum. Tekrardan Allah ın selamı üzerinize olsun. <br />
Kısa bir kendimi tanıtma aşamasından sonra merak ettiğim ayet meali ne döneyim...<br />
 Nahl Suresinin 77. Ayeti;<br />
Kıyametin bir göz kırpma zamanı kadar hatta bundan daha az bir zamanda olup biteceği yazıyor.<br />
Sizce bu durum nasıl bir şey olursa bu kadar kısa sürer?<br />
Dünya ya meteor çarpsa bu kadar kısa olacağını zannetmiyorum. <br />
Allah her şeyi en iyi bilendir. Ama Allah'ın affına da sığınarak bu konuda düşüncelerinizi almak isterim. <br />
Saygı ve sevgilerimle...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Selamün aleyküm din kardeşlerim ve bu dine merak salmış Allah ımın kulları.<br />
Ben alaylı bir bilim meraklısıyım. Adım Ümit. Kur an meali okumak en sevdiğim şeylerin başında geliyor. Yaşım 45 ve bu güne kadar okumadığım meal kalmadı sayılır Allah ın izni ile. Şükürler olsun ki Yüce Allah ım bana böyle bir merak vermiş. Meal okurken okuduğum ayetleri bilim ile ilişkilendirmeyi ayette ne denilmeknistendiğini saatlerce, günlerce bazen aylarca düşünüyorum bazen anlamak yılları bile bulabiliyor. Bu benim en büyük zevkim. Yine bu ayetlerden birini düşünürken bir foruma üye olup orada da paylaşma isteği uyandı. İslami forumlar yazdığımda ilk karşıma çıkan bu siteye biraz incelemeden ve kuralları da okuduktan sonra yine içimde uyanan, bu forumun doğru bir yer olduğu hissi ve artık bildiklerimi paylaşmak ve bilgi açlığı ile kayıt oldum. Tekrardan Allah ın selamı üzerinize olsun. <br />
Kısa bir kendimi tanıtma aşamasından sonra merak ettiğim ayet meali ne döneyim...<br />
 Nahl Suresinin 77. Ayeti;<br />
Kıyametin bir göz kırpma zamanı kadar hatta bundan daha az bir zamanda olup biteceği yazıyor.<br />
Sizce bu durum nasıl bir şey olursa bu kadar kısa sürer?<br />
Dünya ya meteor çarpsa bu kadar kısa olacağını zannetmiyorum. <br />
Allah her şeyi en iyi bilendir. Ama Allah'ın affına da sığınarak bu konuda düşüncelerinizi almak isterim. <br />
Saygı ve sevgilerimle...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KEŞŞÂF TEFSİRİ 6 cilt PDF]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-kess%C3%A2f-tefsiri-6-cilt-pdf</link>
			<pubDate>Wed, 27 Oct 2021 12:40:32 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34589">tolgakaralar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-kess%C3%A2f-tefsiri-6-cilt-pdf</guid>
			<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kullukta Samimiyet]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-kullukta-samimiyet</link>
			<pubDate>Wed, 11 Aug 2021 11:36:01 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34503">mir'at</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-kullukta-samimiyet</guid>
			<description><![CDATA["Ey iman edenler! Eğer Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız o size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir." (Enfal 29)<br />
<br />
Allah'a iyi bir kul olma gayesiyle yola çıkan iyi niyetli, samimi bir müslümana Allah'ın dünyada ve ahirette her zaman yardım edeceğini, destek olacağını gösteren bir ayet.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA["Ey iman edenler! Eğer Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız o size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir." (Enfal 29)<br />
<br />
Allah'a iyi bir kul olma gayesiyle yola çıkan iyi niyetli, samimi bir müslümana Allah'ın dünyada ve ahirette her zaman yardım edeceğini, destek olacağını gösteren bir ayet.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İNEK kıssası]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-inek-kissasi</link>
			<pubDate>Mon, 09 Aug 2021 19:40:25 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=23122">kalemşör</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-inek-kissasi</guid>
			<description><![CDATA[Hani bir zamanlar Musa kavmine dedi ki: Allâh, muhakkak size -herhangi bir- inek kesmenizi emrediyor! Dediler ki: Bizi alaya mı alıyorsun? Dedi ki: Câhillerden olmaktan Allâh’a sığınıyorum!<br />
Dediler: Rabbine çağrıda bulun da bize, onun mahiyetini açıklasın. Dedi:  Kuşkusuz O diyor ki: ‘Muhakkak ki o, ne pek yaşlı, ne de pek genç; bunların arası orta yaşlı bir inektir.’ Artık emrolunduğunuzu yapın! <br />
Dediler: Rabbine çağrıda bulun da bize, onun renginin ne olduğunu açıklasın. Dedi: Kuşkusuz O diyor ki: ‘Muhakkak ki o sarı, rengi parlak bir inektir; bakanları mutlu eder’. Dediler: Rabbine çağrıda bulun da bize, onun ne olduğunu açıklasın; bizce inekler kuşkusuz benzeşiyor; gene de Allâh dilerse muhakkak ki biz doğruya iletilmiş oluruz. Dedi: Kuşkusuz O diyor ki: ‘Muhakkak ki o, boyunduruk vurulup yer sürmeyen, ekin sulamayan bir inektir; salmadır; kendisinde bir alacalık yoktur.‘İşte şimdi hakkı getirdin!’ dediler de onu boğazladılar; halbuki az kalsın yapmıyorlardı. Ve bir vakit bir canı katletmiştiniz de onun hakkında atışmıştınız! Oysa ki Allâh gizleyip durduğunuzu çıkartıcıdır. Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı; artık onlar taşlar gibidir; veya katılık bakımından daha şiddetlidir. Halbuki taşlardan kuşkusuz öylesi var ki, kendisinden nehirler fışkırıyor; ve yine onlardan kuşkusuz öylesi var ki, çatlıyor da kendisinden su çıkıyor; ve yine onlardan kuşkusuz öylesi var ki, Allâh’a saygısından ötürü yuvarlanıp düşüyor. Halbuki Allâh yapıp durduklarınızdan gâfil değildir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hani bir zamanlar Musa kavmine dedi ki: Allâh, muhakkak size -herhangi bir- inek kesmenizi emrediyor! Dediler ki: Bizi alaya mı alıyorsun? Dedi ki: Câhillerden olmaktan Allâh’a sığınıyorum!<br />
Dediler: Rabbine çağrıda bulun da bize, onun mahiyetini açıklasın. Dedi:  Kuşkusuz O diyor ki: ‘Muhakkak ki o, ne pek yaşlı, ne de pek genç; bunların arası orta yaşlı bir inektir.’ Artık emrolunduğunuzu yapın! <br />
Dediler: Rabbine çağrıda bulun da bize, onun renginin ne olduğunu açıklasın. Dedi: Kuşkusuz O diyor ki: ‘Muhakkak ki o sarı, rengi parlak bir inektir; bakanları mutlu eder’. Dediler: Rabbine çağrıda bulun da bize, onun ne olduğunu açıklasın; bizce inekler kuşkusuz benzeşiyor; gene de Allâh dilerse muhakkak ki biz doğruya iletilmiş oluruz. Dedi: Kuşkusuz O diyor ki: ‘Muhakkak ki o, boyunduruk vurulup yer sürmeyen, ekin sulamayan bir inektir; salmadır; kendisinde bir alacalık yoktur.‘İşte şimdi hakkı getirdin!’ dediler de onu boğazladılar; halbuki az kalsın yapmıyorlardı. Ve bir vakit bir canı katletmiştiniz de onun hakkında atışmıştınız! Oysa ki Allâh gizleyip durduğunuzu çıkartıcıdır. Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı; artık onlar taşlar gibidir; veya katılık bakımından daha şiddetlidir. Halbuki taşlardan kuşkusuz öylesi var ki, kendisinden nehirler fışkırıyor; ve yine onlardan kuşkusuz öylesi var ki, çatlıyor da kendisinden su çıkıyor; ve yine onlardan kuşkusuz öylesi var ki, Allâh’a saygısından ötürü yuvarlanıp düşüyor. Halbuki Allâh yapıp durduklarınızdan gâfil değildir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KALEM TEFSİRİ )11-16)]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-kalem-tefsiri-11-16</link>
			<pubDate>Mon, 14 Dec 2020 10:23:20 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34174">derlemetefsir</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-kalem-tefsiri-11-16</guid>
			<description><![CDATA[10.Ey Müslüman!<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Sakın </span>kâfirlerin “dinde pazarlık” tekliflerine aldanıp da onlara<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> uyma<br />
 Doğru yanlış demeden [b]yemin edip duran </span>böylece herkesle anlaşmak ve kendi güçlerini kabul ettirmek isteyen<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> o alçaklara!</span>[/size][/color]<br />
Yüce Allah, bu âyetin başında getirdiği “itaat etme, aldırış etme, boyun eğme” şeklindeki emriyle bağlantılı olarak çeşitli nitelikleri sıralamakta, bir anlamda ilk sıfatın sonuçlarını madde madde gündeme getirmektedir.<br />
İtaat etmemeye konu ilk hatırlatma “sürekli yemin etme”yle ilgilidir. Âyetteki <span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">حَلَّافٍ</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">hallâf </span>kelimesi sadece burada “mübalağa” denilen abartı kalıbında getirilmiştir. Bunun sebebi, bu tür yemin sahiplerinin bu işi sürekli yaptıklarının ortaya konulmasıdır.<br />
Anlatılmak istenen husus, bu tip insanların görüşlerinin olmadığı ya da sözlerinin çok basit, değersiz, anlamsız, kendisini küçük düşüren, aşağılık, içi boş, yalan, her kalıba dökülen ve her fenalığa sürükleyen, rezil, rüsva türden ifadeler içerdiği şeklindedir. Sürekli yalan yere yemin eden kişinin aslında böyle değersiz sözlerin sahibi olduğu, onun dikkate değer bir fikrinin olamayacağı, çünkü bütün ilişkilerinin yalana ve menfaate dayalı şekillendiği beyan edilmiş olmaktadır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">11.Kalplere kin ve düşmanlık tohumları ekerek hakkınızda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dedikodu yayan iftiracılara!</span></span></span></span><br />
“<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hemmâz</span>” (“H-m-z/battı, (bir şeyi) elinde sıktı, kırdı, soktu, dürttü, (bir kelimeyi) hemzeli okudu” kökünden), “bir kimseyi arkadan çekiştiren, dedikodusunu yapan, karalayan (kimse), iftira atan” anlamındadır. “Hemz”, “imalı, kinayeli, alaycı sözler” demektir ki, Hz. Peygamber’i “mecnun” ve “meftun” olarak nitelendiren, halkın nazarında itibarını sıfırlamak için onu karalayan, ona iftira eden servet ve iktidar sahiplerinin tutum ve davranışlarındandır. Mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayan, mallarının kendilerini ebedî kılacağını zanneden malum zihniyetin yerildiği Humeze Suresi, bu tutum ve davranışı mahkûm ederek başlar: “Veylun li kulli <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">humezetin</span> lumezeh/<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Arkadan çekiştirip duran/karalayan</span>, ayıp-kusur arayan herkesin vay haline!” (104/1)<br />
<span style="font-family: Georgia, serif;" class="mycode_font">“<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nemmâm</span>” (“N-m-m/gösterdi, açığa vurdu, (iftira) yaydı, kargaşa ve huzursuzluk çıkardı “ kökünden), “laf taşıyan, laf getirip götüren, laf dolaştıran” anlamındadır. “en-Nemmu”, “bir sözü çekiştirmek maksadıyla konuşmak”; “nemîme”, “çekiştirmek, karalamak, iftira atmak” demektir. Laf taşıyan/dolaştıran adama “raculun nemmâm” denir.(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6</span>) Bu kelime, karalama kampanyası başlatan müşriklerin genel karakteristiğini ifade eder. Servet ve iktidar sahibi ileri gelenler, kendileri için tehlikeli gördükleri <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Muvahhid’lere karşı statükoyu muhafaza etmek ve kendi çıkarlarını korumak adına bu yola sıklıkla başvururlar</span>.</span><br />
<span style="font-family: Georgia, serif;" class="mycode_font"> </span><br />
<span style="font-family: Georgia, serif;" class="mycode_font"> </span><br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">12.İyiliğe ölümüne engel olan günaha gömülmüş zorbaya (da)</span></span></span><br />
<span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"> </span><br />
<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Âyetteki mennâ‘ kelimesini “menetmek, cimrilik”, el-hayr sözcüğüne de “mal-mülk” olarak yorumlayanlara göre ilk anlam, bu kişilerin hiç kimseye mal vermemesi ve hiçbir şekilde hiç kimseye ekonomik anlamda yardım</span> <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">etmemesidir</span>. Bakara 2/180, Me‘âric 70/21 ve ‘Âdiyât 100/8. âyetlerden delil getirerek, buradaki <span style="font-family: Arial, sans-serif;" class="mycode_font">الْخَيْرِ</span> el-hayr kelimesinin “mal, eşya, servet” anlamına geldiğini belirtmeliyiz. Bu durumda ifade edilmek istenen anlam, bu insan tipinin aşırı mal ve servet düşkünlüğü nedeniyle özellikle çok cimri olduğudur.<br />
Demek ki bu sıfat hiç kimseye hiçbir şekilde iyilik yapmamayı ifade etmektedir. Hayır konusunda kilitlenmiş, hiç kimseye zırnık koklatmayan, en küçük iyiliği bile engelleyen bu insan tipi hakkında Mâ‘ûn sûresinin son âyetinde de bilgi verilmektedir. Bu durumda başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün zamanların müminleri böylesi insanlara itaat etmemeleri gerektiği noktasında bilinçlendirilmektedir.<br />
<span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"> </span><br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">13.[yahut] ihtiraslarına esir olmuş zalime,  ve bütün bunların ötesinde [hemcinslerine] hiçbir faydası dokunmayana. </span></span></span><br />
<span style="color: #003366;" class="mycode_color"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Garamond, serif;" class="mycode_font"> </span></span></span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Garamond, serif;" class="mycode_font">‘</span></span>Utul terimi -‘atele fiilinden türetilmiştir: “[bir kişiye veya bir şeye] kaba ve zalimce bir şekilde davrandı”- kendisinde hem zulüm hem de ihtiras özelliklerini birleştiren kişiyi tanımlar; bu sebeple ikili bir karşılık bulmayı tercih ettim.<br />
 Müfessirler, zenîm terimine birbirinden çok farklı yorumlar getirmişlerdir. Zenemeh isminden türetilmiş olan zenîm terimi, keçinin kulaklarının altında sallanan yumruları veya her iki gerdanı gösterir. Bu gerdanlar fizyolojik bir fonksiyona sahip olmadıklarından zenîm terimi, “lüzumsuz kimse” [veya “şey”] anlamında kullanılır (Tâcu'l-‘Arûs): başka bir deyimle, âtıl veya faydasız şey. Bu nedenle, yukarıdaki bağlamda bu terimin sosyal anlamda tamamen faydasız bir kimseyi tanımladığını kabul etmek, mantıkî bir varsayım olur.<br />
<br />
<br />
      <span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">14.İşte bu tip insan, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mal. mülk ve çoluk. çocuk sahibi olduğundan dolayı</span>,ekonomik ve sosyal imkanı nedeniyle küstahça bir kibre kapılır .</span></span></span><br />
<span style="color: #333a42;" class="mycode_color"><span style="font-size: x-small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Georgia, serif;" class="mycode_font"> </span></span></span><br />
Tarihî arka-plana baktığımızda surenin 14-16. ayetlerinin de Velid b. Muğira hakkında nazil olduğunu görüyoruz. Mal ve oğullar sahibi (zâ mâlin ve benîn) oldukları için -ki, bu ifade kişinin statüsünü ve nüfuzunu ifade etmek için kullanılır- bu kimselere itaat etmek caiz olmaz. Burada mal zenginliği, oğullar (benûn) da daha geniş çerçevede “çok sayıda taraftarı”, dolayısıyla “geniş bir kitle desteğini” ifade eder.(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11</span>) Bunun yanı sıra sözü edilen kötü vasıflara sahip olan mülk sahipleri, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda, çıkarlarına ters düştüğü, kendi varlıklarına yönelik tehlikeli gördükleri için (yani izah ettiğimiz mânâda “mal ve oğullar sahibi” olmaları nedeniyle) yüz çevirme, inkâr etme yoluna giderler ve Tevhid mesajını “öncekilerin masalları, efsaneleri” olarak nitelendirirler. Dolayısıyla malum zihniyet açısından Kur’an mesajının herhangi bir gerçekliği yoktur; bunlar bir beşerin göz boyayıcı, aldatıcı sözlerinden ibarettir<br />
Bizim de tercih ettiğimiz ilk ihtimale göre âyet bir sonraki âyetle ilişkili olabilir. Buna göre, yorumunu yapmakta olduğumuz âyet “sebep”, sonraki âyet ise “sonuç” olur. Bu doğrultuda verilmek istenen mesaj ve âyetlerin anlamı şöyledir: “(Fazlaca) mal ve oğulları var diye, böylesi bir insana âyetlerimiz okunup aktarıldığı zaman ‘Öncekilerin masalları!’ der.” Önceki âyetlerde dile getirilen olumsuz sıfatların sahibi olan bu insan tipi, belli şımarıklıkların sonucu olarak Allah’ın âyetlerini ve dolayısıyla Hz. Peygamber’in risaletini inkâra yeltenmektedir.<br />
<span style="color: #666666;" class="mycode_color"><span style="font-size: x-small;" class="mycode_size"> </span></span>Bu arada âyetin mesajını incelerken genellemeci bir mantık yürütmek de doğru değildir. Çünkü her mal ve servet sahibinin veya fazla sayıda oğulları ya da çocukları olan kişilerin bu şekilde davranacağı söylenemez. Mal ve servet sahibi olmak bu noktada bazı insanların şımarmasına ve olumsuz tavır sergilemesine neden olabilir; ancak hepsinin böyle olması gerekmediği gibi, söz konusu davranışları yapan herkesin fazlaca mal ve oğul sahibi olduğu da iddia edilemez. Azgınlık için servet şart değildir; serveti olan herkes de azgınlaşmaz.<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"> </span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">15. Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman, “</span></span></span></span><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">Bunlar <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">eskilerin efsâneleridir!”(masalları) der.</span></span></span></span><br />
Dünya hayatının kendilerini aldattığı, şeytanın mallarında ve evlatlarında kendilerine ortak olduğu, servet tutkusunda sınır tanımayan, yoksulun hakkına göz koyan zihniyetin hâkim olduğu bir toplumda sadece maddî değerler ve menfaatler ön plandadır; yardımlaşma, merhamet ve şefkat duyguları körelmeye yüz tutmuştur…<br />
Bu tip insanlar, esasında Yüce Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri için, bu kapsamda peygamberlik kurumunu ve bütünüyle vahiy kültürünü reddediyorlardı. Her ne vesileyle kendilerine bir gerçek hatırlatılmış olsa tereddütsüz onu inkâr ediyorlar, hakikatin yanından geçmeye bile tahammül edemiyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki, dinleseler inanacaklardı. İnanmamak için dinlememeyi tercih ediyor, dinleyenleri engelliyor, vahyin okunması esnasında gürültü çıkartarak onun sesini ve etkisini kısıp kapatma yolunu tercih ediyorlardı.<br />
<br />
      <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">16.Biz </span></span></span></span><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">de<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> onu </span>o kibirli <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">burnundan işâretleyece</span>k ve hem dünyada, hem de âhirette asla yakasını kurtaramayacağı ibret verici bir zillet ve azâba mahkûm edece<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ğiz</span></span></span></span><br />
<span style="color: #003366;" class="mycode_color"> </span>Lafzen, “onu burnundan (hurtûm) damgalayacağız”. Bütün müfessirler, bu deyimsel ifadenin kesinlikle mecazî anlamda kullanıldığını ve “onu kaçamayacağı bir rezillikle damgalayacağız” anlamına geldiğini söylerler <br />
<span style="color: #003366;" class="mycode_color"> </span>“hortumuna”. Zımnen: Hem yalancılığının hem de kibrinin timsali olan kıl aldırmadığı uzayan burnuna. Damga, damga yiyenin damgalayan karşısındaki aczine ve zilletine işarettir.  Müstekbirin burnunu hortuma benzetmekle, kibrin insanı insanlıktan çıkaran bir alçalış olduğu vurgulanıyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[10.Ey Müslüman!<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Sakın </span>kâfirlerin “dinde pazarlık” tekliflerine aldanıp da onlara<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> uyma<br />
 Doğru yanlış demeden [b]yemin edip duran </span>böylece herkesle anlaşmak ve kendi güçlerini kabul ettirmek isteyen<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> o alçaklara!</span>[/size][/color]<br />
Yüce Allah, bu âyetin başında getirdiği “itaat etme, aldırış etme, boyun eğme” şeklindeki emriyle bağlantılı olarak çeşitli nitelikleri sıralamakta, bir anlamda ilk sıfatın sonuçlarını madde madde gündeme getirmektedir.<br />
İtaat etmemeye konu ilk hatırlatma “sürekli yemin etme”yle ilgilidir. Âyetteki <span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">حَلَّافٍ</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">hallâf </span>kelimesi sadece burada “mübalağa” denilen abartı kalıbında getirilmiştir. Bunun sebebi, bu tür yemin sahiplerinin bu işi sürekli yaptıklarının ortaya konulmasıdır.<br />
Anlatılmak istenen husus, bu tip insanların görüşlerinin olmadığı ya da sözlerinin çok basit, değersiz, anlamsız, kendisini küçük düşüren, aşağılık, içi boş, yalan, her kalıba dökülen ve her fenalığa sürükleyen, rezil, rüsva türden ifadeler içerdiği şeklindedir. Sürekli yalan yere yemin eden kişinin aslında böyle değersiz sözlerin sahibi olduğu, onun dikkate değer bir fikrinin olamayacağı, çünkü bütün ilişkilerinin yalana ve menfaate dayalı şekillendiği beyan edilmiş olmaktadır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">11.Kalplere kin ve düşmanlık tohumları ekerek hakkınızda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dedikodu yayan iftiracılara!</span></span></span></span><br />
“<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hemmâz</span>” (“H-m-z/battı, (bir şeyi) elinde sıktı, kırdı, soktu, dürttü, (bir kelimeyi) hemzeli okudu” kökünden), “bir kimseyi arkadan çekiştiren, dedikodusunu yapan, karalayan (kimse), iftira atan” anlamındadır. “Hemz”, “imalı, kinayeli, alaycı sözler” demektir ki, Hz. Peygamber’i “mecnun” ve “meftun” olarak nitelendiren, halkın nazarında itibarını sıfırlamak için onu karalayan, ona iftira eden servet ve iktidar sahiplerinin tutum ve davranışlarındandır. Mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayan, mallarının kendilerini ebedî kılacağını zanneden malum zihniyetin yerildiği Humeze Suresi, bu tutum ve davranışı mahkûm ederek başlar: “Veylun li kulli <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">humezetin</span> lumezeh/<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Arkadan çekiştirip duran/karalayan</span>, ayıp-kusur arayan herkesin vay haline!” (104/1)<br />
<span style="font-family: Georgia, serif;" class="mycode_font">“<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nemmâm</span>” (“N-m-m/gösterdi, açığa vurdu, (iftira) yaydı, kargaşa ve huzursuzluk çıkardı “ kökünden), “laf taşıyan, laf getirip götüren, laf dolaştıran” anlamındadır. “en-Nemmu”, “bir sözü çekiştirmek maksadıyla konuşmak”; “nemîme”, “çekiştirmek, karalamak, iftira atmak” demektir. Laf taşıyan/dolaştıran adama “raculun nemmâm” denir.(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6</span>) Bu kelime, karalama kampanyası başlatan müşriklerin genel karakteristiğini ifade eder. Servet ve iktidar sahibi ileri gelenler, kendileri için tehlikeli gördükleri <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Muvahhid’lere karşı statükoyu muhafaza etmek ve kendi çıkarlarını korumak adına bu yola sıklıkla başvururlar</span>.</span><br />
<span style="font-family: Georgia, serif;" class="mycode_font"> </span><br />
<span style="font-family: Georgia, serif;" class="mycode_font"> </span><br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">12.İyiliğe ölümüne engel olan günaha gömülmüş zorbaya (da)</span></span></span><br />
<span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"> </span><br />
<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Âyetteki mennâ‘ kelimesini “menetmek, cimrilik”, el-hayr sözcüğüne de “mal-mülk” olarak yorumlayanlara göre ilk anlam, bu kişilerin hiç kimseye mal vermemesi ve hiçbir şekilde hiç kimseye ekonomik anlamda yardım</span> <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">etmemesidir</span>. Bakara 2/180, Me‘âric 70/21 ve ‘Âdiyât 100/8. âyetlerden delil getirerek, buradaki <span style="font-family: Arial, sans-serif;" class="mycode_font">الْخَيْرِ</span> el-hayr kelimesinin “mal, eşya, servet” anlamına geldiğini belirtmeliyiz. Bu durumda ifade edilmek istenen anlam, bu insan tipinin aşırı mal ve servet düşkünlüğü nedeniyle özellikle çok cimri olduğudur.<br />
Demek ki bu sıfat hiç kimseye hiçbir şekilde iyilik yapmamayı ifade etmektedir. Hayır konusunda kilitlenmiş, hiç kimseye zırnık koklatmayan, en küçük iyiliği bile engelleyen bu insan tipi hakkında Mâ‘ûn sûresinin son âyetinde de bilgi verilmektedir. Bu durumda başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün zamanların müminleri böylesi insanlara itaat etmemeleri gerektiği noktasında bilinçlendirilmektedir.<br />
<span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"> </span><br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">13.[yahut] ihtiraslarına esir olmuş zalime,  ve bütün bunların ötesinde [hemcinslerine] hiçbir faydası dokunmayana. </span></span></span><br />
<span style="color: #003366;" class="mycode_color"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Garamond, serif;" class="mycode_font"> </span></span></span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Garamond, serif;" class="mycode_font">‘</span></span>Utul terimi -‘atele fiilinden türetilmiştir: “[bir kişiye veya bir şeye] kaba ve zalimce bir şekilde davrandı”- kendisinde hem zulüm hem de ihtiras özelliklerini birleştiren kişiyi tanımlar; bu sebeple ikili bir karşılık bulmayı tercih ettim.<br />
 Müfessirler, zenîm terimine birbirinden çok farklı yorumlar getirmişlerdir. Zenemeh isminden türetilmiş olan zenîm terimi, keçinin kulaklarının altında sallanan yumruları veya her iki gerdanı gösterir. Bu gerdanlar fizyolojik bir fonksiyona sahip olmadıklarından zenîm terimi, “lüzumsuz kimse” [veya “şey”] anlamında kullanılır (Tâcu'l-‘Arûs): başka bir deyimle, âtıl veya faydasız şey. Bu nedenle, yukarıdaki bağlamda bu terimin sosyal anlamda tamamen faydasız bir kimseyi tanımladığını kabul etmek, mantıkî bir varsayım olur.<br />
<br />
<br />
      <span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">14.İşte bu tip insan, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mal. mülk ve çoluk. çocuk sahibi olduğundan dolayı</span>,ekonomik ve sosyal imkanı nedeniyle küstahça bir kibre kapılır .</span></span></span><br />
