<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[İslami Forum - Diğer Mezhepler]]></title>
		<link>https://islamiforum.net/</link>
		<description><![CDATA[İslami Forum - https://islamiforum.net]]></description>
		<pubDate>Fri, 11 Sep 2026 09:57:26 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Ondört Mâsûm-u Pâklar kimlerdir?]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-ondort-m%C3%A2s%C3%BBm-u-p%C3%A2klar-kimlerdir</link>
			<pubDate>Thu, 28 Jul 2022 09:13:47 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34088">Kenz-i Mahfi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-ondort-m%C3%A2s%C3%BBm-u-p%C3%A2klar-kimlerdir</guid>
			<description><![CDATA[On dört Masum-u Pak, on iki Ehl-i Beyt İmamı’nın buluğ çağına ermeden Hakk'a yürüyen erkek evlatlarının sayısıdır.<br />
<br />
14 Mâsûm-u Pâk, küçük yaşta şehit edilen Ehl-i Beyt ve Oniki İmamlar'ın oğulları için kullanılan bir kavramdır.<br />
Yaşları küçük olduğu için pâk ve mâsum diye adlandırılmıştır.<br />
<br />
Caferî fıkıh mezhebinde bu ifadeye benzer, "Ondört Mâsum" denilen bir kavram bulunmaktadır.<br />
<br />
Alevîlik'teki Ondört Mâsûm-u PâkOndört Mâsûm, Muhammed, Fatıma ve Oniki İmamı kapsamaktadır.<br />
<br />
14 Mâsûm-u Pâk şu şekilde sıralanırlar:<br />
<br />
Muhammed Ekber: İmam Ali’nin oğludur. Hz. Fatıma’nın karnında çocuk iken Tahir isiimli bir lanetli şidettle kapıyı itmiş ,kapı Hz. Fatıma'nın üzerine düşmüş kanaması olmuş çocuğu düşürmüştür. Şehit olmuştur. Anne ve baba acısını tadan Hz. Fatıma evlat acısıda çekmiştir. Kırık kapı olarak tarihe yazılmıştır. Muhammed Ekber'e yapılan bu olay ileride Ehli Beyt'e yapılacakların habercisidir.<br />
<br />
Abdullah: Hz. Hasan’ın oğludur. Yedi yaşında bir çocuk iken, muaviye’nin adamlarından Tahla bin Amir taradından şehit edilir. Babası tarafından Medine’nin Bakiy mezarlığına defnedilir.<br />
<br />
Abdullah: Hz. Hüseyin’in oğludur. Henüz iki yaşında iken, Kerbela’da Abdullah ibni Erzak Dımışkı tarafından şehit edilir.<br />
<br />
Kasım: Hz. Hüseyin’in oğludur. Henüz üç yaşında iken, Kerbela’da Hazime Kahl tarafından şehit edilmitir.<br />
<br />
Ali Asgar: Hz. Hüseyin’in oğludur. Henüz bir yaşında iken Kerbela’da babası Hz. Hüseyin tarafından Yezit ordusuna gösterilerek, yavruya su vermelerini ister. Arm ibni Sad’ın emriyle, Harmele adında melun ıkçu tarafından şehit edilir.<br />
<br />
Kasım: Diğer bir adı “Hüseyin”dir. İmam Zeynel Abidin’in oğludur. Üç yaşında iken, bekir ibni Urve tarafından şehit edilir. Kabri Basra şehrindedir.<br />
<br />
Ali Eftar: İmam Muhammed Bakır’ın oğludur. Altı yaşında çocuk iken, Ahmet ibni Masnsur tarafından şehit edilmiştir. Kabri Safa’da dır.<br />
<br />
Abdullah: İmam Cafer Sadık’ın oğludur. Üç yaşında çocuk iken, ibni Mercan tarafından şehit edilir. Kabri Bestam’da dır.<br />
<br />
Yahya El Hadi: İmam Cafer Sadık’ın oğludur. Dört yaşında çocuk iken, Abbasi hükümdarı huzurunda, Abdullah ibni Mahmut Küfi tarafından şehit edilir. Kabri Bağdat’tadır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[On dört Masum-u Pak, on iki Ehl-i Beyt İmamı’nın buluğ çağına ermeden Hakk'a yürüyen erkek evlatlarının sayısıdır.<br />
<br />
14 Mâsûm-u Pâk, küçük yaşta şehit edilen Ehl-i Beyt ve Oniki İmamlar'ın oğulları için kullanılan bir kavramdır.<br />
Yaşları küçük olduğu için pâk ve mâsum diye adlandırılmıştır.<br />
<br />
Caferî fıkıh mezhebinde bu ifadeye benzer, "Ondört Mâsum" denilen bir kavram bulunmaktadır.<br />
<br />
Alevîlik'teki Ondört Mâsûm-u PâkOndört Mâsûm, Muhammed, Fatıma ve Oniki İmamı kapsamaktadır.<br />
<br />
14 Mâsûm-u Pâk şu şekilde sıralanırlar:<br />
<br />
Muhammed Ekber: İmam Ali’nin oğludur. Hz. Fatıma’nın karnında çocuk iken Tahir isiimli bir lanetli şidettle kapıyı itmiş ,kapı Hz. Fatıma'nın üzerine düşmüş kanaması olmuş çocuğu düşürmüştür. Şehit olmuştur. Anne ve baba acısını tadan Hz. Fatıma evlat acısıda çekmiştir. Kırık kapı olarak tarihe yazılmıştır. Muhammed Ekber'e yapılan bu olay ileride Ehli Beyt'e yapılacakların habercisidir.<br />
<br />
Abdullah: Hz. Hasan’ın oğludur. Yedi yaşında bir çocuk iken, muaviye’nin adamlarından Tahla bin Amir taradından şehit edilir. Babası tarafından Medine’nin Bakiy mezarlığına defnedilir.<br />
<br />
Abdullah: Hz. Hüseyin’in oğludur. Henüz iki yaşında iken, Kerbela’da Abdullah ibni Erzak Dımışkı tarafından şehit edilir.<br />
<br />
Kasım: Hz. Hüseyin’in oğludur. Henüz üç yaşında iken, Kerbela’da Hazime Kahl tarafından şehit edilmitir.<br />
<br />
Ali Asgar: Hz. Hüseyin’in oğludur. Henüz bir yaşında iken Kerbela’da babası Hz. Hüseyin tarafından Yezit ordusuna gösterilerek, yavruya su vermelerini ister. Arm ibni Sad’ın emriyle, Harmele adında melun ıkçu tarafından şehit edilir.<br />
<br />
Kasım: Diğer bir adı “Hüseyin”dir. İmam Zeynel Abidin’in oğludur. Üç yaşında iken, bekir ibni Urve tarafından şehit edilir. Kabri Basra şehrindedir.<br />
<br />
Ali Eftar: İmam Muhammed Bakır’ın oğludur. Altı yaşında çocuk iken, Ahmet ibni Masnsur tarafından şehit edilmiştir. Kabri Safa’da dır.<br />
<br />
Abdullah: İmam Cafer Sadık’ın oğludur. Üç yaşında çocuk iken, ibni Mercan tarafından şehit edilir. Kabri Bestam’da dır.<br />
<br />
Yahya El Hadi: İmam Cafer Sadık’ın oğludur. Dört yaşında çocuk iken, Abbasi hükümdarı huzurunda, Abdullah ibni Mahmut Küfi tarafından şehit edilir. Kabri Bağdat’tadır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türk Düşünce Hayatında Matüridilik PDF - Prof. Dr. Hanifi Özcan]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-turk-dusunce-hayatinda-maturidilik-pdf-prof-dr-hanifi-ozcan</link>
			<pubDate>Tue, 26 Oct 2021 16:25:43 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34589">tolgakaralar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-turk-dusunce-hayatinda-maturidilik-pdf-prof-dr-hanifi-ozcan</guid>
			<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Zahiriye mezhebi, Ehl-i Sünnet mezheblerinden mi sayılır?  Sual: Zâhiriye mezhebi, Eh]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-zahiriye-mezhebi-ehl-i-sunnet-mezheblerinden-mi-sayilir-sual-z%C3%A2hiriye-mezhebi-eh</link>
			<pubDate>Mon, 05 Apr 2021 11:55:47 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=29747">Ali</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-zahiriye-mezhebi-ehl-i-sunnet-mezheblerinden-mi-sayilir-sual-z%C3%A2hiriye-mezhebi-eh</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zahiriye mezhebi, Ehl-i Sünnet mezheblerinden mi sayılır?</span><br />
<br />
Sual:<br />
Zâhiriye mezhebi, Ehl-i Sünnet mezheblerinden mi sayılır?<br />
<br />
Cevap;<br />
Zâhiriye mezhebinin kurucusu Davud ez-Zâhirî Ehl-i sünnettir. Zahiriyye mezhebinin kavilleri üzerinde ulema ihtilaf etmiştir.<br />
<br />
1.Ebû İshak İsferâyînî ve İmamü’l-Haremeyn Cüveynî, kıyasa karşı olduğu için Dâvud Zâhirî’nin kavillerine itibar edilmeyeceğine kâildir.<br />
<br />
2.Ebû Amr bin Salâh ise, Dâvud Zâhirî’nin celî kıyası değil, istihsanın bir türü olan hafî kıyası reddettiğini; celî kıyası inkâr edenin İbn Hâzm olduğunu; bu sebeple Dâvud’un celî kıyasa muhalif olmayan kavillerinin muteber sayılacağını söylemektedir.<br />
<br />
3.Ebû Hâmid Gazâlî, Mâverdî, Ebû Tayyib gibi ulemâ ise Dâvud Zâhirî’nin kavillerinin her halde muteber olduğu kanaatindedir.<br />
<br />
4.İbnü’s-Sübkî de, Dâvud’un icmâÊ½ya aykırı olmayan kavillerinin nazar-ı itibare alınacağını kaydetmektedir. Kavillerinin esas alınmasına kâil olanların, Dâvud Zâhirî’yi müstakil bir mezheb kurucusu olmaktan ziyâde, ŞâfiÊ½î mezhebinde müctehid olarak gördükleri anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Ancak Zâhirî mezhebinin kavilleri günümüze çok sağlıklı bir şekilde ulaşmış değildir. Ekserisi Zâhirî ulemasından İbni Hâzm’ın kitaplarındadır. İbni Hâzm ise, felsefeyle yakından meşgul olmuş; Dâvud’dan da ileri geçerek kıyasın her türlüsünü ve taklidi reddetmiştir. Bu sebeple ulemâ tarafından Ehl-i sünnet hârici görüldüğünü Şihristânî el-Milel ve’n-Nihal kitabında bildiriyor.<br />
<br />
İbni Hâzm’ın temsil ettiği görüşler, Selef-i sâlihîn, mânâsı açık olmayan nassları te’vîl ettikten sonra ortaya çıktığı için icmâÊ½ya aykırı görülmüş ve nazara alınmamıştır. Çünki Selef bir hususta ihtilaf ettiği zaman, onların ihtilaf ettiği görüşlerin dışında başka bir görüş ileri sürmek icmâÊ½ya aykırıdır. Ayrıca İbni Hâzm, ulemânın ileri gelenleri hakkında tezyif edici sözleri ve nezâket hududunu aşan tenkidleri sebebiyle ilmî çevrelerde tasvib görmemiştir.(PROF.DR EKREM BUĞRA EKİNCİ)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zahiriye mezhebi, Ehl-i Sünnet mezheblerinden mi sayılır?</span><br />
<br />
Sual:<br />
Zâhiriye mezhebi, Ehl-i Sünnet mezheblerinden mi sayılır?<br />
<br />
Cevap;<br />
Zâhiriye mezhebinin kurucusu Davud ez-Zâhirî Ehl-i sünnettir. Zahiriyye mezhebinin kavilleri üzerinde ulema ihtilaf etmiştir.<br />
<br />
1.Ebû İshak İsferâyînî ve İmamü’l-Haremeyn Cüveynî, kıyasa karşı olduğu için Dâvud Zâhirî’nin kavillerine itibar edilmeyeceğine kâildir.<br />
<br />
2.Ebû Amr bin Salâh ise, Dâvud Zâhirî’nin celî kıyası değil, istihsanın bir türü olan hafî kıyası reddettiğini; celî kıyası inkâr edenin İbn Hâzm olduğunu; bu sebeple Dâvud’un celî kıyasa muhalif olmayan kavillerinin muteber sayılacağını söylemektedir.<br />
<br />
3.Ebû Hâmid Gazâlî, Mâverdî, Ebû Tayyib gibi ulemâ ise Dâvud Zâhirî’nin kavillerinin her halde muteber olduğu kanaatindedir.<br />
<br />
4.İbnü’s-Sübkî de, Dâvud’un icmâÊ½ya aykırı olmayan kavillerinin nazar-ı itibare alınacağını kaydetmektedir. Kavillerinin esas alınmasına kâil olanların, Dâvud Zâhirî’yi müstakil bir mezheb kurucusu olmaktan ziyâde, ŞâfiÊ½î mezhebinde müctehid olarak gördükleri anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Ancak Zâhirî mezhebinin kavilleri günümüze çok sağlıklı bir şekilde ulaşmış değildir. Ekserisi Zâhirî ulemasından İbni Hâzm’ın kitaplarındadır. İbni Hâzm ise, felsefeyle yakından meşgul olmuş; Dâvud’dan da ileri geçerek kıyasın her türlüsünü ve taklidi reddetmiştir. Bu sebeple ulemâ tarafından Ehl-i sünnet hârici görüldüğünü Şihristânî el-Milel ve’n-Nihal kitabında bildiriyor.<br />
<br />
İbni Hâzm’ın temsil ettiği görüşler, Selef-i sâlihîn, mânâsı açık olmayan nassları te’vîl ettikten sonra ortaya çıktığı için icmâÊ½ya aykırı görülmüş ve nazara alınmamıştır. Çünki Selef bir hususta ihtilaf ettiği zaman, onların ihtilaf ettiği görüşlerin dışında başka bir görüş ileri sürmek icmâÊ½ya aykırıdır. Ayrıca İbni Hâzm, ulemânın ileri gelenleri hakkında tezyif edici sözleri ve nezâket hududunu aşan tenkidleri sebebiyle ilmî çevrelerde tasvib görmemiştir.(PROF.DR EKREM BUĞRA EKİNCİ)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kadıyanilik (Ehli delalet)]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-kadiyanilik-ehli-delalet</link>
			<pubDate>Tue, 08 Jan 2019 16:31:39 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=33264">Abdulhamithan</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-kadiyanilik-ehli-delalet</guid>
			<description><![CDATA[Kadıyanilik (Ahmedilik)<br />
 <br />
Sual: Kadıyanilik nedir?<br />
CEVAP<br />
Hindistan’ın Pencap eyaletinde 1880’de Mirza Gulam Ahmed Kadıyani tarafından kurulmuştur. Ahmediye de denir. İngilizlerin Hindistan’ı sömürge yaptıktan bir yıl sonra ortaya çıkan bu fırka, onlar tarafından beslenmiştir. İslâmiyet’i içerden yıkmak için çalışan İngiliz casuslarının yardımıyla Pencap ve Bombay’da cahil halk arasında süratle yayıldı. Sonra Avrupa ve Amerika’da gayrimüslimlerden ve dinini bilmeyen cahillerden taraftarlar buldu.<br />
<br />
Daha önce İsmailiye fırkasında olan Mirza Gulam Ahmed, önce müceddid, daha sonra da Mehdi olduğunu iddia etti. İsmailî ve Behaîlerden taraftar buldu. En sonunda kendisinin, gökten ineceği bildirilen İsa Mesih olduğunu, yeni bir din getirdiğini söyledi. Kadıyan’da yaptırdığı mescide, Mescid-i Aksa dedi. Kendisinin Kur’an-ı kerimde övüldüğünü iddia etti. Hazret-i İsa’ya iftiralarda bulundu. İslam âlimleri, Kadıyanilerin Müslüman olmadıklarını ittifakla bildirmiştir. İslâm âlimlerinin bunlara verdiği cevapları dikkate alan Pakistan Parlamentosu da, 7 Eylül 1974 tarihli kararıyla Kadıyanileri, İslâm dışı azınlık olarak ilân etti. Buna rağmen, Müslüman süsü verebilmek için, kendilerinden Müslüman Ahmediye cemaati diye bahsediyorlar. Kadıyanilerin İslamiyet’e uymayan görüşleri çoktur. Birkaçı şöyledir:<br />
1- (İsa’yı Yahudiler asmak istemişlerdi; fakat kendiliğinden öldü ve toprağa kondu. Sonra kabirden çıkıp Keşmir’e gitti. Orada İncil’i öğretip tekrar öldü) diyorlar. Hâlbuki Ehl-i sünnet âlimleri, İsa aleyhisselamın ölmediğini, diri olarak göğe kaldırıldığını bildirmişlerdir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:<br />
(Allah’ın resulü Meryem oğlu İsa’yı öldürdük dedikleri için Yahudileri lanetledik. Hâlbuki onlar İsa’yı öldürmediler, asmadılar da. Öldürülen kimse kendilerine İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler tam bir kararsızlık içindedir. Bu konuda zandan başka hiçbir bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilakis Allah İsa’yı kendi nezdine kaldırmış yani himayesine almıştır.) [Nisa 157–158]<br />
<br />
2- (İsa ve Muhammed aleyhisselâmın ruhları insan şeklinde görünecektir. Bu da Mirza Ahmed’dir. Başka Mehdi yoktur. İsa Mesih ve Mehdi, aynı kişiye verilen iki isimdir) diyorlar. Halbuki İsa aleyhisselamla hazret-i Mehdi aynı kişi değildir. İkisinin de gelmesi kıyametin büyük alametlerindendir. İki hadis-i şerif meali:<br />
(İsa, âdil bir hakem olarak gökten inecek, haçı kıracak,[Hristiyanlığı kaldıracak] domuzu öldürecek, [domuz etini yasaklayacak] İslam’dan başka şeyi yasaklayacaktır.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbni Ebi Şeybe]<br />
<br />
(İsa, Mehdi’nin arkasında namaz kılacaktır.) [İbni Hacer-i Mekki]<br />
<br />
3- İslâmiyet’le bildirilen cihadı, yanlış yorumlayarak, Kur’an-ı kerimin mânâsını değiştiriyorlar. Cihad sadece sözle olur diyorlar. İslam âlimleri ise, cihadı üçe ayırıyorlar: Savaşla yapılan cihadı, devlet yapar. Sözle ve her türlü yayın vasıtasıyla olan cihadı İslam âlimleri yapar. Bu iki cihadı yapamayan da, mal, can ve duayla yardım eder. Bu da her Müslümanın vazifesidir. Bir âyet-i kerime meali:<br />
(Ey iman edenler! Din düşmanlarının eziyetlerine sabredin. Onlarla olan cihadda üstün gelmek için, sabır yarışı yapın. Sınır boylarında kâfirlere karşı cihad için nöbet bekleyin ve Allah’tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz) [Al-i İmran 200]<br />
<br />
4- Mirza Gulam Ahmed, Hakikat-ul-Vahy kitabında, (Allah bu ümmet arasında, İsa’dan daha üstün bir Mesih yarattı. O da benim. İsa şimdi sağ olsaydı, benim yaptıklarımı yapamazdı. Bende görülen mucizeler, onda görülmezdi. Allah beni peygamber olarak gönderdi. Bana üç yüz bin mucize verdi) diyerek küfrünü açıkça ortaya koymuştur. Üç hadis-i şerif meali:<br />
(Nübüvvet ve risalet sona erdi. Benden sonra nebi de, resul de yoktur.) [Tirmizi]<br />
<br />
(Benden sonra peygamber gelmez; ama peygamberim diyen yalancılar çıkar.) [Mişkat]<br />
<br />
(Allah’ın resulüyüm diyen yalancılar çıkmadıkça, kıyamet kopmaz.) [Buhari]<br />
<br />
5- (Talimatlarımıza gönülden bağlı olana da, Allah mucizeler ihsan eder) diyorlar. Hâlbuki mucize, sadece Peygamberlerde görülür.<br />
<br />
6- (Herkesi sev, kimseden nefret etme!) diyorlar. Dinimiz ise, Müslümanları sevip, Allah düşmanlarını sevmememizi emrediyor. Üç âyet-i kerime meali:<br />
(Allah’a ve kıyamet gününe iman edenler; babaları, kardeşleri ve akrabası olsa da, Allah’ın ve Resulünün düşmanlarını sevmez.)[Mücadele 22]<br />