<span style="color: #333a42;" class="mycode_color"><span style="font-size: x-small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Georgia, serif;" class="mycode_font"> </span></span></span><br />
Tarihî arka-plana baktığımızda surenin 14-16. ayetlerinin de Velid b. Muğira hakkında nazil olduğunu görüyoruz. Mal ve oğullar sahibi (zâ mâlin ve benîn) oldukları için -ki, bu ifade kişinin statüsünü ve nüfuzunu ifade etmek için kullanılır- bu kimselere itaat etmek caiz olmaz. Burada mal zenginliği, oğullar (benûn) da daha geniş çerçevede “çok sayıda taraftarı”, dolayısıyla “geniş bir kitle desteğini” ifade eder.(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11</span>) Bunun yanı sıra sözü edilen kötü vasıflara sahip olan mülk sahipleri, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda, çıkarlarına ters düştüğü, kendi varlıklarına yönelik tehlikeli gördükleri için (yani izah ettiğimiz mânâda “mal ve oğullar sahibi” olmaları nedeniyle) yüz çevirme, inkâr etme yoluna giderler ve Tevhid mesajını “öncekilerin masalları, efsaneleri” olarak nitelendirirler. Dolayısıyla malum zihniyet açısından Kur’an mesajının herhangi bir gerçekliği yoktur; bunlar bir beşerin göz boyayıcı, aldatıcı sözlerinden ibarettir<br />
Bizim de tercih ettiğimiz ilk ihtimale göre âyet bir sonraki âyetle ilişkili olabilir. Buna göre, yorumunu yapmakta olduğumuz âyet “sebep”, sonraki âyet ise “sonuç” olur. Bu doğrultuda verilmek istenen mesaj ve âyetlerin anlamı şöyledir: “(Fazlaca) mal ve oğulları var diye, böylesi bir insana âyetlerimiz okunup aktarıldığı zaman ‘Öncekilerin masalları!’ der.” Önceki âyetlerde dile getirilen olumsuz sıfatların sahibi olan bu insan tipi, belli şımarıklıkların sonucu olarak Allah’ın âyetlerini ve dolayısıyla Hz. Peygamber’in risaletini inkâra yeltenmektedir.<br />
<span style="color: #666666;" class="mycode_color"><span style="font-size: x-small;" class="mycode_size"> </span></span>Bu arada âyetin mesajını incelerken genellemeci bir mantık yürütmek de doğru değildir. Çünkü her mal ve servet sahibinin veya fazla sayıda oğulları ya da çocukları olan kişilerin bu şekilde davranacağı söylenemez. Mal ve servet sahibi olmak bu noktada bazı insanların şımarmasına ve olumsuz tavır sergilemesine neden olabilir; ancak hepsinin böyle olması gerekmediği gibi, söz konusu davranışları yapan herkesin fazlaca mal ve oğul sahibi olduğu da iddia edilemez. Azgınlık için servet şart değildir; serveti olan herkes de azgınlaşmaz.<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"> </span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">15. Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman, “</span></span></span></span><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">Bunlar <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">eskilerin efsâneleridir!”(masalları) der.</span></span></span></span><br />
Dünya hayatının kendilerini aldattığı, şeytanın mallarında ve evlatlarında kendilerine ortak olduğu, servet tutkusunda sınır tanımayan, yoksulun hakkına göz koyan zihniyetin hâkim olduğu bir toplumda sadece maddî değerler ve menfaatler ön plandadır; yardımlaşma, merhamet ve şefkat duyguları körelmeye yüz tutmuştur…<br />
Bu tip insanlar, esasında Yüce Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri için, bu kapsamda peygamberlik kurumunu ve bütünüyle vahiy kültürünü reddediyorlardı. Her ne vesileyle kendilerine bir gerçek hatırlatılmış olsa tereddütsüz onu inkâr ediyorlar, hakikatin yanından geçmeye bile tahammül edemiyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki, dinleseler inanacaklardı. İnanmamak için dinlememeyi tercih ediyor, dinleyenleri engelliyor, vahyin okunması esnasında gürültü çıkartarak onun sesini ve etkisini kısıp kapatma yolunu tercih ediyorlardı.<br />
<br />
      <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">16.Biz </span></span></span></span><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">de<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> onu </span>o kibirli <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">burnundan işâretleyece</span>k ve hem dünyada, hem de âhirette asla yakasını kurtaramayacağı ibret verici bir zillet ve azâba mahkûm edece<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ğiz</span></span></span></span><br />
<span style="color: #003366;" class="mycode_color"> </span>Lafzen, “onu burnundan (hurtûm) damgalayacağız”. Bütün müfessirler, bu deyimsel ifadenin kesinlikle mecazî anlamda kullanıldığını ve “onu kaçamayacağı bir rezillikle damgalayacağız” anlamına geldiğini söylerler <br />
<span style="color: #003366;" class="mycode_color"> </span>“hortumuna”. Zımnen: Hem yalancılığının hem de kibrinin timsali olan kıl aldırmadığı uzayan burnuna. Damga, damga yiyenin damgalayan karşısındaki aczine ve zilletine işarettir.  Müstekbirin burnunu hortuma benzetmekle, kibrin insanı insanlıktan çıkaran bir alçalış olduğu vurgulanıyor.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kalem suresi (derleme) tefsiri. (1-10 )]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-kalem-suresi-derleme-tefsiri-1-10</link>
			<pubDate>Mon, 14 Dec 2020 10:10:31 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34174">derlemetefsir</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-kalem-suresi-derleme-tefsiri-1-10</guid>
			<description><![CDATA[KALEM<br />
<br />
Kalem sûresini üç bölümde ele almak mümkündür. Birinci bölümde (âyet 1-7) ilk olarak kaleme ve yazıya yemin edilir. Sûrenin başındaki nûn hurûf-ı mukattaadan biridir. Bu harfin <span style="font-size: large;" class="mycode_size">“hokka, mürekkep, balık”</span> gibi anlamlara geldiği ve rahmân isminin son harfi, dolayısıyla bir ismin rumuzu olduğu ifade edilmekle birlikte (Fahreddin er-Râzî, XXX, 77) sûre başlarındaki diğer harfler gibi o da müteşâbihtir. Öte yandan kaleme ve yazıya yemin edilmesi Kur’an’ın okuma yazmaya verdiği öneme işaret eder. Bu bölümde inkârcılar tarafından Hz. Peygamber’e yöneltilen iftiralara cevap verilerek onu aşağılamak ve gözden düşürmek isteyenlerin iddiasının aksine Resûlullah’ın mecnun olmadığı ve yüksek bir ahlâka sahip bulunduğu vurgulanır; kimin çarpılmış, akıldan yoksun kalmış olduğunu yakında herkesin göreceği belirtilir.<br />
<br />
Sûrenin ikinci bölümünde (âyet 8-47) başkalarını çekiştirme, insanlar arasında söz götürüp getirme, iyiliğin amansız düşmanı olma, saldırganlık ve kabalık gibi ahlâkî zaaflara dikkat çekilir (âyet 8-16). Bu âyetlerin, Hz. Peygamber’e düşmanlığı ile tanınan Velîd b. Mugīre ve Ahnes b. Şerîk gibi Kureyş kabilesinin ileri gelenleri hakkında nâzil olduğu nakledilmektedir (Süyûtî, s. 204). İnsanların onur ve şahsiyetini hedef alan, dolayısıyla ferdî ve içtimaî ahlâkı zedeleyen bu davranışların zikredilmesiyle bir taraftan adı geçen kişilerin karakterleri yerilirken diğer taraftan müminlerin bu niteliklerden uzak durmaları konusunda uyarıldıkları anlaşılmaktadır. Bu bölümde ayrıca, kendilerine verilen nimetlere karşı nankörlükleri yüzünden bu nimetlerden mahrum bırakılan kişilerle ilgili bir kıssaya yer verilerek (âyet 17-32) nimetle şımarmanın, iyiliğe engel olmanın ve başkalarının haklarına tecavüz etmenin sonucu anlatılır, mal ve evlâdın aslında bir imtihan vesilesi olduğu vurgulanır. Bu âyetlerde insanların sadece yoklukla değil nimetle sınanmalarının da ilâhî bir kanun olduğuna işaret edilmektedir. Daha sonra inkârcılara ardarda yöneltilen çarpıcı sorularla (âyet 35-47) onların üstünlük iddiaları reddedilir ve inançlarının hiçbir temelinin olmadığı belirtilir. Âhirette kendilerini bekleyen korkunç son hatırlatılarak kıyamet sahnelerinden biri etkileyici bir üslûpla tasvir edilir.<br />
<br />
Üçüncü bölümde (âyet 48-52) nüzûl sırasına göre ilk defa bir peygamber kıssasına yer verilerek Hz. Yûnus’un yaşadığı tecrübe aktarılır. Resûlullah’ın mâruz kaldığı sıkıntılara karşı sabretmesi istenir; bu şekilde hem kendisi hem de ona inananlar teselli edilir. Burada, kâfirlerin Kur’an’ı işittikleri zaman Hz. Peygamber’i neredeyse gözleriyle devireceklerini ifade eden 51. âyetin Kureyş’ten bir grubun Resûlullah’a bakıp, “Ne onun gibisini ne de getirdiği delillerin benzerini gördük” demek suretiyle ona nazar değdirmek istemeleri üzerine nâzil olduğu nakledilmektedir (Vâhidî, s. 249). Nitekim Hasan-ı Basrî nazara karşı bu âyetin okunmasını tavsiye etmiştir (Zemahşerî, IV, 148; Fahreddin er-Râzî, XXX, 100). Sûre Kur’an’ın insanlar için bir uyarı olduğunu ifade eden âyetle sona erer.<br />
<br />
Dinle, ey insanoğlu! Elif, Lâm, Mîm gibi, ya da buradaki Nûn gibi, senin pek iyi tanıdığın ve sürekli kullandığın harflerden oluşan fakat hem lafzı, hem de manasıyla eşsiz birer mucize olan bu mesaja kulak ver<br />
 İlâhî vahyin aydınlığını sembolize eden ve onun insanlığa ulaştırılma aracı olan kaleme ve onunla yazılan bu yüce Kur’an[/size]<br />
<br />
Kur’an’ın iniş sürecinde mukatta‘ât (veya fevâtih) adı verilen harflerin yer aldığı ilk sûre. Taha ve Yâsîn ihtilaflı olmakla birlikte, 29 sûrenin başında, harf sayısı itibarıyla 1’den 5’liye kadar değişen ve Arap alfabesinin yarısı olan 14 çeşit harften oluşan bu harfler hakkında 40’a yakın görüş vardır. Yahudiler ebced hesabına yorup ümmetin yaşını hesap etmişlerdir. Bunların sembol olduğunu söyleyenler, neyin sembolü olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir. İbn Abbas Allah’ın en büyük ismi olduğunu düşünür, ancak “nasıl telif edileceğini ben de bilmiyorum” der. “İlâhî esmanın, meleklerin, elçilerin, başında geldiği sûrelerin sembolüdür” diyenler olmuştur. Bunların uyarı olduğunu söyleyenler de ikiye ayrılmıştır. Mesela Ebu Hayyan müşrikleri uyardığını söylerken, Râzî, vahye hazırlık babında Allah Rasûlü’nü uyardığını söyler. İbn Hazm, Kur’an’da tek müteşabihin mukatta‘at olduğunu söyler. Hz. Ebubekir’e göre, Allah’ın Kur’an’daki sırrıdır. Arapların bu harfleri inkâr ettiğine dair bir bilgi ulaşmadığına göre, bilinen bir işleve sahip olduğu düşünülmelidir. Kaldı ki Kur’an’da ‘anlam dışı’ hiçbir şey bulunmamaktadır. Tutarlı bir yoruma göre, bu harflerin başında geldiği sûreler Kur’an’dan söz ederler. Ne ki Ankebût ve Rûm bunun istisnasıdır. Kaldı ki başında Kur’an’dan söz ettiği halde mukattaatla başlamayan birçok sûre vardır. Müberred, Ferrâ, Taberî, Zemahşerî, Kurtubi, İbn Teymiyye, İbn Kesir gibi birçok otoriteye göre harfler Kur’an’ın mucize oluşunu ifade eder. Zımnen; “Kur’an kimsenin benzerini getiremeyeceği bir mucizedir, ilâhî kelâmdır. Eğer değil diyorsanız, işte harfler elinizde, haydi bu harflerle siz de benzerini getirin” anlamına gelir. Fakat, Kur’an bu meydan okumayı zaten açık ve net olarak birçok yerde yapmıştır (2:23; 10:38; 11:13; 17:88; 52:34). Böylesine üstü kapalı bir yöntem, “meydan okuma” (tahaddi) kavramıyla pek de mütenasip durmaz (Ayrıntılı bir tahlil için bkz: Âişe Abdurrahmân, el-İ‘câz, s. 139-179). Nûna “hokka, cennet nehri, nurdan bir levha, büyük balık” mânası verenler de olmuştur. Ayrıca nûn, “kılıcın keskin ağzı”na denir. Bu takdirde nûn ve’l-kalem, “kılıç ve kaleme yemin olsun” anlamına gelir. Kalem ile benzerliğinden dolayı, “hokka” şıkkı diğerlerine tercih edilir. Görüldüğü gibi bu harflere dair yorumların sonu gelmeyecektir. Fakat bizce bu harfler, Allah Rasûlü’nün vahyin bir tek harfini bile zayi etmeden aktardığının yaşayan belgesi olarak orada durmaktadır. [5228] Kalem, söz ile yazı arasındaki elçidir. Tıpkı hatip ile muhatap arasında hitabı taşıyan elçi/peygamber gibi, kalem de kelâmın elçisidir. İlk inen ‘Alak 4-5’te olduğu gibi, burada da Allah Rasûlü’nün dikkati “kaleme” ve “yazıya” çekilmektedir. Bununla, sözlü kültürün mensubu olan Allah Rasûlü’ne, vahyi kayıt altına aldırarak mü’minleri yazılı kültüre taşıma misyonu yüklenmektedir. Allah Rasûlü’nün vahyi yazdırması, bu mesajın gereğidir. Zaten, üzerine yemin edilerek belirlilik takısıyla gelen kalem “vahyi yazan kalem”, “yazdıkları” ise “vahiy”dir. Bu, mukatta‘a harfleriyle başlayan sûrelerin ortak vasfının, vahye atıf olduğu yorumuna da uygundur.<br />
<br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">2.Ey Muhammed</span></span></span><span style="font-size: large;" class="mycode_size">! Rabb’inin</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font"> </span></span></span></span><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">sana vahyettiği bu Kur’an<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span></span><span style="font-size: large;" class="mycode_size">nîmeti şâhittir ki,</span> <span style="font-size: large;" class="mycode_size">sen asla bir deli değilsin</span><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">! (cinlenmiş)</span></span><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">  </span></span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"> </span><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Mecnûn ile bilinen anlamda bir “deliliği” değil, Cahiliyye tasavvurunda önemli bir yeri olan “cin tasallutunu” kastediyorlardı</span>. [5230] Zemahşeri ve birçok dil otoritesinin ziyade addederek tekit işlevi yüklediği bi-ni’metideki bâ ziyade değildir. Rabbinin nimeti sayesinde, senin cin musallat olmuş biri olma ihtimalin sıfırdır; aksine sen akıl, muhakeme, basiret ve feraset açısından kâmil birisin. (Bu konuda emek mahsulü bir okuma için bkz: Âişe Abdurrahman, el-İ‘cazu’l-Beyanî, s. 181-189). Mecnûn; cinlerle irtibatlı olan, cinlerin yönlendirdiğine inanılan irâdesi zayıflamış kişidir. Kalemin yazdığı sözler şahittir ki elçi bunları görünmeyen bilinmeyen duygu ve düşünce, kuruntu ve zanlarla uydurmadı. Kalem elçidir satır satır yazılanlara karşı çıkanlar elçiyi suçlamaktadır, halbuki elçiye zeval olmaz.</span></span><br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color">Kur’an’ın Tevhid mesajı karşısında sarsılan, şaşkına düşen ve paniğe kapılan Mekke oligarşisi, çıkarlarını muhafaza etmek, dolayısıyla adaletsizliğe dayalı mevcut düzeni korumak amacıyla iftira ve kara propaganda yoluna başvurmuş, Hz. Peygamber’i “mecnun” ve “meftun” olmakla itham etmişti. Oysa aynı insanlar, risâlet öncesinde onu “el-Emin/en güvenilir” kişi olarak nitelendiriyorlardı. “Mecnun” (“C-n-n/gizledi, karanlığa boğdu, karanlık ile örttü” kökünden), kısaca “aklı karanlığa boğulmuş, aklî muvazenesini yitirmiş, deli” anlamına gelir. Nitekim “cunûn”, “nefs ile akıl arasına perde girmesi”dir ki, bundan ötürü “nefsi ile aklı arasına perde girdi, bundan dolayı aklı karıştı” denmektedir(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1</span>). “Cunne”, “delirmek, çıldırmak”; “cenne cunûnuhû”, “deli gibi heyecanlanmak, kendini kaybetmek, çılgına dönmek”; “cinnet”, “delilik”; “tecenne”, “delirmek, çıldırmak”; “istecenne”, “örtülmek, gizlenmek, birinin delirdiğini düşünmek” demektir.</span><br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color">Mekke oligarşisinin Hz. Peygamber’i “mecnun” -ve ileride görüleceği gibi “meftun”- olarak nitelendirmesinin tek nedeni, Allah’tan başka güç-kuvvet ve otorite sahibi, terbiye edici ve kanun koyucu tanımayan, Allah’ın arzında rablik ve ilahlık taslayan servet ve iktidar sahiplerini yerden yere vuran, köle ile efendiyi eşit hale getiren, dolayısıyla sınıf farkını ortadan kaldıran, imtiyazlara son veren ve cahiliye ahlakını mahkûm eden Tevhid mesajıydı. Toplumlarından kopmuş birkaç Hanif’in dışında hemen herkes “Böyle gelmiş böyle gider” diye düşünürken, içlerinden birinin çıkıp statükoya başkaldırması, hâkim sınıfın çıkarlarını korumak amacıyla paravan olarak kullandıkları üç yüz altmış putun tümüne birden “Lâ” demesi, insanlar arasında takvadan başka üstünlük ölçüsü tanımaması akıl almaz bir işti. Bunu ancak aklından zoru olan, kendini kaybetmiş, delirmiş biri yapabilirdi. Arkadaşlarının öyle olmadığını bildikleri halde onu etkisiz kılmak ve tehlikeyi büyümeden bertaraf etmek amacıyla önce iftira ve kara propaganda yoluna başvurarak ona “mecnun” -ve “meftun”- dediler.</span><br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color">O çok güvenilen Muhammed (as) <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">“pasif iyi”</span></span> olduğu dönemlerde Mekke’nin en gözde kişilerinden birisiydi. Hılfu’l-Fudûl denilen ve günümüzde “erdemliler hareketi” veya “sivil toplum kuruluşu” diyebileceğimiz bir teşkilatın üyesi idi. Hacer-i Esved’i yerine koyacakları sırada tartışan ve kavganın eşiğine gelen Mekkelileri ikna etmişti. Bunun için bir bez parçasının içerisine koydurduğu “Siyah Taş”ı her kabilenin bir kenarından tutabileceği şekilde yerine koydurarak bir anlamda büyük bir felaketi önlemişti. Keskin zekâsı, feraseti ve harika dürüstlüğü sayesinde sıradışı bir fert olan <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Hz. Muhammed ne zaman ki peygamberlikle buluşturuldu, müşriklerin düşmanlığı da o zaman başlamış oldu. “Pasif iyi”den “aktif iyi”ye dönüş gerçekleşince işin rengi de değişmiş oldu. Artık ona türlü türlü iftiralar atmaktan ve yakıştırmalarda bulunmaktan geri durmuyorlardı. Onların düşmanlık dolu suçlamaları Kur’ân’a ve Hz. Peygamber’e yönelikti.</span> Yüce Allah, Mekkeli müşriklerin “Kur’ân’ın Hz. Peygamber’in uydurması” veya “öncekilerin masalları” olduğu şeklindeki suçlamalarını reddettiği gibi, Kur’ân’ın şeytanın sözü olmadığını, onu şeytanların indirmediğini, hiçbir şekilde şaka ve lakırdı olmadığını da beyan etmektedir. Bu konuda Kur’ân’da çeşitli bilgiler yer almaktadır.</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #000000;" class="mycode_color">Buradaki <span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">نِعْمَةِ</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">nı‘meh</span> kelimesi bir taraftan Hz. Peygamber’e yöneltilen mecnunluk suçlamasının doğru olmadığını ortaya koyduğu gibi, diğer taraftan da durumunun bir nimet ve ikram yansıması olduğunu ifade eder. “Rabbinin nimeti sayesinde sen mecnun değilsin” demek, aynı zamanda “Sen Rabbinin nimeti vesilesi ile hakikat üzeresin, yani peygambersin” anlamına da gelmektedir<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">. Böylece âyette söylenen şey, “Hz. Peygamber’in mecnun olmadığıdır”; söylenmek istenen ise “onun Yüce Allah’ın bir peygamberi olduğunu ortaya koymaktır.”</span></span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">      <span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">3.Tam aksine; sen, bütün bu eziyetlere sabırla göğüs geren aklı başında ve son derece temiz yürekli bir insansın! Bizzat Kur’an, bunun en açık delilidir. Bundan dolayı, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">seni</span> Rabb’inin katında<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> bitip tükenmek bilmeyen </span>muhteşem<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> bir </span></span></span></span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">ödül bekliyor.</span></span></span></span></span></span><br />
Zımnen: Rabbinin vahyi tenzil vasfı gereği peyderpey ve kesintili olsa da, ödülü kesintisizdir.<br />
<br />
Bu âyet, bir önceki âyetin bir anlamda destekleyicisidir. Hz. Peygamber’in mecnun olmadığının beyan edilmesinin ardından, ona çok daha güçlü bir moral desteği sağlanmaktadır. Bu bağlamda kendisine başa kakılmayan, ardı sırası kesilmeyen ya da hiç kimse tarafından engellenemeyen bir ödülün veya sevabın verileceği, hatta verildiği ifade edilmektedir. Üstelik hem anlamı kuvvetlendirici <span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">اِنَّ</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">inne</span> edatı, hem de kullanılan devrik yapı, yani <span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">لَكَ</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">leke</span> kelimesinin <span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">اَجْر</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">ecr</span> kelimesinden öne alınması bu sevap veya ödülün ona ait olduğunu vurgulamayı amaçlamaktadır.<br />
<br />
<span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">مَمْنُونٍ</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">memnûn </span>kelimesinin asıl anlamı “başa kakmak, eziyet edilmek” olduğu için Kur’ân’da bu kelime, yapılan infakın karşılığında insanlara eziyet edenlerin kınandığı bir içerikte kullanılmaktadır. Ayrıca, Müslüman oluşlarını bir minnet aracı haline getirenlerin kınanması bağlamında da daha başka anlamlarda da kullanılmaktadır. Ancak, cennet ödülünü açıklayan konumdaki anlamı, ödülün ilâhî iradeye bağlılığını, başkası tarafından sevk ve kontrol edilemediğini, dahası, başa kakmak ve eziyete konu edinmek gibi bir durum arz etmeyeceğini ifade etse gerektir.<span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">   </span><br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"> </span></span></span><br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">4.Sen kesinlikle evrensel bir ahlâk üzeresin.</span></span><br />
<br />
 el-Hulk, “ben’in tabiatı, kişilik”. “Yaratma ve yaratık” anlamındaki halk ve “yaratılış” anlamındaki hilkat ile akraba. Bir sıfatla kayıtlanmadığı zaman “iyi, güzel ve doğru” olana delâlet eder. “Çünkü sen”, adeta Allah Rasûlü’nün “neden ben” iç sorusuna cevap niteliği taşır. Bu âyet, “Sen daha önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin” (42:52) âyetiyle birlikte düşünüldüğünde, “Sen kitap nedir iman nedir bilmezken de muhteşem bir ahlâka sahiptin” zımnî anlamına ulaşılır. İbn Abbas’ın tasnifine göre din akaid, ahlâk, ibadet, muamelâttan oluşan dört katlı bir binadır. Bu âyet, din binasının temel katının ahlâk olduğunu ifade eder. Allah Rasûlü’nün fıtrat ve seciye olarak sahip olduğu bu ahlâkî potansiyel, Kur’an sayesinde bilfiil hayata dönüşmüştür. Hz. Âişe’nin, Allah Rasûlü’nün ahlâkını soran birine “Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’an’dı” demesi bunun ifadesidir (İbn Hanbel VI, 91). Rasulullah gönderiliş misyonunu “güzel ahlâkı tamamlamak” olarak beyan eder. Bu veriler<span style="font-family: Garamond, serif;" class="mycode_font"> ışığında sorulması gereken soru şudur: Bu hitabın kitap nedir iman nedir bilen muhatapları, el-Emîn olanın kitap nedir iman nedir bilmezken koruduğu ahlâkî standardın kaçta kaçına sahipler?</span><br />
<br />
 Bu âyette, Hz. Peygamber’in moral açısından desteklenmesi amaçlanmaktadır. Çeşitli suçlamaların ve alay içerikli ifadelerin muhatabı kılınan Hz. Peygamber’in bir insan olarak elbette morali bozuluyor, canı sıkılıyordu. Önceki iki âyetteki mesajlara ilave olarak, Yüce Allah onun ahlaken de son derece donanımlı olduğunu beyan etmekte, bir anlamda hem kendisinin hem de çevresindeki az sayıdaki müminin moralini yükseltmeyi hedeflemektedir.<br />
<br />
Rivayetlerde yer aldığına göre Hz. Ayşe’ye Rasûlüllah (as)’ın ahlâkından sorulduğunda, “Onun ahlâkı Kur’ân’dı” cevabını vermiştir.<br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"> </span></span><br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">5.O hâlde, yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler 6. Hanginizin fitnelenmiş (cin çarpmış delirmiş) olduğunu.</span></span><br />
<br />
<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"> Basar, Kur’an’da birçok yerde olduğu gibi burada da duyusal bir görmeden çok, “idrak etme ve aklın kesmesi” anlamındadır</span>. Bu, geleceğe dair gaybî bir haberdir. Biz Kur’an’ın 14 asır sonra gelen mü’minleri, bunun canlı şahitleriyiz.<br />
<br />
<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Âyetteki gelecek zaman anlamının “yakın gelecek” olması da mümkündür ki zaten <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sîn</span> edatının öncelikli anlamı budur. Buna göre maksadın dünya hayatında gerçekleşecek bir olay olduğu belirtilmektedir.</span> Bu doğrultuda Mukâtil’in de ifade ettiği gibi, Bedir savaşında yaşanacakların adeta önceden haber verilmesi, böylece başta Hz. Peygamber olmak üzere müminlerin moral açısından desteklenmeleri, kâfirlere ise gözdağı verilmesi amaçlanmış olabilir. Vakaya bakıldığında bunun gerçekleştiği ve Mekke müşrik ileri gelenlerinin orada helâk edildikleri bilinmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">7.</span></span><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font"> Kuşku yok ki, kendi yolundan kimin saptığını en iyi bilen, şüphesiz senin Rabbindir; doğru yolda gidenleri en iyi bilen de yine O’dur.</span></span></span><br />
<br />
Bu âyette de bir taraftan Hz. Peygamber’in şahsında bütün zamanların müminlerine moral kazandırılmakta, diğer taraftan Mekke müşriklerinin şahsında bütün zamanların inkârcılarına gözdağı verilmesi amaçlanmaktadır. Çünkü tıpkı ikinci âyette olduğu gibi bu âyette de <span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">رَبَّ</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">rabb </span>kelimesi <span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">كَ</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">kâf </span>harfiyle birlikte kullanılmakta ve “senin Rabbin”, “senin sahibin, terbiye edicin, idarecin” vurgusu yapılmaktadır. Ayrıca Taberî’nin de isabetle belirttiği gibi, verilmek istenen mesaj, Hz. Muhammed ve ona tabi olanların hak yolda olduğunu, Kureyş kâfirlerinin ise yoldan saptığını beyanla ilgilidir. Bunun sonucunda elbette bir tehdit ve gözdağı unsuru olarak kâfirlere <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">va‘îd</span><span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">,</span> yani azabın vaad edildiği, müminlere ise <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">va‘d</span><span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">, </span>yani ödülün müjdelendiği söylenebilir.<br />