<br />
(Kâfirleri dost edinen, Allah’ın dostluğunu bırakmış olur.) [Âl-i İmran 28]<br />
<br />
(Ey iman edenler, Yahudileri de, Hristiyanları da dost edinmeyin! Onlar, [İslam’a olan düşmanlıklarında] birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardan [kâfir] olur. Allahü teâlâ, [kâfirleri dost edinip, kendine] zulmedenlere hidâyet etmez.) [Maide 51]<br />
<br />
7- (Mümin olsun, kâfir olsun, hiç kimse, ebediyen azap içinde kalmaz; çünkü Kur’anda “Benim rahmetim her şeyi kaplar” denmektedir)diyorlar. Hâlbuki Allahü teâlânın rahmeti, şefkati dünyada müminlere ve kâfirlere, herkese birlikte yetiştiği ve herkesin çalışmasına, iyiliklerine dünyada karşılığını verdiği halde, ahirette kâfirlere merhametin zerresi bile yoktur. Kâfirler, cehennemde ebedi kalacaklardır, cehennemden çıkmalarına, kesinlikle imkân ve ihtimal yoktur. İşte bir âyet-i kerime meali:<br />
(Elbette, ehl-i kitabdan [Yahudi ve Hristiyan] olsun, müşriklerden olsun bütün kâfirler Cehennem ateşindedir, orada ebedi kalırlar. Onlar yaratıkların en kötüsüdür.) [Beyyine 6]<br />
<br />
Kur’anı kerimin tamamına inanmadıkça, Müslümanız demekle Müslüman olunmaz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kadıyanilik (Ahmedilik)<br />
 <br />
Sual: Kadıyanilik nedir?<br />
CEVAP<br />
Hindistan’ın Pencap eyaletinde 1880’de Mirza Gulam Ahmed Kadıyani tarafından kurulmuştur. Ahmediye de denir. İngilizlerin Hindistan’ı sömürge yaptıktan bir yıl sonra ortaya çıkan bu fırka, onlar tarafından beslenmiştir. İslâmiyet’i içerden yıkmak için çalışan İngiliz casuslarının yardımıyla Pencap ve Bombay’da cahil halk arasında süratle yayıldı. Sonra Avrupa ve Amerika’da gayrimüslimlerden ve dinini bilmeyen cahillerden taraftarlar buldu.<br />
<br />
Daha önce İsmailiye fırkasında olan Mirza Gulam Ahmed, önce müceddid, daha sonra da Mehdi olduğunu iddia etti. İsmailî ve Behaîlerden taraftar buldu. En sonunda kendisinin, gökten ineceği bildirilen İsa Mesih olduğunu, yeni bir din getirdiğini söyledi. Kadıyan’da yaptırdığı mescide, Mescid-i Aksa dedi. Kendisinin Kur’an-ı kerimde övüldüğünü iddia etti. Hazret-i İsa’ya iftiralarda bulundu. İslam âlimleri, Kadıyanilerin Müslüman olmadıklarını ittifakla bildirmiştir. İslâm âlimlerinin bunlara verdiği cevapları dikkate alan Pakistan Parlamentosu da, 7 Eylül 1974 tarihli kararıyla Kadıyanileri, İslâm dışı azınlık olarak ilân etti. Buna rağmen, Müslüman süsü verebilmek için, kendilerinden Müslüman Ahmediye cemaati diye bahsediyorlar. Kadıyanilerin İslamiyet’e uymayan görüşleri çoktur. Birkaçı şöyledir:<br />
1- (İsa’yı Yahudiler asmak istemişlerdi; fakat kendiliğinden öldü ve toprağa kondu. Sonra kabirden çıkıp Keşmir’e gitti. Orada İncil’i öğretip tekrar öldü) diyorlar. Hâlbuki Ehl-i sünnet âlimleri, İsa aleyhisselamın ölmediğini, diri olarak göğe kaldırıldığını bildirmişlerdir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:<br />
(Allah’ın resulü Meryem oğlu İsa’yı öldürdük dedikleri için Yahudileri lanetledik. Hâlbuki onlar İsa’yı öldürmediler, asmadılar da. Öldürülen kimse kendilerine İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler tam bir kararsızlık içindedir. Bu konuda zandan başka hiçbir bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilakis Allah İsa’yı kendi nezdine kaldırmış yani himayesine almıştır.) [Nisa 157–158]<br />
<br />
2- (İsa ve Muhammed aleyhisselâmın ruhları insan şeklinde görünecektir. Bu da Mirza Ahmed’dir. Başka Mehdi yoktur. İsa Mesih ve Mehdi, aynı kişiye verilen iki isimdir) diyorlar. Halbuki İsa aleyhisselamla hazret-i Mehdi aynı kişi değildir. İkisinin de gelmesi kıyametin büyük alametlerindendir. İki hadis-i şerif meali:<br />
(İsa, âdil bir hakem olarak gökten inecek, haçı kıracak,[Hristiyanlığı kaldıracak] domuzu öldürecek, [domuz etini yasaklayacak] İslam’dan başka şeyi yasaklayacaktır.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbni Ebi Şeybe]<br />
<br />
(İsa, Mehdi’nin arkasında namaz kılacaktır.) [İbni Hacer-i Mekki]<br />
<br />
3- İslâmiyet’le bildirilen cihadı, yanlış yorumlayarak, Kur’an-ı kerimin mânâsını değiştiriyorlar. Cihad sadece sözle olur diyorlar. İslam âlimleri ise, cihadı üçe ayırıyorlar: Savaşla yapılan cihadı, devlet yapar. Sözle ve her türlü yayın vasıtasıyla olan cihadı İslam âlimleri yapar. Bu iki cihadı yapamayan da, mal, can ve duayla yardım eder. Bu da her Müslümanın vazifesidir. Bir âyet-i kerime meali:<br />
(Ey iman edenler! Din düşmanlarının eziyetlerine sabredin. Onlarla olan cihadda üstün gelmek için, sabır yarışı yapın. Sınır boylarında kâfirlere karşı cihad için nöbet bekleyin ve Allah’tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz) [Al-i İmran 200]<br />
<br />
4- Mirza Gulam Ahmed, Hakikat-ul-Vahy kitabında, (Allah bu ümmet arasında, İsa’dan daha üstün bir Mesih yarattı. O da benim. İsa şimdi sağ olsaydı, benim yaptıklarımı yapamazdı. Bende görülen mucizeler, onda görülmezdi. Allah beni peygamber olarak gönderdi. Bana üç yüz bin mucize verdi) diyerek küfrünü açıkça ortaya koymuştur. Üç hadis-i şerif meali:<br />
(Nübüvvet ve risalet sona erdi. Benden sonra nebi de, resul de yoktur.) [Tirmizi]<br />
<br />
(Benden sonra peygamber gelmez; ama peygamberim diyen yalancılar çıkar.) [Mişkat]<br />
<br />
(Allah’ın resulüyüm diyen yalancılar çıkmadıkça, kıyamet kopmaz.) [Buhari]<br />
<br />
5- (Talimatlarımıza gönülden bağlı olana da, Allah mucizeler ihsan eder) diyorlar. Hâlbuki mucize, sadece Peygamberlerde görülür.<br />
<br />
6- (Herkesi sev, kimseden nefret etme!) diyorlar. Dinimiz ise, Müslümanları sevip, Allah düşmanlarını sevmememizi emrediyor. Üç âyet-i kerime meali:<br />
(Allah’a ve kıyamet gününe iman edenler; babaları, kardeşleri ve akrabası olsa da, Allah’ın ve Resulünün düşmanlarını sevmez.)[Mücadele 22]<br />
<br />
(Kâfirleri dost edinen, Allah’ın dostluğunu bırakmış olur.) [Âl-i İmran 28]<br />
<br />
(Ey iman edenler, Yahudileri de, Hristiyanları da dost edinmeyin! Onlar, [İslam’a olan düşmanlıklarında] birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardan [kâfir] olur. Allahü teâlâ, [kâfirleri dost edinip, kendine] zulmedenlere hidâyet etmez.) [Maide 51]<br />
<br />
7- (Mümin olsun, kâfir olsun, hiç kimse, ebediyen azap içinde kalmaz; çünkü Kur’anda “Benim rahmetim her şeyi kaplar” denmektedir)diyorlar. Hâlbuki Allahü teâlânın rahmeti, şefkati dünyada müminlere ve kâfirlere, herkese birlikte yetiştiği ve herkesin çalışmasına, iyiliklerine dünyada karşılığını verdiği halde, ahirette kâfirlere merhametin zerresi bile yoktur. Kâfirler, cehennemde ebedi kalacaklardır, cehennemden çıkmalarına, kesinlikle imkân ve ihtimal yoktur. İşte bir âyet-i kerime meali:<br />
(Elbette, ehl-i kitabdan [Yahudi ve Hristiyan] olsun, müşriklerden olsun bütün kâfirler Cehennem ateşindedir, orada ebedi kalırlar. Onlar yaratıkların en kötüsüdür.) [Beyyine 6]<br />
<br />
Kur’anı kerimin tamamına inanmadıkça, Müslümanız demekle Müslüman olunmaz.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Zahiriler kullandıkları kelimelere dikkat ederler]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-zahiriler-kullandiklari-kelimelere-dikkat-ederler</link>
			<pubDate>Sat, 17 Jun 2017 13:40:26 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=23122">kalemşör</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-zahiriler-kullandiklari-kelimelere-dikkat-ederler</guid>
			<description><![CDATA[Zahiriler kullandıkları sözlerin manalarına dikkat edip önem vermekle bilinirler<br />
<br />
Ebû İshak İbrahim b. Abdulvahid el Makdisi, birisine çocuğun nasıldır, diye sorar. Ellerinden öpüyor, cevabını verir. <br />
Ebû İshak, yalan söyleme yanımda değil ki ellerimi öpüyor olsun, der. (Ebu Zeyd,  Mu'cemul Menahi, sayfa 589)<br />
<br />
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, dilinin kişiyi helak olmaya götürebileceğini söyleyip ondan sakındırmıştır. <br />
Bu ümmet içerisinde Nebî aleyhisselam ve ashabından sonra gelen Zahiriler ise sözlerine en çok dikkat eden kimselerdir.  <br />
*Onlar sözleri zahiri manadan kaydırıp kendilerini töhmet altında bırakmazlar. <br />
*Onlar, Muhaliflerinin söylemedikleri anlamlarla onları iltizam etmezler. <br />
*Onlar, Mefhûmu'l-muhâlefe ile amel etmezler. <br />
*Onlar, Mefhûmu'l-muhâlefe ile itham etmezler. <br />
*Onlar, nass ya da aklî bir burhan olmadıkça sözleri mecazi bir anlama tebdil etmezler. <br />
*Onlar, elçinin izinde adım adım gittikleri için sözleri yalın bir şekilde kullanırlar. <br />
<br />
<br />
وَقُل لِّعِبَادِي يَقُولُواْ الَّتِي هِيَ أَحْسَنُ... <br />
Kullarıma de ki " Sözün en güzelini söylesinler..." <br />
<br />
Kalemşör]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Zahiriler kullandıkları sözlerin manalarına dikkat edip önem vermekle bilinirler<br />
<br />
Ebû İshak İbrahim b. Abdulvahid el Makdisi, birisine çocuğun nasıldır, diye sorar. Ellerinden öpüyor, cevabını verir. <br />
Ebû İshak, yalan söyleme yanımda değil ki ellerimi öpüyor olsun, der. (Ebu Zeyd,  Mu'cemul Menahi, sayfa 589)<br />
<br />
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, dilinin kişiyi helak olmaya götürebileceğini söyleyip ondan sakındırmıştır. <br />
Bu ümmet içerisinde Nebî aleyhisselam ve ashabından sonra gelen Zahiriler ise sözlerine en çok dikkat eden kimselerdir.  <br />
*Onlar sözleri zahiri manadan kaydırıp kendilerini töhmet altında bırakmazlar. <br />
*Onlar, Muhaliflerinin söylemedikleri anlamlarla onları iltizam etmezler. <br />
*Onlar, Mefhûmu'l-muhâlefe ile amel etmezler. <br />
*Onlar, Mefhûmu'l-muhâlefe ile itham etmezler. <br />
*Onlar, nass ya da aklî bir burhan olmadıkça sözleri mecazi bir anlama tebdil etmezler. <br />
*Onlar, elçinin izinde adım adım gittikleri için sözleri yalın bir şekilde kullanırlar. <br />
<br />
<br />
وَقُل لِّعِبَادِي يَقُولُواْ الَّتِي هِيَ أَحْسَنُ... <br />
Kullarıma de ki " Sözün en güzelini söylesinler..." <br />
<br />
Kalemşör]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Seyyit Kutup Kimdir?]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-seyyit-kutup-kimdir</link>
			<pubDate>Mon, 16 Nov 2015 20:12:27 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=30561">Arkadaş2</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-seyyit-kutup-kimdir</guid>
			<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[zahiri mezhebi ve içindeki safsatalar]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-zahiri-mezhebi-ve-icindeki-safsatalar</link>
			<pubDate>Thu, 20 Feb 2014 20:32:16 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=27299">hallac-ı mansur</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-zahiri-mezhebi-ve-icindeki-safsatalar</guid>
			<description><![CDATA[Davud ez-Zahirî olarak bilinen Davud bin Ali bin Halef el-İsbahanî (d. 815 Küfe-ö. 883 Bağdad) tarafından kurulan fıkhî ve kelamî mezhep. Davudiye adıyla da anılır. İslâmî hükümleri Kur'ân ve Sünnet'in zahirî (lafzî, sözel) anlamlarından çıkarmayı temel aldığı için Zahiriye olarak adlandırıldı. Bu yaklaşımı ile yalnız fıkıh alanında değil, kelam alanında da diğer mezheplerden ayrılan görüşler ortaya koydu. Mezhebi geliştirerek sistemleştiren ise İbn Hazm (ö. 1064) oldu.<br />
<br />
Mezhebin kurucusu olarak bilinen Dâvud b. Ali'nin Hicri 200-202 tarihlerinde Kûfe'de doğduğu yolundaki rivâyetler değişiktir. Onun tahsil seneleri ekseriya Bağdat'ta geçmiştir. Derslerini dinlediği hocaları arasında Ebû Sevr, Süleyman b. Harb, Amr b. Marzûk, el-Ka'nebî, Muhammed b. Kesîr, Müsedded b. Müserhed gibi pek meşhur ilahiyatçı ve muhaddisler zikredilir. Bu sıralarda Nişâbur'da meşhur İshâk'ın derslerini takib etmek için Bağdat'tan ayrıldı. Nişâbur'da o, müteakiben ilâhiyatçı bir metoda kavuşturacağı mezhebinin ateşli bir hatibi olmuş görünüyor. İshâk b. Râheveyhî hadis mektebindendi. Şâfîi'nin re'ye zıd düşen sisteminin tarafını tutmuştu. Dâvud b. Ali, muasırları nezdinde büyük itibar sahibi olan İshak'a karşı gayet hür ve pervasız davrandı, tek başına onun görüşlerini ve sistemi reddetmek cesaretini gösterdi.<br />
<br />
Şâfiî tabakat kitaplarında övgülerle dolu bir yer işgal eden Dâvud b. Ali, umumiyetle tabakatçılar tarafından Şâfiî'nin mutaassıb bir tarafları olarak ve babasının müntesibi olduğu hanefi mezhebine mensup bir aile içerisinde büyümüş olması dolayısıyla de çok daha muteber gösterilmiştir. Nisâbur'dan dönünce Bağdat'a hocâ olarak yerleşti. Onun mümtaz tatebelerinden büyük bölümünü, tabakat müelliflerinin beyanlarına göre muhtemelen orada hazır bulunan dörtyüz taylasanlı, yani kalın elbiseli kişiler teşkil ediyordu. Derslerini takib edenler arasında Muhammed b. İbrahim b. Said el-Abdî (ö. 291) zikredilir ki, bu zat devrinin en mümtaz muhaddislerinden olup, Buhârî'nin de şeyhi idi.<br />
<br />
Dâvud b. Ali'nin şöhreti kısa zamanda Bağdad'ın sınırlarını aştı. İslâm tedrisatının en uzak merkezlerinden dinî ihtilafların çözümü için ona kadar gelinirdi. Bütün tabakat müellifleri ittifakla onun müstakim dinî karakterini överler, her verde onun zühdü yaşayış seyrine rastlanır. Gündüz namazlarında gösterdiği takvanın benzerine bir başkasında rastlanamadığı söylenir.<br />
<br />
Zâhirî mektebinin kurucusu Dâvud b. Ali'ye belki de bambaşka olan ilâhiyatçı tutumu sebebiyle, muhaddis olarak pek fazla yüksek değer verilmez. Eserinin çok sayıda hadis ihtiva etmesine rağmen, onun otoritesine istinaden pek nâdir olarak hadis nakledilir.<br />
<br />
İbn Haldûn'un Mukaddime adlı eserinde belirttiğine göre Zâhiriler, yani Dâvud'un taraftarları, Şeriatı anlama kaynaklarını sadece nasslardan (yani Kur'ân ve hadiste kat'i olanlardan) ve icmâdan ibaret kıldılar. Celî kıyası, yani nazariyeyle istidlâl edilmeyen kıyası ve nassla beyan edilen şer'î delilleri de nassa dayandırdılar, diğer bir ifadeyle nassta zikredilen bir durumu aşan kıyas ve şer'î delillerin kullanılmasına izin vermediler. Çünkü onlar şöyle diyorlar: "Çok kere rastladığımız nassla zikredilmiş şer'i deliller, bir prensibin hükmü değil, müşahhas şeriatın bizzat hükmüdür." Dâvud b. Ali, kıyas ve. ta'lilden başka taklidi yani salâhiyetli şer'i kaynaklarda açık bir şekilde hüküm verilemeyen meselelerde bir imamın veya bir mezhebin prensiplerine kayıtsız şartsız iltihak etmeyi de reddeder. Taklide karşı söylenilmiş olan, "masum olmayan birinin prensibini körü körüne taklid etmek zemmedilmiştir ve taklidde basiret bağlanır" sözü ona isnad edilir. Ayrıca şu söz de ondan rivayet edilmiştir: "Yolunu aydınlatsın diye, kendisine bir şamdan verildiği halde, bunu söndüren ve yürüyebilmek için başkasına dayanan kimseye yazıklar olsun." Şayet bir kimse şec'i kaynakları kullanmaya salâhiyetli ise körü körüne beşeri bir otoriteyi takibetmek zorunda değildir (İbn Haldun, Mukaddime, Bulâk, 372).<br />
<br />
Zahiriye mezhebine göre İslâm hukukunun temel kaynakları Kitap ve Sünnettir. Bunlar ancak lafzî anlamları doğrultusunda anlaşılabilir. Nassların lafzî anlamları bırakılarak tevil ve kıyasa gidilmesi haramdır. Sünnet de Kur'ân gibi Allah'ın bir vahyidir. Bu nedenle dinî kaynak olmaları bakımından ikisi arasında bir fark yoktur. Bir âyet diğer bir âyetin hükmünü neshedebileceği gibi, bir hadis de bir âyeti neshedebilir. İcma, ancak bir nassın bildirdiği hüküm üzerinde olursa bir anlam taşır. Nassa dayanmayan icmanın hiç bir hükmü yoktur. Diğer mezheplerce hukukun kaynakları arasında sayılan kıyas, istihsan, mesalih-i mürsele gibi ictihad yöntemlerinin de hiç bir geçerliliği olamaz.<br />
<br />