<br />
Âyette iki kez yer alan <span style="font-family: Arial, sans-serif;" class="mycode_font">اَعْلَمُ</span> a‘lemü kelimesi “ism-i tafdîl”dir, yani “daha, daha çok, daha iyi, en iyi” gibi görecelilik anlamı verir. Bu kalıbın Yüce Allah’a nispetinde “daha iyi veya en iyi O bilir” şeklinde bir tercümeyi tercih etmemekteyiz. Çünkü gerçek bilgi bilgiyi de her şeyi de yaratan Rabbimizin bilgisidir. Diğer bilgilerin hepsi görecedir ve başkalarıyla mukayese edildiklerinde biri diğerine göre farklılık, fazlalık, azlık gibi nitelendirmelere sahip kılınabilir. Oysa Rabbimizin bilgisini bu şekilde bir sıralamaya tabi tutmak çok sağlıklı <span style="color: red;" class="mycode_color">değildir</span>. Bu nedenle biz özellikle Yüce Allah’a nispet edilen bu tür kalıpları “en iyi” veya “daha iyi” şeklinde değil de “çok iyi”, “tek iyi” şeklinde vermekteyiz.<br />
<br />
<span style="font-family: Garamond, serif;" class="mycode_font"> </span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">8.Öyleyse, </span></span></span><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">ey hak yolunun yolcusu; gerek sözleri, gerek davranışlarıyla Rabb’inin mesajını<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> yalanlayanlar</span>ın baskı ve işkenceleri karşısınd<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">a </span>asla boyun eğme, onların arzu ve heveslerine kesinlikle<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> uyma!</span> Bütün insanlara karşı yumuşak ve merhametle davran, fakat hoşgörü adına Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçekleri örtbas etme! Zâlimlerin kalplerini kazanmak veya işkencelerinden kurtulmak amacıyla bile olsa, hakîkati haykırmaktan bir an geri durma! </span></span><br />
<br />
Ayetlerde ilk olarak Alâk Suresi’nin son ayetinde yöneltilen “İtaat etme!” emri iki kez daha tekrarlanıyor. İtaat edilmemesi gerekenler, Kur’an mesajını ve bu mesajı getiren Elçi’yi yalanlayanlardır ki, bunlar İslam’a savaş açmış olan güç ve çıkar odakları, toplumu sömüren servet ve iktidar sahipleridir. Nitekim 14-16. ayetlerde bu açık bir biçimde ifade edilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, “İtaat etme!” emrinin hemen akabinde uzlaşmazlık ilkesinin vazedilmesidir. <br />
<br />
Aşırı baskılar neticesinde bir süre sonra yaşanacak birtakım yönelme eğilimlerinin görülebileceği gerçeğinden hareketle, çok daha önceden uyarı yapılmakta ve hatanın yapılmaması sağlanmaktadır. Hataları önceden bilip onların meydana gelmesinin önünü kesmeye çalışmak, eğitimde uygulanması gereken etkili bir metottur. Sorun çıktıktan sonra onu çözmek bir maharettir; ancak çıkmadan önce önlem almak, hataya sebep olacak yollara girmemek, yani önceden tedbiri elden bırakmamak çok daha önemlidir. Bu nedenle Kur’ân’da bazı eylemleri yapmak yasaklanmışken, bazı eylemlere yaklaşmak bile haram kılınmıştır ki bunun mantığı işte budur.<br />
<br />
Bu âyetten önce sözü edilen “Yüce Allah’ın yardımıyla Hz. Peygamber’in mecnun olmaması, kendisine başa kakılmayan ve engellenemeyip bitip tükenmeyen ödülün verilmesi ve üstün bir ahlaka sahip kılınması” gibi hususlar, aslında Hz. Peygamber’e Rabbimizin birer ihsanıdır, nimetidir. İşte bu ve benzeri nimetleri kendisine veren Yüce Allah’a itaat etmek demek, kendisini yalanlayanlara karşı durmak, onlara itaat etmemek ve onları ciddiye almamak demektir. Âyette verilmek istenen asıl mesaj budur.<br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"> </span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">9.Onlar senin </span></span></span><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">inanç konusunda istedikleri tavizleri vererek <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yumuşak davranmanı ve </span>onlara yağ çekmeni<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> isterler ki, kendileri de </span>sana karşı şiddetli muhâlefetten vazgeçerek onlar da sana yağ çeksinler ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yumuşak davransınlar.</span></span></span><br />
<br />
“Mudahene” (“D-h-n/yağladı, yağ çekti” kökünden), “dalkavukluk, yumuşak-yağlı sözlerle kandırmak, ikiyüzlülük, hile, dolap çevirmek” anlamlarına gelir. “Mudhin”, “yağlı”; “mudâhin”, “yumuşak, yağcı, dalkavuk, ikiyüzlü, mürai” demektir. Örneğin “dâhentu fulânen mudâhene/Falan kişiye yağ çektim, dalkavukluk ettim” denir. Dolayısıyla mudahene son tahlilde uzlaşmaya tekabül eder ki, nitekim Mekke’nin servet ve iktidar sahibi ileri gelenleri Hz. Peygamber’le uzlaşmak istemiş, ona mal, kadın ve riyaset teklif etmiş, bunun karşılığında davasından vazgeçmesini<span style="font-family: Georgia, serif;" class="mycode_font"> istemişlerdir. Hz. Peygamber’in </span>bu tekliflere verdiği cevap kesin ve nettir: “Sağ elime güneşi, sol elime ayı verseniz bu davadan asla vazgeçmem!”<br />
<br />
Pek tabii bu emir, Hz. Peygamber’in şahsında tüm Mü’minlere yöneliktir. Dolayısıyla uzlaşmazlık, İslam’ı kendilerine yol edinen, vahyi hayata taşımak arzusunda olan, yeryüzünde adaleti ve emniyeti tesis etmek için çaba gösteren herkes için hayatî bir öneme sahiptir. Kur’an bu konuda Hz. Peygamber’i ve onun şahsında hepimizi kesin bir dille uyarmaktadır (bkz. 17/73-75).<br />
<br />
Sûrenin dördüncü âyetinde dile getirilen “Hz. Peygamber’in muhteşem bir ahlaka sahip kılınışı”, onun dik durmasını, tavizkâr olmamasını, kâfirlere boyun eğmemesini, onlardan yana tavır koymamasını, yanlış ve batıl inançları meşrulaştıracak anlayışlara hizmet etmemesini gerektirmektedir. Sûrenin ilk âyetinde yemine konu olan kalem de yazılanlar da hakka hizmet ederlerse yemine layık olurlar. Yoksa kalemin ve yazılanların sahipleri eğer Mekke müşrikleri gibi inkâra, yağcılığa ve tavizkârlığa hizmet ediyorsa o kalemler de yazılanlar da sahipleri de saygıdeğer olamazlar. Yağcı diller, yağcı kalemler ve onları dinleyenler yüce ahlâktan nasibini almayan kötü niyetli kişilerdir.<br />
<br />
Güncel örneklerle söylemek gerekirse, itibar kazanmak, birilerinin gözüne girmek, ekonomik menfaat temin etmek, meşhur olma sevdasına kapılmak, belli makamlara veya görevlere gelmek, izleyici oluşturmak veya olanları daha da arttırmak gibi beklentilerle yapılan omurgasız davranışlar sahibini kimliksizleştirir, omurgasızlaştırır, dik durmasını engeller. Mekkeli müşrikler, yani o günün devleti veya yöneticiler Hz. Peygamber’den taviz koparmak istemişlerdi; oysa günümüzde bu durum tersine döndü ve fertler menfaat temini için yönetici veya güçlü olduğu sanılan kişilere dalkavukluk yapmaya başladılar. O gün kalabalıklar veya yöneticiler bu yağcılığı yaparlarken, bugün fertler karşı taraftakine şirin görünmek için çevirmedik numara, atmadık takla bırakmıyorlar. Günümüzde karşılıklı taviz koparma işleminde maksat, çevreden veya gruptan aferin almak, onlara şirin görünmek ve “bizim adamımızdır, bundan daha bilgilisi yoktur, asıl kahraman ve adam bizden olandır” şeklinde sahte övgülere muhatap olmaktır.<br />
<br />
<span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"> </span><br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">10.Ey Müslüman!<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Sakın </span>kâfirlerin “dinde pazarlık” tekliflerine aldanıp da onlara<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> uyma;</span></span></span><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
 Doğru yanlış demeden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yemin edip duran </span>böylece herkesle anlaşmak ve kendi güçlerini kabul ettirmek isteyen<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> o alçaklara!</span></span></span><br />
<br />
Yüce Allah, bu âyetin başında getirdiği “itaat etme, aldırış etme, boyun eğme” şeklindeki emriyle bağlantılı olarak çeşitli nitelikleri sıralamakta, bir anlamda ilk sıfatın sonuçlarını madde madde gündeme getirmektedir.<br />
<br />
İtaat etmemeye konu ilk hatırlatma “sürekli yemin etme”yle ilgilidir. Âyetteki <span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">حَلَّافٍ</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">hallâf </span>kelimesi sadece burada “mübalağa” denilen abartı kalıbında getirilmiştir. Bunun sebebi, bu tür yemin sahiplerinin bu işi sürekli yaptıklarının ortaya konulmasıdır.<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Anlatılmak istenen husus, bu tip insanların görüşlerinin olmadığı ya da sözlerinin çok basit, değersiz, anlamsız, kendisini küçük düşüren, aşağılık, içi boş, yalan, her kalıba dökülen ve her fenalığa sürükleyen, rezil, rüsva türden ifadeler içerdiği şeklindedir. Sürekli yalan yere yemin eden kişinin aslında böyle değersiz sözlerin sahibi olduğu, onun dikkate değer bir fikrinin olamayacağı, çünkü bütün ilişkilerinin yalana ve menfaate dayalı şekillendiği beyan edilmiş olmaktadır.</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KALEM<br />
<br />
Kalem sûresini üç bölümde ele almak mümkündür. Birinci bölümde (âyet 1-7) ilk olarak kaleme ve yazıya yemin edilir. Sûrenin başındaki nûn hurûf-ı mukattaadan biridir. Bu harfin <span style="font-size: large;" class="mycode_size">“hokka, mürekkep, balık”</span> gibi anlamlara geldiği ve rahmân isminin son harfi, dolayısıyla bir ismin rumuzu olduğu ifade edilmekle birlikte (Fahreddin er-Râzî, XXX, 77) sûre başlarındaki diğer harfler gibi o da müteşâbihtir. Öte yandan kaleme ve yazıya yemin edilmesi Kur’an’ın okuma yazmaya verdiği öneme işaret eder. Bu bölümde inkârcılar tarafından Hz. Peygamber’e yöneltilen iftiralara cevap verilerek onu aşağılamak ve gözden düşürmek isteyenlerin iddiasının aksine Resûlullah’ın mecnun olmadığı ve yüksek bir ahlâka sahip bulunduğu vurgulanır; kimin çarpılmış, akıldan yoksun kalmış olduğunu yakında herkesin göreceği belirtilir.<br />
<br />
Sûrenin ikinci bölümünde (âyet 8-47) başkalarını çekiştirme, insanlar arasında söz götürüp getirme, iyiliğin amansız düşmanı olma, saldırganlık ve kabalık gibi ahlâkî zaaflara dikkat çekilir (âyet 8-16). Bu âyetlerin, Hz. Peygamber’e düşmanlığı ile tanınan Velîd b. Mugīre ve Ahnes b. Şerîk gibi Kureyş kabilesinin ileri gelenleri hakkında nâzil olduğu nakledilmektedir (Süyûtî, s. 204). İnsanların onur ve şahsiyetini hedef alan, dolayısıyla ferdî ve içtimaî ahlâkı zedeleyen bu davranışların zikredilmesiyle bir taraftan adı geçen kişilerin karakterleri yerilirken diğer taraftan müminlerin bu niteliklerden uzak durmaları konusunda uyarıldıkları anlaşılmaktadır. Bu bölümde ayrıca, kendilerine verilen nimetlere karşı nankörlükleri yüzünden bu nimetlerden mahrum bırakılan kişilerle ilgili bir kıssaya yer verilerek (âyet 17-32) nimetle şımarmanın, iyiliğe engel olmanın ve başkalarının haklarına tecavüz etmenin sonucu anlatılır, mal ve evlâdın aslında bir imtihan vesilesi olduğu vurgulanır. Bu âyetlerde insanların sadece yoklukla değil nimetle sınanmalarının da ilâhî bir kanun olduğuna işaret edilmektedir. Daha sonra inkârcılara ardarda yöneltilen çarpıcı sorularla (âyet 35-47) onların üstünlük iddiaları reddedilir ve inançlarının hiçbir temelinin olmadığı belirtilir. Âhirette kendilerini bekleyen korkunç son hatırlatılarak kıyamet sahnelerinden biri etkileyici bir üslûpla tasvir edilir.<br />
<br />
Üçüncü bölümde (âyet 48-52) nüzûl sırasına göre ilk defa bir peygamber kıssasına yer verilerek Hz. Yûnus’un yaşadığı tecrübe aktarılır. Resûlullah’ın mâruz kaldığı sıkıntılara karşı sabretmesi istenir; bu şekilde hem kendisi hem de ona inananlar teselli edilir. Burada, kâfirlerin Kur’an’ı işittikleri zaman Hz. Peygamber’i neredeyse gözleriyle devireceklerini ifade eden 51. âyetin Kureyş’ten bir grubun Resûlullah’a bakıp, “Ne onun gibisini ne de getirdiği delillerin benzerini gördük” demek suretiyle ona nazar değdirmek istemeleri üzerine nâzil olduğu nakledilmektedir (Vâhidî, s. 249). Nitekim Hasan-ı Basrî nazara karşı bu âyetin okunmasını tavsiye etmiştir (Zemahşerî, IV, 148; Fahreddin er-Râzî, XXX, 100). Sûre Kur’an’ın insanlar için bir uyarı olduğunu ifade eden âyetle sona erer.<br />
<br />
Dinle, ey insanoğlu! Elif, Lâm, Mîm gibi, ya da buradaki Nûn gibi, senin pek iyi tanıdığın ve sürekli kullandığın harflerden oluşan fakat hem lafzı, hem de manasıyla eşsiz birer mucize olan bu mesaja kulak ver<br />
 İlâhî vahyin aydınlığını sembolize eden ve onun insanlığa ulaştırılma aracı olan kaleme ve onunla yazılan bu yüce Kur’an[/size]<br />
<br />
Kur’an’ın iniş sürecinde mukatta‘ât (veya fevâtih) adı verilen harflerin yer aldığı ilk sûre. Taha ve Yâsîn ihtilaflı olmakla birlikte, 29 sûrenin başında, harf sayısı itibarıyla 1’den 5’liye kadar değişen ve Arap alfabesinin yarısı olan 14 çeşit harften oluşan bu harfler hakkında 40’a yakın görüş vardır. Yahudiler ebced hesabına yorup ümmetin yaşını hesap etmişlerdir. Bunların sembol olduğunu söyleyenler, neyin sembolü olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir. İbn Abbas Allah’ın en büyük ismi olduğunu düşünür, ancak “nasıl telif edileceğini ben de bilmiyorum” der. “İlâhî esmanın, meleklerin, elçilerin, başında geldiği sûrelerin sembolüdür” diyenler olmuştur. Bunların uyarı olduğunu söyleyenler de ikiye ayrılmıştır. Mesela Ebu Hayyan müşrikleri uyardığını söylerken, Râzî, vahye hazırlık babında Allah Rasûlü’nü uyardığını söyler. İbn Hazm, Kur’an’da tek müteşabihin mukatta‘at olduğunu söyler. Hz. Ebubekir’e göre, Allah’ın Kur’an’daki sırrıdır. Arapların bu harfleri inkâr ettiğine dair bir bilgi ulaşmadığına göre, bilinen bir işleve sahip olduğu düşünülmelidir. Kaldı ki Kur’an’da ‘anlam dışı’ hiçbir şey bulunmamaktadır. Tutarlı bir yoruma göre, bu harflerin başında geldiği sûreler Kur’an’dan söz ederler. Ne ki Ankebût ve Rûm bunun istisnasıdır. Kaldı ki başında Kur’an’dan söz ettiği halde mukattaatla başlamayan birçok sûre vardır. Müberred, Ferrâ, Taberî, Zemahşerî, Kurtubi, İbn Teymiyye, İbn Kesir gibi birçok otoriteye göre harfler Kur’an’ın mucize oluşunu ifade eder. Zımnen; “Kur’an kimsenin benzerini getiremeyeceği bir mucizedir, ilâhî kelâmdır. Eğer değil diyorsanız, işte harfler elinizde, haydi bu harflerle siz de benzerini getirin” anlamına gelir. Fakat, Kur’an bu meydan okumayı zaten açık ve net olarak birçok yerde yapmıştır (2:23; 10:38; 11:13; 17:88; 52:34). Böylesine üstü kapalı bir yöntem, “meydan okuma” (tahaddi) kavramıyla pek de mütenasip durmaz (Ayrıntılı bir tahlil için bkz: Âişe Abdurrahmân, el-İ‘câz, s. 139-179). Nûna “hokka, cennet nehri, nurdan bir levha, büyük balık” mânası verenler de olmuştur. Ayrıca nûn, “kılıcın keskin ağzı”na denir. Bu takdirde nûn ve’l-kalem, “kılıç ve kaleme yemin olsun” anlamına gelir. Kalem ile benzerliğinden dolayı, “hokka” şıkkı diğerlerine tercih edilir. Görüldüğü gibi bu harflere dair yorumların sonu gelmeyecektir. Fakat bizce bu harfler, Allah Rasûlü’nün vahyin bir tek harfini bile zayi etmeden aktardığının yaşayan belgesi olarak orada durmaktadır. [5228] Kalem, söz ile yazı arasındaki elçidir. Tıpkı hatip ile muhatap arasında hitabı taşıyan elçi/peygamber gibi, kalem de kelâmın elçisidir. İlk inen ‘Alak 4-5’te olduğu gibi, burada da Allah Rasûlü’nün dikkati “kaleme” ve “yazıya” çekilmektedir. Bununla, sözlü kültürün mensubu olan Allah Rasûlü’ne, vahyi kayıt altına aldırarak mü’minleri yazılı kültüre taşıma misyonu yüklenmektedir. Allah Rasûlü’nün vahyi yazdırması, bu mesajın gereğidir. Zaten, üzerine yemin edilerek belirlilik takısıyla gelen kalem “vahyi yazan kalem”, “yazdıkları” ise “vahiy”dir. Bu, mukatta‘a harfleriyle başlayan sûrelerin ortak vasfının, vahye atıf olduğu yorumuna da uygundur.<br />
<br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">2.Ey Muhammed</span></span></span><span style="font-size: large;" class="mycode_size">! Rabb’inin</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font"> </span></span></span></span><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">sana vahyettiği bu Kur’an<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span></span><span style="font-size: large;" class="mycode_size">nîmeti şâhittir ki,</span> <span style="font-size: large;" class="mycode_size">sen asla bir deli değilsin</span><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">! (cinlenmiş)</span></span><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">  </span></span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"> </span><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Mecnûn ile bilinen anlamda bir “deliliği” değil, Cahiliyye tasavvurunda önemli bir yeri olan “cin tasallutunu” kastediyorlardı</span>. [5230] Zemahşeri ve birçok dil otoritesinin ziyade addederek tekit işlevi yüklediği bi-ni’metideki bâ ziyade değildir. Rabbinin nimeti sayesinde, senin cin musallat olmuş biri olma ihtimalin sıfırdır; aksine sen akıl, muhakeme, basiret ve feraset açısından kâmil birisin. (Bu konuda emek mahsulü bir okuma için bkz: Âişe Abdurrahman, el-İ‘cazu’l-Beyanî, s. 181-189). Mecnûn; cinlerle irtibatlı olan, cinlerin yönlendirdiğine inanılan irâdesi zayıflamış kişidir. Kalemin yazdığı sözler şahittir ki elçi bunları görünmeyen bilinmeyen duygu ve düşünce, kuruntu ve zanlarla uydurmadı. Kalem elçidir satır satır yazılanlara karşı çıkanlar elçiyi suçlamaktadır, halbuki elçiye zeval olmaz.</span></span><br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color">Kur’an’ın Tevhid mesajı karşısında sarsılan, şaşkına düşen ve paniğe kapılan Mekke oligarşisi, çıkarlarını muhafaza etmek, dolayısıyla adaletsizliğe dayalı mevcut düzeni korumak amacıyla iftira ve kara propaganda yoluna başvurmuş, Hz. Peygamber’i “mecnun” ve “meftun” olmakla itham etmişti. Oysa aynı insanlar, risâlet öncesinde onu “el-Emin/en güvenilir” kişi olarak nitelendiriyorlardı. “Mecnun” (“C-n-n/gizledi, karanlığa boğdu, karanlık ile örttü” kökünden), kısaca “aklı karanlığa boğulmuş, aklî muvazenesini yitirmiş, deli” anlamına gelir. Nitekim “cunûn”, “nefs ile akıl arasına perde girmesi”dir ki, bundan ötürü “nefsi ile aklı arasına perde girdi, bundan dolayı aklı karıştı” denmektedir(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1</span>). “Cunne”, “delirmek, çıldırmak”; “cenne cunûnuhû”, “deli gibi heyecanlanmak, kendini kaybetmek, çılgına dönmek”; “cinnet”, “delilik”; “tecenne”, “delirmek, çıldırmak”; “istecenne”, “örtülmek, gizlenmek, birinin delirdiğini düşünmek” demektir.</span><br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color">Mekke oligarşisinin Hz. Peygamber’i “mecnun” -ve ileride görüleceği gibi “meftun”- olarak nitelendirmesinin tek nedeni, Allah’tan başka güç-kuvvet ve otorite sahibi, terbiye edici ve kanun koyucu tanımayan, Allah’ın arzında rablik ve ilahlık taslayan servet ve iktidar sahiplerini yerden yere vuran, köle ile efendiyi eşit hale getiren, dolayısıyla sınıf farkını ortadan kaldıran, imtiyazlara son veren ve cahiliye ahlakını mahkûm eden Tevhid mesajıydı. Toplumlarından kopmuş birkaç Hanif’in dışında hemen herkes “Böyle gelmiş böyle gider” diye düşünürken, içlerinden birinin çıkıp statükoya başkaldırması, hâkim sınıfın çıkarlarını korumak amacıyla paravan olarak kullandıkları üç yüz altmış putun tümüne birden “Lâ” demesi, insanlar arasında takvadan başka üstünlük ölçüsü tanımaması akıl almaz bir işti. Bunu ancak aklından zoru olan, kendini kaybetmiş, delirmiş biri yapabilirdi. Arkadaşlarının öyle olmadığını bildikleri halde onu etkisiz kılmak ve tehlikeyi büyümeden bertaraf etmek amacıyla önce iftira ve kara propaganda yoluna başvurarak ona “mecnun” -ve “meftun”- dediler.</span><br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color">O çok güvenilen Muhammed (as) <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">“pasif iyi”</span></span> olduğu dönemlerde Mekke’nin en gözde kişilerinden birisiydi. Hılfu’l-Fudûl denilen ve günümüzde “erdemliler hareketi” veya “sivil toplum kuruluşu” diyebileceğimiz bir teşkilatın üyesi idi. Hacer-i Esved’i yerine koyacakları sırada tartışan ve kavganın eşiğine gelen Mekkelileri ikna etmişti. Bunun için bir bez parçasının içerisine koydurduğu “Siyah Taş”ı her kabilenin bir kenarından tutabileceği şekilde yerine koydurarak bir anlamda büyük bir felaketi önlemişti. Keskin zekâsı, feraseti ve harika dürüstlüğü sayesinde sıradışı bir fert olan <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Hz. Muhammed ne zaman ki peygamberlikle buluşturuldu, müşriklerin düşmanlığı da o zaman başlamış oldu. “Pasif iyi”den “aktif iyi”ye dönüş gerçekleşince işin rengi de değişmiş oldu. Artık ona türlü türlü iftiralar atmaktan ve yakıştırmalarda bulunmaktan geri durmuyorlardı. Onların düşmanlık dolu suçlamaları Kur’ân’a ve Hz. Peygamber’e yönelikti.</span> Yüce Allah, Mekkeli müşriklerin “Kur’ân’ın Hz. Peygamber’in uydurması” veya “öncekilerin masalları” olduğu şeklindeki suçlamalarını reddettiği gibi, Kur’ân’ın şeytanın sözü olmadığını, onu şeytanların indirmediğini, hiçbir şekilde şaka ve lakırdı olmadığını da beyan etmektedir. Bu konuda Kur’ân’da çeşitli bilgiler yer almaktadır.</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #000000;" class="mycode_color">Buradaki <span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">نِعْمَةِ</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">nı‘meh</span> kelimesi bir taraftan Hz. Peygamber’e yöneltilen mecnunluk suçlamasının doğru olmadığını ortaya koyduğu gibi, diğer taraftan da durumunun bir nimet ve ikram yansıması olduğunu ifade eder. “Rabbinin nimeti sayesinde sen mecnun değilsin” demek, aynı zamanda “Sen Rabbinin nimeti vesilesi ile hakikat üzeresin, yani peygambersin” anlamına da gelmektedir<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">. Böylece âyette söylenen şey, “Hz. Peygamber’in mecnun olmadığıdır”; söylenmek istenen ise “onun Yüce Allah’ın bir peygamberi olduğunu ortaya koymaktır.”</span></span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">      <span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">3.Tam aksine; sen, bütün bu eziyetlere sabırla göğüs geren aklı başında ve son derece temiz yürekli bir insansın! Bizzat Kur’an, bunun en açık delilidir. Bundan dolayı, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">seni</span> Rabb’inin katında<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> bitip tükenmek bilmeyen </span>muhteşem<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> bir </span></span></span></span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font">ödül bekliyor.</span></span></span></span></span></span><br />
Zımnen: Rabbinin vahyi tenzil vasfı gereği peyderpey ve kesintili olsa da, ödülü kesintisizdir.<br />
<br />
Bu âyet, bir önceki âyetin bir anlamda destekleyicisidir. Hz. Peygamber’in mecnun olmadığının beyan edilmesinin ardından, ona çok daha güçlü bir moral desteği sağlanmaktadır. Bu bağlamda kendisine başa kakılmayan, ardı sırası kesilmeyen ya da hiç kimse tarafından engellenemeyen bir ödülün veya sevabın verileceği, hatta verildiği ifade edilmektedir. Üstelik hem anlamı kuvvetlendirici <span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">اِنَّ</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">inne</span> edatı, hem de kullanılan devrik yapı, yani <span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">لَكَ</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">leke</span> kelimesinin <span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">اَجْر</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">ecr</span> kelimesinden öne alınması bu sevap veya ödülün ona ait olduğunu vurgulamayı amaçlamaktadır.<br />
<br />
<span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">مَمْنُونٍ</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">memnûn </span>kelimesinin asıl anlamı “başa kakmak, eziyet edilmek” olduğu için Kur’ân’da bu kelime, yapılan infakın karşılığında insanlara eziyet edenlerin kınandığı bir içerikte kullanılmaktadır. Ayrıca, Müslüman oluşlarını bir minnet aracı haline getirenlerin kınanması bağlamında da daha başka anlamlarda da kullanılmaktadır. Ancak, cennet ödülünü açıklayan konumdaki anlamı, ödülün ilâhî iradeye bağlılığını, başkası tarafından sevk ve kontrol edilemediğini, dahası, başa kakmak ve eziyete konu edinmek gibi bir durum arz etmeyeceğini ifade etse gerektir.<span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">   </span><br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"> </span></span></span><br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">4.Sen kesinlikle evrensel bir ahlâk üzeresin.</span></span><br />
<br />
 el-Hulk, “ben’in tabiatı, kişilik”. “Yaratma ve yaratık” anlamındaki halk ve “yaratılış” anlamındaki hilkat ile akraba. Bir sıfatla kayıtlanmadığı zaman “iyi, güzel ve doğru” olana delâlet eder. “Çünkü sen”, adeta Allah Rasûlü’nün “neden ben” iç sorusuna cevap niteliği taşır. Bu âyet, “Sen daha önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin” (42:52) âyetiyle birlikte düşünüldüğünde, “Sen kitap nedir iman nedir bilmezken de muhteşem bir ahlâka sahiptin” zımnî anlamına ulaşılır. İbn Abbas’ın tasnifine göre din akaid, ahlâk, ibadet, muamelâttan oluşan dört katlı bir binadır. Bu âyet, din binasının temel katının ahlâk olduğunu ifade eder. Allah Rasûlü’nün fıtrat ve seciye olarak sahip olduğu bu ahlâkî potansiyel, Kur’an sayesinde bilfiil hayata dönüşmüştür. Hz. Âişe’nin, Allah Rasûlü’nün ahlâkını soran birine “Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’an’dı” demesi bunun ifadesidir (İbn Hanbel VI, 91). Rasulullah gönderiliş misyonunu “güzel ahlâkı tamamlamak” olarak beyan eder. Bu veriler<span style="font-family: Garamond, serif;" class="mycode_font"> ışığında sorulması gereken soru şudur: Bu hitabın kitap nedir iman nedir bilen muhatapları, el-Emîn olanın kitap nedir iman nedir bilmezken koruduğu ahlâkî standardın kaçta kaçına sahipler?</span><br />
<br />