Zahiriye mezhebi, hakkında nas bulunmayan konularda istishab ve ibahat-ı asliye ilkesine göre hareket eder. İstishab, nassa dayanan bir hükmün, değiştiğini gösteren başka bir nas bulununcaya kadar devam etmesi demektir. İbahat-ı asliye ise, nasla haram kılınanlar dışında her şeyin mübahlığı kuralıdır. Allah, başlangıçta insanlara her şeyi mübah kılmış, sonra bunlardan dilediğini yasaklamıştır.<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color"> Hakkında nas bulunmayan bütün şeyler mübahtır.</span> Bu ilke, Zahiriye mezhebinin bazı garip sonuçlara ulaşmasına yol açmıştır. Söz gelimi, bir köpeğin yediği ya da içtiği kapta kalan yiyecek veya içecek pisliktir. Bu kabın temizlenmesi için biri temiz toprakla olmak üzere yedi kere yıkanması gerekir. Çünkü bu konuda nas vardır. Buna karşılık domuzun artığı temizdir. Çünkü bu konuda bir nas bulunmamaktadır. Durgun bir su, insan idrarıyla pis olur. Oysa domuz idrarı aynı suyu pisletmez. <span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Çünkü insan idrarı hakkında nas bulunduğu halde, domuz idrarı hakkında nas bulunmamakta, bu da onun temizliğini göstermektedir.</span><br />
<br />
Nasların illetlerini ve teşrî hikmetlerini göz önünde bulundurmayan Zahiriye mezhebi bilginleri, İslâm hukukunun ayrıntılarına ilişkin çok farklı hükümlere ulaşmışlardır. Ö<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">rneğin evlenmeye gücü yeten bir erkeğin evlenmesi, gücü yetmeyenlerin de sık sık oruç tutması farzdır.</span> <span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Kişinin sağlıklı durumdayken ve ölümlük hasta iken yaptığı tasarruflar aynı ölçüde geçerlidir. Riba, yalnız kendisini tanımlayan hadiste geçen altı madde (altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz) için söz konusu olabilir.</span> Hac, zekât, keffaret gibi Allah hakkı sayılan bir borcu olan ölünün terekesinden önce bu borçları ödenir, sonra sıra kul haklarına gelir. Mirasın paylaşılması sırasında hazır bulunan, ancak varis olmayan akrabalara razı olacakları ölçüde pay verilmesi gerekir. Hâkim, sağlık nedenleri, kayıplık, geçimsizlik gibi gerekçelerle evliliğe son veremez.<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Zahiriye, sadece fıkhî bir mezhep değil, aynı zamanda itikadî bir mezheptir.</span> İtikadî konulardaki başlıca görüşleri de şöyle özetlenebilir: Allah'ın birliğinin (tevhid) üç yönü vardır. Bunlar, Allah'ın tapılacak varlık (mabud) olarak birliği, yaratıcı (halık) olarak birliği ve niteliklerinde birliğidir. Tevhid, ancak bu üç yönle tamamlanır. Buna göre, Allah'tan başka bir varlığa ibadet edilemez. Kullardan hiç birisi aracı edilerek Allah'a yakınlık kazanmak için çalışılamaz. Her şeyi yaratan Allah'tır. Hiç kimse, bir fiili veya bir nesneyi yarattığını söyleyemez. Allah zatında olduğu gibi niteliklerinde de birdir. Allah'ın nitelikleri, O'nun isimleridir. Allah'ın sıfatları olduğu söylenemez. Çünkü Kur'ân'da sıfat kelimesi geçmez.<br />
<br />
Müslümanların bir halife seçmeleri <span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">vacibtir.</span> Bu görevi yerine getirmemeleri durumunda hepsi günahkâr olur. Halife Kureyş kabilesinden, akıllı ve erkek birisi olmalı, görev için ortaya çıkmalı, görevlerini bilmeli ve bunları yerine getirecek güç ve yeteneğe sahip olmalı, günahlardan uzak durmalıdır. Halifenin seçimi konusunda üç yol vardır. Bunlardan birisi, önceki halifenin tavsiyesi; ikincisi, gerekli şartları taşıyan bir kişinin ortaya çıkarak biat istemesi; üçüncüsü de, sağ olan halifenin sonraki halifenin seçimini güvenilir bir kişi ya da kurula bırakmasıdır.<br />
<br />
Büyük günah işleyen kişi kâfir sayılamaz. Bunlar kesin biçimde tevbe ederlerse günahları bağışlanır. Tevbe etmeden ölmeleri halinde, sevapları ağır gelirse, günahları düşer; sevapları ile günahları eşit olursa, A'raf'ta kalırlar; günahları ağır gelirse, günahın fazlalığı ölçüsünde ceza görürler. Bu cezanın süresi, ateşin bir kez yüzlerine parlamasından elli bin yıla kadar değişebilir. Sonra cehennemden çıkarak cennete giderler.<br />
<br />
Zahiriye mezhebi doğu İslâm dünyasında önce Dâvud ez-Zahirî, sonra da oğlu Muhammed tarafından yayıldı. Hicri IV. yüzyılda dördüncü büyük mezheb durumuna geldi. Fakat giderek etkisi azaldı. Buna karşılık İbn Hazm ile birlikte Batıda, Endülüs'te güç kazandı. <span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Günümüzde izleyicisi kalmayan mezhep, etkisini yetiştirdiği büyük bilginlerin eserleriyle sürdürmektedir.</span><br />
<br />
günümüzde riba faiz yerine kullanılabilir....<br />
<br />
sorularla islamiyet .com dan alıntıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Davud ez-Zahirî olarak bilinen Davud bin Ali bin Halef el-İsbahanî (d. 815 Küfe-ö. 883 Bağdad) tarafından kurulan fıkhî ve kelamî mezhep. Davudiye adıyla da anılır. İslâmî hükümleri Kur'ân ve Sünnet'in zahirî (lafzî, sözel) anlamlarından çıkarmayı temel aldığı için Zahiriye olarak adlandırıldı. Bu yaklaşımı ile yalnız fıkıh alanında değil, kelam alanında da diğer mezheplerden ayrılan görüşler ortaya koydu. Mezhebi geliştirerek sistemleştiren ise İbn Hazm (ö. 1064) oldu.<br />
<br />
Mezhebin kurucusu olarak bilinen Dâvud b. Ali'nin Hicri 200-202 tarihlerinde Kûfe'de doğduğu yolundaki rivâyetler değişiktir. Onun tahsil seneleri ekseriya Bağdat'ta geçmiştir. Derslerini dinlediği hocaları arasında Ebû Sevr, Süleyman b. Harb, Amr b. Marzûk, el-Ka'nebî, Muhammed b. Kesîr, Müsedded b. Müserhed gibi pek meşhur ilahiyatçı ve muhaddisler zikredilir. Bu sıralarda Nişâbur'da meşhur İshâk'ın derslerini takib etmek için Bağdat'tan ayrıldı. Nişâbur'da o, müteakiben ilâhiyatçı bir metoda kavuşturacağı mezhebinin ateşli bir hatibi olmuş görünüyor. İshâk b. Râheveyhî hadis mektebindendi. Şâfîi'nin re'ye zıd düşen sisteminin tarafını tutmuştu. Dâvud b. Ali, muasırları nezdinde büyük itibar sahibi olan İshak'a karşı gayet hür ve pervasız davrandı, tek başına onun görüşlerini ve sistemi reddetmek cesaretini gösterdi.<br />
<br />
Şâfiî tabakat kitaplarında övgülerle dolu bir yer işgal eden Dâvud b. Ali, umumiyetle tabakatçılar tarafından Şâfiî'nin mutaassıb bir tarafları olarak ve babasının müntesibi olduğu hanefi mezhebine mensup bir aile içerisinde büyümüş olması dolayısıyla de çok daha muteber gösterilmiştir. Nisâbur'dan dönünce Bağdat'a hocâ olarak yerleşti. Onun mümtaz tatebelerinden büyük bölümünü, tabakat müelliflerinin beyanlarına göre muhtemelen orada hazır bulunan dörtyüz taylasanlı, yani kalın elbiseli kişiler teşkil ediyordu. Derslerini takib edenler arasında Muhammed b. İbrahim b. Said el-Abdî (ö. 291) zikredilir ki, bu zat devrinin en mümtaz muhaddislerinden olup, Buhârî'nin de şeyhi idi.<br />
<br />
Dâvud b. Ali'nin şöhreti kısa zamanda Bağdad'ın sınırlarını aştı. İslâm tedrisatının en uzak merkezlerinden dinî ihtilafların çözümü için ona kadar gelinirdi. Bütün tabakat müellifleri ittifakla onun müstakim dinî karakterini överler, her verde onun zühdü yaşayış seyrine rastlanır. Gündüz namazlarında gösterdiği takvanın benzerine bir başkasında rastlanamadığı söylenir.<br />
<br />
Zâhirî mektebinin kurucusu Dâvud b. Ali'ye belki de bambaşka olan ilâhiyatçı tutumu sebebiyle, muhaddis olarak pek fazla yüksek değer verilmez. Eserinin çok sayıda hadis ihtiva etmesine rağmen, onun otoritesine istinaden pek nâdir olarak hadis nakledilir.<br />
<br />
İbn Haldûn'un Mukaddime adlı eserinde belirttiğine göre Zâhiriler, yani Dâvud'un taraftarları, Şeriatı anlama kaynaklarını sadece nasslardan (yani Kur'ân ve hadiste kat'i olanlardan) ve icmâdan ibaret kıldılar. Celî kıyası, yani nazariyeyle istidlâl edilmeyen kıyası ve nassla beyan edilen şer'î delilleri de nassa dayandırdılar, diğer bir ifadeyle nassta zikredilen bir durumu aşan kıyas ve şer'î delillerin kullanılmasına izin vermediler. Çünkü onlar şöyle diyorlar: "Çok kere rastladığımız nassla zikredilmiş şer'i deliller, bir prensibin hükmü değil, müşahhas şeriatın bizzat hükmüdür." Dâvud b. Ali, kıyas ve. ta'lilden başka taklidi yani salâhiyetli şer'i kaynaklarda açık bir şekilde hüküm verilemeyen meselelerde bir imamın veya bir mezhebin prensiplerine kayıtsız şartsız iltihak etmeyi de reddeder. Taklide karşı söylenilmiş olan, "masum olmayan birinin prensibini körü körüne taklid etmek zemmedilmiştir ve taklidde basiret bağlanır" sözü ona isnad edilir. Ayrıca şu söz de ondan rivayet edilmiştir: "Yolunu aydınlatsın diye, kendisine bir şamdan verildiği halde, bunu söndüren ve yürüyebilmek için başkasına dayanan kimseye yazıklar olsun." Şayet bir kimse şec'i kaynakları kullanmaya salâhiyetli ise körü körüne beşeri bir otoriteyi takibetmek zorunda değildir (İbn Haldun, Mukaddime, Bulâk, 372).<br />
<br />
Zahiriye mezhebine göre İslâm hukukunun temel kaynakları Kitap ve Sünnettir. Bunlar ancak lafzî anlamları doğrultusunda anlaşılabilir. Nassların lafzî anlamları bırakılarak tevil ve kıyasa gidilmesi haramdır. Sünnet de Kur'ân gibi Allah'ın bir vahyidir. Bu nedenle dinî kaynak olmaları bakımından ikisi arasında bir fark yoktur. Bir âyet diğer bir âyetin hükmünü neshedebileceği gibi, bir hadis de bir âyeti neshedebilir. İcma, ancak bir nassın bildirdiği hüküm üzerinde olursa bir anlam taşır. Nassa dayanmayan icmanın hiç bir hükmü yoktur. Diğer mezheplerce hukukun kaynakları arasında sayılan kıyas, istihsan, mesalih-i mürsele gibi ictihad yöntemlerinin de hiç bir geçerliliği olamaz.<br />
<br />
Zahiriye mezhebi, hakkında nas bulunmayan konularda istishab ve ibahat-ı asliye ilkesine göre hareket eder. İstishab, nassa dayanan bir hükmün, değiştiğini gösteren başka bir nas bulununcaya kadar devam etmesi demektir. İbahat-ı asliye ise, nasla haram kılınanlar dışında her şeyin mübahlığı kuralıdır. Allah, başlangıçta insanlara her şeyi mübah kılmış, sonra bunlardan dilediğini yasaklamıştır.<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color"> Hakkında nas bulunmayan bütün şeyler mübahtır.</span> Bu ilke, Zahiriye mezhebinin bazı garip sonuçlara ulaşmasına yol açmıştır. Söz gelimi, bir köpeğin yediği ya da içtiği kapta kalan yiyecek veya içecek pisliktir. Bu kabın temizlenmesi için biri temiz toprakla olmak üzere yedi kere yıkanması gerekir. Çünkü bu konuda nas vardır. Buna karşılık domuzun artığı temizdir. Çünkü bu konuda bir nas bulunmamaktadır. Durgun bir su, insan idrarıyla pis olur. Oysa domuz idrarı aynı suyu pisletmez. <span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Çünkü insan idrarı hakkında nas bulunduğu halde, domuz idrarı hakkında nas bulunmamakta, bu da onun temizliğini göstermektedir.</span><br />
<br />
Nasların illetlerini ve teşrî hikmetlerini göz önünde bulundurmayan Zahiriye mezhebi bilginleri, İslâm hukukunun ayrıntılarına ilişkin çok farklı hükümlere ulaşmışlardır. Ö<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">rneğin evlenmeye gücü yeten bir erkeğin evlenmesi, gücü yetmeyenlerin de sık sık oruç tutması farzdır.</span> <span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Kişinin sağlıklı durumdayken ve ölümlük hasta iken yaptığı tasarruflar aynı ölçüde geçerlidir. Riba, yalnız kendisini tanımlayan hadiste geçen altı madde (altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz) için söz konusu olabilir.</span> Hac, zekât, keffaret gibi Allah hakkı sayılan bir borcu olan ölünün terekesinden önce bu borçları ödenir, sonra sıra kul haklarına gelir. Mirasın paylaşılması sırasında hazır bulunan, ancak varis olmayan akrabalara razı olacakları ölçüde pay verilmesi gerekir. Hâkim, sağlık nedenleri, kayıplık, geçimsizlik gibi gerekçelerle evliliğe son veremez.<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Zahiriye, sadece fıkhî bir mezhep değil, aynı zamanda itikadî bir mezheptir.</span> İtikadî konulardaki başlıca görüşleri de şöyle özetlenebilir: Allah'ın birliğinin (tevhid) üç yönü vardır. Bunlar, Allah'ın tapılacak varlık (mabud) olarak birliği, yaratıcı (halık) olarak birliği ve niteliklerinde birliğidir. Tevhid, ancak bu üç yönle tamamlanır. Buna göre, Allah'tan başka bir varlığa ibadet edilemez. Kullardan hiç birisi aracı edilerek Allah'a yakınlık kazanmak için çalışılamaz. Her şeyi yaratan Allah'tır. Hiç kimse, bir fiili veya bir nesneyi yarattığını söyleyemez. Allah zatında olduğu gibi niteliklerinde de birdir. Allah'ın nitelikleri, O'nun isimleridir. Allah'ın sıfatları olduğu söylenemez. Çünkü Kur'ân'da sıfat kelimesi geçmez.<br />
<br />
Müslümanların bir halife seçmeleri <span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">vacibtir.</span> Bu görevi yerine getirmemeleri durumunda hepsi günahkâr olur. Halife Kureyş kabilesinden, akıllı ve erkek birisi olmalı, görev için ortaya çıkmalı, görevlerini bilmeli ve bunları yerine getirecek güç ve yeteneğe sahip olmalı, günahlardan uzak durmalıdır. Halifenin seçimi konusunda üç yol vardır. Bunlardan birisi, önceki halifenin tavsiyesi; ikincisi, gerekli şartları taşıyan bir kişinin ortaya çıkarak biat istemesi; üçüncüsü de, sağ olan halifenin sonraki halifenin seçimini güvenilir bir kişi ya da kurula bırakmasıdır.<br />
<br />
Büyük günah işleyen kişi kâfir sayılamaz. Bunlar kesin biçimde tevbe ederlerse günahları bağışlanır. Tevbe etmeden ölmeleri halinde, sevapları ağır gelirse, günahları düşer; sevapları ile günahları eşit olursa, A'raf'ta kalırlar; günahları ağır gelirse, günahın fazlalığı ölçüsünde ceza görürler. Bu cezanın süresi, ateşin bir kez yüzlerine parlamasından elli bin yıla kadar değişebilir. Sonra cehennemden çıkarak cennete giderler.<br />
<br />
Zahiriye mezhebi doğu İslâm dünyasında önce Dâvud ez-Zahirî, sonra da oğlu Muhammed tarafından yayıldı. Hicri IV. yüzyılda dördüncü büyük mezheb durumuna geldi. Fakat giderek etkisi azaldı. Buna karşılık İbn Hazm ile birlikte Batıda, Endülüs'te güç kazandı. <span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Günümüzde izleyicisi kalmayan mezhep, etkisini yetiştirdiği büyük bilginlerin eserleriyle sürdürmektedir.</span><br />
<br />
günümüzde riba faiz yerine kullanılabilir....<br />
<br />
sorularla islamiyet .com dan alıntıdır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[SELEF VE SELEFILIK]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-selef-ve-selefilik--21059</link>
			<pubDate>Tue, 26 May 2009 10:43:15 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=255">mehemet veys</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-selef-ve-selefilik--21059</guid>
			<description><![CDATA[SELEF VE SELEFILIK<br />
<br />
 <br />
<br />
EBUBEKIR SIFIL   <br />
<br />
  <br />
<br />
Tarih içinde izine rastlanmadigi halde, günümüzde birçok firka ve fikir akimi dikkat çekmektedir. Modernistler, Reformistler, Ehl-i Kur'an (Kur'aniyyun, Mealciler) ve Islâm'in saf haline dönme iddiasinda bulunan Selefîler bunlardan baslicalaridir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Günümüzde ilmin zayiflamasi ve dogru ile yanlisin birbirine karistirilmis olmasi sebebiyle bu tür akimlar, bazi iyi niyetli müslümanlarin aldanmasina, yanlis yollara sapmasina vesile olmaktadir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Bu yazi, son dönemlerde ortaya çikan akimlardan biri olan Selefîligi kisaca tanitmak ve yanlisliklarini ortaya koymak maksadiyla kaleme alinmistir. Bu akimin görüsleri, temsilcileri ve onlarin tenkidi, hakkinda müstakil kitaplar yazilacak kadar ayrintili ve önemlidir. Biz burada sadece konuyu ana hatlari ile ele alacak ve kisa degerlendirmeler yapacagiz. <br />
<br />
 <br />
<br />
Selef kime denir? <br />
<br />
 <br />
<br />