 Bu âyette, Hz. Peygamber’in moral açısından desteklenmesi amaçlanmaktadır. Çeşitli suçlamaların ve alay içerikli ifadelerin muhatabı kılınan Hz. Peygamber’in bir insan olarak elbette morali bozuluyor, canı sıkılıyordu. Önceki iki âyetteki mesajlara ilave olarak, Yüce Allah onun ahlaken de son derece donanımlı olduğunu beyan etmekte, bir anlamda hem kendisinin hem de çevresindeki az sayıdaki müminin moralini yükseltmeyi hedeflemektedir.<br />
<br />
Rivayetlerde yer aldığına göre Hz. Ayşe’ye Rasûlüllah (as)’ın ahlâkından sorulduğunda, “Onun ahlâkı Kur’ân’dı” cevabını vermiştir.<br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"> </span></span><br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">5.O hâlde, yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler 6. Hanginizin fitnelenmiş (cin çarpmış delirmiş) olduğunu.</span></span><br />
<br />
<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"> Basar, Kur’an’da birçok yerde olduğu gibi burada da duyusal bir görmeden çok, “idrak etme ve aklın kesmesi” anlamındadır</span>. Bu, geleceğe dair gaybî bir haberdir. Biz Kur’an’ın 14 asır sonra gelen mü’minleri, bunun canlı şahitleriyiz.<br />
<br />
<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Âyetteki gelecek zaman anlamının “yakın gelecek” olması da mümkündür ki zaten <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sîn</span> edatının öncelikli anlamı budur. Buna göre maksadın dünya hayatında gerçekleşecek bir olay olduğu belirtilmektedir.</span> Bu doğrultuda Mukâtil’in de ifade ettiği gibi, Bedir savaşında yaşanacakların adeta önceden haber verilmesi, böylece başta Hz. Peygamber olmak üzere müminlerin moral açısından desteklenmeleri, kâfirlere ise gözdağı verilmesi amaçlanmış olabilir. Vakaya bakıldığında bunun gerçekleştiği ve Mekke müşrik ileri gelenlerinin orada helâk edildikleri bilinmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">7.</span></span><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'EB Garamond', serif;" class="mycode_font"> Kuşku yok ki, kendi yolundan kimin saptığını en iyi bilen, şüphesiz senin Rabbindir; doğru yolda gidenleri en iyi bilen de yine O’dur.</span></span></span><br />
<br />
Bu âyette de bir taraftan Hz. Peygamber’in şahsında bütün zamanların müminlerine moral kazandırılmakta, diğer taraftan Mekke müşriklerinin şahsında bütün zamanların inkârcılarına gözdağı verilmesi amaçlanmaktadır. Çünkü tıpkı ikinci âyette olduğu gibi bu âyette de <span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">رَبَّ</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">rabb </span>kelimesi <span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">كَ</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">kâf </span>harfiyle birlikte kullanılmakta ve “senin Rabbin”, “senin sahibin, terbiye edicin, idarecin” vurgusu yapılmaktadır. Ayrıca Taberî’nin de isabetle belirttiği gibi, verilmek istenen mesaj, Hz. Muhammed ve ona tabi olanların hak yolda olduğunu, Kureyş kâfirlerinin ise yoldan saptığını beyanla ilgilidir. Bunun sonucunda elbette bir tehdit ve gözdağı unsuru olarak kâfirlere <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">va‘îd</span><span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">,</span> yani azabın vaad edildiği, müminlere ise <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">va‘d</span><span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">, </span>yani ödülün müjdelendiği söylenebilir.<br />
<br />
Âyette iki kez yer alan <span style="font-family: Arial, sans-serif;" class="mycode_font">اَعْلَمُ</span> a‘lemü kelimesi “ism-i tafdîl”dir, yani “daha, daha çok, daha iyi, en iyi” gibi görecelilik anlamı verir. Bu kalıbın Yüce Allah’a nispetinde “daha iyi veya en iyi O bilir” şeklinde bir tercümeyi tercih etmemekteyiz. Çünkü gerçek bilgi bilgiyi de her şeyi de yaratan Rabbimizin bilgisidir. Diğer bilgilerin hepsi görecedir ve başkalarıyla mukayese edildiklerinde biri diğerine göre farklılık, fazlalık, azlık gibi nitelendirmelere sahip kılınabilir. Oysa Rabbimizin bilgisini bu şekilde bir sıralamaya tabi tutmak çok sağlıklı <span style="color: red;" class="mycode_color">değildir</span>. Bu nedenle biz özellikle Yüce Allah’a nispet edilen bu tür kalıpları “en iyi” veya “daha iyi” şeklinde değil de “çok iyi”, “tek iyi” şeklinde vermekteyiz.<br />
<br />
<span style="font-family: Garamond, serif;" class="mycode_font"> </span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">8.Öyleyse, </span></span></span><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">ey hak yolunun yolcusu; gerek sözleri, gerek davranışlarıyla Rabb’inin mesajını<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> yalanlayanlar</span>ın baskı ve işkenceleri karşısınd<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">a </span>asla boyun eğme, onların arzu ve heveslerine kesinlikle<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> uyma!</span> Bütün insanlara karşı yumuşak ve merhametle davran, fakat hoşgörü adına Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçekleri örtbas etme! Zâlimlerin kalplerini kazanmak veya işkencelerinden kurtulmak amacıyla bile olsa, hakîkati haykırmaktan bir an geri durma! </span></span><br />
<br />
Ayetlerde ilk olarak Alâk Suresi’nin son ayetinde yöneltilen “İtaat etme!” emri iki kez daha tekrarlanıyor. İtaat edilmemesi gerekenler, Kur’an mesajını ve bu mesajı getiren Elçi’yi yalanlayanlardır ki, bunlar İslam’a savaş açmış olan güç ve çıkar odakları, toplumu sömüren servet ve iktidar sahipleridir. Nitekim 14-16. ayetlerde bu açık bir biçimde ifade edilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, “İtaat etme!” emrinin hemen akabinde uzlaşmazlık ilkesinin vazedilmesidir. <br />
<br />
Aşırı baskılar neticesinde bir süre sonra yaşanacak birtakım yönelme eğilimlerinin görülebileceği gerçeğinden hareketle, çok daha önceden uyarı yapılmakta ve hatanın yapılmaması sağlanmaktadır. Hataları önceden bilip onların meydana gelmesinin önünü kesmeye çalışmak, eğitimde uygulanması gereken etkili bir metottur. Sorun çıktıktan sonra onu çözmek bir maharettir; ancak çıkmadan önce önlem almak, hataya sebep olacak yollara girmemek, yani önceden tedbiri elden bırakmamak çok daha önemlidir. Bu nedenle Kur’ân’da bazı eylemleri yapmak yasaklanmışken, bazı eylemlere yaklaşmak bile haram kılınmıştır ki bunun mantığı işte budur.<br />
<br />
Bu âyetten önce sözü edilen “Yüce Allah’ın yardımıyla Hz. Peygamber’in mecnun olmaması, kendisine başa kakılmayan ve engellenemeyip bitip tükenmeyen ödülün verilmesi ve üstün bir ahlaka sahip kılınması” gibi hususlar, aslında Hz. Peygamber’e Rabbimizin birer ihsanıdır, nimetidir. İşte bu ve benzeri nimetleri kendisine veren Yüce Allah’a itaat etmek demek, kendisini yalanlayanlara karşı durmak, onlara itaat etmemek ve onları ciddiye almamak demektir. Âyette verilmek istenen asıl mesaj budur.<br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"> </span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">9.Onlar senin </span></span></span><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">inanç konusunda istedikleri tavizleri vererek <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yumuşak davranmanı ve </span>onlara yağ çekmeni<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> isterler ki, kendileri de </span>sana karşı şiddetli muhâlefetten vazgeçerek onlar da sana yağ çeksinler ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yumuşak davransınlar.</span></span></span><br />
<br />
“Mudahene” (“D-h-n/yağladı, yağ çekti” kökünden), “dalkavukluk, yumuşak-yağlı sözlerle kandırmak, ikiyüzlülük, hile, dolap çevirmek” anlamlarına gelir. “Mudhin”, “yağlı”; “mudâhin”, “yumuşak, yağcı, dalkavuk, ikiyüzlü, mürai” demektir. Örneğin “dâhentu fulânen mudâhene/Falan kişiye yağ çektim, dalkavukluk ettim” denir. Dolayısıyla mudahene son tahlilde uzlaşmaya tekabül eder ki, nitekim Mekke’nin servet ve iktidar sahibi ileri gelenleri Hz. Peygamber’le uzlaşmak istemiş, ona mal, kadın ve riyaset teklif etmiş, bunun karşılığında davasından vazgeçmesini<span style="font-family: Georgia, serif;" class="mycode_font"> istemişlerdir. Hz. Peygamber’in </span>bu tekliflere verdiği cevap kesin ve nettir: “Sağ elime güneşi, sol elime ayı verseniz bu davadan asla vazgeçmem!”<br />
<br />
Pek tabii bu emir, Hz. Peygamber’in şahsında tüm Mü’minlere yöneliktir. Dolayısıyla uzlaşmazlık, İslam’ı kendilerine yol edinen, vahyi hayata taşımak arzusunda olan, yeryüzünde adaleti ve emniyeti tesis etmek için çaba gösteren herkes için hayatî bir öneme sahiptir. Kur’an bu konuda Hz. Peygamber’i ve onun şahsında hepimizi kesin bir dille uyarmaktadır (bkz. 17/73-75).<br />
<br />
Sûrenin dördüncü âyetinde dile getirilen “Hz. Peygamber’in muhteşem bir ahlaka sahip kılınışı”, onun dik durmasını, tavizkâr olmamasını, kâfirlere boyun eğmemesini, onlardan yana tavır koymamasını, yanlış ve batıl inançları meşrulaştıracak anlayışlara hizmet etmemesini gerektirmektedir. Sûrenin ilk âyetinde yemine konu olan kalem de yazılanlar da hakka hizmet ederlerse yemine layık olurlar. Yoksa kalemin ve yazılanların sahipleri eğer Mekke müşrikleri gibi inkâra, yağcılığa ve tavizkârlığa hizmet ediyorsa o kalemler de yazılanlar da sahipleri de saygıdeğer olamazlar. Yağcı diller, yağcı kalemler ve onları dinleyenler yüce ahlâktan nasibini almayan kötü niyetli kişilerdir.<br />
<br />
Güncel örneklerle söylemek gerekirse, itibar kazanmak, birilerinin gözüne girmek, ekonomik menfaat temin etmek, meşhur olma sevdasına kapılmak, belli makamlara veya görevlere gelmek, izleyici oluşturmak veya olanları daha da arttırmak gibi beklentilerle yapılan omurgasız davranışlar sahibini kimliksizleştirir, omurgasızlaştırır, dik durmasını engeller. Mekkeli müşrikler, yani o günün devleti veya yöneticiler Hz. Peygamber’den taviz koparmak istemişlerdi; oysa günümüzde bu durum tersine döndü ve fertler menfaat temini için yönetici veya güçlü olduğu sanılan kişilere dalkavukluk yapmaya başladılar. O gün kalabalıklar veya yöneticiler bu yağcılığı yaparlarken, bugün fertler karşı taraftakine şirin görünmek için çevirmedik numara, atmadık takla bırakmıyorlar. Günümüzde karşılıklı taviz koparma işleminde maksat, çevreden veya gruptan aferin almak, onlara şirin görünmek ve “bizim adamımızdır, bundan daha bilgilisi yoktur, asıl kahraman ve adam bizden olandır” şeklinde sahte övgülere muhatap olmaktır.<br />
<br />
<span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"> </span><br />
<br />
<span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">10.Ey Müslüman!<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Sakın </span>kâfirlerin “dinde pazarlık” tekliflerine aldanıp da onlara<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> uyma;</span></span></span><span style="color: red;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
 Doğru yanlış demeden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yemin edip duran </span>böylece herkesle anlaşmak ve kendi güçlerini kabul ettirmek isteyen<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> o alçaklara!</span></span></span><br />
<br />
Yüce Allah, bu âyetin başında getirdiği “itaat etme, aldırış etme, boyun eğme” şeklindeki emriyle bağlantılı olarak çeşitli nitelikleri sıralamakta, bir anlamda ilk sıfatın sonuçlarını madde madde gündeme getirmektedir.<br />
<br />
İtaat etmemeye konu ilk hatırlatma “sürekli yemin etme”yle ilgilidir. Âyetteki <span style="font-family: Helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">حَلَّافٍ</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">hallâf </span>kelimesi sadece burada “mübalağa” denilen abartı kalıbında getirilmiştir. Bunun sebebi, bu tür yemin sahiplerinin bu işi sürekli yaptıklarının ortaya konulmasıdır.<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Anlatılmak istenen husus, bu tip insanların görüşlerinin olmadığı ya da sözlerinin çok basit, değersiz, anlamsız, kendisini küçük düşüren, aşağılık, içi boş, yalan, her kalıba dökülen ve her fenalığa sürükleyen, rezil, rüsva türden ifadeler içerdiği şeklindedir. Sürekli yalan yere yemin eden kişinin aslında böyle değersiz sözlerin sahibi olduğu, onun dikkate değer bir fikrinin olamayacağı, çünkü bütün ilişkilerinin yalana ve menfaate dayalı şekillendiği beyan edilmiş olmaktadır.</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kuranda kınanan insan tiplemeleri.]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-kuranda-kinanan-insan-tiplemeleri</link>
			<pubDate>Fri, 11 Dec 2020 08:30:01 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34174">derlemetefsir</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-kuranda-kinanan-insan-tiplemeleri</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #333333;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: Calibri, arial, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kuran'da Kınanan İnsan Tipleri</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Din, insanların iyi ve kötü ölçülerini belirleyen, insana dünya hayatının ötesindeki bir hayatı özümseten önemli bir gerçekliktir. Dinin kaynağı olan kutsal metinler ise içerdiği emir ve yasaklarla kişiyi inancının bilincinde olduğu ilk andan itibaren etkiler ve onun karakterini, değer ve düşünce dünyasını şekillendirir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Kur’an-ı Kerim, insanın Allah’a iman etmesini vurgulamasının yanında onun hayra, barışa, doğruya ve güzele yönelmesini de emreder. İnsanın karakterine ve psikolojisine dair bir değerlendirme yaparak olumlu ve olumsuz insan tiplerinden bahseder. Olumsuz insan tiplerini kınar ve onlardan kaçınılması gerektiğini belirtir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Kuran’da bahsedilen olumsuz insan tiplerinden bazıları şunlardır:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’ı Unutan İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">O kimseler gibi olmayın ki, Allah’ı unuttular da Allah da onlara öz benliklerini unutturdu. Yoldan çıkmışların ta kendileridir onlar. (Haşr, 19)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahdinde Durmayan İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini basit bir bedel karşılığı satanlar var ya, işte onlar için âhirette hiçbir nasip yoktur. Allah onlarla konuşmayacaktır, kıyamet günü onlara bakmayacaktır, onları temizleyip arıtmayacaktır. Onlar için korkunç bir azap vardır. (Ali İmran, 77)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Arzusunun Esiri Olan İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">İğreti arzusunu ilah edinen kişiyi gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın? (Furkan, 43)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Azgın İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Bir mümin hakkında onlar ne bir yemine saygı gösterirler ne de bir antlaşma şartına. Onlar düşmanlık dolu, azmış kişilerin ta kendileridir. (Tevbe, 10)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bilgisizce Tartışan İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">İnsanlar içinde öylesi vardır ki, Allah konusunda ilimsiz, kılavuzsuz ve aydınlık getiren bir kitaba sahip olmaksızın mücadele edip durur. (Hac, 8)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Boş Konuşan İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Onlar yalana tanıklık etmezler/yalan söze kulak vermezler. Boş lakırdıya rastladıklarında soylu bir tavırla geçip giderler. (Furkan, 72)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Böbürlenen İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Allah’a ibadet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetim ve öksüzlere, çaresizlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, size bağımlı olanlara iyi ve güzel davranın. Allah, kasılıp böbürlenen şımarıkları sevmez. (Nisa, 36)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cahil İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Affetmeyi esas al! İyiyi ve güzeli emret, cahillerden yüz çevir! (A’raf, 199)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cimri İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Böyleleri cimriliğe saparlar, insanlara cimriliği emrederler ve Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği şeyi saklarlar. Nankörler için biz, rezil edici bir azap hazırladık. (Nisa, 37)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dinle Alay Eden İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Ey iman edenler! Sizden önce kitap verilenlerden ve küfre sapanlardan, dininizi oyun ve eğlence edinenleri dost tutmayın. Eğer inanıyorsanız Allah’tan sakının. (Maide, 57)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Emanete İhanet Eden İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Ehlikitap’tan öylesi vardır ki, ona yüklerle emanet teslim etsen onu sana iade eder. Onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dînar emanet etsen, tepesine çökmedikçe onu sana geri vermez. Bunun sebebi şudur: Onlar: “Ümmîlerin, bizim aleyhimize yol bulmaları mümkün değildir.” demişlerdir. Onlar, bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler. (Ali İmran, 75)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fesat Çıkaran İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Yanından ayrıldığında/işbaşına geçtiğinde yeryüzünde fesat çıkarmak, ekini ve nesli yok etmek için işe koyulur. Oysaki Allah, fesadı sevmez. (Bakara, 205)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gafil İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">“Bugün senin bedenini kurtaracağız ki, arkandan gelenlere bir ibret olasın. Ama insanların çoğu bizim ayetlerimizden gerçekten habersiz bulunuyor.” (Yunus, 92)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İsraf Eden İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Çardaklı ve çardaksız bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, sebzeleri, zeytinleri, narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde oluşturan O’dur. Her birinin meyvesinden, olgunlaştığı zaman yiyin ve hasat gününde onun hakkını da verin. İsraf etmeyin, Allah israf edenleri sevmez. (En’am, 141)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaba İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Allah’tan bir merhamet/bir sevgi sayesindedir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba-saba, katı yürekli olsaydın senin çevrenden kesinlikle dağılır giderlerdi. O halde bağışla onları, af dile onlar için; iş ve yönetim korusunda da onlarla şûraya git. Bir kez azmettin mi de artık Allah’a güvenip dayan! Allah, tevekkül edenleri sever. (Ali İmran, 159)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kalbi Katılaşmış İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Sonra bunun ardından kalpleriniz yine kaskatı kesildi. Taş gibidir o. Belki daha da katıdır. Taşların bazıları var ki, ondan ırmaklar fışkırır. Bazıları var ki, çatır çatır yarılır da içinden su çıkar. Öylesi var ki, Allah korkusundan aşağılara düşer. Allah, yapıp durduklarınızdan gafil değildir. (Bakara, 74)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kalbi Mühürlü İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Allah onların kalpleri, kulakları üzerine mühür basmıştır. Onların kafa gözleri üstünde de bir perde vardır. Onlar için korkunç bir azap öngörülmüştür. (Bakara, 7)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kıskanç İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Ehlikitap’tan birçoğu, benliklerindeki kıskançlık yüzünden sizi, imanınızdan sonra kâfirler haline bir döndürebilseler diye yürekten istedi. Hem de gerçek kendilerine ayan-beyan olduktan sonra… Allah, buyruğunu getirinceye değin affedin, hoşgörün. Allah, her şeye gücü yetendir. (Bakara, 109)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kötülüğü Özendiren İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">İşledikleri kötülükten birbirlerini sakındırmıyorlardı. Ne kötü şeydi yapmayı sürdürdükleri! (Maide, 79)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Küfre Sapan İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Her ümmetten bir tanığı ortaya sürdüğümüz gün, küfre sapanlara ne izin verilir ne de özür dilemelerine imkân sağlanır. (Nahl, 84)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Haram Yiyen İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Onların birçoğunun günahta, düşmanlıkta, haram yemede yarıştıklarını görürsün. Ne kötüdür o yapmakta oldukları! (Maide, 62)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hilekar İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Şu bir gerçek ki, ikiyüzlüler hileler düzerek Allah’ı aldatmaya uğraşıyorlar. Ama Allah da onları aldatıyor. Onlar namaza/duaya kalktıklarında tembel-miskin bir halde kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Onlar Allah’ı çok az hatırlarlar. (Nisa, 142)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Malı Aşırı Seven İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Malı, devşirip depolatacak bir sevgiyle seviyorsunuz. (Fecr, 20)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Münafık İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Bunlar iman etmiş olanlarla yüzyüze geldiklerinde, “İman ettik” derler. Kendi şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarına ise söyledikleri şudur: “Hiç kuşkunuz olmasın biz sizinleyiz. Gerçek olan şu ki, biz alay edip duran kişileriz.” (Bakara, 14)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nankör İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Kendisinden istediğiniz her şeyden size bir parça verdi. Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, sayıp bitiremezsiniz. Doğrusu şu ki insan, gerçekten çok zalim, çok nankördür. (İbrahim, 34)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şımarık İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Ve eğer ona, kendisine gelip çatan bir zorluk ve kederden sonra bolluk ve nimet tattırırsak, hiç kuşkusuz şöyle diyecektir: “Tüm sıkıntı ve kötülükler benden uzaklaşmıştır.” Bu durumda o, bir sevinç şımarığı, bir kendini beğenmiş olur. (Hud, 10)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Taklitçi İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Böylelerine, Allah’ın indirdiğine uyun dendiğinde şu cevabı verirler: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” Peki, şeytan onları, alevli ateşin azabına çağırmış olsa da mı? (Lokman, 21)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümitsiz İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda, onunla ferahlar, şımarırlar. Kendi ellerinin hazırladıkları yüzünden kendilerine bir kötülük gelip çatsa, hemencecik ümitsizliğe düşerler. (Rum, 36)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sapkın İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Dedi: “Sapıtmışlardan başka kim ümit keser Rabbin rahmetinden!” (Hicr, 56)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şirke Sapan İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Şirke sapanlar, ortak tuttuklarını gördüklerinde şöyle derler: “Rabbimiz, işte bunlar seni bırakıp da yalvarıp yakardığımız ortaklarımız.” Bunun üzerine ortakları onlara şöyle söz dokundururlar: “Siz, yalancılarsınız, yalancılar!” (Nahl, 86)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yalancı İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Vay hallerine o gün, yalanlayanların, ki onlar bir batağa dalmış oynamaktadırlar. (Tur, 11-12)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yardımı Başa Kakan İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Mallarını Allah yolunda harcayıp sonra bu harcadıklarına bir eziyet ve başa kakma eklemeyenlerin, Rableri katında kendilerine has ödülleri vardır. Korku yoktur onlar için; tasalanmayacaklardır onlar. (Bakara, 262)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zalim İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlara gelince, Allah onlara ödüllerini tam olarak verecektir. Allah zalimleri sevmez. (Ali İmran, 57)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zorba İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Katımızdan bir kalp yumuşaklığı, bir temizlik verdik. Korunan biriydi o. Ana-babasına iyilik eden biriydi; zorba, isyancı biri değil. (Meryem, 13-14).