Hz. Peygamber s.a.v.'in &#8220;En hayirli nesil benim dönemimde yasayanlardir. Sonra onlari izleyenler, sonra onlarin ardindan gelenlerdir.&#8221; (1) seklindeki hadisinde &#8220;en hayirli nesiller&#8221; olduklari haber verilen ilk üç kusaga Selef denir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Bu ilk üç kusak, sirasiyla Sahabe, Tabiun ve Tebe-i Tabiîn'dir . Bunlar imanda, ilimde ve amelde bütün müslümanlar için örnek nesillerdir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Sahabe kusagi, Hz . Peygamber s.a.v.'in vefatindan sonra Islâm'in biricik temsilcileri olarak yasamis, gerek Hicaz bölgesinde, gerekse fethedilen yeni bölgelerde Islâm'i hakkiyla teblig etmis, ögrenciler yetistirmislerdir. Kur'an'i, hadis-i serifleri ve Islâmî uygulamalari bütün müslümanlar Sahabe kanaliyla ögrenmistir. Bu sebeple Sahabe'nin Islâm ilim tarihinde oldugu kadar, iman, amel, edep, zühd, vera, takva ve ahlâkta da müstesna bir mevkii vardir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Onlardan sonra gelen kusaga Tabiun denir. Bu kusak da Sahabe'nin dizinin dibinde yetismis, imani, ilmi ve ameli onlardan almistir. Bu kusaga Tabiun (izleyenler, tabi olanlar) denmesinin sebebi, Sahabe'ye uymakta gösterdikleri titizlik, ciddiyet ve özendir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Sahabe'nin önemi, Kur'an'da hayirla yad edilmis olmalari, Hz . Peygamber s.a.v.'in yasantisinin ilk ve en önemli temsilcileri olmalari hasebiyle Islâm'i en dogru sekilde anlayip yasamanin kistasi olmalari... gibi hususlardan kaynaklanmaktadir. Tabiun'un önemi ise temelde su iki noktaya dayanmaktadir: <br />
<br />
 <br />
<br />
1. Islâm'i, Sahabe kusagindan, yani en dogru sekilde anlayip yasamis olan kusaktan ögrenmis olmalari. <br />
<br />
 <br />
<br />
2. Sahabe zamaninda rastlanmayan, sonradan karsilasilmis yabanci birçok fikir akimi, kültür ve inanç sekliyle ilk defa onlarin muhatap olmasi. <br />
<br />
 <br />
<br />
Basta felsefî akimlar ve Mu'tezile , Cebriye, Mürcie gibi bid'at firkalar olmak üzere pek çok kültür, inanç ve cereyan ilk defa Tabiun döneminde Islâm toplumuna girmis ve önemli fikrî ve akidevî sarsintilara sebebiyet vermistir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Iste Tabiun nesline mensup büyük alimler, bu akimlarla mücadele ederek Sahabe'den devralinan sahih Islâm anlayisinin zedelenmeden yasamasina ve gelecek nesillere aktarilmasina sebep olmus ve çok büyük hizmette bulunmuslardir. Dolayisiyla Islâm'in özüne yabanci her türlü cereyan karsisinda nasil bir tavir takinacagimizi, Tabiun neslini örnek alarak tesbit etmekteyiz. <br />
<br />
 <br />
<br />
Tabiun dönemi, ayni zamanda fikhî mezheplerin temellerinin atildigi ve müstakil mezheplerin ortaya çiktigi dönem olarak da dikkat çeker. Bu dönemde yasamis olan Hasan-i Basrî , Süfyan -i Sevrî , Ibrahim en- Nehaî , Sa'bî ... gibi pek çok büyük alim, birer müçtehid olarak, müstakil mezhep sahibi idiler. Hanefî mezhebinin imami Ebû Hanîfe de bu kusaga mensuptu. (Allah hepsinden razi olsun) <br />
<br />
 <br />
<br />
Tabiun'dan sonra gelerek onlara ögrencilik etmis olan kusaga da Tebe-i Tabiîn veya Etbau't-Tabiîn (Tabiun neslini izleyenler) denir. Bu dönem de ilmî ihtisaslasmanin ya sandigi, hadis-i seriflerin yaygin olarak müstakil kitaplarda toplandigi, itikadî ve fikhî mezheplerin iyice yerlesip müesseselestigi bir zaman dilimidir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Kisaca tanittigimiz bu üç nesil, gerek Kur'an ve Sünnet'te övgüye mahzar olmalari, gerekse sahih Islâm anlayisinin bize kadar kesintisiz olarak gelmesinde kilit rol üstlenmistir. Bu sebeple, daha sonraki asirlarda devamli olarak merkezî bir yer tutmus ve adeta dogru-yanlis ayriminin ölçüsü olarak algilanmistir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Tarih boyunca Islâm toplumlarinda ne zaman bir sarsilma, gevseme ve bozulma görülmüsse, bu üç neslin temsil ettigi Islâm anlayisina dönüs gayretleri sayesinde toparlanma olmus ve dogru çizgi muhafaza edilmistir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Bu sebeple &#8220;Selef-i Salihîn&#8221;, Islâm Ümmeti için vazgeçilmez bir nirengi noktasi ve ölçü olmustur. <br />
<br />
 <br />
<br />
Selefîlik nedir? <br />
<br />
 <br />
<br />
Selefilik, Islâm'i, yukarida tanittigimiz Selef-i Salihîn'in anlayip yasadigi gibi anlayip yasama iddiasinin vücut verdigi bir akimdir. Ilk defa Misir'da Cemaleddin Efganî ve ögrencisi Muhammed Abduh tarafindan baslatilan &#8220; Islâmî islah&#8221; hareketi, daha sonra Selefîlik adiyla anilan zümrenin dogmasina kaynaklik etmistir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Asagi yukari ayni dönemde bugünkü Suudi Arabistan'in sinirlari içinde bulunan Necid bölgesinde ortaya çikan ve Misir'daki hareket ile benzer söylemleri dillendiren Muhammed b. Abdilvehhab'in yürüttügü &#8220; Vahhabîlik &#8221; hareketine de daha sonra Selefîlik denmistir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Bu iki hareket arasinda temelde önemli farkliliklar bulunmamakla birlikte, söz konusu iki akim su noktalarda birbirlerinden ayrilir: <br />
<br />
 <br />
<br />
1. Itikadî sahada Vahhabîler Kelâm mezheplerini kabul etmezler. Ehl-i Sünnet'in iki büyük kelâm alimi Ebu Mansur el-Maturidî ve Ebu'l-Hasan el-Es'arî Vahhabîler'e göre, saf Islâm akidesini kelamî deliller kullanmak ve akli nakle (ayet ve hadislere) hakem kilmak suretiyle bulandirmislardir. Özellikle mütesabih (2) ayet ve hadislerin Allah Tealâ'nin sanina ve yüceligine uygun olarak tevil edilmesine siddetle itiraz eden Vahhabîler, tasavvufa da ayni siddetle karsi çikarlar. <br />
<br />
 <br />
<br />
Efganî-Abduh çizgisi ise itikadî sahada kelâm alimlerinin kullandigi metoda temelde itiraz etmez; Felsefe, mantik ve kelâm gibi ilimleri reddetmez ve mütesabih ayet ve hadislerin, Allah Tealâ ile mahlukat arasinda benzerlik kurulmamasi için tevil edilmesi taraftaridir. <br />
<br />
 <br />
<br />
2. Vahhabîler, fikhî mezhep olarak Ibn Teymiyye ve ögrencisi Ibnu'l -Kayyim'in çizgisini izler. Diger mezhepleri ise istihsan, istislah, mesalih-i mürsele ... gibi delillere yer verdikleri için bid'atçilikle itham ederler. <br />
<br />
 <br />
<br />
Efganî-Abduh çizgisi ise genel olarak bir tek mezhebe mensubiyeti reddederek, bütün fikhî mezhepleri birlestirme egilimindedir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Aralarindaki ihtilaflari kisaca zikrettigimiz bu iki cereyan, zaman içinde birbirine yaklasarak &#8220;Selefî&#8221; diye anilmislardir. Ortaya çikis döneminden günümüze dogru ilerledikçe, Selefîlik akiminin içine baska görüsler de katilmistir. Dolayisiyla &#8220; Selefîlik &#8221; dendigi zaman akla her ferdinin ayni sekilde düsündügü homojen bir gruptan ziyade, asagida zikredecegimiz görüsleri benimseyen kozmopolit bir kitle gelmektedir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Selefîlerin görüsleri <br />
<br />
 <br />
<br />
Mütesabih ayet ve hadislerle ilgili görüsleri: <br />
<br />
 <br />
<br />
Selefîligin en bariz vasiflarindan birisi, mütesabih ayet ve hadisleri lugat anlamini esas alarak oldugu gibi kabul etmek seklinde kendisini göstermektedir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Buna göre Kur'an'da ve hadislerde Allah Tealâ hakkinda zikredilen &#8220;el, yüz, gelme, oturma, inme, Ars'a istiva etme, gazaplanma, gülme...&#8221; gibi sifatlar, mahlukat hakkinda ne ifade ederse, Selefîler'e göre Allah Tealâ hakkinda da ayni seyi ifade eder. <br />
<br />
 <br />
<br />
Oysa Kur'an'da yer alan pek çok ayet, Allah Tealâ'nin bu gibi sifatlarini mahlukatin sifatlarina benzetmenin dogru olmadigini ortaya koymaktadir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Her ilim dalinda, o sahanin mütehassislarinin söylediklerine itibar edilecegi açiktir. Bu gerçekten hareketle tefsir sahasinda müfessirler, hadis sahasinda muhaddisler , fikih sahasinda fukaha ve akaid sahasinda kelâm/akaid alimleri ne demisse ona itibar edilir. Ömrünü fikih ilminin meselelerine vakfetmis bir kimsenin akaid alaninda söyledikleri, bir akaid aliminin söyledikleri gibi degerlendirilmez. Yahut yillarini tefsir alaninda çalisarak geçirmis bir alimin, hadis ilminin derinlik ve inceliklerini bir hadis alimi kadar bilmesi beklenmemelidir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Tasavvuf hakkindaki görüsleri: <br />
<br />
 <br />
<br />
Islâm dünyasinin bazi yerlerinde tasavvuf adi altinda sergilenen birtakim yanlis anlayi s, Selefîler'in tasavvufun özüne düsmanlik beslemesine gerekçe teskil etmistir. Oysa Ehl -i Sünnet ve'l -Cemaat'ten asla ayri düsünülemeyecek olan gerçek tasavvuf, Batinîlik, Hurûfîlik gibi sapik cereyanlardan uzaktir. Ehl-i Sünnet çizginin muhafazasinda ve yayilmasinda son derece büyük katkilari bulunan gerçek tasavvuf ehli, müslümanlarin kalbî ve ruhî hayatinin inkisafinda, ahlâkin güzellestirilmesinde ve erdemli fertlerin yetismesinde Sahabe döneminden itibaren izlenen yolu izlemis ve tamamen onlara uymustur. Gerek itikadî, gerekse amelî sahada gerçek tasavvuf büyüklerinin eserleri ve görüsleri ortadadir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Taklid hakkindaki görüsleri: <br />
<br />
 <br />
<br />
Bir kisim Selefîler, fikhî meselelerde herhangi bir müçtehid imamin taklid edilmesine de siddetle karsi çikarak, bunun da kisiyi sirke ve küfre götürecegini iddia ederler. Bu iddialarini ispat için de birtakim ayet ve hadisleri delil olarak öne sürerler. <br />
<br />
Oysa bu ayet ve hadislere yakindan bakildiginda taklidin haramligi iddiasina uygun hale getirmek için zorlama yoluyla tevil edildikleri görülür. Tipki tevessül konusunda oldugu gibi, taklidin haramligi konusunda da bu ümmetin tatbikati Selefîler'in iddialarinin geçersiz oldugunu gösteren en büyük delildir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Hadis alimleri arasinda ittifakla dile getirilen bir husus vardir: Hadislerin sahih, hasen veya zayif oldugu konusunda hadis alimleri tarafindan verilen hükümler, onlarin kendi içtihadlarinin sonucudur. Dolayisiyla onlardan sonra gelen ve onlarin kitaplarinda yer alan hadisleri delil kabul edenler, onlarin bu hadislerin sihhati konusundaki içtihadlarini taklid etmis olmaktadirlar. <br />
<br />
 <br />
<br />
Bugün bizlerin, bizden bin ikiyüz, bin üçyüz sene önce yasamis hadis ravilerinin ahvalini ve durumlarini bilmemizin bir tek yolu vardir. O da hadis alimlerinin bu konudaki görüslerini bize nakleden kitaplara basvurmaktir. Su halde bizim, herhangi bir hadisin güvenilir olup olmadigi yolundaki degerlendirmemiz, tamamen hadis alimlerinin içtihadina dayanmaktadir ve bu da tamamiyla bir &#8220;taklid&#8221;dir. Her hususta Selef'e tabi olduklarini iddia eden Selefîler dahi bu konuda hadis alimlerini taklid eden birer &#8220;mukallid&#8221;dir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Eger herhangi bir alimin bir görüsünü, delilini bilmeden kabul etmek demek olan taklid haramsa, bu harami Selefîler de islemektedir. Eger hadis alimlerinin hadislerin sihhati-zaafi konusundaki kanaatlerini taklid etmek caiz ise, müçtehid imamlarin fikhî konulardaki içtihadlarini taklid etmek niçin haram olsun? <br />
<br />
 <br />
<br />
Kiyas konusundaki görüsleri: <br />
<br />
 <br />
<br />
Günümüzde Selefîler olarak anilan grup içinde, kiyasin ser'î bir delil sayilamayacagini, çünkü kiyasin, &#8220;Allah'in dininde sahsi görüs ile hüküm vermek&#8221; oldugunu söyleyenler mevcuttur. <br />
<br />
 <br />
<br />
Oysa fikih usulü kitaplarinda ayrintili bir sekilde açiklandigi gibi, gerek Kur'an ayetleri, gerekse hadisler, vakia olarak sinirlidir ve insanligin karsilastigi her olayin hükmünün, ayetlerde ve hadislerde zikredilmis olmasi mümkün degildir. Kur'an ve Sünnet konusunda biraz malumati olan herkes bu noktayi kabul ve itiraf eder. <br />
<br />
 <br />
<br />
Su halde hükmü Kur'an ve Sünnet'te zikredilmeyen olaylar hakkinda yapilabilecek iki seçenek var. Ya bu olaylar hakkinda Islâm'in herhangi bir hükmünün ve açiklamasinin olmadigini söylemek, ya da karsilastigimiz olayin bizzat kendisi olmasa da, benzeri hakkinda Kur'an ve Sünnet'te yer alan bir hükmü, aralarindaki benzerlik dolayisiyla yeni olaya da tatbik etmek. <br />
<br />
 <br />
<br />
Bu seçeneklerden ilkinin dogru oldugunu söylemek, Islâm'in evrensel oldugunu, bütün zaman ve mekânlarin problemlerine çözüm getirme özelligini haiz bulundugunu inkâr etmek demektir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Kiyas'i inkâr eden Ibn Hazm , bu iddiasi sebebiyle, birakalim bir &#8220;Islâm alimi&#8221;ni, akli basinda siradan bir kimsenin bile gülüp geçecegi seyler söylemistir. Mesela Kur'an ve Sünnet'de domuz etinin haram oldugu zikredilmistir. Ama domuzun yaginin haram olduguna dair ne Kur'an'da , ne de Sünnet'te herhangi bir hüküm yoktur. Sirf bu gerekçeyle Ibn Hazm, domuzun yaginin haram olmadigini söylemistir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Iste kiyasin reddedilmesi sonucunda varilacak komik nokta budur. <br />
<br />
 <br />
<br />
Ehl-i Sünnet ne diyor? <br />
<br />
 <br />
<br />
Her ne kadar Selefîler, yukarida özetlemeye çalistigimiz görüslerinde Selef-i Salihîn'i örnek aldiklarini söylüyorsa da, bunun sadece bir iddia oldugunu söylemek durumundayiz. Esasinda mesela Imam-i Azam Ebu Hanife Hazretleri de Selef'tendir ve onun gerek itikadî, gerekse fikhî görüslerini benimsemek, gerçek Selefîliktir. Bu söyledigimiz diger büyük imamlar için de söz konusudur. <br />
<br />
 <br />
<br />
Ebu'l-Muzaffer el-Isferâînî , Ehl -i Sünnet ve'l-Cemaat'in itikadî çizgisini ortaya koyan özellikleri zikrettikten sonra söyle der: <br />
<br />
 <br />
<br />
&#8220; Bilmis ol ki, Firka-i Naciye'nin (kurtulusa eren grubun) akaidinin özellikleri olarak zikrettigimiz bütün bu hususlar, imanin sihhati babinda bilinmesi gereken hususlardir. (...) <br />
<br />
 <br />
<br />
&#8220; Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in itikadi olarak zikrettigimiz hususlarin hiç birisi hakkinda Safi'î ile Ebu Hanîfe; (Allah her ikisine de rahmet eylesin) arasinda herhangi bir ihtilaf yoktur. Sadece bu iki imam degil, Malik, Evzaî , Davud ez-Zahirî, Zührî , Leys b. Sa'd , Ahmed b. Hanbel , Süfyan es-Sevrî , Süfyân b. Uyeyne , Yahya b. Maîn , Ishak b. Rahuye , Muhammed b. Ishak el-Hanzalî , Muhammed b. Eslem et-Tûsî , Yahya b. Yahya en-Nisaburî , Hüseyin b. Fadl el-Becelî , Ebu Yusuf, Muhammed b. Hasan, Züfer b. Hüzeyl, Ebu Sevr ve Hicaz, Sam, Irak imamlari, Horasan ve Maveraunnehir imamlari gibi Ehl-i Rey ve Ehl-i Hadis'in tümü ile onlardan önce yasamis olan Sahabe, Tabiun ve Etbau't-Tabiîn de bütün bu konularda görüs birligi içindedir. Bu iki firka ( Ehl-i Rey ve Ehl-i Hadis) arasinda bütün bu konularda herhangi bir ihtilaf bulunmadigini tahkik etmek isteyenler, Ebu Hanîfe'nin Kelâm sahasinda yazdigi Kitabu'l-Âlim (ve'l-Müte'allim)'e, el-Fikhu'l-Ekber'e (...) ve Osman el-Bettî'ye yazdigi (...) el-Vasiyye'sine baksin. Keza Safiî'nin yazdigi eserlere baksin. Bu ikisinin mezhebi arasinda herhangi bir farklilik bulamayacaktir. <br />
<br />
 <br />
<br />
&#8220;Bütün bu imamlardan, burada zikrettigimiz hususlar ile çelisik olarak nakledilen görüslerin tümü, bid'atçilerin, kendi mezheplerini güzel ve dogru göstermek için uydurdugu yalanlardir. (...) Bu kimseler, Ehl-i Sünnet'in kiliçlarindan korktuklari için kendi habis akidelerini ihtiva eden sözleri Ebu Hanîfe'ye nisbet etmis ve onun arkasina gizlenmislerdir....&#8221; (et-Tabsîr fi'd-Dîn, s. 113-114) <br />
<br />
 <br />
<br />
Bu ifadeler bize sunu göstermektedir: Selefîler'in &#8220;Selef&#8221; anlayisi ile gerçek Selef arasinda büyük farklilik var. Dolayisiyla adina Selefîlik denen akim, her ne kadar Selef'in anlayis ve uygulamalarini esas aldigini söylüyorsa da, aslinda Selef'in anlayis ve uygulamalariyla bagdastirilmasi hayli zor olan fikirler benimsemistir. Onlarin reddedici, dislayici, kati ve tekelci anlayisi, ne &#8220;Ehl-i Sünnet-i Hâssa&#8221; dedigimiz Selef'te, ne de &#8220; Ehl-i Sünnet-i Âmme&#8221; dedigimiz Halef'te görülür. <br />
<br />
 <br />
<br />
1 Basta Buhârî ve Müslim olmak üzere pek çok hadis alimi tarafindan rivayet edilmistir. <br />
<br />
 <br />
<br />
2 &#8220;Allah Teala'nin eli, yüzü, gelmesi, gülmesi, gazaplanmasi , Ars'a istiva etmesi...&#8221; gibi ilk bakista mahlukata ait özellikler ile benzerlik arz eden, ancak mahiyet olarak farkli olan hususlarin zikredildigi ayet ve hadisler.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[SELEF VE SELEFILIK<br />
<br />
 <br />
<br />
EBUBEKIR SIFIL   <br />
<br />
  <br />
<br />
Tarih içinde izine rastlanmadigi halde, günümüzde birçok firka ve fikir akimi dikkat çekmektedir. Modernistler, Reformistler, Ehl-i Kur'an (Kur'aniyyun, Mealciler) ve Islâm'in saf haline dönme iddiasinda bulunan Selefîler bunlardan baslicalaridir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Günümüzde ilmin zayiflamasi ve dogru ile yanlisin birbirine karistirilmis olmasi sebebiyle bu tür akimlar, bazi iyi niyetli müslümanlarin aldanmasina, yanlis yollara sapmasina vesile olmaktadir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Bu yazi, son dönemlerde ortaya çikan akimlardan biri olan Selefîligi kisaca tanitmak ve yanlisliklarini ortaya koymak maksadiyla kaleme alinmistir. Bu akimin görüsleri, temsilcileri ve onlarin tenkidi, hakkinda müstakil kitaplar yazilacak kadar ayrintili ve önemlidir. Biz burada sadece konuyu ana hatlari ile ele alacak ve kisa degerlendirmeler yapacagiz. <br />
<br />
 <br />
<br />
Selef kime denir? <br />
<br />
 <br />
<br />
Hz. Peygamber s.a.v.'in &#8220;En hayirli nesil benim dönemimde yasayanlardir. Sonra onlari izleyenler, sonra onlarin ardindan gelenlerdir.&#8221; (1) seklindeki hadisinde &#8220;en hayirli nesiller&#8221; olduklari haber verilen ilk üç kusaga Selef denir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Bu ilk üç kusak, sirasiyla Sahabe, Tabiun ve Tebe-i Tabiîn'dir . Bunlar imanda, ilimde ve amelde bütün müslümanlar için örnek nesillerdir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Sahabe kusagi, Hz . Peygamber s.a.v.'in vefatindan sonra Islâm'in biricik temsilcileri olarak yasamis, gerek Hicaz bölgesinde, gerekse fethedilen yeni bölgelerde Islâm'i hakkiyla teblig etmis, ögrenciler yetistirmislerdir. Kur'an'i, hadis-i serifleri ve Islâmî uygulamalari bütün müslümanlar Sahabe kanaliyla ögrenmistir. Bu sebeple Sahabe'nin Islâm ilim tarihinde oldugu kadar, iman, amel, edep, zühd, vera, takva ve ahlâkta da müstesna bir mevkii vardir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Onlardan sonra gelen kusaga Tabiun denir. Bu kusak da Sahabe'nin dizinin dibinde yetismis, imani, ilmi ve ameli onlardan almistir. Bu kusaga Tabiun (izleyenler, tabi olanlar) denmesinin sebebi, Sahabe'ye uymakta gösterdikleri titizlik, ciddiyet ve özendir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Sahabe'nin önemi, Kur'an'da hayirla yad edilmis olmalari, Hz . Peygamber s.a.v.'in yasantisinin ilk ve en önemli temsilcileri olmalari hasebiyle Islâm'i en dogru sekilde anlayip yasamanin kistasi olmalari... gibi hususlardan kaynaklanmaktadir. Tabiun'un önemi ise temelde su iki noktaya dayanmaktadir: <br />
<br />
 <br />
<br />
1. Islâm'i, Sahabe kusagindan, yani en dogru sekilde anlayip yasamis olan kusaktan ögrenmis olmalari. <br />
<br />
 <br />
<br />
2. Sahabe zamaninda rastlanmayan, sonradan karsilasilmis yabanci birçok fikir akimi, kültür ve inanç sekliyle ilk defa onlarin muhatap olmasi. <br />
<br />
 <br />
<br />
Basta felsefî akimlar ve Mu'tezile , Cebriye, Mürcie gibi bid'at firkalar olmak üzere pek çok kültür, inanç ve cereyan ilk defa Tabiun döneminde Islâm toplumuna girmis ve önemli fikrî ve akidevî sarsintilara sebebiyet vermistir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Iste Tabiun nesline mensup büyük alimler, bu akimlarla mücadele ederek Sahabe'den devralinan sahih Islâm anlayisinin zedelenmeden yasamasina ve gelecek nesillere aktarilmasina sebep olmus ve çok büyük hizmette bulunmuslardir. Dolayisiyla Islâm'in özüne yabanci her türlü cereyan karsisinda nasil bir tavir takinacagimizi, Tabiun neslini örnek alarak tesbit etmekteyiz. <br />
<br />
 <br />
<br />
Tabiun dönemi, ayni zamanda fikhî mezheplerin temellerinin atildigi ve müstakil mezheplerin ortaya çiktigi dönem olarak da dikkat çeker. Bu dönemde yasamis olan Hasan-i Basrî , Süfyan -i Sevrî , Ibrahim en- Nehaî , Sa'bî ... gibi pek çok büyük alim, birer müçtehid olarak, müstakil mezhep sahibi idiler. Hanefî mezhebinin imami Ebû Hanîfe de bu kusaga mensuptu. (Allah hepsinden razi olsun) <br />
<br />
 <br />
<br />
Tabiun'dan sonra gelerek onlara ögrencilik etmis olan kusaga da Tebe-i Tabiîn veya Etbau't-Tabiîn (Tabiun neslini izleyenler) denir. Bu dönem de ilmî ihtisaslasmanin ya sandigi, hadis-i seriflerin yaygin olarak müstakil kitaplarda toplandigi, itikadî ve fikhî mezheplerin iyice yerlesip müesseselestigi bir zaman dilimidir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Kisaca tanittigimiz bu üç nesil, gerek Kur'an ve Sünnet'te övgüye mahzar olmalari, gerekse sahih Islâm anlayisinin bize kadar kesintisiz olarak gelmesinde kilit rol üstlenmistir. Bu sebeple, daha sonraki asirlarda devamli olarak merkezî bir yer tutmus ve adeta dogru-yanlis ayriminin ölçüsü olarak algilanmistir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Tarih boyunca Islâm toplumlarinda ne zaman bir sarsilma, gevseme ve bozulma görülmüsse, bu üç neslin temsil ettigi Islâm anlayisina dönüs gayretleri sayesinde toparlanma olmus ve dogru çizgi muhafaza edilmistir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Bu sebeple &#8220;Selef-i Salihîn&#8221;, Islâm Ümmeti için vazgeçilmez bir nirengi noktasi ve ölçü olmustur. <br />
<br />
 <br />
<br />
Selefîlik nedir? <br />
<br />
 <br />
<br />
Selefilik, Islâm'i, yukarida tanittigimiz Selef-i Salihîn'in anlayip yasadigi gibi anlayip yasama iddiasinin vücut verdigi bir akimdir. Ilk defa Misir'da Cemaleddin Efganî ve ögrencisi Muhammed Abduh tarafindan baslatilan &#8220; Islâmî islah&#8221; hareketi, daha sonra Selefîlik adiyla anilan zümrenin dogmasina kaynaklik etmistir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Asagi yukari ayni dönemde bugünkü Suudi Arabistan'in sinirlari içinde bulunan Necid bölgesinde ortaya çikan ve Misir'daki hareket ile benzer söylemleri dillendiren Muhammed b. Abdilvehhab'in yürüttügü &#8220; Vahhabîlik &#8221; hareketine de daha sonra Selefîlik denmistir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Bu iki hareket arasinda temelde önemli farkliliklar bulunmamakla birlikte, söz konusu iki akim su noktalarda birbirlerinden ayrilir: <br />
<br />
 <br />
<br />
1. Itikadî sahada Vahhabîler Kelâm mezheplerini kabul etmezler. Ehl-i Sünnet'in iki büyük kelâm alimi Ebu Mansur el-Maturidî ve Ebu'l-Hasan el-Es'arî Vahhabîler'e göre, saf Islâm akidesini kelamî deliller kullanmak ve akli nakle (ayet ve hadislere) hakem kilmak suretiyle bulandirmislardir. Özellikle mütesabih (2) ayet ve hadislerin Allah Tealâ'nin sanina ve yüceligine uygun olarak tevil edilmesine siddetle itiraz eden Vahhabîler, tasavvufa da ayni siddetle karsi çikarlar. <br />
<br />
 <br />
<br />
Efganî-Abduh çizgisi ise itikadî sahada kelâm alimlerinin kullandigi metoda temelde itiraz etmez; Felsefe, mantik ve kelâm gibi ilimleri reddetmez ve mütesabih ayet ve hadislerin, Allah Tealâ ile mahlukat arasinda benzerlik kurulmamasi için tevil edilmesi taraftaridir. <br />
<br />
 <br />
<br />
2. Vahhabîler, fikhî mezhep olarak Ibn Teymiyye ve ögrencisi Ibnu'l -Kayyim'in çizgisini izler. Diger mezhepleri ise istihsan, istislah, mesalih-i mürsele ... gibi delillere yer verdikleri için bid'atçilikle itham ederler. <br />
<br />
 <br />
<br />
Efganî-Abduh çizgisi ise genel olarak bir tek mezhebe mensubiyeti reddederek, bütün fikhî mezhepleri birlestirme egilimindedir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Aralarindaki ihtilaflari kisaca zikrettigimiz bu iki cereyan, zaman içinde birbirine yaklasarak &#8220;Selefî&#8221; diye anilmislardir. Ortaya çikis döneminden günümüze dogru ilerledikçe, Selefîlik akiminin içine baska görüsler de katilmistir. Dolayisiyla &#8220; Selefîlik &#8221; dendigi zaman akla her ferdinin ayni sekilde düsündügü homojen bir gruptan ziyade, asagida zikredecegimiz görüsleri benimseyen kozmopolit bir kitle gelmektedir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Selefîlerin görüsleri <br />
<br />
 <br />
<br />
Mütesabih ayet ve hadislerle ilgili görüsleri: <br />
<br />
 <br />
<br />
Selefîligin en bariz vasiflarindan birisi, mütesabih ayet ve hadisleri lugat anlamini esas alarak oldugu gibi kabul etmek seklinde kendisini göstermektedir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Buna göre Kur'an'da ve hadislerde Allah Tealâ hakkinda zikredilen &#8220;el, yüz, gelme, oturma, inme, Ars'a istiva etme, gazaplanma, gülme...&#8221; gibi sifatlar, mahlukat hakkinda ne ifade ederse, Selefîler'e göre Allah Tealâ hakkinda da ayni seyi ifade eder. <br />
<br />
 <br />
<br />
Oysa Kur'an'da yer alan pek çok ayet, Allah Tealâ'nin bu gibi sifatlarini mahlukatin sifatlarina benzetmenin dogru olmadigini ortaya koymaktadir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Her ilim dalinda, o sahanin mütehassislarinin söylediklerine itibar edilecegi açiktir. Bu gerçekten hareketle tefsir sahasinda müfessirler, hadis sahasinda muhaddisler , fikih sahasinda fukaha ve akaid sahasinda kelâm/akaid alimleri ne demisse ona itibar edilir. Ömrünü fikih ilminin meselelerine vakfetmis bir kimsenin akaid alaninda söyledikleri, bir akaid aliminin söyledikleri gibi degerlendirilmez. Yahut yillarini tefsir alaninda çalisarak geçirmis bir alimin, hadis ilminin derinlik ve inceliklerini bir hadis alimi kadar bilmesi beklenmemelidir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Tasavvuf hakkindaki görüsleri: <br />
<br />
 <br />
<br />
Islâm dünyasinin bazi yerlerinde tasavvuf adi altinda sergilenen birtakim yanlis anlayi s, Selefîler'in tasavvufun özüne düsmanlik beslemesine gerekçe teskil etmistir. Oysa Ehl -i Sünnet ve'l -Cemaat'ten asla ayri düsünülemeyecek olan gerçek tasavvuf, Batinîlik, Hurûfîlik gibi sapik cereyanlardan uzaktir. Ehl-i Sünnet çizginin muhafazasinda ve yayilmasinda son derece büyük katkilari bulunan gerçek tasavvuf ehli, müslümanlarin kalbî ve ruhî hayatinin inkisafinda, ahlâkin güzellestirilmesinde ve erdemli fertlerin yetismesinde Sahabe döneminden itibaren izlenen yolu izlemis ve tamamen onlara uymustur. Gerek itikadî, gerekse amelî sahada gerçek tasavvuf büyüklerinin eserleri ve görüsleri ortadadir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Taklid hakkindaki görüsleri: <br />
<br />
 <br />
<br />
Bir kisim Selefîler, fikhî meselelerde herhangi bir müçtehid imamin taklid edilmesine de siddetle karsi çikarak, bunun da kisiyi sirke ve küfre götürecegini iddia ederler. Bu iddialarini ispat için de birtakim ayet ve hadisleri delil olarak öne sürerler. <br />
<br />
Oysa bu ayet ve hadislere yakindan bakildiginda taklidin haramligi iddiasina uygun hale getirmek için zorlama yoluyla tevil edildikleri görülür. Tipki tevessül konusunda oldugu gibi, taklidin haramligi konusunda da bu ümmetin tatbikati Selefîler'in iddialarinin geçersiz oldugunu gösteren en büyük delildir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Hadis alimleri arasinda ittifakla dile getirilen bir husus vardir: Hadislerin sahih, hasen veya zayif oldugu konusunda hadis alimleri tarafindan verilen hükümler, onlarin kendi içtihadlarinin sonucudur. Dolayisiyla onlardan sonra gelen ve onlarin kitaplarinda yer alan hadisleri delil kabul edenler, onlarin bu hadislerin sihhati konusundaki içtihadlarini taklid etmis olmaktadirlar. <br />
<br />
 <br />
<br />
Bugün bizlerin, bizden bin ikiyüz, bin üçyüz sene önce yasamis hadis ravilerinin ahvalini ve durumlarini bilmemizin bir tek yolu vardir. O da hadis alimlerinin bu konudaki görüslerini bize nakleden kitaplara basvurmaktir. Su halde bizim, herhangi bir hadisin güvenilir olup olmadigi yolundaki degerlendirmemiz, tamamen hadis alimlerinin içtihadina dayanmaktadir ve bu da tamamiyla bir &#8220;taklid&#8221;dir. Her hususta Selef'e tabi olduklarini iddia eden Selefîler dahi bu konuda hadis alimlerini taklid eden birer &#8220;mukallid&#8221;dir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Eger herhangi bir alimin bir görüsünü, delilini bilmeden kabul etmek demek olan taklid haramsa, bu harami Selefîler de islemektedir. Eger hadis alimlerinin hadislerin sihhati-zaafi konusundaki kanaatlerini taklid etmek caiz ise, müçtehid imamlarin fikhî konulardaki içtihadlarini taklid etmek niçin haram olsun? <br />
<br />
 <br />
<br />
Kiyas konusundaki görüsleri: <br />
<br />
 <br />
<br />
Günümüzde Selefîler olarak anilan grup içinde, kiyasin ser'î bir delil sayilamayacagini, çünkü kiyasin, &#8220;Allah'in dininde sahsi görüs ile hüküm vermek&#8221; oldugunu söyleyenler mevcuttur. <br />
<br />
 <br />
<br />
Oysa fikih usulü kitaplarinda ayrintili bir sekilde açiklandigi gibi, gerek Kur'an ayetleri, gerekse hadisler, vakia olarak sinirlidir ve insanligin karsilastigi her olayin hükmünün, ayetlerde ve hadislerde zikredilmis olmasi mümkün degildir. Kur'an ve Sünnet konusunda biraz malumati olan herkes bu noktayi kabul ve itiraf eder. <br />
<br />
 <br />
<br />
Su halde hükmü Kur'an ve Sünnet'te zikredilmeyen olaylar hakkinda yapilabilecek iki seçenek var. Ya bu olaylar hakkinda Islâm'in herhangi bir hükmünün ve açiklamasinin olmadigini söylemek, ya da karsilastigimiz olayin bizzat kendisi olmasa da, benzeri hakkinda Kur'an ve Sünnet'te yer alan bir hükmü, aralarindaki benzerlik dolayisiyla yeni olaya da tatbik etmek. <br />
<br />
 <br />
<br />
Bu seçeneklerden ilkinin dogru oldugunu söylemek, Islâm'in evrensel oldugunu, bütün zaman ve mekânlarin problemlerine çözüm getirme özelligini haiz bulundugunu inkâr etmek demektir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Kiyas'i inkâr eden Ibn Hazm , bu iddiasi sebebiyle, birakalim bir &#8220;Islâm alimi&#8221;ni, akli basinda siradan bir kimsenin bile gülüp geçecegi seyler söylemistir. Mesela Kur'an ve Sünnet'de domuz etinin haram oldugu zikredilmistir. Ama domuzun yaginin haram olduguna dair ne Kur'an'da , ne de Sünnet'te herhangi bir hüküm yoktur. Sirf bu gerekçeyle Ibn Hazm, domuzun yaginin haram olmadigini söylemistir. <br />
<br />
 <br />
<br />
Iste kiyasin reddedilmesi sonucunda varilacak komik nokta budur. <br />
<br />
 <br />
<br />
Ehl-i Sünnet ne diyor? <br />
<br />
 <br />
<br />
Her ne kadar Selefîler, yukarida özetlemeye çalistigimiz görüslerinde Selef-i Salihîn'i örnek aldiklarini söylüyorsa da, bunun sadece bir iddia oldugunu söylemek durumundayiz. Esasinda mesela Imam-i Azam Ebu Hanife Hazretleri de Selef'tendir ve onun gerek itikadî, gerekse fikhî görüslerini benimsemek, gerçek Selefîliktir. Bu söyledigimiz diger büyük imamlar için de söz konusudur. <br />
<br />
 <br />
<br />
Ebu'l-Muzaffer el-Isferâînî , Ehl -i Sünnet ve'l-Cemaat'in itikadî çizgisini ortaya koyan özellikleri zikrettikten sonra söyle der: <br />
<br />
 <br />
<br />
&#8220; Bilmis ol ki, Firka-i Naciye'nin (kurtulusa eren grubun) akaidinin özellikleri olarak zikrettigimiz bütün bu hususlar, imanin sihhati babinda bilinmesi gereken hususlardir. (...) <br />
<br />
 <br />
<br />