</span></span></span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #333333;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: Calibri, arial, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kuran'da Kınanan İnsan Tipleri</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Din, insanların iyi ve kötü ölçülerini belirleyen, insana dünya hayatının ötesindeki bir hayatı özümseten önemli bir gerçekliktir. Dinin kaynağı olan kutsal metinler ise içerdiği emir ve yasaklarla kişiyi inancının bilincinde olduğu ilk andan itibaren etkiler ve onun karakterini, değer ve düşünce dünyasını şekillendirir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Kur’an-ı Kerim, insanın Allah’a iman etmesini vurgulamasının yanında onun hayra, barışa, doğruya ve güzele yönelmesini de emreder. İnsanın karakterine ve psikolojisine dair bir değerlendirme yaparak olumlu ve olumsuz insan tiplerinden bahseder. Olumsuz insan tiplerini kınar ve onlardan kaçınılması gerektiğini belirtir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Kuran’da bahsedilen olumsuz insan tiplerinden bazıları şunlardır:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’ı Unutan İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">O kimseler gibi olmayın ki, Allah’ı unuttular da Allah da onlara öz benliklerini unutturdu. Yoldan çıkmışların ta kendileridir onlar. (Haşr, 19)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahdinde Durmayan İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini basit bir bedel karşılığı satanlar var ya, işte onlar için âhirette hiçbir nasip yoktur. Allah onlarla konuşmayacaktır, kıyamet günü onlara bakmayacaktır, onları temizleyip arıtmayacaktır. Onlar için korkunç bir azap vardır. (Ali İmran, 77)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Arzusunun Esiri Olan İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">İğreti arzusunu ilah edinen kişiyi gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın? (Furkan, 43)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Azgın İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Bir mümin hakkında onlar ne bir yemine saygı gösterirler ne de bir antlaşma şartına. Onlar düşmanlık dolu, azmış kişilerin ta kendileridir. (Tevbe, 10)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bilgisizce Tartışan İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">İnsanlar içinde öylesi vardır ki, Allah konusunda ilimsiz, kılavuzsuz ve aydınlık getiren bir kitaba sahip olmaksızın mücadele edip durur. (Hac, 8)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Boş Konuşan İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Onlar yalana tanıklık etmezler/yalan söze kulak vermezler. Boş lakırdıya rastladıklarında soylu bir tavırla geçip giderler. (Furkan, 72)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Böbürlenen İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Allah’a ibadet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetim ve öksüzlere, çaresizlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, size bağımlı olanlara iyi ve güzel davranın. Allah, kasılıp böbürlenen şımarıkları sevmez. (Nisa, 36)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cahil İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Affetmeyi esas al! İyiyi ve güzeli emret, cahillerden yüz çevir! (A’raf, 199)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cimri İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Böyleleri cimriliğe saparlar, insanlara cimriliği emrederler ve Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği şeyi saklarlar. Nankörler için biz, rezil edici bir azap hazırladık. (Nisa, 37)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dinle Alay Eden İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Ey iman edenler! Sizden önce kitap verilenlerden ve küfre sapanlardan, dininizi oyun ve eğlence edinenleri dost tutmayın. Eğer inanıyorsanız Allah’tan sakının. (Maide, 57)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Emanete İhanet Eden İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Ehlikitap’tan öylesi vardır ki, ona yüklerle emanet teslim etsen onu sana iade eder. Onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dînar emanet etsen, tepesine çökmedikçe onu sana geri vermez. Bunun sebebi şudur: Onlar: “Ümmîlerin, bizim aleyhimize yol bulmaları mümkün değildir.” demişlerdir. Onlar, bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler. (Ali İmran, 75)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fesat Çıkaran İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Yanından ayrıldığında/işbaşına geçtiğinde yeryüzünde fesat çıkarmak, ekini ve nesli yok etmek için işe koyulur. Oysaki Allah, fesadı sevmez. (Bakara, 205)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gafil İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">“Bugün senin bedenini kurtaracağız ki, arkandan gelenlere bir ibret olasın. Ama insanların çoğu bizim ayetlerimizden gerçekten habersiz bulunuyor.” (Yunus, 92)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İsraf Eden İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Çardaklı ve çardaksız bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, sebzeleri, zeytinleri, narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde oluşturan O’dur. Her birinin meyvesinden, olgunlaştığı zaman yiyin ve hasat gününde onun hakkını da verin. İsraf etmeyin, Allah israf edenleri sevmez. (En’am, 141)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaba İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Allah’tan bir merhamet/bir sevgi sayesindedir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba-saba, katı yürekli olsaydın senin çevrenden kesinlikle dağılır giderlerdi. O halde bağışla onları, af dile onlar için; iş ve yönetim korusunda da onlarla şûraya git. Bir kez azmettin mi de artık Allah’a güvenip dayan! Allah, tevekkül edenleri sever. (Ali İmran, 159)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kalbi Katılaşmış İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Sonra bunun ardından kalpleriniz yine kaskatı kesildi. Taş gibidir o. Belki daha da katıdır. Taşların bazıları var ki, ondan ırmaklar fışkırır. Bazıları var ki, çatır çatır yarılır da içinden su çıkar. Öylesi var ki, Allah korkusundan aşağılara düşer. Allah, yapıp durduklarınızdan gafil değildir. (Bakara, 74)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kalbi Mühürlü İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Allah onların kalpleri, kulakları üzerine mühür basmıştır. Onların kafa gözleri üstünde de bir perde vardır. Onlar için korkunç bir azap öngörülmüştür. (Bakara, 7)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kıskanç İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Ehlikitap’tan birçoğu, benliklerindeki kıskançlık yüzünden sizi, imanınızdan sonra kâfirler haline bir döndürebilseler diye yürekten istedi. Hem de gerçek kendilerine ayan-beyan olduktan sonra… Allah, buyruğunu getirinceye değin affedin, hoşgörün. Allah, her şeye gücü yetendir. (Bakara, 109)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kötülüğü Özendiren İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">İşledikleri kötülükten birbirlerini sakındırmıyorlardı. Ne kötü şeydi yapmayı sürdürdükleri! (Maide, 79)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Küfre Sapan İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Her ümmetten bir tanığı ortaya sürdüğümüz gün, küfre sapanlara ne izin verilir ne de özür dilemelerine imkân sağlanır. (Nahl, 84)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Haram Yiyen İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Onların birçoğunun günahta, düşmanlıkta, haram yemede yarıştıklarını görürsün. Ne kötüdür o yapmakta oldukları! (Maide, 62)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hilekar İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Şu bir gerçek ki, ikiyüzlüler hileler düzerek Allah’ı aldatmaya uğraşıyorlar. Ama Allah da onları aldatıyor. Onlar namaza/duaya kalktıklarında tembel-miskin bir halde kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Onlar Allah’ı çok az hatırlarlar. (Nisa, 142)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Malı Aşırı Seven İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Malı, devşirip depolatacak bir sevgiyle seviyorsunuz. (Fecr, 20)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Münafık İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Bunlar iman etmiş olanlarla yüzyüze geldiklerinde, “İman ettik” derler. Kendi şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarına ise söyledikleri şudur: “Hiç kuşkunuz olmasın biz sizinleyiz. Gerçek olan şu ki, biz alay edip duran kişileriz.” (Bakara, 14)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nankör İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Kendisinden istediğiniz her şeyden size bir parça verdi. Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, sayıp bitiremezsiniz. Doğrusu şu ki insan, gerçekten çok zalim, çok nankördür. (İbrahim, 34)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şımarık İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Ve eğer ona, kendisine gelip çatan bir zorluk ve kederden sonra bolluk ve nimet tattırırsak, hiç kuşkusuz şöyle diyecektir: “Tüm sıkıntı ve kötülükler benden uzaklaşmıştır.” Bu durumda o, bir sevinç şımarığı, bir kendini beğenmiş olur. (Hud, 10)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Taklitçi İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Böylelerine, Allah’ın indirdiğine uyun dendiğinde şu cevabı verirler: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” Peki, şeytan onları, alevli ateşin azabına çağırmış olsa da mı? (Lokman, 21)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümitsiz İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda, onunla ferahlar, şımarırlar. Kendi ellerinin hazırladıkları yüzünden kendilerine bir kötülük gelip çatsa, hemencecik ümitsizliğe düşerler. (Rum, 36)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sapkın İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Dedi: “Sapıtmışlardan başka kim ümit keser Rabbin rahmetinden!” (Hicr, 56)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şirke Sapan İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Şirke sapanlar, ortak tuttuklarını gördüklerinde şöyle derler: “Rabbimiz, işte bunlar seni bırakıp da yalvarıp yakardığımız ortaklarımız.” Bunun üzerine ortakları onlara şöyle söz dokundururlar: “Siz, yalancılarsınız, yalancılar!” (Nahl, 86)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yalancı İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Vay hallerine o gün, yalanlayanların, ki onlar bir batağa dalmış oynamaktadırlar. (Tur, 11-12)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yardımı Başa Kakan İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Mallarını Allah yolunda harcayıp sonra bu harcadıklarına bir eziyet ve başa kakma eklemeyenlerin, Rableri katında kendilerine has ödülleri vardır. Korku yoktur onlar için; tasalanmayacaklardır onlar. (Bakara, 262)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zalim İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlara gelince, Allah onlara ödüllerini tam olarak verecektir. Allah zalimleri sevmez. (Ali İmran, 57)</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zorba İnsan:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;" class="mycode_font">Katımızdan bir kalp yumuşaklığı, bir temizlik verdik. Korunan biriydi o. Ana-babasına iyilik eden biriydi; zorba, isyancı biri değil. (Meryem, 13-14).</span></span></span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ALAK suresi (derleme) tefsiri...]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-alak-suresi-derleme-tefsiri</link>
			<pubDate>Mon, 07 Dec 2020 20:13:52 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34174">derlemetefsir</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-alak-suresi-derleme-tefsiri</guid>
			<description><![CDATA[1.ALAK(EMBRİYON)SURESi<br />
<br />
<span style="color: #FF4136;" class="mycode_color">1. Ey insan! Yaratan Rabb’inin adıyla oku! </span><br />
Sana Rabb’in tarafından gönderilen ve bundan böyle ayet ayet, sûre sûre muhatap olacağın bu kitabı, onu güzelce anlamak, zihnine nakşetmek, hayatına yansıtmak ve başkalarına tebliğ etmek amacıyla oku fakat bâtıl değerler, sahte ilâhlar adına değil; onların rızası için, onların istediği doğrultuda değil; yalnızca Rabb’inin adıyla oku!<br />
Kur’an’ın adıyla aynı kökten olan “oku” emrinin tümleci zikredilmemiştir. Esasen ikra’, etimolojik olarak icma’ mânasına gelir. “Şehir” anlamındaki karye, “hayız başlangıcı-bitişi” anlamındaki el-kur’ hep cem ve ictima kök anlamıyla alâkalıdır (Mekâyîs). Zımnî anlamı şudur: “Kalbine yazılan vahyin ışığında hakikatin parçaları arasında bağ kur! Parçanın bütüne aidiyetinin illet ve hikmeti üzerinde düşün! Varlığı Allah merkezli bir okumaya tabi tut! Sözün özü “Oku” emri, okumanın tüm anlamlarını içerir. Bu âyet, Allah’tan bağımsız bir bilgi ve bilim anlayışını kökten reddeder. İkra’, “İlet, tebliğ et” anlamına hasredilemez. Bu ancak tâlî ve dolaylı bir mâna olabilir. Zira ilk pasajda üçüncü şahısları gösteren lafzî veya zımnî hiçbir dilsel karine yer almaz. Her şey “O ve sen” arasında gerçekleşir. Allah Rasûlü’ne ilk “uyar” emri Müddessir sûresinin ilk âyetiyle verilmiştir. [5801] İlk muhatap için dolaylı olarak “Vahyi Allah adına ilet”, tüm muhataplar için “İletileni Allah adına al ve oku” anlamına gelir. Varlığı Allah adına okuma çabası, onu Allah’a referansla anlama çabasıdır. Fakat okuma her şeyden önce zihinde olanı dile dökme işidir. Zira el-kırae: “Kalpte yazılı veya kayıtlı olanı bilinen bir lisanda dillendirmek” (nutkun bi-kelâmin mu’ayyenin mektûbin ev mahfûzin ‘alâ zahri kalb) anlamına gelir (İbn Âşûr).<br />
Daha sonra kelime, istiare (ödünç alma) yoluyla "bir şeyleri biriktirip onu dağıtmak,başka yerlere nakletmek" anlamında kulla¬nılmaya başlanmıştır. Aynı kelime, yukarıdakilere ek olarak "harfleri,kelimeleri, cümleleri ya da bilgileri bir araya getirip bir başkasına nakletme" ey¬lemi için de kullanılmaktadır. Aynı kökten bir kelime olan“karye” evleri bir araya toplandığı için “köy, kasaba” gibi küçük yerleşim yerlerine isim olmuştur. Bu manalarından dolayı “karae” kelimesini "okumak"diye çevirmek yeterli olmaz. Çünkü Türkçede kullanılan "okumak"kelimesinin karşılığı, Arapçada tilâvet’tir. Bir de okuma olarak meallendirilen ‘’kıraat’’vardır. Kıraat, 'harflerin ve kelimelerin 'tertil' üzere bir¬birlerine ulanması'demektir ki burada tilâvetteki takip ve duyurmadan ziyade akletme, kavrama süreci bu okumaya eşlik etmektedir.<br />
Onu aceleye getirip dilini oynatma.<br />
Onu toplamak da okutmak da bize düşer. Seni okutacağız; sen de unutmayacaksın.<br />
<br />
KURANI NASIL OKUMALIYIZ?<br />
 Kuran okuduğunda kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.<br />
<br />
<br />
Bu sebeple ‘’ikrâ’’ kelimesini önce bilgilerin toplandığı sonra nakledildiği,aktarıldığı bir ‘’eğitim faaliyeti’’olarak anlamak daha doğru olacaktır. Haddizatında okuma eylemi, içinde anlama, kavrama ve harekete geçmeyi barındıran çok katmanlı bir eylemdir. Sonuç olarak ikrâ;oku, öğren, yaşa ve aktar anlamını taşımaktadır.<br />
İnen bu ilk âyetlerdeki ''İkrâ/Oku!’’ emri, Allah Resûlü’nün vahiy inmeden çok ciddi bir anlam arayışı içinde bulunduğunu, bu sebeple şaşkınlık içinde ne yapacağını bilemez bir hâlde yolunu kaybetmiş olduğunu (Duhâ:7), Hz. İbrâhîm gibi derin sorgulamalar geçirdiğini göstermektedir. Bir bakıma muhatap kabul edilmesinin bedeli arayış ve sorgulamalarıdır. Esasen ‘’İkrâ/Oku!’’ ile başlayan âyetler, bu arayış ve sorgulamalarına verilen ilâhî ilk cevaptır. İlk beş âyetin muhtevasındaki cevaplara bakıldığında bunların hangi soruların karşılığı olduğu anlaşılacaktır. Hira arayışı ve sancısı; Allah Resûlü’nün bu eylemine, kesbine ve çabasına verilmiş ilâhî bir mevhibedir. Başka bir ifadeyle, vahiyle karşılaşmadan bizzat Allah Resûlü bir insan olarak yaradanı, kendisini, çevresini, hayatı, yaratılışı ve varlığı okuma çabası içine girmiş; fakat bunu ‘nasıl yapacağını’ tam olarak bilemez bir hâlde iken bu çabasına karşılık Rabbinden inen bu ilk âyetlerle ‘doğru yaklaşım, yol ve yöntem’ kendisine öğretilmiştir. Ve Rabb adına yapılacak bu faaliyet yaklaşık 23 yıl boyunca devam etmiştir.<br />
NEDEN RAB İSMİ<br />
Hz. Yusûf’un zindan arkadaşına “żkurnî ‘inde rabbike”, ‘’Git, rabbine benden bahset!’’ kullanımında olduğu gibi. (Yusûf:42)Veya “enâ rabbukumu-l-a’lâ” Ben sizin en yüce efendiniz/Rabbiniz değil miyim? (Naziât:24)Görüldüğü gibi Rab kelimesi terbiye eden, yöneten, besleyip gözeten, sahip ve mâlik olan gibi pek çok anlam taşımaktadır. Çeşitli anlam nüanslarının hepsini birden tek bir kelime ile dile getirmek mümkün değildir. Bu yüzden Rab kelimesi, hangi bağlamda, niçin kullanıldığına bakılarak anlaşılmalıdır. Açıklama ve tespitlerden sonra Alak sûresinde Rab kelimesinin öncelikli ve ağırlıklı olarak terbiye eden, öğreten (Mürebbi/eğitimci) manasının ağır bastığını söyleyebiliriz.<br />
Okumak ilkesi yaratan sıfatı ile birleşince insanoğlunun eğitilmek, okuyup anlamak ve öğrenmek için yaratıldığı anlaşılmaktadır. İnsan öğrenebilen bir fıtratta yaratıldığı için öğrenmeyen,okumayan, eğitilmeyen aslında fıtratı ile savaşmaktadır. Bir var eden olduğu şuuru ile mahlûkat kitabını okumak, öğrenmek ve öğretmek insanın ödevidir ve Kurân’ın ilk emridir. Kurân bu yüzden ‘’İnan!’’ diyerek değil ‘’Oku, öğren,araştır!’’ şeklinde başlar. Zira makbul imân, bilinçli bir kulluk istemektedir.<br />
<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color">2. O insanı sevgi ve alâkadan yarattı.</span><br />
‘Alak ve ‘alâka maddî olarak “embriyo ve hücre”, mânevî olarak “sevgi ve ilgi-alaka” anlamına gelir. Doğru tercih ikincisidir. Zira hem bu pasaj insanın embriyolojik kökenini değil mânevî boyutunu ele almaktadır hem de âyetin başındaki el-insan’dan dolayı buradaki ‘alak’ın, sadece insan soyuna ait bir şey olması gerekir. Oysa embriyolojik mânada ‘alak (embriyo, hücre) diğer memeli canlıları da kapsayan ortak bir özelliktir. İbn Fâris el-‘alâkayı el-hubbu’l-lâzım li’l-kalb (kalb için gerekli olan sevgi) diye tanımlar (Mekâyîs). İnsanın anne karnındaki embriyolojik gelişim sürecini ele alan Hac 5, Mü’minûn 14, Mü’min 67, Kıyame 37’den farklı olarak bu bağlamda, embriyolojik olmaktan çok ontolojik olmak durumundadır. Bunu destekleyen bir husus da geçtiği tüm diğer yerlerde (5 kez) dişil formda ‘alâka olarak gelirken sadece burada ‘alak formunda gelir. İlginç bir tevafuktur ki, Allah isminin mücerredi olan e-le-he’nin tüm formlarının ortak anlamı “sevgi”dir. Bu, gerçekten dikkat çekicidir.<br />
Kurân’da sadece burada kelime “alak”olarak geçer. Geçtiği diğer 4 yerde hep alâka şeklinde yuvarlak “te” ile gelmiştir ki bağlam anne karnında asılı duran embriyo demektir. Âyetteki "alak" ile diğer âyetlerde geçen “alâka” kelimesinin aynı anlamda olduğunu düşünemeyiz, çünkü kelime burada çoğul-müzekker diğerlerinde ise tekil-müennes gelmiştir ve bağlamlar farklıdır. Okumak ve eğitimle insanın embriyodan yaratılmasının doğrudan bir bağlantısı yoktur. O zaman ‘’alak’’ bu bağlamda neyi ifade eder? Aluk, yavrusunu sevip ona bağlanan deveye denir. "Alak",manevî olarak, ilgi, muhabbet ve sevgi mânasında bağlı; ancak bu bağ ve ünsiyetle beslenerek insan olabilen gibi bir manaya ulaşılabilir. Rahimdeki embriyonun/bebeğin ölmemesi ve beslenmek için nasıl ki göbek kordonuna ihtiyacı varsa, insanlığın da büyümesi için öğrenmeye, bilgilenmeye, vahye ihtiyacı vardır. Allah, beşeri topraktan insanı da sevgi ve alâkadan yaratmış, vahiyle rızıklandırmıştır. Bir bakıma beşer toprakla, insan ilgi ve sevgiyle yaşar.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color">3- Oku! Ve Rabbin en cömert olandır.</span><br />
el-Ekrem: “Herhangi bir karşılık almadan ve beklemeden sınırsızca veren”. Zımnen: İnsan Allah’a borçlu olarak doğar, bu yüzden dîn “borçluluk bilinci”dir. Bu âyete kadar Rab, ellezi halaka, ellezi alleme gibi eylem sıfatlarından sonra, Ekrem ile kemal sıfatlarına geçti. Öncesiyle birlikte: Yoktan var eden de O, var ettikten sonra aşama aşama kemale ulaştıran da...<br />
‘’Ekrem’’ esmâsı ‘’Kerîm’’esmâsından farklıdır. ‘’Kerîm’’, ikram eden manasında fiile yakınken, ‘’Ekrem’’zâtî bir özellik olarak Allah’ın cömertliğini anlatır. Rahmân ve Rahmân örnekliğinde olduğu gibi. Ekrem, karşılık beklemeden sınırsızca verene denir.Kerem cimriliğin zıddıdır. Burada tekrar oku, öğren, öğret emri gelmektedir.Zira el-Ekrem olan Allah’ın insana en büyük ikramı, onu öğrenme potansiyelinde yaratmasıdır. Allah hem öğrenebileceğimiz bir meleke ile bizi donatmış hem de keşfe açık bir varlık âleminde bizi yaratmıştır. Beşer insan olabilmeyi bu kabiliyeti/melekesi ile sağlamaktadır. <br />
Bu suredeki “rabbike” [senin Rabbin] ifadesi, Fatiha suresinde “Rabbi’l-âlemîn” [âlemlerin Rabbi] olacaktır.<br />
Ayet mealinde karşılığı [ise] olarak verilen vav, ayetin anlamı açısından son derece önemlidir. Çünkü vav sözcüğünün oradaki kullanılışı, cümlede bir mukayese yapıldığını göstermektedir. Ebu Cehl’in Kabe’de salat eden, sosyal faaliyetlerde bulunan Muhammed (as)’i engelleyişi ve hezeyanları, mukayese edilenin Ebu Cehl olduğunu gösterir. Yani, “o [Ebu Cehl] kerîm [cömert, saygın] ise, se¬nin Rabbin ekrem’dir [en cömert, en saygın, en üstün olandır] anlamı ortaya çıkar.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff4136;" class="mycode_color">4. O Allah ki, kalem ve benzeri araçlar ile gerek vahiy ve hikmeti, gerekse ona dayanan bilgileri yazıp muhafaza ederek sonraki nesillere yani şimdiki zamanın ötesine ve bu mekanın dışına aktarma ve böylece, Allah’a kul olma yolunda ilerlemeyi öğretendir.</span><br />
Kalem bir semboldür. Hem bilginin kayıt altına alınmasını, hem de öğrenme araçlarını simgeler. Daha ilk inen vahiyle “sözlü kültürden yazılı kültüre geç” işaretini alan Nebi, mesajı aldığını vahyi yazdırarak ortaya koyacaktır. Kalem yazıyı temsil eder. Yazı ise bilgiyi kayda alıp, bu kayda kalemi, kâğıdı, eli, zamanı, mekânı, okuyan ve okuyacak her insanı şahit tutmaktır. Söz uçucu yazı kalıcıdır. Onun için demişlerdir ki; ilim avlamak, yazı ise avı bağlamaktır.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5.Düşünme, araştırma, öğrenme imkân ve yetenekleri bahşettiği insana, Peygamber ve Kitap göndererek ona bilmediği her şeyi öğreten O’dur.</span><br />
Peki, insanoğlu bu nîmetlerin kıymetini gereğince takdir edebiliyor mu?<br />
Hem fıtratına fıtrî bilgiyi nakşetti, hem vahiy (zikr) ile nakşedileni hatırlattı, hem de bilmediklerini öğretti. Allah Rasûlü “Arayış” (Hırâ’) mağarasından bu vahiylerle endişeli bir halde dönünce Hz. Hatice onu şöyle teselli eder: “Vallahi Allah seni kesinlikle mahcup etmez! Çünkü sen sözüne sadık bir adamsın, akrabalık bağlarını gözetirsin, kimsesizleri korursun, konuğa ikram edersin, haklının hakkını almasına yardım edersin!” (İbn Hanbel VI, 223).<br />
İki türlü bilgiden biri olan husûlî bilgi, çalışılarak öğrenilir.Yani sonradan hâsıl ettiğimiz bilgidir. Diğeri de hudûrî bilgidir ki, bu insan fıtratına nakşedilen bilgidir. Bu bilgi bizde her zaman vardır. Örnek vermek gerekirse insan hafıza kaybına uğrarsa adını, nerde oturduğunu, yani husûlî olanları unutsa da iştah, şehvet,korkma ve güven gibi hudûrî olanları unutmaz. Zira bunlar insanın DNA’sına bir kalemle yazılmış gibi nakşedilmiştir. Bu nedenle Allah insana iki türlü öğretmiştir. Öncelikle dürtü ve güdülerle beşer yanımızın hayatta kalmasını sağlamış, sonra da fücûr ve takvayı ilham ederek insan olabilmeyi öğretmiştir. İnsan olmak yetmeyecektir, insan kalabilmek ve bu potansiyeli kâmil anlamda en üst seviyeye çıkarmak için gaybî bilgiler olan vahyi de öğretmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">6.Hayır; doğrusu, Allah’ın adı ile okumayan insan, sahip olduğu bilgi, güç ve servetle şımararak azgınlık eder!</span><br />
<br />
El insan cins içindir. Yani“insan kendine verilen potansiyeli kötüye kullanırsa bu üstünlük ve meziyetler onun kendini müstağni görmesine ve haddini aşmasına sebep olabilir. Beşerin zaten böyle bir potansiyeli yoktur. Bu yüzden insan kullanılmıştır.<br />
Yetğâ, haddini aşar, tuğyan eder, azar mânasındadır. Kelimenin kökeninde su kanaldan taştı “tağal me” kullanımı vardır. Tuğyan; taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak demektir. Kavram olarak tuğyan, isyan ve günahta, sınır tanımayacak ölçüde ileri gitmektir. İnsanın haddi ve ölçüyü aşması demektir. Öğrenen,bilgiyi üreten, kaydeden ve aktaran insan eğer yaratılan âlemi yaratan Rab ismi ile okumazsa, kendine verilen meziyetlerle, kendisini müstağni görerek mahlûkatın efendisi/rabbi olduğunu iddia edecek bir tuğyana kapılabilir.<br />
İnsanlar neden İslam’ı kabul etmek istemiyor. Görünürde ‘Kuran düzgün bir şekilde derlenmiş mi bilmiyorum, bu hadis, şu ayet ne olacak’ gibi düşünsel nedenler söylerler. Hatta bazen İslam’a uymayan bazı Müslümanlara ‘Neden?’ <br />
diye sorduğunuzda bir sürü düşünsel neden söylerler. Ama gerçek şu ki, isyan etmeyi seviyorlar. Herhangi bir sınırın içinde olmak istemiyorlar. Kimsenin onları sınırlandırmasını istemiyorlar, Allah’ın bile. Özgür yaşamak istiyorlar.<br />
<br />
<span style="color: #ff4136;" class="mycode_color">7. Kendisini —Allah’ın yol göstericiliği de dahil— her türlü ihtiyacın üstünde gördüğü için.</span><br />
İstiğna, zengin olmak ve bir şeyle iktifa edip başkasına muhtaç olmamak anlamındaki “ğınâ” kelimesinden türemiştir. Bu kökten gelen gâni,zengin demektir. Ğaniyetun, süse ihtiyaç duymayan güzel kadın demektir.Görüldüğü gibi bu kelimenin aslı “kendi kendine yeten” demektir. Bu kelime Kurân'da 4 âyette geçmiştir. Bu âyetlerden biri Allah ile diğerleri insanlarla ilgilidir. Allah'ın istiğnası; insanların imân ve ibadetlerine ihtiyacının olmamasıdır (Teğâbûn:6). İnsanın istiğnası ise kendini yeterli görmesi, büyüklenmesidir. İnsan, belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından müstağni zannettiği, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek vehmettiği zaman, artık Allah'ı da unutur, anne, baba, kardeş, arkadaş ve dostlarını da bir kenara atar. Ünsiyet kurarak insan olma vasfını yavaş yavaş kaybederek egosantrik/benmerkezci/bencil,hazcı, paylaşımdan, fedakârlıktan uzak bir mahlûka dönüşebilir. Kurân bu tipi Karun ve Firavun örnekleri ile somutlaştıracaktır. Kendimizi müstağni görmemenin biricik yolu ve ilacı ölümlü olduğumuz gerçeğini unutmamaktır.<br />
“Sonra ona kötülüğünü de, çekinmesini de ilham etmiştir.” (Şems 91.8) <br />
Allah, insana neyin kötü neyin iyi olduğunun farkına varmayı ilham etti. <br />
Bir insan kötü bir şey yaptığında, kalbinin derinliklerinde yaptığı şeyin kötü olduğunu biliyor. O zaman neden kötü bir şey yapar? Dini açıdan iyi ve kötü hakkında değil, kanuni açıdan iyi ve kötü hakkında konuşalım. Neden kırmızı ışıktan duruyorsunuz? Çünkü eğer geçerseniz ceza yiyeceğinizi düşünüyorsunuz. Mesele şu ki, bazı kimselere ihtiyacınız var. İnsanlar üstünüzde bir miktar kontrole sahipler. Tamamen bağımsız değilsiniz. Tamamen bağımsız olsaydınız, kendiniz hariç hiç kimseyi düşünmezdiniz ve hiçbir kurala uymazdınız. Allah diyor ki; insanın isyanının temel nedeni kendisinin hiçbir şeye, hiç kimseye ihtiyacı olmadığını düşünmesi.<br />