&#8220; Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in itikadi olarak zikrettigimiz hususlarin hiç birisi hakkinda Safi'î ile Ebu Hanîfe; (Allah her ikisine de rahmet eylesin) arasinda herhangi bir ihtilaf yoktur. Sadece bu iki imam degil, Malik, Evzaî , Davud ez-Zahirî, Zührî , Leys b. Sa'd , Ahmed b. Hanbel , Süfyan es-Sevrî , Süfyân b. Uyeyne , Yahya b. Maîn , Ishak b. Rahuye , Muhammed b. Ishak el-Hanzalî , Muhammed b. Eslem et-Tûsî , Yahya b. Yahya en-Nisaburî , Hüseyin b. Fadl el-Becelî , Ebu Yusuf, Muhammed b. Hasan, Züfer b. Hüzeyl, Ebu Sevr ve Hicaz, Sam, Irak imamlari, Horasan ve Maveraunnehir imamlari gibi Ehl-i Rey ve Ehl-i Hadis'in tümü ile onlardan önce yasamis olan Sahabe, Tabiun ve Etbau't-Tabiîn de bütün bu konularda görüs birligi içindedir. Bu iki firka ( Ehl-i Rey ve Ehl-i Hadis) arasinda bütün bu konularda herhangi bir ihtilaf bulunmadigini tahkik etmek isteyenler, Ebu Hanîfe'nin Kelâm sahasinda yazdigi Kitabu'l-Âlim (ve'l-Müte'allim)'e, el-Fikhu'l-Ekber'e (...) ve Osman el-Bettî'ye yazdigi (...) el-Vasiyye'sine baksin. Keza Safiî'nin yazdigi eserlere baksin. Bu ikisinin mezhebi arasinda herhangi bir farklilik bulamayacaktir. <br />
<br />
 <br />
<br />
&#8220;Bütün bu imamlardan, burada zikrettigimiz hususlar ile çelisik olarak nakledilen görüslerin tümü, bid'atçilerin, kendi mezheplerini güzel ve dogru göstermek için uydurdugu yalanlardir. (...) Bu kimseler, Ehl-i Sünnet'in kiliçlarindan korktuklari için kendi habis akidelerini ihtiva eden sözleri Ebu Hanîfe'ye nisbet etmis ve onun arkasina gizlenmislerdir....&#8221; (et-Tabsîr fi'd-Dîn, s. 113-114) <br />
<br />
 <br />
<br />
Bu ifadeler bize sunu göstermektedir: Selefîler'in &#8220;Selef&#8221; anlayisi ile gerçek Selef arasinda büyük farklilik var. Dolayisiyla adina Selefîlik denen akim, her ne kadar Selef'in anlayis ve uygulamalarini esas aldigini söylüyorsa da, aslinda Selef'in anlayis ve uygulamalariyla bagdastirilmasi hayli zor olan fikirler benimsemistir. Onlarin reddedici, dislayici, kati ve tekelci anlayisi, ne &#8220;Ehl-i Sünnet-i Hâssa&#8221; dedigimiz Selef'te, ne de &#8220; Ehl-i Sünnet-i Âmme&#8221; dedigimiz Halef'te görülür. <br />
<br />
 <br />
<br />
1 Basta Buhârî ve Müslim olmak üzere pek çok hadis alimi tarafindan rivayet edilmistir. <br />
<br />
 <br />
<br />
2 &#8220;Allah Teala'nin eli, yüzü, gelmesi, gülmesi, gazaplanmasi , Ars'a istiva etmesi...&#8221; gibi ilk bakista mahlukata ait özellikler ile benzerlik arz eden, ancak mahiyet olarak farkli olan hususlarin zikredildigi ayet ve hadisler.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mu'tezile]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-mu-tezile</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jan 2009 21:36:19 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=3796">Zefyhr</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-mu-tezile</guid>
			<description><![CDATA[Mu'tezile (Arapça: &#1575;&#1604;&#1605;&#1593;&#1578;&#1586;&#1604;&#1577<img src="https://islamiforum.net/images/smilies/wink.gif" alt="Wink" title="Wink" class="smilie smilie_2" />, İslam dinindeki bir itikâdî mezhep. Mu'tezile kelimesi (i'tezele sözcüğünden türeyerek) ayrılanlar mânâsına gelir. Mutezile mezhebinden olan kişiye mutezili denir. Mu'tezile mezhebi ise kendini ehlü'l-adl ve'ttevhîd ("adalet ve tevhid ehli") olarak adlandırır. Özellikle kader ve kaza konularındaki yorumları ve inançları nedeniyle İslâm dinindeki diğer mezheplerden ayrılmışlardır; İslâm dininin çoğunluğunu oluşturan mezhepler, ehl-i sünnet, Mu'tezile'yi İslam dışı saymaktadır. Ayrıca Mu'tezile mezhebi akla fazla değer vermesi ve özellikle Abbasiler döneminde felsefe ile girdiği yakın ilişkiler dolayısıyla barındırdığı felsefi metod ve kararlar nedeniyle fazlasıyla eleştirilmiştir. Özellikle de nass (ayet veya hadis) ile akılın çeliştiği noktalarda sıklıkla nassı akla uygun gelecek şekilde yorumlamaları diğer mezheplerde büyük tepki uyandırmıştır. Modern zamanlardaki bazı araştırmacı ve İslam tarihçileri de Mu'tezile mezhebini akla verdiği önem ve metodları bakımından, çeşitli hususlarda rasyonalist olarak tanımlanabilir. Mu'tezile mezhebinin kendi içinde barındırdığı 5 esası vardır, bu esasların ilki olan ve İslâm dininin de ilk esası olan tevhidin bu beş esasın temeli olduğunu öne sürerler. Bazı cemaat ve mezhepler bu düşünceye karşı çıkmıştır.<br />
Konu başlıkları<br />
<br />
<br />
   <br />
<br />
Ortaya Çıkışı <br />
<br />
Mu'tezile topluluğunun ortaya çıkışı konusunda çeşitli ihtilaflar vardır. Çoğu İslam tarihçisine göre mutezilenin ortaya çıkışı Hasan-ı Basri'nin talebelerinden Vâsıl bin Atâ'nın hocasından büyük bir günah işleyen insanın mümin kalamayacağı (Günah-ı kebair) hususundaki bir tartışmadan dolayı ayrılması ile doğmuştur. Hasan-ı Basri'den ayrıldıktan sonra kendisine Vasıl bizden ayrıldı (itizal etti) demiş ve kendisi ile birlikte ayrılan Amr bin Ubeyd ile Vasıl bin Ata başka bir ders meclisi kurmuş ve zamanla bir genel düşünce ve topluluk oluşmuştur. İlk Mutezile mezhebine de bu yüzden Vasıliyye denir.<br />
<br />
Bazı İslam alimleri mu'tezile mezhebinin ortaya çıkışı konusunda farklı bir düşünce ortaya atmışlardır. Onlara göre mu'tezile ilk kez dördüncü halife Ali'nin taraftarlarından bir kısmının, Ali'nin oğlu Hasan'ın hilafeti Muaviye'ye devredip Muaviye'ye biat etmesi üzerine, siyaseti bırakarak itikad ile ilgilenmeleri sonucu ortaya çıkmıştır.<br />
<br />
Mutezile mensupları eserlerinde mezhebin Vâsıl bin Atâ'dan çok önceleri ortaya çıktığını ve birçok ehl-i beytin de mutezili olduğunu iddia etmişlerdir. Ayrıca Vâsıl'ın hocası olan Hasan-ı Basri'nin de kader konusundaki görüşleri nedeniyle mutezili olduğunu iddia etmişlerdir. Zira, Hasan-ı Basri'nin kader konusundaki görüşleri kaderiyye ve mutezile mezheplerinin görüşleriyle aynıdır. Her ne kadar Vasıl bin Ata'nın Hasan-ı Basri'den ayrılmasına neden olmuş olsa da, büyük günah işleyenin durumu konusunda Hasan-ı Basri'nin savunduğu görüş mutezilenin görüşüne çok yakındır.<br />
<br />
Mu'tezile yani ayrılanlar isminin kaynağı konusunda da çeşitli ihtilaflar mevcuttur. Mutezile mezhebinin Vasıl bin Ata ile başladığını düşünenler ismi Vasıl'ın Hasan-ı Basri'den ayrılması ile açıklarken, Ali taraftarları tarafından Hasan zamanında oluşturulduğunu düşünenler ise Ali taraftarlarının siyasetten ayrılıp itikadla uğraşmaya başlamaları ile açıklar. Bazı İslam alimleri ise mutezile isminin, kader konusunda mutezile ile yakınlaşan bir Yahudi mezhebi olan "Feruşim"in isminin Arapça'sı olduğunu ileri sürmüştür.<br />
<br />
= Mutezile Mezhebinin İman Görüşü <br />
<br />
Mutezile'ye göre iman kalp ile tasdik, dil ile ikrar, ve amelden oluşur. Buna göre Mutezile inancında kişinin mümin yani "inanan" sayılabilmesi için kalbi ile İslâm'a inanması, dili ile bunu beyan etmesi ve hareketleriyle yani amel ile bunu göstermesi gerekir. Aynı iman görüşüne sahip diğer itikad mezhepleri Hariciyye ve Zeydiyye'dir. Ayrıca ünlü fıkıh alimleri İmam Mâlik, İmam Şâfiî ve İmam Hanbel de aynı iman görüşüne sahipti.<br />
<br />
El Menzile beyne'l-menzileteyn<br />
<br />
Mezhebin temel kurallarından birisini özetleyen cümledir. "İki konum arasındaki bir konum" anlamına gelen ifade, Mu'tezile mezhebinin büyük günah işleyenin durumu hakkındaki görüşününü tanımlamaktadır. Buna göre Mu'tezile mezhebi, büyük günah işleyen mü'minin (İslam dinine inananın) kâfir olmayacağını fakat mü'min olarak da kalmayacağını savunur. Kişi artık iman ile küfür (yani inanmak ile inanmamak) arasındaki bir noktadadır ve bu noktada ona fasık ismi verilir. İfadede bahsedilen iki konum iman ve küfürdür. Kişi işlediği büyük günah için tövbe edip, bu günahtan uzaklaşırsa tekrar mü'min olur. Eğer böyle yapmazsa ve fasık olarak ölürse, ahiret yaşamında cehennemlik olur.<br />
<br />
İslam dinindeki diğer itikad mezheplerinin konu hakkındaki görüşleri farklıdır bu sebeple bu ifade sadece Mu'tezile mezhebinin konu ile ilgili görüşünü tanımlamak için kullanılabilir.<br />
<br />
Mutezile Mezhebinin Esasları <br />
<br />
Mütezile'de önemli esasların başında Tevhid, Adalet, Va'd ve Vaîd (Söz ve tehdit, kişinin amelinin haliki oluşu), el Menziletu beyne'l-menzileteyn (büyük günah işleyenlerin iman ve inançsızlık arasında bir yerde bulunmaları), Emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münkerin farz-ı ayn oluşu gelir[2]. Ayrıca Kuran'ın mahlukiyeti ve aklın nakle faikiyeti gibi hususlar da mezhep için önemli olan hususlardandır.<br />
<br />
Tevhid <br />
<br />
Tevhîd (&#1575;&#1604;&#1578;&#1608;&#1581;&#1610;&#1583<img src="https://islamiforum.net/images/smilies/wink.gif" alt="Wink" title="Wink" class="smilie smilie_2" />, yani birleme İslâm dini akidesinin temeli olan Tanrı'nın birliğidir. Mutezile mezhebine mensup olanlar tevhidden yola çıkarak bazı konularda diğer itikadi mezheplerden farklı görüşler geliştirmişlerdir. Örneğin, ehl-i sünnet alimlerinin ruyetullahı yani Allah'ın kıyamet günü görülmesi görüsünü kabul etmemişlerdir. Onlara göre görülebilmesi için Allah'ın bir cisme sahip olması gerekir ki İslâm inancının tevhid kaidesine göre bu imkânsızdır. Bunun dışında mutezile mezhebinin mensupları yine tevhid kaidesinden yola çıkarak Allah'ın belli sıfatlarının zatından ayrı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çünkü onlara göre bu düşüncenin aksi, yani Allah'ın belli sıfatlarının zatıyla bir olması ezeli (ve böylece ilahi) olanların sayısını arttırır, yani tevhide karşı çıkar. Örnek vermek gerekirse, mutezile mezhebi "Allah alimdir" gibi bir tanımlamayı kabul ederken "Allah ilim sahibidir" gibi bir tanımlamayı reddeder. Zira onlara göre "Allah ilim sahibidir" derken Allah'ın zatından ayrı bir ilahi-ezeli ilim kabul edilmiş olur. Ayrıca, mutezile düşüncesi Allah'ın kelâm diye bir sıfatının olmadığına inanır.<br />
<br />
Adalet <br />
<br />
Adalet ('Adl, &#1575;&#1604;&#1593;&#1583;&#1604<img src="https://islamiforum.net/images/smilies/wink.gif" alt="Wink" title="Wink" class="smilie smilie_2" /> esasının konusu mutezilenin kader konusundaki görüşüdür. "İnsan fillerinde hür değildir" görüşünü benimseyen Cebriyye mezhebine karşı çıkarak Mutezile "insanın fiillerinde tamamen hür olduğu"na inanır. Mutezile inancındaki adalet esasına göre kişi kendi fillerini kendisi yaratır. Bunu da Allah'ın kişiye bahşettiği bir yaratma kudretiyle gerçekleştirir. Fiilerin yaratılmasında Allah'ın bir müdahalesi olmadığına inanırlar. Bu görüş adalet esasından şu şekilde temel alır: kişilerin hür olmaması ve yaptıkları her fiilin yaratıcı ve yaptırıcısının Allah olması durumunda kişinin hür olarak yapmadığı hareketlerden ötürü cezalandırılması zulüm yani adaletsizliktir. İslam inancına göre ise Allah'ın adaletsiz davranması mümkün değildir. Bu nedenle kişi fiilerinin tek yaratıcı ve yaptırıcısı olmalı, fiileri konusunda tamamen hür olmalıdır.<br />
<br />
Mutezile'nin kader konusundaki görüşü Kaderiyye mezhebiyle aynıdır. Mutezile mezhebinin kader konusundaki bu görüşlerinin imanın şartlarından olan "kader ve kazaya iman"a aykırı düştüğünü gerekçesiyle diğer mezhepler tarafından eleştirilmiş, hatta küfür olarak nitelendirilmiştir.<br />
<br />
Söz ve Tehdit <br />
<br />
Va'd ve Va'id (el-Va'd ve el-Va'id, &#1575;&#1604;&#1608;&#1593;&#1583; &#1608; &#1575;&#1604;&#1608;&#1593;&#1610;&#1583<img src="https://islamiforum.net/images/smilies/wink.gif" alt="Wink" title="Wink" class="smilie smilie_2" /> yani "Söz ve Tehdit". Bu Allah'ın vadettiği (söz verdiği) sevap ve iyiliğin, tehdit ettiği cezanın gerçekleşeceğine inanmaktır. Mutezile mezhebinin bu esası bir diğer itikadi mezhep olan Mürcie'ye karşı gelştirilmiştir. Mürcie mezhebi iman etmeyen (kafir) kişinin yaptığı iyilikler fayda vermediği gibi, iman eden kişinin (mümin)yaptığı günahlar da kendisine zarar vermeyeceğini öne sürmüştür. Va'd ve Vaid prensibine göre ise iyilik yapan iyiliğine karşı mükafatlandırılacak, kötülük yapansa kötülüğüne karşılık cezalandırılacaktır. Mutezile mezhebinin bu esasına göre eğer Mürcie mezhebinin "iman edenin günahları zarar vermez" iddiası doğru olsaydı, Allah'ın vaîd'i yani tehdit etmesi - korkutması gereksiz ve manasız olurdu. Oysa tevhid inancına göre bu mümkün değildir. Bu esas ile Mutezile mezhebi Mürcie'yi tam anlamıyla reddeder. Ayrıca Mutezile mezhebi yine bu esas ile büyük günah işleyen müminin tövbe etmezse affedilemeyeceğini öne sürmüştür.<br />
<br />
İki Konum Arasındaki Bir Konum <br />
<br />
"El Menzile beyne'l-menzileteyn" (&#1575;&#1604;&#1605;&#1606;&#1586;&#1604;&#1577; &#1576;&#1610;&#1606; &#1575;&#1604;&#1605;&#1606;&#1586;&#1604;&#1578;&#1610;&#1606<img src="https://islamiforum.net/images/smilies/wink.gif" alt="Wink" title="Wink" class="smilie smilie_2" /> yani iki konum arasındaki bir konum. Bu esas Mutezile mezhebinin "büyük günah işleyen müminin konumu" hakkındaki görüşüyle ilgilidir. Mutezile mezhebine göre büyük günah işleyen bir mümin (iman etmiş kişi) artık ne mümindir ne de kafir, o fasıktır. Mutezile inancına göre büyük günah işleyen mümin fasık olur ve fasık kişi işlediği büyük günahtan ötürü tövbe etmezse cehennemde azap çeker. Eğer tövbe ederse yeniden mümin olur. Onlara göre fasık mümin ile kafir arasında bir konumdadır, bu esasın adı olan "iki konum arasındaki bir konum" da buradan gelmektedir.<br />
<br />
Emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker <br />
<br />
"Emr-i bi'l ma'rûf" yani iyiliği emretmek ve "nehy-i anil münker" yani kötülükten sakındırmak (&#1575;&#1604;&#1571;&#1605;&#1585; &#1576;&#1575;&#1604;&#1605;&#1593;&#1585;&#1608;&#1601; &#1608; &#1575;&#1604;&#1606;&#1607;&#1610; &#1593;&#1606; &#1575;&#1604;&#1605;&#1606;&#1603;&#1585<img src="https://islamiforum.net/images/smilies/wink.gif" alt="Wink" title="Wink" class="smilie smilie_2" />. Mutezile mezhebinin bu esasına göre kişi itikadi ve ameli konularda insanlara iyiliğe çağırmalı, iyili yaymalı, kötülüğe karşı ise sakındırmalı, uyarmalıdır. Bu esastan yola çıkarak Mutezile mezhebi mensupları uzun yıllar boyunca birçok farklı görüşten, mezhepten ve inançtan insanla tartışmış, hatta zaman zaman tartışmalara şiddet ve kavga da karışmıştır.<br />
<br />
Mutezile mezhebine göre bu beş ana esasın biri veya daha fazlasına inanmayan kişi mutezili olamaz.<br />
<br />
Mutezile mezhebi ehl-i sünnet vel cemaat dışı kabul edilir ve ehl-i sünnet ile pek çok noktada farklılıklar arzeder. Bunlardan en önemlileri, kulun amelinin haliki oluşu, iman amel münasebeti, aklın nakle faikiyeti, Kuran'ın mahlukiyeti gibi hususlardır.<br />
<br />
Yöntem ve Felsefenin Mutezile'ye Etkisi <br />
<br />
Mutezile mezhebi akla, özellikle dönemin diğer itikadi mezheplerine oranla, fazla değer verirdi. İslam tarihçisi Muhammed Ebu Zehra bu hususu şu şekilde tarif etmiştir: "Akıl ile bilinmesi imkânsız olan konular dışında aklî hükümlere dayanırlardı."[4] Mutezile mezhebi akıl ile naklin (kuran ve sünnet) çelişir gözüktüğü durumlarda ve konularda, nakli akla uygun şekilde tevil eder, yani yorumlarlardı. Akla büyük önem vermeli nakle tamamen teslimiyeti savunan alimler ile çatışmalarına yol açmıştır. Mutezile akla önem vermesi ile "emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker" esası gereğince kelâm ilminin doğuşunda büyük rol oynamıştır.<br />
<br />