Burada eş-Şaravi tarafından yapılan güzel bir yorum var. Diyor ki, bu dünyada iki tür yasa var: fiziksel ve ahlaki yasalar. <br />
Yer çekimi aşağıya çeker, ateş yakar. Bunlar, fiziksel yasalar. Fiziksel yasalara karşı çıkmaya çalışmazsınız çünkü karşı çıktığınızda bedelini hemen ödersiniz. Ama ahlaki yasalar kalbinizin içindedir. Ahlaki yasalara karşı çıktığınızda, mesela yalan söylediğinizde dilinize yıldırım çarpmıyor, bir şey çaldığınızda eliniz kopup düşmüyor. Ceza hemen gerçekleşmiyor. Bu yüzden insanlar fiziksel yasalara saygı duyuyorlar ama ahlaki yasaları istismar ediyorlar. Ahlaki yasalara karşı geldiğinizde ve hiçbir sonuç görmediğinizde özgür olduğunuzu düşünüyorsunuz.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">8.Oysa, dönüş Rabb’inedir. Her canlı eninde sonunda ölümü tadacak, imtihan nedeniyle kendisine verilen mal-mülk, güç-kuvvet, iktidar ve saltanatı bırakıp Rabbinin huzuruna çıkacak ve Büyük Mahkemede bu dünyada yapıp ettiklerinin hesabını verecektir. Böylece hiçbir iyilik mükâfâtsız, hiçbir kötülük cezasız kalmayacaktır.</span><br />
Orada insanlar iki guruptur: Bir tarafta müminler, diğer yanda zalimler, kafirler..<br />
O hâlde, ey insan! Hak ile bâtılın mücâdelesinde tarafsız kalma, müminler cephesinde yerini almak konusunda çekimser davranma! Gözlerini aç, gaflet uykusundan uyan ve olup bitenleri anlamaya çalış! Birbiriyle mücâdele eden iki taraf göreceksin: Bir tarafta dürüstlüğü, erdemliliği kendilerine prensip edinen müminler, öte yanda hak hukuk tanımayan, çıkarları uğruna her türlü sahtekarlığı, yolsuzluğu rahatlıkla yapan, inananlara en ağır baskı ve işkenceleri revâ gören zâlimler!<br />
Bu üç âyet bütün ahlâkî davranışın kaynağına dikkat çekmektedir. Zımnen: Ahlâkın referansı kalplerin özünü gören ve bilen Allah değilse, ahlâk hasbî olmaktan çıkar hesabi olur. Bu da ahlâkın anlamını kaybetmesidir. Zira bu takdirde ahlâkî davranışın anlamını onu yapan kişinin kalbindeki niyette bulan ‘garantisi’ ortadan kalkar.<br />
Rabbine dönüşten maksat insanın öldükten sonra haşrolup hesap vermek ve yaptıklarının karşılığını almak üzere Allah tarafından diriltilmesidir. Nitekim rac' kelimesi, Kurân'da birçok âyette "Allah'a dönüş" “ilk hale dönüş” anlamında kullanılmıştır. İnsan müstağni olamaz, zira en temel ihtiyacı olan hayatı, sağlığı, bedeni bile elinden kayıp gitmekte ve bunu durduramamaktadır. Bu yüzden hiçbir şeye muhtaç olmadığı zannı,insanın sadece kendi kendini kandırmasıdır.<br />
Devam etmeden önce basit bir örnek verelim. Korkunç bir şey yapsanız ve anneniz bunu öğrense. Utandırıcı bir şey yaptınız ve bu kaydedildi, anneniz de bunu izliyor. Ne kadar mahcup olurdunuz! Yaptığınız şey her neyse sevdiğiniz biri gördüğü için yapmayı bırakırdınız. Birisi Allah’a karşı olan sevgisini geliştirirse, fark eder ki, yaptığım bu küçük düşürücü şeyi Allah izliyor. Bu utanma algısını geliştirir. Allah izliyorken bunu nasıl yapabilirim! Anne babanız, eşiniz, kardeşleriniz, insanlar sizi izlerken belli şeyleri yapmayacağınız gibi Allah izlerken de yapmazsınız<br />
<span style="color: #ff4136;" class="mycode_color">9.Ama (ey muhatap!) Baksana şu engel olmaya kalkışana, 10. İbadet ederken, bir kula karşı koyanı?</span><br />
<span style="color: #ff4136;" class="mycode_color">Lafzen, “[Allah'ın] bir kulunu namaz kıldığı zaman yasaklayanı”: </span>müminleri ibadetten fiilen engelleme teşebbüsüne işaret. Bu ifade, kamuya açık şekilde namaz kılmayı kasdediyor göründüğünden, klasik müfessirlerin çoğu bu pasajda (ki ilk beş ayetten en azından bir yıl sonra nazil olmuştu), Hz. Peygamber'in Mekke'deki en amansız düşmanı olan, o'nun ve o'na inananların Kâbe önünde namaz kılmalarına inatla mani olmaya çalışan Ebû Cehil'in kasdedildiğini söylemişlerdir. Ancak yukarıdaki pasajın muhtevası, aslında herhangi bir tarihsel olayın veya durumun çok ötesine uzanmaktadır; çünkü her dönemde görülen, dinin (“namaz” kavramında sembolize edilen) sosyal hayatı şekillendirme fonksiyonuna karşı koyma teşebbüslerinin tümü için geçerlidir -bu teşebbüsler, ya dinin bireylerin “özel meselesi” olduğu ve bu nedenle sosyal hayata “nüfûz etmesine” izin verilemeyeceği görüşü, yahut, alternatif olarak, insanın hiçbir metafizik (mâverâî, semavî, ötelerden gelen -T.ç.n.) rehberliğe muhtaç olmadığı iddiası şeklinde gerçekleşmektedir.<br />
Salla; yöneliş, aracısız kulluk manalarına gelmektedir. Zıddı hem bu sûrenin 13. âyetinde “tevella” olarak gelmektedir. Aynı kullanım Kıyâmet 31 ve 32’de zıddıyla şöyledir: “Fe lâ saddeka ve lâ sallâ.” ‘’Fakat o tasdik etmedi ve yönelmedi.’’ “Ve lâkin kezzebe ve tevellâ.” ‘’Ve lâkin yalanladı ve yüz çevirdi.’’ Görüldüğü gibi “saddeka” yani tasdikin zıddı “kezebbe” yalanlama iken “salla” nın zıddı “tevella” ifadesidir yani sırt dönmedir. Burada,aracısız yardım ve destek istemenin müstağni tip tarafından engellenmesi anlatılmaktadır. Kendini hiçbir şeye muhtaç görmeme zannını besleyen bir faktörde çevresindekilerin ona muhtaçlığı ve onu sürekli övmesi ile oluşan haleti rûhiyedir. Eğer kişi kendini vazgeçilmez olarak görmeye başlıyorsa ve çevresindekiler ona haddinden fazla övgüde bulunup şımartıyorsa zamanla bu kişi azmaya, had ve hududunu bilmemeye başlar. Müstağni tipin en sevmediği kişiler karakter sahibi,omurgalı ve müstağni olan bu tipe gereğinden fazla hürmet edip yağ çekmeyen şahsiyetlerdir. Bu örnek duruşu, Allah’a aracısız yönelme ve kulluk sağladığı için tebâsını veya kölelerini kaybetme korkusu ile müstağni tip bu örnek yönelişe mâni olmak isteyecektir.<br />
<br />
<span style="color: #ff4136;" class="mycode_color">11.(Ve sen ey ibadete engel olan!) Hiç o hidayet üzere midir diye geldi mi aklına?</span><br />
Hidâyet; istikâmeti, hakyolu/doğru yolu bulmak manalarına gelmektedir. Zıddı dalâlettir. Dalâlet,doğru yoldan sapmak, yolu kaybetmektir. Allah neden sadece kendisinden istememizi ister? Zira bu hâl insana, kula kulluğu önleyen bir şahsiyet kazandırır. Sadece Allah’a yönelmek, sadece ona muhtaç olduğumuzu bilmek bizi müstağni bir kibirden de koruyacaktır.<br />
Ra’e, basara’dan farklı bir kelime. Mesela bu işin nereye gittiğini görüyorum dediğinizde bu fiziksel olarak gördüğünüz anlamına değil, sonuçları algılayabiliyorsunuz, anlayabiliyorsunuz anlamına geliyor. Allah, era’eyte in kaane alelhuda diyor. Gördün mü?<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">12.Yahut da, çağırmakta  mıdır diye sorumluluğa?(TAKVA)</span><br />
Lafzen, “yahut Allah'a karşı sorumluluk duymayı (takvâ) emretti mi” -yani, dinin tamamen kişisel bir mesele olduğunda ısrar etmek suretiyle insanların Allah'a karşı sorumluluk bilinçlerini derinleştirmeyi mi amaçlamaktadır: bunun açık anlamı, asıl amacın bu olmadığıdır ve onun, düşündükleri ve yaptıkları ile doğru yolda bulunmadığıdır. Bu çalışma boyunca takvâ terimi -ki burası, Kur’an'ın nüzul kronolojisinde ilk kullanıldığı yerdir- “Allah'a karşı sorumluluk bilinci duymak” şeklinde çevrilmiş ve bu ismin türetildiği fiile de aynı anlam yüklenmiştir.<br />
Emara, kişinin kendine/nefsine buyruğu, talimatıdır. Sakınmayı ilke edinmektir. Tıpkı, emri bil maruftaki gibi. Kendinize yaptığınız bu telkin başkalarının da kapsayan bir tavsiyeye, öneriye dönüşmektedir.<br />
Takva, Kurân öncesi ‘hayvanın tekmesinden sakınma’ olarak anlaşılıyordu. Kurân kelimeyi öncelikle bu âyette olduğu gibi insanı ayartan duygu ve düşüncelerden koruma olarak kavramsallaştırmaya başlamıştır. Takvayı emretme, insanı ayartan tüm iç ve dış unsurlardan sakınma bilincini inşa etmedir. Herkesin ve her şeyin Allah’a muhtaçlık noktasında eşit olması şuuru, insanın başkası üstünde tahakküm kurarak zulmetmesine de mânidir. Görüldüğü gibi âyetler tamamen provoke edici değil,düşündürücü ve sorgulatıcı bir üslûpla gelmektedir. Kurân âyetleri ile insanları müşrik, sapık, akılsız ilan eden tutum kesinlikle Rahmânî ve Kurân’î değil şeytânîdir. Kurân’ın bu ilk âyetlerinin öncelikle insana kendi zaaflarını tanıtarak başlaması, öncelikli olarak odaklanılması gerekenin ne olduğunu da bize göstermektedir.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">13- Gördün mü, yalanlayıp sırtını döneni?</span><br />
Tevelle, çekildi, gitti, ayrıldı(Bkz. Kasas:24, Neml:28, Tevbe:92);yüz çevirdi, reddetti, kabul etmedi demektir (Bkz. Mâide:49, Nisâ:80, Yunus:72, Zâriyât:54, Kıyamet:32). İnsan eğer ayartıcı güdü ve dürtülere karşı kendini sağduyu ve vicdan ile savunmuyorsa bunun temelinde doğru olanı önce yalanlaması,sonra rahatsız eden hak ve hakîkatin sesine sırt dönmesi yatar.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">14. Müminlere böyle pervasızca eziyet eden bu zâlim, bilmez mi ki, Allah her şeyi görmekte?</span><br />
Bir dış gözlemcinin varlığı insan davranışlarının sosyal norm ve kurallara uygunluğunu artırmaktadır. Birbirine yakın yaş grubundaki çocuklar üzerinde yapılan bir deneyde çocuklara ödül alacakları bir görev verilir. Bu görevi tek başlarına bir odada yapacakları söylenir. Görev, belli bir uzaklıktan arkaları dönük olarak duvardaki hedefi ellerindeki yapışkan toplarla vurmalarıdır. En fazla puanı alan ödülü kazanacaktır. İlk grubun, görevin zorluğunu tecrübe edince çizgiyi ihlal ederek hedefe topları yapıştırdıkları gizli kameralarla gözlemlenir. İkinci grup çocuğa, odada kendilerini gören olağanüstü bir varlığın olduğu anlatılır.İkinci grup çocuğun bu bilgiden sonra büyük oranda hile yapmadan atışları tamamladığı gözlemlenir. Bu deneyden elde edilen sonuç, sürekli bizi gören,duyan kâdirimutlak bir yaratıcının varlığı iç ve dış ayartmalara karşı korumada son derece etkili olduğudur.<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">15. Sakın ha; zannetmesin ki, yaptıkları karşılıksız kalacak! Çünkü eğer bu çirkin davranışlarına bir son vermeyecek olursa, onu perçeminden tutup cehenneme sürükleyeceğiz!</span><br />
“Perçeminden” -bir kimsenin yakalanmasını ve aşağılanmasını gösteren eski bir Arap deyimi (bkz. 11:56 ve ilgili not 80). Ancak Râzî'nin de işaret ettiği gibi, “perçem” terimi burada perçemin bulunduğu yer yani, alın (nâsiye)'den mecazdır (karş. ayrıca Tâcu'l-‘Arûs).<br />
Nâsiye, alındaki saç, yani kâküldür. Bu bölgenin özellikle seçilmesi ilginçtir. Değerli ilim adamı Abdulmecid Zendanî, bu konu üzerinde öteden beri düşündüğünü, nihayet Kahire’de Kanadalı bir bilim adamının verdiği konferansı dinlerken bunun hikmetini öğrendiğini şöyle dile getirir: Meğer kialnın ön kısmı, hataların işlenmesinde rol oynayan ve suçların işlenmesine dair kararlar alan bir merkezdir. Bir tıp kongresine katılan Kanadalı bilim adamı bu bilginin ancak elli yıl önce keşfedildiğini söylemiştir. Âyette özellikle o bölgenin seçilmesi, insanı ayartan duygu ve düşüncelerin merkezi olmasındandır.İnsan kendine verilen potansiyeli öğrenme ve öğretme kabiliyetini hak ve hakîkat yönünde kullanmazsa canlıların en tehlikelisine/şerlisine dönüşecektir. Bkz. “Muhakkak ki; Allah katında, canlıların en şerlisi aklını kullanmayan sağır ve dilsizlerdir.” (Enfal:22)<br />
<br />
<span style="color: #e86e04;" class="mycode_color">16. O pek sahtekâr, bir o kadar da günahkâr perçeminden;</span><br />
Hâtıeh, hata yapmaktan gelir ve “yanılgı” anlamı içerir. Yalancı, günahkârlık ve sahtekârlıktan sorumlu bölge olduğu için alın bölgesinden yakalanmaktadır.Suç aleti ile büyük mahkemeye sürüklenme resmedilmiştir.<br />
Allah, perçem için iki tane sıfat söylüyor. Yalan söyleyen ve büyük bir suç işleyen perçem.<br />
Allah ilk olarak ona yalancı diyor. Bir Kureyş liderini aşağılıyor, küçük düşürüyor. Böyle bir kelimenin siyasal ve sosyal sonuçlarını anlamanız gerekiyor. Ebu Cehil çoktan Kureyş’in bir lideri, Rasulullah (sas) ise sadece alay konusu değil, aynı zamanda fiziksel olarak da zarar görüyor. Şimdi ise Rasulullah’a (sas) hiç de özür dileyen bir tonda olmayan, onun yüzüne karşı direkt olarak yalancı diye adlandıran bu kelimeler veriliyor. Ama ne konuda yalan söylüyor? Kuran’ı duydu, onun hak olduğunu biliyordu ama hala onun şiir vb. olduğuyla ilgili yalan söylüyordu ve onu asılsız nedenler yüzünden reddediyordu. Allah, Ebu Cehil’in kalbinin derinliklerinde Kuran’ın hak olduğunu kabul ettiğini açığa çıkarıyor.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">17. O zaman çağırsın bakalım, o güvendiği ordusunu, adamlarını, meclisini.</span><br />
Lafzen, “meclisini”. Bu gibi ayetleri tamamen tarihî bir bakışla açıklamaya eğilimli olan müfessirlere göre bu ifade, müşrik Mekke'deki geleneksel ihtiyarlar meclisine (dâru'n-nedve) bir işarettir; ama bana göre, büyük ihtimalle insanı “kendi-kendine yeterli” görmesine yol açan küstahlığa ve kibire (yukarıdaki 6-7. ayetler) bir atıftır.<br />
Bu ifade suçun çoğunluk psikolojisi ile yapıldığını ve kalabalıkların suça ve müstağni tavra yardımlarına bir göndermedir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">18.Biz de azap meleklerini çağıracağız,(semavi azap güçlerini M.Esed) bakalım kim üstün gelecek!</span><br />
“Cehennem muhafızları” olarak kullanılan zebâni, zâbin, zebine, zibniyye ya da zibniy kelimesinin çoğuludur. Kökeni Adnanî Araplara uzanan Vâ’il kabilesinin bir kolu olduğu belirtilen Benu Zebine oymağıyla da muhtemel bir anlam ilişkisi bulunan zebânî kelimesi, klasik Arapça’da “kolluk kuvvetleri” (surât) anlamında kullanılmıştır. Ayrıca son derece saldırgan ve elinden kaçıp kurtulunması mümkün olmayan insanlar “zebani” diye nitelenmiştir (Lisân ve Kurtubî). Tahrim sûresinin 6. âyetinde bunların Allah’ın görevlendirdiği melekler olduğu ifade edilmektedir. Bu durumda, bu görevlilerin “korkunç, çirkin” değil, “güçlü, kuvvetli” varlıklar olduğu sonucuna ulaşılır. Tabi ki “münker-nekir” gibi bir anlama kullanılmadıkları sonucuna da...<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">19. Hayır; sakın ona itaat etme! Zâlimlerin baskı ve işkencelerine asla boyun eğme! Sen tüm ruhunla, tüm benliğinle O’nun huzurunda secdeye kapan ve en içten duâ ve yalvarışlarla O’na yaklaş!</span><br />
<br />
Kellâ; yani böyle yapmayın. Yaradan Rab’den bağımsız hayatı okumak,insanı her şeye gücünün yeteceği zannına götürür. Bu hâl, Allah'a yönelme ve takvalı davranmaya engel teşkil eder. İnsanı ayartan arzu ve istekleri zaptetmesi insanı insan yapan aklını Allah’ın emir ve yasakları yönünde eğmek(secde) ile mümkündür. Frontal/ön lobu doğru eğitmek onu kulluk, hayır ve iyilikte kullanmaya bağlanmıştır.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
                                                                                                                                SON]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[1.ALAK(EMBRİYON)SURESi<br />
<br />
<span style="color: #FF4136;" class="mycode_color">1. Ey insan! Yaratan Rabb’inin adıyla oku! </span><br />
Sana Rabb’in tarafından gönderilen ve bundan böyle ayet ayet, sûre sûre muhatap olacağın bu kitabı, onu güzelce anlamak, zihnine nakşetmek, hayatına yansıtmak ve başkalarına tebliğ etmek amacıyla oku fakat bâtıl değerler, sahte ilâhlar adına değil; onların rızası için, onların istediği doğrultuda değil; yalnızca Rabb’inin adıyla oku!<br />
Kur’an’ın adıyla aynı kökten olan “oku” emrinin tümleci zikredilmemiştir. Esasen ikra’, etimolojik olarak icma’ mânasına gelir. “Şehir” anlamındaki karye, “hayız başlangıcı-bitişi” anlamındaki el-kur’ hep cem ve ictima kök anlamıyla alâkalıdır (Mekâyîs). Zımnî anlamı şudur: “Kalbine yazılan vahyin ışığında hakikatin parçaları arasında bağ kur! Parçanın bütüne aidiyetinin illet ve hikmeti üzerinde düşün! Varlığı Allah merkezli bir okumaya tabi tut! Sözün özü “Oku” emri, okumanın tüm anlamlarını içerir. Bu âyet, Allah’tan bağımsız bir bilgi ve bilim anlayışını kökten reddeder. İkra’, “İlet, tebliğ et” anlamına hasredilemez. Bu ancak tâlî ve dolaylı bir mâna olabilir. Zira ilk pasajda üçüncü şahısları gösteren lafzî veya zımnî hiçbir dilsel karine yer almaz. Her şey “O ve sen” arasında gerçekleşir. Allah Rasûlü’ne ilk “uyar” emri Müddessir sûresinin ilk âyetiyle verilmiştir. [5801] İlk muhatap için dolaylı olarak “Vahyi Allah adına ilet”, tüm muhataplar için “İletileni Allah adına al ve oku” anlamına gelir. Varlığı Allah adına okuma çabası, onu Allah’a referansla anlama çabasıdır. Fakat okuma her şeyden önce zihinde olanı dile dökme işidir. Zira el-kırae: “Kalpte yazılı veya kayıtlı olanı bilinen bir lisanda dillendirmek” (nutkun bi-kelâmin mu’ayyenin mektûbin ev mahfûzin ‘alâ zahri kalb) anlamına gelir (İbn Âşûr).<br />
Daha sonra kelime, istiare (ödünç alma) yoluyla "bir şeyleri biriktirip onu dağıtmak,başka yerlere nakletmek" anlamında kulla¬nılmaya başlanmıştır. Aynı kelime, yukarıdakilere ek olarak "harfleri,kelimeleri, cümleleri ya da bilgileri bir araya getirip bir başkasına nakletme" ey¬lemi için de kullanılmaktadır. Aynı kökten bir kelime olan“karye” evleri bir araya toplandığı için “köy, kasaba” gibi küçük yerleşim yerlerine isim olmuştur. Bu manalarından dolayı “karae” kelimesini "okumak"diye çevirmek yeterli olmaz. Çünkü Türkçede kullanılan "okumak"kelimesinin karşılığı, Arapçada tilâvet’tir. Bir de okuma olarak meallendirilen ‘’kıraat’’vardır. Kıraat, 'harflerin ve kelimelerin 'tertil' üzere bir¬birlerine ulanması'demektir ki burada tilâvetteki takip ve duyurmadan ziyade akletme, kavrama süreci bu okumaya eşlik etmektedir.<br />
Onu aceleye getirip dilini oynatma.<br />
Onu toplamak da okutmak da bize düşer. Seni okutacağız; sen de unutmayacaksın.<br />
<br />
KURANI NASIL OKUMALIYIZ?<br />
 Kuran okuduğunda kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.<br />
<br />
<br />
Bu sebeple ‘’ikrâ’’ kelimesini önce bilgilerin toplandığı sonra nakledildiği,aktarıldığı bir ‘’eğitim faaliyeti’’olarak anlamak daha doğru olacaktır. Haddizatında okuma eylemi, içinde anlama, kavrama ve harekete geçmeyi barındıran çok katmanlı bir eylemdir. Sonuç olarak ikrâ;oku, öğren, yaşa ve aktar anlamını taşımaktadır.<br />
İnen bu ilk âyetlerdeki ''İkrâ/Oku!’’ emri, Allah Resûlü’nün vahiy inmeden çok ciddi bir anlam arayışı içinde bulunduğunu, bu sebeple şaşkınlık içinde ne yapacağını bilemez bir hâlde yolunu kaybetmiş olduğunu (Duhâ:7), Hz. İbrâhîm gibi derin sorgulamalar geçirdiğini göstermektedir. Bir bakıma muhatap kabul edilmesinin bedeli arayış ve sorgulamalarıdır. Esasen ‘’İkrâ/Oku!’’ ile başlayan âyetler, bu arayış ve sorgulamalarına verilen ilâhî ilk cevaptır. İlk beş âyetin muhtevasındaki cevaplara bakıldığında bunların hangi soruların karşılığı olduğu anlaşılacaktır. Hira arayışı ve sancısı; Allah Resûlü’nün bu eylemine, kesbine ve çabasına verilmiş ilâhî bir mevhibedir. Başka bir ifadeyle, vahiyle karşılaşmadan bizzat Allah Resûlü bir insan olarak yaradanı, kendisini, çevresini, hayatı, yaratılışı ve varlığı okuma çabası içine girmiş; fakat bunu ‘nasıl yapacağını’ tam olarak bilemez bir hâlde iken bu çabasına karşılık Rabbinden inen bu ilk âyetlerle ‘doğru yaklaşım, yol ve yöntem’ kendisine öğretilmiştir. Ve Rabb adına yapılacak bu faaliyet yaklaşık 23 yıl boyunca devam etmiştir.<br />
NEDEN RAB İSMİ<br />
Hz. Yusûf’un zindan arkadaşına “żkurnî ‘inde rabbike”, ‘’Git, rabbine benden bahset!’’ kullanımında olduğu gibi. (Yusûf:42)Veya “enâ rabbukumu-l-a’lâ” Ben sizin en yüce efendiniz/Rabbiniz değil miyim? (Naziât:24)Görüldüğü gibi Rab kelimesi terbiye eden, yöneten, besleyip gözeten, sahip ve mâlik olan gibi pek çok anlam taşımaktadır. Çeşitli anlam nüanslarının hepsini birden tek bir kelime ile dile getirmek mümkün değildir. Bu yüzden Rab kelimesi, hangi bağlamda, niçin kullanıldığına bakılarak anlaşılmalıdır. Açıklama ve tespitlerden sonra Alak sûresinde Rab kelimesinin öncelikli ve ağırlıklı olarak terbiye eden, öğreten (Mürebbi/eğitimci) manasının ağır bastığını söyleyebiliriz.<br />
Okumak ilkesi yaratan sıfatı ile birleşince insanoğlunun eğitilmek, okuyup anlamak ve öğrenmek için yaratıldığı anlaşılmaktadır. İnsan öğrenebilen bir fıtratta yaratıldığı için öğrenmeyen,okumayan, eğitilmeyen aslında fıtratı ile savaşmaktadır. Bir var eden olduğu şuuru ile mahlûkat kitabını okumak, öğrenmek ve öğretmek insanın ödevidir ve Kurân’ın ilk emridir. Kurân bu yüzden ‘’İnan!’’ diyerek değil ‘’Oku, öğren,araştır!’’ şeklinde başlar. Zira makbul imân, bilinçli bir kulluk istemektedir.<br />
<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color">2. O insanı sevgi ve alâkadan yarattı.</span><br />
‘Alak ve ‘alâka maddî olarak “embriyo ve hücre”, mânevî olarak “sevgi ve ilgi-alaka” anlamına gelir. Doğru tercih ikincisidir. Zira hem bu pasaj insanın embriyolojik kökenini değil mânevî boyutunu ele almaktadır hem de âyetin başındaki el-insan’dan dolayı buradaki ‘alak’ın, sadece insan soyuna ait bir şey olması gerekir. Oysa embriyolojik mânada ‘alak (embriyo, hücre) diğer memeli canlıları da kapsayan ortak bir özelliktir. İbn Fâris el-‘alâkayı el-hubbu’l-lâzım li’l-kalb (kalb için gerekli olan sevgi) diye tanımlar (Mekâyîs). İnsanın anne karnındaki embriyolojik gelişim sürecini ele alan Hac 5, Mü’minûn 14, Mü’min 67, Kıyame 37’den farklı olarak bu bağlamda, embriyolojik olmaktan çok ontolojik olmak durumundadır. Bunu destekleyen bir husus da geçtiği tüm diğer yerlerde (5 kez) dişil formda ‘alâka olarak gelirken sadece burada ‘alak formunda gelir. İlginç bir tevafuktur ki, Allah isminin mücerredi olan e-le-he’nin tüm formlarının ortak anlamı “sevgi”dir. Bu, gerçekten dikkat çekicidir.<br />
Kurân’da sadece burada kelime “alak”olarak geçer. Geçtiği diğer 4 yerde hep alâka şeklinde yuvarlak “te” ile gelmiştir ki bağlam anne karnında asılı duran embriyo demektir. Âyetteki "alak" ile diğer âyetlerde geçen “alâka” kelimesinin aynı anlamda olduğunu düşünemeyiz, çünkü kelime burada çoğul-müzekker diğerlerinde ise tekil-müennes gelmiştir ve bağlamlar farklıdır. Okumak ve eğitimle insanın embriyodan yaratılmasının doğrudan bir bağlantısı yoktur. O zaman ‘’alak’’ bu bağlamda neyi ifade eder? Aluk, yavrusunu sevip ona bağlanan deveye denir. "Alak",manevî olarak, ilgi, muhabbet ve sevgi mânasında bağlı; ancak bu bağ ve ünsiyetle beslenerek insan olabilen gibi bir manaya ulaşılabilir. Rahimdeki embriyonun/bebeğin ölmemesi ve beslenmek için nasıl ki göbek kordonuna ihtiyacı varsa, insanlığın da büyümesi için öğrenmeye, bilgilenmeye, vahye ihtiyacı vardır. Allah, beşeri topraktan insanı da sevgi ve alâkadan yaratmış, vahiyle rızıklandırmıştır. Bir bakıma beşer toprakla, insan ilgi ve sevgiyle yaşar.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color">3- Oku! Ve Rabbin en cömert olandır.</span><br />
el-Ekrem: “Herhangi bir karşılık almadan ve beklemeden sınırsızca veren”. Zımnen: İnsan Allah’a borçlu olarak doğar, bu yüzden dîn “borçluluk bilinci”dir. Bu âyete kadar Rab, ellezi halaka, ellezi alleme gibi eylem sıfatlarından sonra, Ekrem ile kemal sıfatlarına geçti. Öncesiyle birlikte: Yoktan var eden de O, var ettikten sonra aşama aşama kemale ulaştıran da...<br />
‘’Ekrem’’ esmâsı ‘’Kerîm’’esmâsından farklıdır. ‘’Kerîm’’, ikram eden manasında fiile yakınken, ‘’Ekrem’’zâtî bir özellik olarak Allah’ın cömertliğini anlatır. Rahmân ve Rahmân örnekliğinde olduğu gibi. Ekrem, karşılık beklemeden sınırsızca verene denir.Kerem cimriliğin zıddıdır. Burada tekrar oku, öğren, öğret emri gelmektedir.Zira el-Ekrem olan Allah’ın insana en büyük ikramı, onu öğrenme potansiyelinde yaratmasıdır. Allah hem öğrenebileceğimiz bir meleke ile bizi donatmış hem de keşfe açık bir varlık âleminde bizi yaratmıştır. Beşer insan olabilmeyi bu kabiliyeti/melekesi ile sağlamaktadır. <br />
Bu suredeki “rabbike” [senin Rabbin] ifadesi, Fatiha suresinde “Rabbi’l-âlemîn” [âlemlerin Rabbi] olacaktır.<br />
Ayet mealinde karşılığı [ise] olarak verilen vav, ayetin anlamı açısından son derece önemlidir. Çünkü vav sözcüğünün oradaki kullanılışı, cümlede bir mukayese yapıldığını göstermektedir. Ebu Cehl’in Kabe’de salat eden, sosyal faaliyetlerde bulunan Muhammed (as)’i engelleyişi ve hezeyanları, mukayese edilenin Ebu Cehl olduğunu gösterir. Yani, “o [Ebu Cehl] kerîm [cömert, saygın] ise, se¬nin Rabbin ekrem’dir [en cömert, en saygın, en üstün olandır] anlamı ortaya çıkar.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff4136;" class="mycode_color">4. O Allah ki, kalem ve benzeri araçlar ile gerek vahiy ve hikmeti, gerekse ona dayanan bilgileri yazıp muhafaza ederek sonraki nesillere yani şimdiki zamanın ötesine ve bu mekanın dışına aktarma ve böylece, Allah’a kul olma yolunda ilerlemeyi öğretendir.</span><br />
Kalem bir semboldür. Hem bilginin kayıt altına alınmasını, hem de öğrenme araçlarını simgeler. Daha ilk inen vahiyle “sözlü kültürden yazılı kültüre geç” işaretini alan Nebi, mesajı aldığını vahyi yazdırarak ortaya koyacaktır. Kalem yazıyı temsil eder. Yazı ise bilgiyi kayda alıp, bu kayda kalemi, kâğıdı, eli, zamanı, mekânı, okuyan ve okuyacak her insanı şahit tutmaktır. Söz uçucu yazı kalıcıdır. Onun için demişlerdir ki; ilim avlamak, yazı ise avı bağlamaktır.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5.Düşünme, araştırma, öğrenme imkân ve yetenekleri bahşettiği insana, Peygamber ve Kitap göndererek ona bilmediği her şeyi öğreten O’dur.</span><br />
Peki, insanoğlu bu nîmetlerin kıymetini gereğince takdir edebiliyor mu?<br />
Hem fıtratına fıtrî bilgiyi nakşetti, hem vahiy (zikr) ile nakşedileni hatırlattı, hem de bilmediklerini öğretti. Allah Rasûlü “Arayış” (Hırâ’) mağarasından bu vahiylerle endişeli bir halde dönünce Hz. Hatice onu şöyle teselli eder: “Vallahi Allah seni kesinlikle mahcup etmez! Çünkü sen sözüne sadık bir adamsın, akrabalık bağlarını gözetirsin, kimsesizleri korursun, konuğa ikram edersin, haklının hakkını almasına yardım edersin!” (İbn Hanbel VI, 223).<br />
İki türlü bilgiden biri olan husûlî bilgi, çalışılarak öğrenilir.Yani sonradan hâsıl ettiğimiz bilgidir. Diğeri de hudûrî bilgidir ki, bu insan fıtratına nakşedilen bilgidir. Bu bilgi bizde her zaman vardır. Örnek vermek gerekirse insan hafıza kaybına uğrarsa adını, nerde oturduğunu, yani husûlî olanları unutsa da iştah, şehvet,korkma ve güven gibi hudûrî olanları unutmaz. Zira bunlar insanın DNA’sına bir kalemle yazılmış gibi nakşedilmiştir. Bu nedenle Allah insana iki türlü öğretmiştir. Öncelikle dürtü ve güdülerle beşer yanımızın hayatta kalmasını sağlamış, sonra da fücûr ve takvayı ilham ederek insan olabilmeyi öğretmiştir. İnsan olmak yetmeyecektir, insan kalabilmek ve bu potansiyeli kâmil anlamda en üst seviyeye çıkarmak için gaybî bilgiler olan vahyi de öğretmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">6.Hayır; doğrusu, Allah’ın adı ile okumayan insan, sahip olduğu bilgi, güç ve servetle şımararak azgınlık eder!</span><br />
<br />
El insan cins içindir. Yani“insan kendine verilen potansiyeli kötüye kullanırsa bu üstünlük ve meziyetler onun kendini müstağni görmesine ve haddini aşmasına sebep olabilir. Beşerin zaten böyle bir potansiyeli yoktur. Bu yüzden insan kullanılmıştır.<br />
Yetğâ, haddini aşar, tuğyan eder, azar mânasındadır. Kelimenin kökeninde su kanaldan taştı “tağal me” kullanımı vardır. Tuğyan; taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak demektir. Kavram olarak tuğyan, isyan ve günahta, sınır tanımayacak ölçüde ileri gitmektir. İnsanın haddi ve ölçüyü aşması demektir. Öğrenen,bilgiyi üreten, kaydeden ve aktaran insan eğer yaratılan âlemi yaratan Rab ismi ile okumazsa, kendine verilen meziyetlerle, kendisini müstağni görerek mahlûkatın efendisi/rabbi olduğunu iddia edecek bir tuğyana kapılabilir.<br />
İnsanlar neden İslam’ı kabul etmek istemiyor. Görünürde ‘Kuran düzgün bir şekilde derlenmiş mi bilmiyorum, bu hadis, şu ayet ne olacak’ gibi düşünsel nedenler söylerler. Hatta bazen İslam’a uymayan bazı Müslümanlara ‘Neden?’ <br />
diye sorduğunuzda bir sürü düşünsel neden söylerler. Ama gerçek şu ki, isyan etmeyi seviyorlar. Herhangi bir sınırın içinde olmak istemiyorlar. Kimsenin onları sınırlandırmasını istemiyorlar, Allah’ın bile. Özgür yaşamak istiyorlar.<br />
<br />
<span style="color: #ff4136;" class="mycode_color">7. Kendisini —Allah’ın yol göstericiliği de dahil— her türlü ihtiyacın üstünde gördüğü için.</span><br />
İstiğna, zengin olmak ve bir şeyle iktifa edip başkasına muhtaç olmamak anlamındaki “ğınâ” kelimesinden türemiştir. Bu kökten gelen gâni,zengin demektir. Ğaniyetun, süse ihtiyaç duymayan güzel kadın demektir.Görüldüğü gibi bu kelimenin aslı “kendi kendine yeten” demektir. Bu kelime Kurân'da 4 âyette geçmiştir. Bu âyetlerden biri Allah ile diğerleri insanlarla ilgilidir. Allah'ın istiğnası; insanların imân ve ibadetlerine ihtiyacının olmamasıdır (Teğâbûn:6). İnsanın istiğnası ise kendini yeterli görmesi, büyüklenmesidir. İnsan, belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından müstağni zannettiği, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek vehmettiği zaman, artık Allah'ı da unutur, anne, baba, kardeş, arkadaş ve dostlarını da bir kenara atar. Ünsiyet kurarak insan olma vasfını yavaş yavaş kaybederek egosantrik/benmerkezci/bencil,hazcı, paylaşımdan, fedakârlıktan uzak bir mahlûka dönüşebilir. Kurân bu tipi Karun ve Firavun örnekleri ile somutlaştıracaktır. Kendimizi müstağni görmemenin biricik yolu ve ilacı ölümlü olduğumuz gerçeğini unutmamaktır.<br />
“Sonra ona kötülüğünü de, çekinmesini de ilham etmiştir.” (Şems 91.8) <br />
Allah, insana neyin kötü neyin iyi olduğunun farkına varmayı ilham etti. <br />
Bir insan kötü bir şey yaptığında, kalbinin derinliklerinde yaptığı şeyin kötü olduğunu biliyor. O zaman neden kötü bir şey yapar? Dini açıdan iyi ve kötü hakkında değil, kanuni açıdan iyi ve kötü hakkında konuşalım. Neden kırmızı ışıktan duruyorsunuz? Çünkü eğer geçerseniz ceza yiyeceğinizi düşünüyorsunuz. Mesele şu ki, bazı kimselere ihtiyacınız var. İnsanlar üstünüzde bir miktar kontrole sahipler. Tamamen bağımsız değilsiniz. Tamamen bağımsız olsaydınız, kendiniz hariç hiç kimseyi düşünmezdiniz ve hiçbir kurala uymazdınız. Allah diyor ki; insanın isyanının temel nedeni kendisinin hiçbir şeye, hiç kimseye ihtiyacı olmadığını düşünmesi.<br />
Burada eş-Şaravi tarafından yapılan güzel bir yorum var. Diyor ki, bu dünyada iki tür yasa var: fiziksel ve ahlaki yasalar. <br />
Yer çekimi aşağıya çeker, ateş yakar. Bunlar, fiziksel yasalar. Fiziksel yasalara karşı çıkmaya çalışmazsınız çünkü karşı çıktığınızda bedelini hemen ödersiniz. Ama ahlaki yasalar kalbinizin içindedir. Ahlaki yasalara karşı çıktığınızda, mesela yalan söylediğinizde dilinize yıldırım çarpmıyor, bir şey çaldığınızda eliniz kopup düşmüyor. Ceza hemen gerçekleşmiyor. Bu yüzden insanlar fiziksel yasalara saygı duyuyorlar ama ahlaki yasaları istismar ediyorlar. Ahlaki yasalara karşı geldiğinizde ve hiçbir sonuç görmediğinizde özgür olduğunuzu düşünüyorsunuz.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">8.Oysa, dönüş Rabb’inedir. Her canlı eninde sonunda ölümü tadacak, imtihan nedeniyle kendisine verilen mal-mülk, güç-kuvvet, iktidar ve saltanatı bırakıp Rabbinin huzuruna çıkacak ve Büyük Mahkemede bu dünyada yapıp ettiklerinin hesabını verecektir. Böylece hiçbir iyilik mükâfâtsız, hiçbir kötülük cezasız kalmayacaktır.</span><br />
Orada insanlar iki guruptur: Bir tarafta müminler, diğer yanda zalimler, kafirler..<br />
O hâlde, ey insan! Hak ile bâtılın mücâdelesinde tarafsız kalma, müminler cephesinde yerini almak konusunda çekimser davranma! Gözlerini aç, gaflet uykusundan uyan ve olup bitenleri anlamaya çalış! Birbiriyle mücâdele eden iki taraf göreceksin: Bir tarafta dürüstlüğü, erdemliliği kendilerine prensip edinen müminler, öte yanda hak hukuk tanımayan, çıkarları uğruna her türlü sahtekarlığı, yolsuzluğu rahatlıkla yapan, inananlara en ağır baskı ve işkenceleri revâ gören zâlimler!<br />
Bu üç âyet bütün ahlâkî davranışın kaynağına dikkat çekmektedir. Zımnen: Ahlâkın referansı kalplerin özünü gören ve bilen Allah değilse, ahlâk hasbî olmaktan çıkar hesabi olur. Bu da ahlâkın anlamını kaybetmesidir. Zira bu takdirde ahlâkî davranışın anlamını onu yapan kişinin kalbindeki niyette bulan ‘garantisi’ ortadan kalkar.<br />
Rabbine dönüşten maksat insanın öldükten sonra haşrolup hesap vermek ve yaptıklarının karşılığını almak üzere Allah tarafından diriltilmesidir. Nitekim rac' kelimesi, Kurân'da birçok âyette "Allah'a dönüş" “ilk hale dönüş” anlamında kullanılmıştır. İnsan müstağni olamaz, zira en temel ihtiyacı olan hayatı, sağlığı, bedeni bile elinden kayıp gitmekte ve bunu durduramamaktadır. Bu yüzden hiçbir şeye muhtaç olmadığı zannı,insanın sadece kendi kendini kandırmasıdır.<br />
Devam etmeden önce basit bir örnek verelim. Korkunç bir şey yapsanız ve anneniz bunu öğrense. Utandırıcı bir şey yaptınız ve bu kaydedildi, anneniz de bunu izliyor. Ne kadar mahcup olurdunuz! Yaptığınız şey her neyse sevdiğiniz biri gördüğü için yapmayı bırakırdınız. Birisi Allah’a karşı olan sevgisini geliştirirse, fark eder ki, yaptığım bu küçük düşürücü şeyi Allah izliyor. Bu utanma algısını geliştirir. Allah izliyorken bunu nasıl yapabilirim! Anne babanız, eşiniz, kardeşleriniz, insanlar sizi izlerken belli şeyleri yapmayacağınız gibi Allah izlerken de yapmazsınız<br />
<span style="color: #ff4136;" class="mycode_color">9.Ama (ey muhatap!) Baksana şu engel olmaya kalkışana, 10. İbadet ederken, bir kula karşı koyanı?</span><br />
<span style="color: #ff4136;" class="mycode_color">Lafzen, “[Allah'ın] bir kulunu namaz kıldığı zaman yasaklayanı”: </span>müminleri ibadetten fiilen engelleme teşebbüsüne işaret. Bu ifade, kamuya açık şekilde namaz kılmayı kasdediyor göründüğünden, klasik müfessirlerin çoğu bu pasajda (ki ilk beş ayetten en azından bir yıl sonra nazil olmuştu), Hz. Peygamber'in Mekke'deki en amansız düşmanı olan, o'nun ve o'na inananların Kâbe önünde namaz kılmalarına inatla mani olmaya çalışan Ebû Cehil'in kasdedildiğini söylemişlerdir. Ancak yukarıdaki pasajın muhtevası, aslında herhangi bir tarihsel olayın veya durumun çok ötesine uzanmaktadır; çünkü her dönemde görülen, dinin (“namaz” kavramında sembolize edilen) sosyal hayatı şekillendirme fonksiyonuna karşı koyma teşebbüslerinin tümü için geçerlidir -bu teşebbüsler, ya dinin bireylerin “özel meselesi” olduğu ve bu nedenle sosyal hayata “nüfûz etmesine” izin verilemeyeceği görüşü, yahut, alternatif olarak, insanın hiçbir metafizik (mâverâî, semavî, ötelerden gelen -T.ç.n.) rehberliğe muhtaç olmadığı iddiası şeklinde gerçekleşmektedir.<br />
Salla; yöneliş, aracısız kulluk manalarına gelmektedir. Zıddı hem bu sûrenin 13. âyetinde “tevella” olarak gelmektedir. Aynı kullanım Kıyâmet 31 ve 32’de zıddıyla şöyledir: “Fe lâ saddeka ve lâ sallâ.” ‘’Fakat o tasdik etmedi ve yönelmedi.’’ “Ve lâkin kezzebe ve tevellâ.” ‘’Ve lâkin yalanladı ve yüz çevirdi.’’ Görüldüğü gibi “saddeka” yani tasdikin zıddı “kezebbe” yalanlama iken “salla” nın zıddı “tevella” ifadesidir yani sırt dönmedir. Burada,aracısız yardım ve destek istemenin müstağni tip tarafından engellenmesi anlatılmaktadır. Kendini hiçbir şeye muhtaç görmeme zannını besleyen bir faktörde çevresindekilerin ona muhtaçlığı ve onu sürekli övmesi ile oluşan haleti rûhiyedir. Eğer kişi kendini vazgeçilmez olarak görmeye başlıyorsa ve çevresindekiler ona haddinden fazla övgüde bulunup şımartıyorsa zamanla bu kişi azmaya, had ve hududunu bilmemeye başlar. Müstağni tipin en sevmediği kişiler karakter sahibi,omurgalı ve müstağni olan bu tipe gereğinden fazla hürmet edip yağ çekmeyen şahsiyetlerdir. Bu örnek duruşu, Allah’a aracısız yönelme ve kulluk sağladığı için tebâsını veya kölelerini kaybetme korkusu ile müstağni tip bu örnek yönelişe mâni olmak isteyecektir.<br />
<br />
<span style="color: #ff4136;" class="mycode_color">11.(Ve sen ey ibadete engel olan!) Hiç o hidayet üzere midir diye geldi mi aklına?</span><br />
Hidâyet; istikâmeti, hakyolu/doğru yolu bulmak manalarına gelmektedir. Zıddı dalâlettir. Dalâlet,doğru yoldan sapmak, yolu kaybetmektir. Allah neden sadece kendisinden istememizi ister? Zira bu hâl insana, kula kulluğu önleyen bir şahsiyet kazandırır. Sadece Allah’a yönelmek, sadece ona muhtaç olduğumuzu bilmek bizi müstağni bir kibirden de koruyacaktır.<br />
Ra’e, basara’dan farklı bir kelime. Mesela bu işin nereye gittiğini görüyorum dediğinizde bu fiziksel olarak gördüğünüz anlamına değil, sonuçları algılayabiliyorsunuz, anlayabiliyorsunuz anlamına geliyor. Allah, era’eyte in kaane alelhuda diyor. Gördün mü?<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">12.Yahut da, çağırmakta  mıdır diye sorumluluğa?(TAKVA)</span><br />
Lafzen, “yahut Allah'a karşı sorumluluk duymayı (takvâ) emretti mi” -yani, dinin tamamen kişisel bir mesele olduğunda ısrar etmek suretiyle insanların Allah'a karşı sorumluluk bilinçlerini derinleştirmeyi mi amaçlamaktadır: bunun açık anlamı, asıl amacın bu olmadığıdır ve onun, düşündükleri ve yaptıkları ile doğru yolda bulunmadığıdır. Bu çalışma boyunca takvâ terimi -ki burası, Kur’an'ın nüzul kronolojisinde ilk kullanıldığı yerdir- “Allah'a karşı sorumluluk bilinci duymak” şeklinde çevrilmiş ve bu ismin türetildiği fiile de aynı anlam yüklenmiştir.<br />
Emara, kişinin kendine/nefsine buyruğu, talimatıdır. Sakınmayı ilke edinmektir. Tıpkı, emri bil maruftaki gibi. Kendinize yaptığınız bu telkin başkalarının da kapsayan bir tavsiyeye, öneriye dönüşmektedir.<br />
Takva, Kurân öncesi ‘hayvanın tekmesinden sakınma’ olarak anlaşılıyordu. Kurân kelimeyi öncelikle bu âyette olduğu gibi insanı ayartan duygu ve düşüncelerden koruma olarak kavramsallaştırmaya başlamıştır. Takvayı emretme, insanı ayartan tüm iç ve dış unsurlardan sakınma bilincini inşa etmedir. Herkesin ve her şeyin Allah’a muhtaçlık noktasında eşit olması şuuru, insanın başkası üstünde tahakküm kurarak zulmetmesine de mânidir. Görüldüğü gibi âyetler tamamen provoke edici değil,düşündürücü ve sorgulatıcı bir üslûpla gelmektedir. Kurân âyetleri ile insanları müşrik, sapık, akılsız ilan eden tutum kesinlikle Rahmânî ve Kurân’î değil şeytânîdir. Kurân’ın bu ilk âyetlerinin öncelikle insana kendi zaaflarını tanıtarak başlaması, öncelikli olarak odaklanılması gerekenin ne olduğunu da bize göstermektedir.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">13- Gördün mü, yalanlayıp sırtını döneni?</span><br />
Tevelle, çekildi, gitti, ayrıldı(Bkz. Kasas:24, Neml:28, Tevbe:92);yüz çevirdi, reddetti, kabul etmedi demektir (Bkz. Mâide:49, Nisâ:80, Yunus:72, Zâriyât:54, Kıyamet:32). İnsan eğer ayartıcı güdü ve dürtülere karşı kendini sağduyu ve vicdan ile savunmuyorsa bunun temelinde doğru olanı önce yalanlaması,sonra rahatsız eden hak ve hakîkatin sesine sırt dönmesi yatar.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">14. Müminlere böyle pervasızca eziyet eden bu zâlim, bilmez mi ki, Allah her şeyi görmekte?</span><br />
Bir dış gözlemcinin varlığı insan davranışlarının sosyal norm ve kurallara uygunluğunu artırmaktadır. Birbirine yakın yaş grubundaki çocuklar üzerinde yapılan bir deneyde çocuklara ödül alacakları bir görev verilir. Bu görevi tek başlarına bir odada yapacakları söylenir. Görev, belli bir uzaklıktan arkaları dönük olarak duvardaki hedefi ellerindeki yapışkan toplarla vurmalarıdır. En fazla puanı alan ödülü kazanacaktır. İlk grubun, görevin zorluğunu tecrübe edince çizgiyi ihlal ederek hedefe topları yapıştırdıkları gizli kameralarla gözlemlenir. İkinci grup çocuğa, odada kendilerini gören olağanüstü bir varlığın olduğu anlatılır.İkinci grup çocuğun bu bilgiden sonra büyük oranda hile yapmadan atışları tamamladığı gözlemlenir. Bu deneyden elde edilen sonuç, sürekli bizi gören,duyan kâdirimutlak bir yaratıcının varlığı iç ve dış ayartmalara karşı korumada son derece etkili olduğudur.<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">15. Sakın ha; zannetmesin ki, yaptıkları karşılıksız kalacak! Çünkü eğer bu çirkin davranışlarına bir son vermeyecek olursa, onu perçeminden tutup cehenneme sürükleyeceğiz!</span><br />
“Perçeminden” -bir kimsenin yakalanmasını ve aşağılanmasını gösteren eski bir Arap deyimi (bkz. 11:56 ve ilgili not 80). Ancak Râzî'nin de işaret ettiği gibi, “perçem” terimi burada perçemin bulunduğu yer yani, alın (nâsiye)'den mecazdır (karş. ayrıca Tâcu'l-‘Arûs).<br />
Nâsiye, alındaki saç, yani kâküldür. Bu bölgenin özellikle seçilmesi ilginçtir. Değerli ilim adamı Abdulmecid Zendanî, bu konu üzerinde öteden beri düşündüğünü, nihayet Kahire’de Kanadalı bir bilim adamının verdiği konferansı dinlerken bunun hikmetini öğrendiğini şöyle dile getirir: Meğer kialnın ön kısmı, hataların işlenmesinde rol oynayan ve suçların işlenmesine dair kararlar alan bir merkezdir. Bir tıp kongresine katılan Kanadalı bilim adamı bu bilginin ancak elli yıl önce keşfedildiğini söylemiştir. Âyette özellikle o bölgenin seçilmesi, insanı ayartan duygu ve düşüncelerin merkezi olmasındandır.İnsan kendine verilen potansiyeli öğrenme ve öğretme kabiliyetini hak ve hakîkat yönünde kullanmazsa canlıların en tehlikelisine/şerlisine dönüşecektir. Bkz. “Muhakkak ki; Allah katında, canlıların en şerlisi aklını kullanmayan sağır ve dilsizlerdir.” (Enfal:22)<br />
<br />
<span style="color: #e86e04;" class="mycode_color">16. O pek sahtekâr, bir o kadar da günahkâr perçeminden;</span><br />
Hâtıeh, hata yapmaktan gelir ve “yanılgı” anlamı içerir. Yalancı, günahkârlık ve sahtekârlıktan sorumlu bölge olduğu için alın bölgesinden yakalanmaktadır.Suç aleti ile büyük mahkemeye sürüklenme resmedilmiştir.<br />
Allah, perçem için iki tane sıfat söylüyor. Yalan söyleyen ve büyük bir suç işleyen perçem.<br />
Allah ilk olarak ona yalancı diyor. Bir Kureyş liderini aşağılıyor, küçük düşürüyor. Böyle bir kelimenin siyasal ve sosyal sonuçlarını anlamanız gerekiyor. Ebu Cehil çoktan Kureyş’in bir lideri, Rasulullah (sas) ise sadece alay konusu değil, aynı zamanda fiziksel olarak da zarar görüyor. Şimdi ise Rasulullah’a (sas) hiç de özür dileyen bir tonda olmayan, onun yüzüne karşı direkt olarak yalancı diye adlandıran bu kelimeler veriliyor. Ama ne konuda yalan söylüyor? Kuran’ı duydu, onun hak olduğunu biliyordu ama hala onun şiir vb. olduğuyla ilgili yalan söylüyordu ve onu asılsız nedenler yüzünden reddediyordu. Allah, Ebu Cehil’in kalbinin derinliklerinde Kuran’ın hak olduğunu kabul ettiğini açığa çıkarıyor.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">17. O zaman çağırsın bakalım, o güvendiği ordusunu, adamlarını, meclisini.</span><br />
Lafzen, “meclisini”. Bu gibi ayetleri tamamen tarihî bir bakışla açıklamaya eğilimli olan müfessirlere göre bu ifade, müşrik Mekke'deki geleneksel ihtiyarlar meclisine (dâru'n-nedve) bir işarettir; ama bana göre, büyük ihtimalle insanı “kendi-kendine yeterli” görmesine yol açan küstahlığa ve kibire (yukarıdaki 6-7. ayetler) bir atıftır.<br />
Bu ifade suçun çoğunluk psikolojisi ile yapıldığını ve kalabalıkların suça ve müstağni tavra yardımlarına bir göndermedir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">18.Biz de azap meleklerini çağıracağız,(semavi azap güçlerini M.Esed) bakalım kim üstün gelecek!</span><br />
“Cehennem muhafızları” olarak kullanılan zebâni, zâbin, zebine, zibniyye ya da zibniy kelimesinin çoğuludur. Kökeni Adnanî Araplara uzanan Vâ’il kabilesinin bir kolu olduğu belirtilen Benu Zebine oymağıyla da muhtemel bir anlam ilişkisi bulunan zebânî kelimesi, klasik Arapça’da “kolluk kuvvetleri” (surât) anlamında kullanılmıştır. Ayrıca son derece saldırgan ve elinden kaçıp kurtulunması mümkün olmayan insanlar “zebani” diye nitelenmiştir (Lisân ve Kurtubî). Tahrim sûresinin 6. âyetinde bunların Allah’ın görevlendirdiği melekler olduğu ifade edilmektedir. Bu durumda, bu görevlilerin “korkunç, çirkin” değil, “güçlü, kuvvetli” varlıklar olduğu sonucuna ulaşılır. Tabi ki “münker-nekir” gibi bir anlama kullanılmadıkları sonucuna da...<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">19. Hayır; sakın ona itaat etme! Zâlimlerin baskı ve işkencelerine asla boyun eğme! Sen tüm ruhunla, tüm benliğinle O’nun huzurunda secdeye kapan ve en içten duâ ve yalvarışlarla O’na yaklaş!</span><br />
<br />
Kellâ; yani böyle yapmayın. Yaradan Rab’den bağımsız hayatı okumak,insanı her şeye gücünün yeteceği zannına götürür. Bu hâl, Allah'a yönelme ve takvalı davranmaya engel teşkil eder. İnsanı ayartan arzu ve istekleri zaptetmesi insanı insan yapan aklını Allah’ın emir ve yasakları yönünde eğmek(secde) ile mümkündür. Frontal/ön lobu doğru eğitmek onu kulluk, hayır ve iyilikte kullanmaya bağlanmıştır.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
                                                                                                                                SON]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kodaman müşriklerin yoksul müminlerle aynı ortamda bulunmak istememeleri...]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-kodaman-musriklerin-yoksul-muminlerle-ayni-ortamda-bulunmak-istememeleri</link>
			<pubDate>Thu, 13 Jun 2019 09:10:56 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=33570">İslamdoktoru</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-kodaman-musriklerin-yoksul-muminlerle-ayni-ortamda-bulunmak-istememeleri</guid>
			<description><![CDATA[52.Ve Allah'ın rızasını dileyerek sabah-akşam; sürekli Rablerine dua eden kimseleri kovma! Onların hesabından sana hiçbir sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara hiçbir şey yoktur. Ki onları kovarsan yanlış; kendi zararlarına iş yapanlardan olursun!<br />
<br />
Bu talimattan anlaşıldığına göre, Mekkeli müşrik kodamanlar fakirlerle bir arada olmaya tenezzül etmemişler ve peygamberimizden çevresindeki inançlı garibanları kovmasını istemişlerdir. Abese suresinin ilk ayetlerinde bildirildiği gibi, peygamberimiz, eğer bu isteği yerine getirirse o kodamanların iman edebilecekleri düşüncesiyle hareket etmiş, ancak bu davranışı Rabbimizden onay almamıştır.<br />
<br />
Genellikle insanları yaptıkları işlere veya zenginliklerine göre değerlendirmek şeklinde tezahür eden gayriahlakî sosyal statü anlayışı, insanlık tarihine aslında çok eski tarihlerde girmiştir.<br />
<br />
Hatırlanacak olursa, Nuh peygamberin kavmi de ondan aynı talepte bulunmuştu:<br />
<br />
27.Buna karşılık, toplumunun kâfirlerinin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolanlarının ileri gelenleri: “Biz seni sadece bizim gibi sıradan bir insan olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü aşağı tabakalarımızdan/ ayak takımımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizim aleyhimize bir fazlalığınızı da görmüyoruz. Tam tersine biz, sizi yalancılar sanıyoruz” dediler.<br />
<br />
                                                                                                            (Hud/27)<br />
<br />
111.Onlar: “Sana çok düşük kimseler uyarken, biz sana inanır mıyız?” dediler.<br />
<br />
112-115.Nûh dedi ki: “Onların yaptıklarına dair bir bilgim yoktur. Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz! Ve ben iman edenleri kovucu değilim. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[52.Ve Allah'ın rızasını dileyerek sabah-akşam; sürekli Rablerine dua eden kimseleri kovma! Onların hesabından sana hiçbir sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara hiçbir şey yoktur. Ki onları kovarsan yanlış; kendi zararlarına iş yapanlardan olursun!<br />
<br />
Bu talimattan anlaşıldığına göre, Mekkeli müşrik kodamanlar fakirlerle bir arada olmaya tenezzül etmemişler ve peygamberimizden çevresindeki inançlı garibanları kovmasını istemişlerdir. Abese suresinin ilk ayetlerinde bildirildiği gibi, peygamberimiz, eğer bu isteği yerine getirirse o kodamanların iman edebilecekleri düşüncesiyle hareket etmiş, ancak bu davranışı Rabbimizden onay almamıştır.<br />
<br />
Genellikle insanları yaptıkları işlere veya zenginliklerine göre değerlendirmek şeklinde tezahür eden gayriahlakî sosyal statü anlayışı, insanlık tarihine aslında çok eski tarihlerde girmiştir.<br />
<br />
Hatırlanacak olursa, Nuh peygamberin kavmi de ondan aynı talepte bulunmuştu:<br />
<br />
27.Buna karşılık, toplumunun kâfirlerinin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolanlarının ileri gelenleri: “Biz seni sadece bizim gibi sıradan bir insan olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü aşağı tabakalarımızdan/ ayak takımımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizim aleyhimize bir fazlalığınızı da görmüyoruz. Tam tersine biz, sizi yalancılar sanıyoruz” dediler.<br />
<br />
                                                                                                            (Hud/27)<br />
<br />
111.Onlar: “Sana çok düşük kimseler uyarken, biz sana inanır mıyız?” dediler.<br />
<br />
112-115.Nûh dedi ki: “Onların yaptıklarına dair bir bilgim yoktur. Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz! Ve ben iman edenleri kovucu değilim. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ALLAH NEDEN KENDİSİNDEN BAHSEDERKEN BİZ YAPTIK, BİZ KORUDUK V.B ŞEKLİNDE BAHSEDER]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-allah-neden-kendisinden-bahsederken-biz-yaptik-biz-koruduk-v-b-seklinde-bahseder</link>
			<pubDate>Thu, 06 Jun 2019 15:03:09 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=33570">İslamdoktoru</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-allah-neden-kendisinden-bahsederken-biz-yaptik-biz-koruduk-v-b-seklinde-bahseder</guid>
			<description><![CDATA[ALLAH VE “BİZ” ZAMİRİ<br />
<br />
Yüce Rabbimiz birçok ayette kendisiyle ilgili olarak “İnna, Nahnü/Biz” zamirini kullanmaktadır.<br />
<br />
“Biz, Bizi, Bize, Bizim, Bizden” gibi ifadelerin Allah için kullanıldığı her ayette, Allah’ın sıfatlarının tecellisine yönelik vasıtalı tasarrufların ifade edildiği görülmektedir. Bunu yüzlerce örnekle açıklamak mümkündür.<br />
<br />
Ancak burada herkesçe bilinen birkaç örnek vermekle yetiniyoruz:<br />
<br />
1.Şüphesiz Biz sana bol nimet verdik.<br />
<br />
                                                    (Kevser/1)<br />
<br />
4.Biz, senin için, senin göğsünü açmadık mı?<br />
<br />
                                                            (İnşirah/1)<br />
<br />
1.Şüphesiz Biz, değerli sayfalar içindeki Kur’ân'ı Kadr gecesinde indirdik.<br />
<br />
                                                                       (Kadr/1)<br />
<br />
Kur’an’da Allah için kullanılan zamirlerin şu şablona uyduğu açıkça görülmektedir:<br />
<br />
1- Allah’ın zatına ve üluhiyetine ait ifadelerde “Ene, İnni/Ben [Birinci Tekil Şahıs] ifadesi kullanılmaktadır.<br />
<br />
2- Yine Allah’ın zatına ve uluhiyetine ilişkin olmak üzere, bazı ayetlerde Rabbimiz “Sen, Seni, Sana, Senin” gibi “İkinci Tekil Şahıs” zamirleriyle; diğer bazı ayetlerde ise “O, O’nu, O’na, O’nun” gibi “Üçüncü Tekil Şahıs” zamirleriyle ifade edilmektedir. İster ikinci tekil şahıs, isterse üçüncü tekil şahıs olsun, her iki gurup zamir de “teklik” ifade eder. Allah’ın zatının ve uluhiyetinin söz konusu edildiği hiçbir yerde “Siz” veya “Onlar” gibi çoğul ifadeler kullanılmaz.<br />
<br />
Fatiha’da da “Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım isteriz” şekliyle ifade buyrulmuştur.<br />
<br />
3- Azametinin, güç ve kudretinin vurgulandığı ayetlerde ise Yüce Allah kendinden “Biz” diye bahsetmektedir.<br />
<br />
Bütün dillerde, otorite sahipleri, kendi güç ve kudretlerini anlatırken “Biz” ifadesine başvurmuş, fermanlarında veya söylevlerinde “Biz” ifadesini kullanmışlardır. Bu, Kur’an inmeden de böyle idi, şimdi de böyle devam edip gitmektedir.<br />