Mutezilenin akli hükümleri esas alışı Emevilerin son dönemlerinde ve Abbasiler döneminde Hint ve Yunan düşüncesinin İslami kesimde yayılması ile gelişmiş ve farklı bir yön almıştır. Hint ve Yunan felsefesinden fazlasıyla etkilenen Mutezile, bu felsefelerden yeni metodlar üretmiştir. Zamanla Hint ve Yunan felsefesiyle yakınlık arz eden çeşitli felsefi hükümler de üretmeye başlamışlardır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Mu'tezile (Arapça: &#1575;&#1604;&#1605;&#1593;&#1578;&#1586;&#1604;&#1577<img src="https://islamiforum.net/images/smilies/wink.gif" alt="Wink" title="Wink" class="smilie smilie_2" />, İslam dinindeki bir itikâdî mezhep. Mu'tezile kelimesi (i'tezele sözcüğünden türeyerek) ayrılanlar mânâsına gelir. Mutezile mezhebinden olan kişiye mutezili denir. Mu'tezile mezhebi ise kendini ehlü'l-adl ve'ttevhîd ("adalet ve tevhid ehli") olarak adlandırır. Özellikle kader ve kaza konularındaki yorumları ve inançları nedeniyle İslâm dinindeki diğer mezheplerden ayrılmışlardır; İslâm dininin çoğunluğunu oluşturan mezhepler, ehl-i sünnet, Mu'tezile'yi İslam dışı saymaktadır. Ayrıca Mu'tezile mezhebi akla fazla değer vermesi ve özellikle Abbasiler döneminde felsefe ile girdiği yakın ilişkiler dolayısıyla barındırdığı felsefi metod ve kararlar nedeniyle fazlasıyla eleştirilmiştir. Özellikle de nass (ayet veya hadis) ile akılın çeliştiği noktalarda sıklıkla nassı akla uygun gelecek şekilde yorumlamaları diğer mezheplerde büyük tepki uyandırmıştır. Modern zamanlardaki bazı araştırmacı ve İslam tarihçileri de Mu'tezile mezhebini akla verdiği önem ve metodları bakımından, çeşitli hususlarda rasyonalist olarak tanımlanabilir. Mu'tezile mezhebinin kendi içinde barındırdığı 5 esası vardır, bu esasların ilki olan ve İslâm dininin de ilk esası olan tevhidin bu beş esasın temeli olduğunu öne sürerler. Bazı cemaat ve mezhepler bu düşünceye karşı çıkmıştır.<br />
Konu başlıkları<br />
<br />
<br />
   <br />
<br />
Ortaya Çıkışı <br />
<br />
Mu'tezile topluluğunun ortaya çıkışı konusunda çeşitli ihtilaflar vardır. Çoğu İslam tarihçisine göre mutezilenin ortaya çıkışı Hasan-ı Basri'nin talebelerinden Vâsıl bin Atâ'nın hocasından büyük bir günah işleyen insanın mümin kalamayacağı (Günah-ı kebair) hususundaki bir tartışmadan dolayı ayrılması ile doğmuştur. Hasan-ı Basri'den ayrıldıktan sonra kendisine Vasıl bizden ayrıldı (itizal etti) demiş ve kendisi ile birlikte ayrılan Amr bin Ubeyd ile Vasıl bin Ata başka bir ders meclisi kurmuş ve zamanla bir genel düşünce ve topluluk oluşmuştur. İlk Mutezile mezhebine de bu yüzden Vasıliyye denir.<br />
<br />
Bazı İslam alimleri mu'tezile mezhebinin ortaya çıkışı konusunda farklı bir düşünce ortaya atmışlardır. Onlara göre mu'tezile ilk kez dördüncü halife Ali'nin taraftarlarından bir kısmının, Ali'nin oğlu Hasan'ın hilafeti Muaviye'ye devredip Muaviye'ye biat etmesi üzerine, siyaseti bırakarak itikad ile ilgilenmeleri sonucu ortaya çıkmıştır.<br />
<br />
Mutezile mensupları eserlerinde mezhebin Vâsıl bin Atâ'dan çok önceleri ortaya çıktığını ve birçok ehl-i beytin de mutezili olduğunu iddia etmişlerdir. Ayrıca Vâsıl'ın hocası olan Hasan-ı Basri'nin de kader konusundaki görüşleri nedeniyle mutezili olduğunu iddia etmişlerdir. Zira, Hasan-ı Basri'nin kader konusundaki görüşleri kaderiyye ve mutezile mezheplerinin görüşleriyle aynıdır. Her ne kadar Vasıl bin Ata'nın Hasan-ı Basri'den ayrılmasına neden olmuş olsa da, büyük günah işleyenin durumu konusunda Hasan-ı Basri'nin savunduğu görüş mutezilenin görüşüne çok yakındır.<br />
<br />
Mu'tezile yani ayrılanlar isminin kaynağı konusunda da çeşitli ihtilaflar mevcuttur. Mutezile mezhebinin Vasıl bin Ata ile başladığını düşünenler ismi Vasıl'ın Hasan-ı Basri'den ayrılması ile açıklarken, Ali taraftarları tarafından Hasan zamanında oluşturulduğunu düşünenler ise Ali taraftarlarının siyasetten ayrılıp itikadla uğraşmaya başlamaları ile açıklar. Bazı İslam alimleri ise mutezile isminin, kader konusunda mutezile ile yakınlaşan bir Yahudi mezhebi olan "Feruşim"in isminin Arapça'sı olduğunu ileri sürmüştür.<br />
<br />
= Mutezile Mezhebinin İman Görüşü <br />
<br />
Mutezile'ye göre iman kalp ile tasdik, dil ile ikrar, ve amelden oluşur. Buna göre Mutezile inancında kişinin mümin yani "inanan" sayılabilmesi için kalbi ile İslâm'a inanması, dili ile bunu beyan etmesi ve hareketleriyle yani amel ile bunu göstermesi gerekir. Aynı iman görüşüne sahip diğer itikad mezhepleri Hariciyye ve Zeydiyye'dir. Ayrıca ünlü fıkıh alimleri İmam Mâlik, İmam Şâfiî ve İmam Hanbel de aynı iman görüşüne sahipti.<br />
<br />
El Menzile beyne'l-menzileteyn<br />
<br />
Mezhebin temel kurallarından birisini özetleyen cümledir. "İki konum arasındaki bir konum" anlamına gelen ifade, Mu'tezile mezhebinin büyük günah işleyenin durumu hakkındaki görüşününü tanımlamaktadır. Buna göre Mu'tezile mezhebi, büyük günah işleyen mü'minin (İslam dinine inananın) kâfir olmayacağını fakat mü'min olarak da kalmayacağını savunur. Kişi artık iman ile küfür (yani inanmak ile inanmamak) arasındaki bir noktadadır ve bu noktada ona fasık ismi verilir. İfadede bahsedilen iki konum iman ve küfürdür. Kişi işlediği büyük günah için tövbe edip, bu günahtan uzaklaşırsa tekrar mü'min olur. Eğer böyle yapmazsa ve fasık olarak ölürse, ahiret yaşamında cehennemlik olur.<br />
<br />
İslam dinindeki diğer itikad mezheplerinin konu hakkındaki görüşleri farklıdır bu sebeple bu ifade sadece Mu'tezile mezhebinin konu ile ilgili görüşünü tanımlamak için kullanılabilir.<br />
<br />
Mutezile Mezhebinin Esasları <br />
<br />
Mütezile'de önemli esasların başında Tevhid, Adalet, Va'd ve Vaîd (Söz ve tehdit, kişinin amelinin haliki oluşu), el Menziletu beyne'l-menzileteyn (büyük günah işleyenlerin iman ve inançsızlık arasında bir yerde bulunmaları), Emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münkerin farz-ı ayn oluşu gelir[2]. Ayrıca Kuran'ın mahlukiyeti ve aklın nakle faikiyeti gibi hususlar da mezhep için önemli olan hususlardandır.<br />
<br />
Tevhid <br />
<br />
Tevhîd (&#1575;&#1604;&#1578;&#1608;&#1581;&#1610;&#1583<img src="https://islamiforum.net/images/smilies/wink.gif" alt="Wink" title="Wink" class="smilie smilie_2" />, yani birleme İslâm dini akidesinin temeli olan Tanrı'nın birliğidir. Mutezile mezhebine mensup olanlar tevhidden yola çıkarak bazı konularda diğer itikadi mezheplerden farklı görüşler geliştirmişlerdir. Örneğin, ehl-i sünnet alimlerinin ruyetullahı yani Allah'ın kıyamet günü görülmesi görüsünü kabul etmemişlerdir. Onlara göre görülebilmesi için Allah'ın bir cisme sahip olması gerekir ki İslâm inancının tevhid kaidesine göre bu imkânsızdır. Bunun dışında mutezile mezhebinin mensupları yine tevhid kaidesinden yola çıkarak Allah'ın belli sıfatlarının zatından ayrı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çünkü onlara göre bu düşüncenin aksi, yani Allah'ın belli sıfatlarının zatıyla bir olması ezeli (ve böylece ilahi) olanların sayısını arttırır, yani tevhide karşı çıkar. Örnek vermek gerekirse, mutezile mezhebi "Allah alimdir" gibi bir tanımlamayı kabul ederken "Allah ilim sahibidir" gibi bir tanımlamayı reddeder. Zira onlara göre "Allah ilim sahibidir" derken Allah'ın zatından ayrı bir ilahi-ezeli ilim kabul edilmiş olur. Ayrıca, mutezile düşüncesi Allah'ın kelâm diye bir sıfatının olmadığına inanır.<br />
<br />
Adalet <br />
<br />
Adalet ('Adl, &#1575;&#1604;&#1593;&#1583;&#1604<img src="https://islamiforum.net/images/smilies/wink.gif" alt="Wink" title="Wink" class="smilie smilie_2" /> esasının konusu mutezilenin kader konusundaki görüşüdür. "İnsan fillerinde hür değildir" görüşünü benimseyen Cebriyye mezhebine karşı çıkarak Mutezile "insanın fiillerinde tamamen hür olduğu"na inanır. Mutezile inancındaki adalet esasına göre kişi kendi fillerini kendisi yaratır. Bunu da Allah'ın kişiye bahşettiği bir yaratma kudretiyle gerçekleştirir. Fiilerin yaratılmasında Allah'ın bir müdahalesi olmadığına inanırlar. Bu görüş adalet esasından şu şekilde temel alır: kişilerin hür olmaması ve yaptıkları her fiilin yaratıcı ve yaptırıcısının Allah olması durumunda kişinin hür olarak yapmadığı hareketlerden ötürü cezalandırılması zulüm yani adaletsizliktir. İslam inancına göre ise Allah'ın adaletsiz davranması mümkün değildir. Bu nedenle kişi fiilerinin tek yaratıcı ve yaptırıcısı olmalı, fiileri konusunda tamamen hür olmalıdır.<br />
<br />
Mutezile'nin kader konusundaki görüşü Kaderiyye mezhebiyle aynıdır. Mutezile mezhebinin kader konusundaki bu görüşlerinin imanın şartlarından olan "kader ve kazaya iman"a aykırı düştüğünü gerekçesiyle diğer mezhepler tarafından eleştirilmiş, hatta küfür olarak nitelendirilmiştir.<br />
<br />
Söz ve Tehdit <br />
<br />
Va'd ve Va'id (el-Va'd ve el-Va'id, &#1575;&#1604;&#1608;&#1593;&#1583; &#1608; &#1575;&#1604;&#1608;&#1593;&#1610;&#1583<img src="https://islamiforum.net/images/smilies/wink.gif" alt="Wink" title="Wink" class="smilie smilie_2" /> yani "Söz ve Tehdit". Bu Allah'ın vadettiği (söz verdiği) sevap ve iyiliğin, tehdit ettiği cezanın gerçekleşeceğine inanmaktır. Mutezile mezhebinin bu esası bir diğer itikadi mezhep olan Mürcie'ye karşı gelştirilmiştir. Mürcie mezhebi iman etmeyen (kafir) kişinin yaptığı iyilikler fayda vermediği gibi, iman eden kişinin (mümin)yaptığı günahlar da kendisine zarar vermeyeceğini öne sürmüştür. Va'd ve Vaid prensibine göre ise iyilik yapan iyiliğine karşı mükafatlandırılacak, kötülük yapansa kötülüğüne karşılık cezalandırılacaktır. Mutezile mezhebinin bu esasına göre eğer Mürcie mezhebinin "iman edenin günahları zarar vermez" iddiası doğru olsaydı, Allah'ın vaîd'i yani tehdit etmesi - korkutması gereksiz ve manasız olurdu. Oysa tevhid inancına göre bu mümkün değildir. Bu esas ile Mutezile mezhebi Mürcie'yi tam anlamıyla reddeder. Ayrıca Mutezile mezhebi yine bu esas ile büyük günah işleyen müminin tövbe etmezse affedilemeyeceğini öne sürmüştür.<br />
<br />
İki Konum Arasındaki Bir Konum <br />
<br />
"El Menzile beyne'l-menzileteyn" (&#1575;&#1604;&#1605;&#1606;&#1586;&#1604;&#1577; &#1576;&#1610;&#1606; &#1575;&#1604;&#1605;&#1606;&#1586;&#1604;&#1578;&#1610;&#1606<img src="https://islamiforum.net/images/smilies/wink.gif" alt="Wink" title="Wink" class="smilie smilie_2" /> yani iki konum arasındaki bir konum. Bu esas Mutezile mezhebinin "büyük günah işleyen müminin konumu" hakkındaki görüşüyle ilgilidir. Mutezile mezhebine göre büyük günah işleyen bir mümin (iman etmiş kişi) artık ne mümindir ne de kafir, o fasıktır. Mutezile inancına göre büyük günah işleyen mümin fasık olur ve fasık kişi işlediği büyük günahtan ötürü tövbe etmezse cehennemde azap çeker. Eğer tövbe ederse yeniden mümin olur. Onlara göre fasık mümin ile kafir arasında bir konumdadır, bu esasın adı olan "iki konum arasındaki bir konum" da buradan gelmektedir.<br />
<br />
Emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker <br />
<br />
"Emr-i bi'l ma'rûf" yani iyiliği emretmek ve "nehy-i anil münker" yani kötülükten sakındırmak (&#1575;&#1604;&#1571;&#1605;&#1585; &#1576;&#1575;&#1604;&#1605;&#1593;&#1585;&#1608;&#1601; &#1608; &#1575;&#1604;&#1606;&#1607;&#1610; &#1593;&#1606; &#1575;&#1604;&#1605;&#1606;&#1603;&#1585<img src="https://islamiforum.net/images/smilies/wink.gif" alt="Wink" title="Wink" class="smilie smilie_2" />. Mutezile mezhebinin bu esasına göre kişi itikadi ve ameli konularda insanlara iyiliğe çağırmalı, iyili yaymalı, kötülüğe karşı ise sakındırmalı, uyarmalıdır. Bu esastan yola çıkarak Mutezile mezhebi mensupları uzun yıllar boyunca birçok farklı görüşten, mezhepten ve inançtan insanla tartışmış, hatta zaman zaman tartışmalara şiddet ve kavga da karışmıştır.<br />
<br />
Mutezile mezhebine göre bu beş ana esasın biri veya daha fazlasına inanmayan kişi mutezili olamaz.<br />
<br />
Mutezile mezhebi ehl-i sünnet vel cemaat dışı kabul edilir ve ehl-i sünnet ile pek çok noktada farklılıklar arzeder. Bunlardan en önemlileri, kulun amelinin haliki oluşu, iman amel münasebeti, aklın nakle faikiyeti, Kuran'ın mahlukiyeti gibi hususlardır.<br />
<br />
Yöntem ve Felsefenin Mutezile'ye Etkisi <br />
<br />
Mutezile mezhebi akla, özellikle dönemin diğer itikadi mezheplerine oranla, fazla değer verirdi. İslam tarihçisi Muhammed Ebu Zehra bu hususu şu şekilde tarif etmiştir: "Akıl ile bilinmesi imkânsız olan konular dışında aklî hükümlere dayanırlardı."[4] Mutezile mezhebi akıl ile naklin (kuran ve sünnet) çelişir gözüktüğü durumlarda ve konularda, nakli akla uygun şekilde tevil eder, yani yorumlarlardı. Akla büyük önem vermeli nakle tamamen teslimiyeti savunan alimler ile çatışmalarına yol açmıştır. Mutezile akla önem vermesi ile "emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker" esası gereğince kelâm ilminin doğuşunda büyük rol oynamıştır.<br />
<br />
Mutezilenin akli hükümleri esas alışı Emevilerin son dönemlerinde ve Abbasiler döneminde Hint ve Yunan düşüncesinin İslami kesimde yayılması ile gelişmiş ve farklı bir yön almıştır. Hint ve Yunan felsefesinden fazlasıyla etkilenen Mutezile, bu felsefelerden yeni metodlar üretmiştir. Zamanla Hint ve Yunan felsefesiyle yakınlık arz eden çeşitli felsefi hükümler de üretmeye başlamışlardır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KURÂN&#8217;I KİM YAZDI?]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-kur%C3%A2n-8217-i-kim-yazdi</link>
			<pubDate>Tue, 06 Jan 2009 01:07:43 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=3796">Zefyhr</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-kur%C3%A2n-8217-i-kim-yazdi</guid>
			<description><![CDATA[Yirmi yıldan fazla süredir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdülkerim Suruş</span>, İran&#8217;ın önde gelen halk entelektüellerinden biri oldu. İslami teoloji ve mistisizmde uzmanlaşan Suruş, Ayetullah Humeyni tarafından nihayetinde teokratik devleti karşısına alacak İran üniversitelerinin &#8220;İslamlaştırılması&#8221; için seçilmişti. Farklı düşünmesinin bedelini ödedi. Huzur sağlamak için kurulan yasa dışı örgütler ve diğer hükümet destekli unsurlar İran&#8217;daki geniş katılımlı derslerini bastı. Dövüldü ve neredeyse öldürülecekti. Entelektüellerin rock yıldızları olarak görüldüğü bir ülkede Suruş, dini çoğulculuğa ve demokrasiye verdiği açık destek yüzünden saygı gösterildi ya da hakarete uğradı. Şimdilerde çok önemli bir adım daha attı. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nde o üniversiteden bu üniversiteye dolaşarak, İran&#8217;ın imamlık kurumuna şok dalgaları gönderiyor.<br />
<br />
<br />
En yakın tartışma bundan yaklaşık sekiz ay önce, Suruş&#8217;un Hollandalı bir gazeteciyle İslam&#8217;ın en hassas konularından Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ilahi kaynağıyla ilgili konuşmasından sonra başladı. Müslümanlar uzun zamandır kutsal kitaplarının Tanrı tarafından Peygamber Hz. Muhammed aracılığıyla kelime kelime indirildiğine inandı. Fakat Suruş; röportajında, Kur&#8217;an&#8217;ın &#8220;risalet deneyimi&#8221; olduğuna dair alternatif düşüncesini açığa çıkardı. Bana, peygamberin &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın hem alıcısı hem de üreticisi olduğunu ya da, vahyin hem öznesi hem de nesnesi olduğunu&#8221; anlattı. Suruş, &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ı okuduğunuzda, bir insanın sizle konuştuğu hissine kapılırsınız, yani; kelimeler, betimler, kurallar ve düzenlemelerle benzer tüm şeyler insan zihninden gelmektedir&#8221; dedi ve ekledi: &#8220;Bu zihin, tabii ki, Tanrı&#8217;nın ilhamı ve kutsallıkla boyanmıştır&#8221;.<br />
<br />