<br />
Kısaca, Rabbimizin “Biz” ifadesi, Kendisinin azamet ve kibriyasını [büyüklüğünü, ululuğunu] vurgulamak içindir. Meseleye vakıf olan ilim sahipleri Rabbimizin “Biz” ifadelerini “Biz Azimüşşan” olarak ifade etmek suretiyle isabetli bir anlayış ortaya koymuşlardır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ALLAH VE “BİZ” ZAMİRİ<br />
<br />
Yüce Rabbimiz birçok ayette kendisiyle ilgili olarak “İnna, Nahnü/Biz” zamirini kullanmaktadır.<br />
<br />
“Biz, Bizi, Bize, Bizim, Bizden” gibi ifadelerin Allah için kullanıldığı her ayette, Allah’ın sıfatlarının tecellisine yönelik vasıtalı tasarrufların ifade edildiği görülmektedir. Bunu yüzlerce örnekle açıklamak mümkündür.<br />
<br />
Ancak burada herkesçe bilinen birkaç örnek vermekle yetiniyoruz:<br />
<br />
1.Şüphesiz Biz sana bol nimet verdik.<br />
<br />
                                                    (Kevser/1)<br />
<br />
4.Biz, senin için, senin göğsünü açmadık mı?<br />
<br />
                                                            (İnşirah/1)<br />
<br />
1.Şüphesiz Biz, değerli sayfalar içindeki Kur’ân'ı Kadr gecesinde indirdik.<br />
<br />
                                                                       (Kadr/1)<br />
<br />
Kur’an’da Allah için kullanılan zamirlerin şu şablona uyduğu açıkça görülmektedir:<br />
<br />
1- Allah’ın zatına ve üluhiyetine ait ifadelerde “Ene, İnni/Ben [Birinci Tekil Şahıs] ifadesi kullanılmaktadır.<br />
<br />
2- Yine Allah’ın zatına ve uluhiyetine ilişkin olmak üzere, bazı ayetlerde Rabbimiz “Sen, Seni, Sana, Senin” gibi “İkinci Tekil Şahıs” zamirleriyle; diğer bazı ayetlerde ise “O, O’nu, O’na, O’nun” gibi “Üçüncü Tekil Şahıs” zamirleriyle ifade edilmektedir. İster ikinci tekil şahıs, isterse üçüncü tekil şahıs olsun, her iki gurup zamir de “teklik” ifade eder. Allah’ın zatının ve uluhiyetinin söz konusu edildiği hiçbir yerde “Siz” veya “Onlar” gibi çoğul ifadeler kullanılmaz.<br />
<br />
Fatiha’da da “Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım isteriz” şekliyle ifade buyrulmuştur.<br />
<br />
3- Azametinin, güç ve kudretinin vurgulandığı ayetlerde ise Yüce Allah kendinden “Biz” diye bahsetmektedir.<br />
<br />
Bütün dillerde, otorite sahipleri, kendi güç ve kudretlerini anlatırken “Biz” ifadesine başvurmuş, fermanlarında veya söylevlerinde “Biz” ifadesini kullanmışlardır. Bu, Kur’an inmeden de böyle idi, şimdi de böyle devam edip gitmektedir.<br />
<br />
Kısaca, Rabbimizin “Biz” ifadesi, Kendisinin azamet ve kibriyasını [büyüklüğünü, ululuğunu] vurgulamak içindir. Meseleye vakıf olan ilim sahipleri Rabbimizin “Biz” ifadelerini “Biz Azimüşşan” olarak ifade etmek suretiyle isabetli bir anlayış ortaya koymuşlardır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kur'an'ın korunmuslugu...]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-kur-an-in-korunmuslugu</link>
			<pubDate>Thu, 06 Jun 2019 14:57:04 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=33570">İslamdoktoru</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-kur-an-in-korunmuslugu</guid>
			<description><![CDATA[KUR’AN’IN KORUNMUŞLUĞU<br />
<br />
Kur’an’ın Allah tarafından korunduğu ve korunacağı konusu, üzerinde çok tartışılan bir husustur. Özellikle İslâm dininin mensubu olmayan araştırmacılar, bugünkü Tevrat ve İncil’in orijinalliğinin korunamadığının bu din mensuplarınca bile kabul edilmesinden olsa gerek, Kur’an’ın da tahrife uğradığını ispat için gayret göstermektedirler.<br />
<br />
Bilindiği kadarıyla bu yöndeki araştırmaların en sonuncusu İngiltere’de Prof. Mingana adında bir ilim adamı tarafından yapılmıştır. Bu şahıs, Dr. Agnes Levis adında birinin III. Halife Osman dönemine veya biraz daha eski bir döneme ait olan bir mushafın birkaç sayfasını bulduğunu ve kopyalarını da kendisine verdiğini iddia ederek mevcut Mushaf ile bu kopyalar arasında farklar olduğunu ileri sürmüştür. Ancak yapılan tetkikler sonucunda, yanlışlığın mevcut mushafta değil, araştırmacıya verilen kopyalarda olduğu anlaşılmıştır.<br />
<br />
İslâm ve Kur’an’ın önde gelen hasımlarından olan ve Kur’an üzerinde araştırmaları bulunan İngiliz müsteşrik [oryantalist, doğubilimci] Sir William Muir, yaptığı uzun araştırmaların sonunda bilim adamı sıfatının verdiği sorumlulukla “Metninin bütün servetini on iki asır muhafaza eden bir başka kitap yoktur” demek zorunda kalmıştır.<br />
<br />
Ülkemizde de bazıları tarafından kıraat ve fonetik işaretleri ya da seslendirme farklılıkları öne sürülerek tahrif iddialarında bulunulmuşsa da, bu tip farklılıkların cümlenin anlamını etkilemeyen unsurlardan olması sebebiyle bu iddialar itibar görmemiştir.<br />
<br />
Ancak; aklını işletebilen her Müslüman’ın Kur’an’ın Allah tarafından nasıl korunduğuna mantıklı bir cevap araması doğaldır, hatta bir görevdir. Çünkü Kur’an, onu tahrife yeltenen tevhit düşmanlarının Tevrat ve İncil’e yaptıkları saldırılara benzer bir saldırıya [Hacc/52, 53, En’âm/112, 113, 121]  karşı sigortalanmış olarak çelik kasaların içinde muhafaza edilmemektedir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’ın orijinalliğini muhafaza ettiği bizzat Müslümanlarca mantıklı bir şekilde ispat edilmelidir. Böylece -Müddessir/31’de işaret edildiği üzere- “iman etmiş olanların imanı artsın, kendilerine kitap verilmiş olanlar ile iman sahipleri kuşkuya düşmesin.”<br />
<br />
“Benim imanım tamdır, imanımı güçlendirmek için böyle bir şeye ihtiyacım yok” diyenlere, kalbini [imanını] güçlendirmek için Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini isteyen İbrahim peygamberi hatırlatmakta yarar vardır (Bakara/260).<br />
<br />
Bizim görüşümüze göre, Kur’an aşağıdaki nedenler dolayısıyla tahrife uğramamıştır.<br />
<br />
* Kur’an lâfız, nazım ve içeriği itibariyle bir mucizedir. Bu sebeple herhangi bir eksiltme, arttırma veya değiştirme olsa, deyim yerindeyse hemen sırıtıvermektedir.<br />
<br />
*Rabbimiz sayesinde Müslümanlar, erken dönemde harekete geçerek Kur’an’ın kitaplaşmasını gerçekleştirmişlerdir. Böylece çok eski dönemlerdeki el yazması nüshalar ile bugünkü baskıların aynı olduğu görülebilmektedir.<br />
<br />
* İlk günden itibaren pek çok insan büyük bir zevkle, aşkla, hazla Kur’an’ı ezberine almak istemiş ve Kur’an’ın lafızlarındaki armonik özellik nedeniyle de bunu kolayca başarmıştır. Böylece tarihin her döneminde Kur’an’ı ezberinde tutan on binlerce hafız mevcut olmuş, bundan dolayı da Kur’an’ın tahrif edilme veya nüshalarının kaybolma riski hiç doğmamıştır.<br />
<br />
* Kur’an’ın inmeye başlamasıyla birlikte, Kur’an’ın eğitim ve öğretimi de başlamıştır. Diğer dinlerde dinî eğitimin ruhanîlerin tekelinde olmasına karşılık ruhban sınıfının olmadığı İslâm’da, eğitim ve öğretim, köylü-kentli herkese yönelik olmuştur. Kur’an bir zümrenin veya bir kurumun tekelinde olmadığı gibi, ilk yıllarda bile hiçbir zaman birkaç nüshadan ibaret kalmamıştır. Çok sayıdaki nüshasıyla her Müslüman’ın evine, iş yerine, kütüphanelere, camilere, mescitlere, kitap evlerine girmiş, herkes tarafından okunmuş ve öğrenilmiştir. Böylece yaygın bir öğretim sağlanmış, kötü niyetli kişilerin kişisel boyuttaki tahrif çabaları sonuçsuz kalmıştır.<br />
<br />
* Kur’an’ın inmeye başladığı Milâdî 610 yılı, diğer dinlerin ortaya çıkış zamanlarına göre insanlık tarihinin aydınlık bir dönemidir. Bu dönemde birçok eski medeniyet zirve noktasındadır ve olaylar artık kayda geçirilmeye başlanmıştır. Nitekim Musa ve İsa peygamberlerin varlığını ve yaşamını bazı tarihçiler kabul etmezken, peygamberimizin yaşadığı konusunda, hayatı ve kişiliği hakkında hiçbir tereddüt yoktur. Dolayısıyla peygamberimizin tek mucizesi olan Kur’an da, tereddüde yer vermeyen kayıtlarla günümüze gelmiştir.<br />
<br />
* İslâmiyet, Musa ve İsa peygamberler zamanındaki gibi yönetilen, değişime uğratılan, mağdur, mazlum, zavallı, garip azınlıklar arasında değil, zengin, hâkim, özgür kentlerde doğmuş ve büyümüş, yöneten, değişime uğratan, güçlü toplumların dini olmuştur. İslâmiyet’in bu özelliği dolayısıyla da Kur’an’ın tahrife uğramış olması mantıklı değildir.<br />
<br />
Yukarıda sıralanan maddeler, değişik bakış açıları ile herkes tarafından arttırılabilir ya da azaltılabilir. Ancak Kur’an’ın matematiksel yapısı üzerinde yapılan araştırmalar bu konudaki tüm tartışmaları bitirecek niteliktedir. Henüz tüm detayı ile ortaya çıkarılamamış olsa da, Kur’an’ın şu ana kadar tespit edilen matematiksel özellikleri bile onun hem Allah’tan başkası tarafından yazılmış olamayacağını, hem de yapılacak herhangi bir ilâve ya da eksiltmenin hemen belli olacağını ispatlamaktadır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KUR’AN’IN KORUNMUŞLUĞU<br />
<br />
Kur’an’ın Allah tarafından korunduğu ve korunacağı konusu, üzerinde çok tartışılan bir husustur. Özellikle İslâm dininin mensubu olmayan araştırmacılar, bugünkü Tevrat ve İncil’in orijinalliğinin korunamadığının bu din mensuplarınca bile kabul edilmesinden olsa gerek, Kur’an’ın da tahrife uğradığını ispat için gayret göstermektedirler.<br />
<br />
Bilindiği kadarıyla bu yöndeki araştırmaların en sonuncusu İngiltere’de Prof. Mingana adında bir ilim adamı tarafından yapılmıştır. Bu şahıs, Dr. Agnes Levis adında birinin III. Halife Osman dönemine veya biraz daha eski bir döneme ait olan bir mushafın birkaç sayfasını bulduğunu ve kopyalarını da kendisine verdiğini iddia ederek mevcut Mushaf ile bu kopyalar arasında farklar olduğunu ileri sürmüştür. Ancak yapılan tetkikler sonucunda, yanlışlığın mevcut mushafta değil, araştırmacıya verilen kopyalarda olduğu anlaşılmıştır.<br />
<br />
İslâm ve Kur’an’ın önde gelen hasımlarından olan ve Kur’an üzerinde araştırmaları bulunan İngiliz müsteşrik [oryantalist, doğubilimci] Sir William Muir, yaptığı uzun araştırmaların sonunda bilim adamı sıfatının verdiği sorumlulukla “Metninin bütün servetini on iki asır muhafaza eden bir başka kitap yoktur” demek zorunda kalmıştır.<br />
<br />
Ülkemizde de bazıları tarafından kıraat ve fonetik işaretleri ya da seslendirme farklılıkları öne sürülerek tahrif iddialarında bulunulmuşsa da, bu tip farklılıkların cümlenin anlamını etkilemeyen unsurlardan olması sebebiyle bu iddialar itibar görmemiştir.<br />
<br />
Ancak; aklını işletebilen her Müslüman’ın Kur’an’ın Allah tarafından nasıl korunduğuna mantıklı bir cevap araması doğaldır, hatta bir görevdir. Çünkü Kur’an, onu tahrife yeltenen tevhit düşmanlarının Tevrat ve İncil’e yaptıkları saldırılara benzer bir saldırıya [Hacc/52, 53, En’âm/112, 113, 121]  karşı sigortalanmış olarak çelik kasaların içinde muhafaza edilmemektedir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’ın orijinalliğini muhafaza ettiği bizzat Müslümanlarca mantıklı bir şekilde ispat edilmelidir. Böylece -Müddessir/31’de işaret edildiği üzere- “iman etmiş olanların imanı artsın, kendilerine kitap verilmiş olanlar ile iman sahipleri kuşkuya düşmesin.”<br />
<br />
“Benim imanım tamdır, imanımı güçlendirmek için böyle bir şeye ihtiyacım yok” diyenlere, kalbini [imanını] güçlendirmek için Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini isteyen İbrahim peygamberi hatırlatmakta yarar vardır (Bakara/260).<br />
<br />
Bizim görüşümüze göre, Kur’an aşağıdaki nedenler dolayısıyla tahrife uğramamıştır.<br />
<br />
* Kur’an lâfız, nazım ve içeriği itibariyle bir mucizedir. Bu sebeple herhangi bir eksiltme, arttırma veya değiştirme olsa, deyim yerindeyse hemen sırıtıvermektedir.<br />
<br />
*Rabbimiz sayesinde Müslümanlar, erken dönemde harekete geçerek Kur’an’ın kitaplaşmasını gerçekleştirmişlerdir. Böylece çok eski dönemlerdeki el yazması nüshalar ile bugünkü baskıların aynı olduğu görülebilmektedir.<br />
<br />
* İlk günden itibaren pek çok insan büyük bir zevkle, aşkla, hazla Kur’an’ı ezberine almak istemiş ve Kur’an’ın lafızlarındaki armonik özellik nedeniyle de bunu kolayca başarmıştır. Böylece tarihin her döneminde Kur’an’ı ezberinde tutan on binlerce hafız mevcut olmuş, bundan dolayı da Kur’an’ın tahrif edilme veya nüshalarının kaybolma riski hiç doğmamıştır.<br />
<br />
* Kur’an’ın inmeye başlamasıyla birlikte, Kur’an’ın eğitim ve öğretimi de başlamıştır. Diğer dinlerde dinî eğitimin ruhanîlerin tekelinde olmasına karşılık ruhban sınıfının olmadığı İslâm’da, eğitim ve öğretim, köylü-kentli herkese yönelik olmuştur. Kur’an bir zümrenin veya bir kurumun tekelinde olmadığı gibi, ilk yıllarda bile hiçbir zaman birkaç nüshadan ibaret kalmamıştır. Çok sayıdaki nüshasıyla her Müslüman’ın evine, iş yerine, kütüphanelere, camilere, mescitlere, kitap evlerine girmiş, herkes tarafından okunmuş ve öğrenilmiştir. Böylece yaygın bir öğretim sağlanmış, kötü niyetli kişilerin kişisel boyuttaki tahrif çabaları sonuçsuz kalmıştır.<br />
<br />
* Kur’an’ın inmeye başladığı Milâdî 610 yılı, diğer dinlerin ortaya çıkış zamanlarına göre insanlık tarihinin aydınlık bir dönemidir. Bu dönemde birçok eski medeniyet zirve noktasındadır ve olaylar artık kayda geçirilmeye başlanmıştır. Nitekim Musa ve İsa peygamberlerin varlığını ve yaşamını bazı tarihçiler kabul etmezken, peygamberimizin yaşadığı konusunda, hayatı ve kişiliği hakkında hiçbir tereddüt yoktur. Dolayısıyla peygamberimizin tek mucizesi olan Kur’an da, tereddüde yer vermeyen kayıtlarla günümüze gelmiştir.<br />
<br />
* İslâmiyet, Musa ve İsa peygamberler zamanındaki gibi yönetilen, değişime uğratılan, mağdur, mazlum, zavallı, garip azınlıklar arasında değil, zengin, hâkim, özgür kentlerde doğmuş ve büyümüş, yöneten, değişime uğratan, güçlü toplumların dini olmuştur. İslâmiyet’in bu özelliği dolayısıyla da Kur’an’ın tahrife uğramış olması mantıklı değildir.<br />
<br />
Yukarıda sıralanan maddeler, değişik bakış açıları ile herkes tarafından arttırılabilir ya da azaltılabilir. Ancak Kur’an’ın matematiksel yapısı üzerinde yapılan araştırmalar bu konudaki tüm tartışmaları bitirecek niteliktedir. Henüz tüm detayı ile ortaya çıkarılamamış olsa da, Kur’an’ın şu ana kadar tespit edilen matematiksel özellikleri bile onun hem Allah’tan başkası tarafından yazılmış olamayacağını, hem de yapılacak herhangi bir ilâve ya da eksiltmenin hemen belli olacağını ispatlamaktadır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bütün kitaplar, tek bir kitabı anlamak içindir!]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-butun-kitaplar-tek-bir-kitabi-anlamak-icindir</link>
			<pubDate>Sun, 26 May 2019 16:38:32 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=20513">afitap</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-butun-kitaplar-tek-bir-kitabi-anlamak-icindir</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #696969;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #FF0000;" class="mycode_color"><br />
Bütün kitaplar, tek bir kitabı anlamak içindir!</span><br />
<br />
Dili ve muhtevasıyla en büyük söz ustalarını hayrete ve acze düşüren Kur’ân-ı Kerîm’in isimlerinden biri de “Ahsenü’l-hadîs”tir. “Ahsenü’l-hadîs” demek; en güzel söz, kelâmların en tatlısı, hoşu, mükemmel ve şahanesi demektir.<br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><div style="text-align: center;" class="mycode_align">اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَد۪يثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِيَۗ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْۚ﴿<br />
<br />
ثُمَّ تَل۪ينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ<br />
<br />
﴾وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ</div></span><br />
<br />
“Allâh, kelâmın en güzelini, (mucizelik, sağlamlık, yararlılık ve doğrulukta, âyetleri) birbirine benzeyen ve (kıssaları, haberleri, emir ve yasakları, müjde ve tehditleri, vaaz ve öğütleri) mükerrer olan pek değerli bir kitap olarak indirmiştir ki; Rablerinden korkmakta olan o kimselerin derileri onda(ki azap ve tehdit âyetlerini duyduklarında)n dolayı titreyerek ürperir. Sonra (müjde ve rahmet âyetlerini duyduklarında ise) derileri ve kalpleri Allâh’ın zikrine doğru yatışıp yumuşar. İşte bu, Allâh’ın hidâyetidir ki; buna dilediğini eriştirir. (Kendisini hakka irşâd edecek âyetleri dinlemekten yüz çevirdiği için,) Allâh kimi de saptırırsa, artık onun için hiçbir hidâyet edici yoktur!”[1]<br />
<br />
Bir Müslümanın Kur’ân-ı Kerîm’ e karşı üç temel görevi vardır; Kur’ân-ı Kerîm’i doğru okuma, doğru anlama ve doğru yaşama. Kur’ân-ı Kerîm’in iniş gayesine uygun olarak okunması üç aşamada gerçekleşir. Birincisi: Harf ve kelimelerinin aslına uygun ve gereği üzere okunmasıdır ki buna okuma aşaması denir. Her Müslüman için namazda asgarî miktarda Kur’ân-ı Kerîm’den birkaç âyet yahut sûre okumak, ibâdetin temel rüknü olduğundan zorunludur. Bu çerçevede, Kur’ân-ı Kerîm’den daha çok sûre bilmek ve ezberlemek bir farz-ı kifâye olarak fazîletli ve sevabı çok olan bir ibâdettir.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm okumada ikinci aşama, ilâhî mesajları anlamaya yönelik okumaktır ki, bu, konunun anlam boyutudur. Üçüncüsü: Kur’ân-ı Kerîm’in iniş gayesinin gerçekleştiği amel etme, yani hayata geçirme aşamasıdır ki, esas olan da budur. Zira okuma ve anlama boyutu araç, hayata uygulama boyutu ise asıl gayedir. Hayata geçirilmeyen okuma ameliyesi, Kur’ân-ı Kerîm’i anlam çerçevesine, gerçekleri anlaşılmayan okuma kalıplarına hapsetmek olur. Böylece lisan ve aklın payı ile yetinilerek mânâ yavanlaştırılmış, fert ve toplum hayatından uzaklaştırılmış olur.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm ile gerçek iletişim, onu harf ve kelime plânında okumakla başlar, anlama ve yaşama süreciyle devam eder. Bütün bunlar bir öğrenme hamlesi ve hayata taşıma çabasıyla gerçekleşir.<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Tefsir Kelimesinin Anlam ve Mâhiyeti</span><br />
<br />
Tefsir kelimesi “fesr” veya “sefr” kelimesinden türetilmiştir; “fesr” bir şeyi beyan etmek, keşfetmek, üzeri kapalı bir şeyi açmak; “sefr” ise, kapalı bir şeyi açmak, aydınlatmak anlamlarına gelir. Tefsir kelimesi daha çok Kur’ân-ı Kerîm’deki kelime, terkip ve cümlelerin ne anlama geldiğini açıklamak, manası anlaşılmayan kelimeleri îzâh etmek anlamında kullanılır.[2] Tefsir eden âlime de “Müfessir” adı verilir.<br />
<br />
Tefsir çalışmaları, yüce kitabın manasını doğru anlamak, daha geniş kitlelerin de anlamasını sağlamak için çok yönlü yapılan çalışmalardır. Bu yönüyle tefsir ilmi en önemli ilimlerden kabul edilmiş ve tefsir yapmaya kudret ve salâhiyeti olan âlimler için en üst seviyede ilmî donanım şart koşulmuştur.<br />
<br />
Tefsir ilmi, bütün İslâmî ilimlerin tahsilinden sonra ele alınan, o ilimlerin nihaî gayesidir. Sünnet-i Seniyyenin tamamı bir bütün olarak, hadis külliyatının hepsi Kur’ân-ı Kerîm’i tefsir eder. Bütün ilimler, Allah (Celle Celâluhû) kelâmının en doğru şekilde anlaşılması için ortaya konulmuş, yazılmış ve bu yüce maksada hizmet etmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Modern Dönemde Ortaya Çıkan Çarpık Anlayışlar</span><br />
<br />
Her kaliteli şeyin taklidi yapıldığı gibi, muazzam bir ilim olan tefsir ilmine de ehil olmayan birçokları müdahil olmuş, “tefsir yapıyoruz” diyerek, Kelamullâh’la alâkası olmayan birçok yalan yanlış manalar ortaya atmış, heva ve heveslerine göre, âyet-i kerîmelerin manalarını çarpıtmışlardır. Asrımızda bu tür akımlar günbegün artış göstermektedir. Bu akımlar arasında, “Kur’an Müslümanlığı” adı altında, İslam’ı sadece Kur’an’a göre anladığını savunan, sünnet-i seniyyeden yüz çevirmiş çarpık anlayış özellikle dikkat çekmektedir. Oysaki Allah Te‘âlâ’nın kelâmını, o kelâmın sahibini hakkıyla tanımadan, bilmeden tefsire yeltenmek, kelâmın sahibini göz ardı eden, gayrı İslâmî bir yaklaşımdır.<br />
<br />
Bize düşen,  Kur’ân-ı Kerîm’e asırlar boyunca yoğun mesai harcamış, Kelâmullâh’ı anlama, anlatma ve tefsir konusunda âzamî gayret göstermiş, Kur’ân-ı Kerîm’i her yönüyle, çok farklı üslup ve ilim dallarına göre tefsir etmiş ve bu çalışmalarında edebi elden bırakmamış müfessirlerimize müracaat etmektir. <br />
<br />
<span style="font-size: x-small;" class="mycode_size">[1] Zümer Sûresi:23.<br />
[2] Dini Terimler Sözlüğü, Kurul, D.İ.B. Yayınları, 2009, s 559.</span></span></span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #696969;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #FF0000;" class="mycode_color"><br />
Bütün kitaplar, tek bir kitabı anlamak içindir!</span><br />
<br />
Dili ve muhtevasıyla en büyük söz ustalarını hayrete ve acze düşüren Kur’ân-ı Kerîm’in isimlerinden biri de “Ahsenü’l-hadîs”tir. “Ahsenü’l-hadîs” demek; en güzel söz, kelâmların en tatlısı, hoşu, mükemmel ve şahanesi demektir.<br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><div style="text-align: center;" class="mycode_align">اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَد۪يثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِيَۗ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْۚ﴿<br />
<br />
ثُمَّ تَل۪ينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ<br />
<br />
﴾وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ</div></span><br />
<br />
“Allâh, kelâmın en güzelini, (mucizelik, sağlamlık, yararlılık ve doğrulukta, âyetleri) birbirine benzeyen ve (kıssaları, haberleri, emir ve yasakları, müjde ve tehditleri, vaaz ve öğütleri) mükerrer olan pek değerli bir kitap olarak indirmiştir ki; Rablerinden korkmakta olan o kimselerin derileri onda(ki azap ve tehdit âyetlerini duyduklarında)n dolayı titreyerek ürperir. Sonra (müjde ve rahmet âyetlerini duyduklarında ise) derileri ve kalpleri Allâh’ın zikrine doğru yatışıp yumuşar. İşte bu, Allâh’ın hidâyetidir ki; buna dilediğini eriştirir. (Kendisini hakka irşâd edecek âyetleri dinlemekten yüz çevirdiği için,) Allâh kimi de saptırırsa, artık onun için hiçbir hidâyet edici yoktur!”[1]<br />
<br />
Bir Müslümanın Kur’ân-ı Kerîm’ e karşı üç temel görevi vardır; Kur’ân-ı Kerîm’i doğru okuma, doğru anlama ve doğru yaşama. Kur’ân-ı Kerîm’in iniş gayesine uygun olarak okunması üç aşamada gerçekleşir. Birincisi: Harf ve kelimelerinin aslına uygun ve gereği üzere okunmasıdır ki buna okuma aşaması denir. Her Müslüman için namazda asgarî miktarda Kur’ân-ı Kerîm’den birkaç âyet yahut sûre okumak, ibâdetin temel rüknü olduğundan zorunludur. Bu çerçevede, Kur’ân-ı Kerîm’den daha çok sûre bilmek ve ezberlemek bir farz-ı kifâye olarak fazîletli ve sevabı çok olan bir ibâdettir.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm okumada ikinci aşama, ilâhî mesajları anlamaya yönelik okumaktır ki, bu, konunun anlam boyutudur. Üçüncüsü: Kur’ân-ı Kerîm’in iniş gayesinin gerçekleştiği amel etme, yani hayata geçirme aşamasıdır ki, esas olan da budur. Zira okuma ve anlama boyutu araç, hayata uygulama boyutu ise asıl gayedir. Hayata geçirilmeyen okuma ameliyesi, Kur’ân-ı Kerîm’i anlam çerçevesine, gerçekleri anlaşılmayan okuma kalıplarına hapsetmek olur. Böylece lisan ve aklın payı ile yetinilerek mânâ yavanlaştırılmış, fert ve toplum hayatından uzaklaştırılmış olur.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm ile gerçek iletişim, onu harf ve kelime plânında okumakla başlar, anlama ve yaşama süreciyle devam eder. Bütün bunlar bir öğrenme hamlesi ve hayata taşıma çabasıyla gerçekleşir.<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Tefsir Kelimesinin Anlam ve Mâhiyeti</span><br />
<br />
Tefsir kelimesi “fesr” veya “sefr” kelimesinden türetilmiştir; “fesr” bir şeyi beyan etmek, keşfetmek, üzeri kapalı bir şeyi açmak; “sefr” ise, kapalı bir şeyi açmak, aydınlatmak anlamlarına gelir. Tefsir kelimesi daha çok Kur’ân-ı Kerîm’deki kelime, terkip ve cümlelerin ne anlama geldiğini açıklamak, manası anlaşılmayan kelimeleri îzâh etmek anlamında kullanılır.[2] Tefsir eden âlime de “Müfessir” adı verilir.<br />
<br />
Tefsir çalışmaları, yüce kitabın manasını doğru anlamak, daha geniş kitlelerin de anlamasını sağlamak için çok yönlü yapılan çalışmalardır. Bu yönüyle tefsir ilmi en önemli ilimlerden kabul edilmiş ve tefsir yapmaya kudret ve salâhiyeti olan âlimler için en üst seviyede ilmî donanım şart koşulmuştur.<br />
<br />
Tefsir ilmi, bütün İslâmî ilimlerin tahsilinden sonra ele alınan, o ilimlerin nihaî gayesidir. Sünnet-i Seniyyenin tamamı bir bütün olarak, hadis külliyatının hepsi Kur’ân-ı Kerîm’i tefsir eder. Bütün ilimler, Allah (Celle Celâluhû) kelâmının en doğru şekilde anlaşılması için ortaya konulmuş, yazılmış ve bu yüce maksada hizmet etmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Modern Dönemde Ortaya Çıkan Çarpık Anlayışlar</span><br />
<br />
Her kaliteli şeyin taklidi yapıldığı gibi, muazzam bir ilim olan tefsir ilmine de ehil olmayan birçokları müdahil olmuş, “tefsir yapıyoruz” diyerek, Kelamullâh’la alâkası olmayan birçok yalan yanlış manalar ortaya atmış, heva ve heveslerine göre, âyet-i kerîmelerin manalarını çarpıtmışlardır. Asrımızda bu tür akımlar günbegün artış göstermektedir. Bu akımlar arasında, “Kur’an Müslümanlığı” adı altında, İslam’ı sadece Kur’an’a göre anladığını savunan, sünnet-i seniyyeden yüz çevirmiş çarpık anlayış özellikle dikkat çekmektedir. Oysaki Allah Te‘âlâ’nın kelâmını, o kelâmın sahibini hakkıyla tanımadan, bilmeden tefsire yeltenmek, kelâmın sahibini göz ardı eden, gayrı İslâmî bir yaklaşımdır.<br />
<br />
Bize düşen,  Kur’ân-ı Kerîm’e asırlar boyunca yoğun mesai harcamış, Kelâmullâh’ı anlama, anlatma ve tefsir konusunda âzamî gayret göstermiş, Kur’ân-ı Kerîm’i her yönüyle, çok farklı üslup ve ilim dallarına göre tefsir etmiş ve bu çalışmalarında edebi elden bırakmamış müfessirlerimize müracaat etmektir. <br />
<br />
<span style="font-size: x-small;" class="mycode_size">[1] Zümer Sûresi:23.<br />
[2] Dini Terimler Sözlüğü, Kurul, D.İ.B. Yayınları, 2009, s 559.</span></span></span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>