İnternet sayesinde Suruş&#8217;un sözleri yayıldıkça, İran&#8217;ın Ayetullahları da savaşa dâhil oldu. Onların reddiyelerinde, imamlar Kur&#8217;an&#8217;ın şu ayetlerini öne sürdü: &#8220;Bu sana (Yâ Muhammed) indirdiğimiz mübarek bir kitaptır&#8221; (Sad / 29). Bu ayetleri, Tanrı&#8217;nın vahiy edici ve Muhammed&#8217;in alıcı olduğunu göstermiyor mu diye sordular. Ayrıca Muhammed&#8217;in vahiy gelmesi için sabırsızlandığına ve 300&#8217;den fazla durumda peygamberin etrafındakilere şu ya da bunu yapmasını söylemesinin emredildiğini ileri sürdüler. Argümana göre, bu emirler peygamberin zihninden ya da kalbi dışında başka bir yerden geldiğini göstermekteydi. Suruş; karşılık olarak, peygamberin papağan olmadığını söylüyor. Suruş bana, peygamberin daha çok kendisi için bal üreten bir arıya benzediğini ve bu bal üretme mekanizmasının Tanrı tarafından ona verildiğini ifade etti. Bu &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın kendi örneğidir&#8221; diyor Suruş, ve şu ayeti getiriyor: &#8220;Rabbin, arıya vahyetti: &#8216;Dağlardan, ağaçlardan, insanların yaptıkları çardaklardan evler edin. Sonra her türlü meyvelerden ye, Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollara gir. İşte o arının karnından değişik renkli bir şerbet çıkıyor; onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda tefekkür eden bir kavim için önemli bir âyet vardır.&#8221; (Nahl / 68)<br />
<br />
Suruş, Müslüman Luther olarak tanımlanıyor. Fakat Protestan reformcunun aksine kutsal kitaplar hakkında harfi harfineci (literalist) değil. Onun çalışması 19&#8217;ncu yüzyıl Alman bilim adamlarının İncil&#8217;i orijinal bağlamında anlamaya çalışanlarınkine benziyor. Tipik bir örnek: Kur&#8217;an&#8217;da yer alan ya da Muhammed&#8217;e atfedilen hırsızın elinin kesilmesi ya da zina edenin taşlanması ifadeleri, peygamber dönemine ait çalışan kuralları ve düzenlemeleri bildirir. Bugünün Müslümanları, eğer ellerinde daha insancıl yollar varsa; aynı adımları izlemek zorunda değiller.<br />
<br />
Suruş&#8217;un son görüşleri İran&#8217;ın güçlü muhafazakâr kanadında hoş karşılanmadı. Bazıları onu, ölümle cezalandırılabilecek sapkınlıkla suçladı. İran&#8217;ın dini başkenti Kum&#8217;da son çalışmalarıyla ilgili protestolar düzenlendi. Ancak İran&#8217;ın en büyük lideri Ayetullah Ali Hamaney, beklenmedik şekilde tartışmanın büyütülmemesi için uyarıda bulundu. Hamaney, &#8220;ülkenin zihnini bulandırmak&#8221; için &#8220;felsefe ya da sahte-felsefe&#8221; yapanlara &#8220;küfürle suçlamak ya da öfkelenmek&#8221; yerine argümanlarını çürütecek &#8220;dini gerçekler&#8221; ile karşılanması gerektiğini söyledi.<br />
<br />
İran&#8217;da bugün, hükümet karşıtları laik bir devletin kurulması savunuculuğunu yapıyor. Suruş&#8217;un kendisi de cami ve devletin, dinin yararına ayrılması gerektiğini söylüyor. O dinden özgürlüğü değil, dinin özgürlüğünü arıyor. Yani daha farklı ve potansiyel olarak daha etkin bir ajanda için konuşuyor. Ortaçağ İslami mistiği Rumi, (Mevlana Celaleddin Rumi) bir zamanlar &#8220;eski bir aşk sadece yenisi içinde eritilebilir&#8221; diye yazmıştı. Liderlerinin gücü ellerinde ilahi bir görev olarak tuttuğu derinlikli dini bir toplumda, toplumu çoğulculuğa ve demokrasiye yönlendirmek için dini karşı bir argüman gerekebilir. Suruş, İslam adına konuşanlara, onların kelimelerini kullanarak meydan okuyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Yirmi yıldan fazla süredir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdülkerim Suruş</span>, İran&#8217;ın önde gelen halk entelektüellerinden biri oldu. İslami teoloji ve mistisizmde uzmanlaşan Suruş, Ayetullah Humeyni tarafından nihayetinde teokratik devleti karşısına alacak İran üniversitelerinin &#8220;İslamlaştırılması&#8221; için seçilmişti. Farklı düşünmesinin bedelini ödedi. Huzur sağlamak için kurulan yasa dışı örgütler ve diğer hükümet destekli unsurlar İran&#8217;daki geniş katılımlı derslerini bastı. Dövüldü ve neredeyse öldürülecekti. Entelektüellerin rock yıldızları olarak görüldüğü bir ülkede Suruş, dini çoğulculuğa ve demokrasiye verdiği açık destek yüzünden saygı gösterildi ya da hakarete uğradı. Şimdilerde çok önemli bir adım daha attı. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nde o üniversiteden bu üniversiteye dolaşarak, İran&#8217;ın imamlık kurumuna şok dalgaları gönderiyor.<br />
<br />
<br />
En yakın tartışma bundan yaklaşık sekiz ay önce, Suruş&#8217;un Hollandalı bir gazeteciyle İslam&#8217;ın en hassas konularından Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ilahi kaynağıyla ilgili konuşmasından sonra başladı. Müslümanlar uzun zamandır kutsal kitaplarının Tanrı tarafından Peygamber Hz. Muhammed aracılığıyla kelime kelime indirildiğine inandı. Fakat Suruş; röportajında, Kur&#8217;an&#8217;ın &#8220;risalet deneyimi&#8221; olduğuna dair alternatif düşüncesini açığa çıkardı. Bana, peygamberin &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın hem alıcısı hem de üreticisi olduğunu ya da, vahyin hem öznesi hem de nesnesi olduğunu&#8221; anlattı. Suruş, &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ı okuduğunuzda, bir insanın sizle konuştuğu hissine kapılırsınız, yani; kelimeler, betimler, kurallar ve düzenlemelerle benzer tüm şeyler insan zihninden gelmektedir&#8221; dedi ve ekledi: &#8220;Bu zihin, tabii ki, Tanrı&#8217;nın ilhamı ve kutsallıkla boyanmıştır&#8221;.<br />
<br />
İnternet sayesinde Suruş&#8217;un sözleri yayıldıkça, İran&#8217;ın Ayetullahları da savaşa dâhil oldu. Onların reddiyelerinde, imamlar Kur&#8217;an&#8217;ın şu ayetlerini öne sürdü: &#8220;Bu sana (Yâ Muhammed) indirdiğimiz mübarek bir kitaptır&#8221; (Sad / 29). Bu ayetleri, Tanrı&#8217;nın vahiy edici ve Muhammed&#8217;in alıcı olduğunu göstermiyor mu diye sordular. Ayrıca Muhammed&#8217;in vahiy gelmesi için sabırsızlandığına ve 300&#8217;den fazla durumda peygamberin etrafındakilere şu ya da bunu yapmasını söylemesinin emredildiğini ileri sürdüler. Argümana göre, bu emirler peygamberin zihninden ya da kalbi dışında başka bir yerden geldiğini göstermekteydi. Suruş; karşılık olarak, peygamberin papağan olmadığını söylüyor. Suruş bana, peygamberin daha çok kendisi için bal üreten bir arıya benzediğini ve bu bal üretme mekanizmasının Tanrı tarafından ona verildiğini ifade etti. Bu &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın kendi örneğidir&#8221; diyor Suruş, ve şu ayeti getiriyor: &#8220;Rabbin, arıya vahyetti: &#8216;Dağlardan, ağaçlardan, insanların yaptıkları çardaklardan evler edin. Sonra her türlü meyvelerden ye, Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollara gir. İşte o arının karnından değişik renkli bir şerbet çıkıyor; onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda tefekkür eden bir kavim için önemli bir âyet vardır.&#8221; (Nahl / 68)<br />
<br />
Suruş, Müslüman Luther olarak tanımlanıyor. Fakat Protestan reformcunun aksine kutsal kitaplar hakkında harfi harfineci (literalist) değil. Onun çalışması 19&#8217;ncu yüzyıl Alman bilim adamlarının İncil&#8217;i orijinal bağlamında anlamaya çalışanlarınkine benziyor. Tipik bir örnek: Kur&#8217;an&#8217;da yer alan ya da Muhammed&#8217;e atfedilen hırsızın elinin kesilmesi ya da zina edenin taşlanması ifadeleri, peygamber dönemine ait çalışan kuralları ve düzenlemeleri bildirir. Bugünün Müslümanları, eğer ellerinde daha insancıl yollar varsa; aynı adımları izlemek zorunda değiller.<br />
<br />
Suruş&#8217;un son görüşleri İran&#8217;ın güçlü muhafazakâr kanadında hoş karşılanmadı. Bazıları onu, ölümle cezalandırılabilecek sapkınlıkla suçladı. İran&#8217;ın dini başkenti Kum&#8217;da son çalışmalarıyla ilgili protestolar düzenlendi. Ancak İran&#8217;ın en büyük lideri Ayetullah Ali Hamaney, beklenmedik şekilde tartışmanın büyütülmemesi için uyarıda bulundu. Hamaney, &#8220;ülkenin zihnini bulandırmak&#8221; için &#8220;felsefe ya da sahte-felsefe&#8221; yapanlara &#8220;küfürle suçlamak ya da öfkelenmek&#8221; yerine argümanlarını çürütecek &#8220;dini gerçekler&#8221; ile karşılanması gerektiğini söyledi.<br />
<br />
İran&#8217;da bugün, hükümet karşıtları laik bir devletin kurulması savunuculuğunu yapıyor. Suruş&#8217;un kendisi de cami ve devletin, dinin yararına ayrılması gerektiğini söylüyor. O dinden özgürlüğü değil, dinin özgürlüğünü arıyor. Yani daha farklı ve potansiyel olarak daha etkin bir ajanda için konuşuyor. Ortaçağ İslami mistiği Rumi, (Mevlana Celaleddin Rumi) bir zamanlar &#8220;eski bir aşk sadece yenisi içinde eritilebilir&#8221; diye yazmıştı. Liderlerinin gücü ellerinde ilahi bir görev olarak tuttuğu derinlikli dini bir toplumda, toplumu çoğulculuğa ve demokrasiye yönlendirmek için dini karşı bir argüman gerekebilir. Suruş, İslam adına konuşanlara, onların kelimelerini kullanarak meydan okuyor.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Vehhabilik(okumalısınız bence)]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-vehhabilik-okumalisiniz-bence</link>
			<pubDate>Fri, 14 Nov 2008 20:28:17 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=810">Çağdaş</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-vehhabilik-okumalisiniz-bence</guid>
			<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[NUSAYRILIK]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-nusayrilik</link>
			<pubDate>Sun, 13 Apr 2008 14:52:44 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=3">ismaiL</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-nusayrilik</guid>
			<description><![CDATA[Çogunlugu Suriye'de yasayan asiri bir Siî-Batinî firkasi. Bunlara günümüzde Numeyrîler ismi de verilmektedir. Nusayrî isminin ise geçmiste kalan bir isim oldugunu ve firka kurucusuna nisbeten bu ismin verildigini ileri sürerler. Firkanin ismini, kurucusu olan Muhammed b. Nusayr en-Nemiri'ye (270/883) nisbeten aldigi bilinmektedir. Zaten itikadi firkalarin hemen hemen bir çogunun kurucularina nisbeten tanindiklari ve buna uygun isim aldiklari bilinen ve sik rastlanan bir durumdur.<br />
<br />
Batinî karakterli firkalarda ortak olarak görülen husus, bunlarin genel olarak çift hayatlari olmasidir. Yani birisi, kendi içlerinde ve çevrelerinde yasadiklari ve yasattiklari hayat seyri, digeri de toplum içinde yasamalari itibariyle toplumsal hayatlaridir. Iste Nusayrilik de genel anlamda bu özellikleri tasimakla birlikte, batinî firkalar arasinda, önemli eserlerinden bir kismi elde edilebilmis ve dolayisiyla görüslerine vakif olunabilmis firkalardan birisi olma özelligini tasimaktadir.<br />
<br />
Nusayriligin kurucusu Ibn Nusayr, Siî-Imamiyyenin onuncu imami Ali en-Nakî'nin hayatinda onun tarafindan gönderilmis bir peygamber oldugunu iddia ediyor; onun hakkinda asiri görüsler ileri sürerek tenasuhtan söz ediyordu. Onun ilahligini söylüyor ve haramlari helal kiliyordu. Bir rivayete göre de, Ibn Nusayr, Imamiyye'nin onbirinci imami Hasan el-Askeri'nin (260-873) "bab"i oldugunu ileri sürmüs ve onun vefatiyla da oglu Muhammed b. el-Hasan'in mehdiligini kabul etmistir (E.Ruhi Figlali, Çagimizda Itikadi Islam Mezhebleri, s. 143, en-Nevbahtî, Firakus-Sî'a, nsr. M.Sadik, Necef 1936, s. 193).<br />
<br />
Genellikle Suriye bölgesinde yayilmis bulunan Nusayriler, Karmatilerin 291 (903) yilinda Suriye'yi ele geçirmesi üzerine, bir kismi Suriye'de kalirken bir diger kismi ise, Antakya civarina çekildiler. Özellikle Nusayrilik Hamdanilerin Suriye'ye egemen olmasiyla bu dönemde büyük bir güç kazandilar. Zira Hamdani emirleri bu mezhebe girmis ve yayginlasmasi için ugrasmislardir. Selçuklular döneminde Malazgirt savasini (463/1071) takiben de Nusayriler Antakya'yi ele geçirmislerdi. Franklarin 492 (1098) yilinda bölgeyi isgal etmeleri üzerine bir süre onlarin hakimiyetleri altinda kaldilar. Haçli seferleri esnasinda Haçli ordularina yardim etmis ve müslümanlarin aleyhinde Hristiyanlara destek olmuslardi. Bundan dolayi Selahaddin Eyyubî tarafindan cezalandirilmislardir. Ayni sekilde Memluklular aleyhinde Mogollara yardim ettikleri için Memluklu Sultani Baybars'tan da baski gönnüslerdi. Nusayriler, bölgede sirasiyla hüküm süren, Selahaddin Eyyubi, Haçlilar, Ismaililer ve Mogollar'dan sonra Yavuz Sultan Selim'in 922 (1516) yilindaki Mercidabik Zaferi ile Suriye'yi ele geçirmesi ile daha sonraki devirlerde de ayni bölgede varliklarini sürdürürler. Nusayrilerin hemen hemen her devirde ve özellikle Osmanli Döneminde varliklarini sürdürmelerindeki en önemli faktör, Osmanli Devletinin, hükmü altindaki bölgelerde her inanç ve irktan olan kavimlere gösterdigi müsamaha anlayisi ve tavri gösterilmektedir. Zira, Osmanli Devleti, bu tavrini devletin baglayici ve birlestirici bir felsefesi olarak telakki etmekte idi. Zaman zaman Osmanlilara karsi isyan etmelerine ragmen II. Abdülhamid onlari resmen bir mezheb olarak kabul etmisti.<br />
<br />
Bugün Suriye'de çesitli bölgelerde, Hatay, Tarsus, Adana, Firat boylari ve Lübnan'da yaygin olarak yerlesmis bulunan Nusayrilerin sayisi bir kisim arastirmacilara göre yaklasik 325-400 bin kisi civarindadir (L.Massignon, "Nusayriler" Maddesi, I.A.) Bir kisim arastirmacilara göre ise, yalniz Hatay Bölgesi'nde yaklasik yüz kirk dokuz bin Nusayri bulunmaktadir (Ahmet Turan, Les Nusayris de Turquie dans la Religion d'Hatay, Doctorat de III e cylcle Paris 1973, s. 21).<br />
<br />
Diger bir çok itikadî firkada oldugu gibi Nusayrilik de kendi arasinda çesitli firkalara ayrilmistir. Bunlar genel olarak dört kola ayrilmislardir ki, bunlar; Haydariyye, Simaliyye (veya Semsiyye) Kilaziyye (veya Kameriyye) ve Gaybiyye'dir. Ancak bunlar, esas itibariyle, Simafiyye ve Kibliyye olmak üzere iki ana kol halinde yayginlik kazanmislardir.<br />
<br />
Nusayrilerin itikadi görüslerine gelince:<br />
<br />
Bunlarin görüsleri kismen Islâm'dan kaynaklanmis olsa da agirlikli olarak batini tevillere dayanmakta ve hatta zaman zaman hristiyan kültürünün etkisi görülmektedir. Hüseyin b. Hamdân el-Hasibî'nin (346 veya 358/957 veya 968) Kitâbül-Mecmû'u ile önce nusayri iken daha sonra hristiyan olan Adanali Süleyman Efendi'nin Kitâbul-Bakürati's-Süleymaniyye fi Kesfi Esrâri'd-Diyânâti'n-Nusayriyye isimli eserleri Nusayriligin itikadi ile ilgili önemli bilgiler ihtiva ederler.<br />
<br />
Bir çok itikadi firkada gördügümüz gibi, firkalarin görüslerini temel bazi hususlar teskil etmekte ve diger görüsler bu görüsün etrafinda odaklanmaktadir. Nusayrilerin görüslerinin temelini de Hz. Alinin ilahlastirilmasi teskil etmektedir. Bundan dolayi Nusayriler Sia firkalari arasinda gulat kismindan telakki edilmektedir. Bu firkanin bütün kollarina göre Hz. Ali mabudtur, tanridir. Yüce Allah için sayilan sifat ve özellikler Hz. Ali için sayilmaktadir. O nurun nurudur, ilahi zati itibariyle gizlidir. O manadir. Görünüste imam olmasina ragmen, batini cihetiyle O, Allah'tir. Buna göre onlarin sehadet kelimesi "Ben Ali'den baska ilah bulunmadigina sehadet ederim "seklindedir.<br />
<br />
Bu anlayisa göre Ali, Tanridir. Kendi ruhundan Muhammed'i, O da Selman-i Farisî'yi yaratmistir. Ali "mana", Muhammed "isim", Selman ise "bab"dir. Bu üçlü A(ayn), M (Mim) ve S (Sin) sembolleriyle ifade edilir. Bu üçlü sembolize sistemi Süleyman Hasbi tarafindan Hristiyanliktaki "Baba-Ogul-Ruhul-Kudüs" sistemiyle açiklanir. Ayrica Selman'dan sonra bes tane de eytam vardir ki, bunlar; Mikdad b. el-Esved (Tabiat olaylari ve zelzeleyi yürütür), Ebû Zerril-Gifâril-Gifâri (Yildizlarin hareketini idare eder), Abdullah b. Revâha (Canlilarin hayatlariyla ugrasir), Osman b. Maz'un (Rizik ve hastaliklarla ugrasir) ve Kanber b. Kadân ed-Devrî (Ruhlari cesetlere gönderir). Bu bes eytam, ayni zamanda bes büyük yildizdir.<br />
<br />
Tenasüh ve ruh göçüne inanirlar. Onlara göre, insanlar ilk kez semâvî varliklar olarak yaratilmislar; fakat düsüslerinin bir sonucu olarak bu günkü sekillerini kabullenmek zorunda kalmislardir. Sürekli tenasüh ve ruh göçü, insanlarin tekrar semavi varliklara dönmesiyle son bulacaktir. Yine Hz. Ali (r.a)'in yildizlarin prensi oldugunu ve günes veya ay ile cisimlenmis bulunduguna inanirlar.<br />
<br />
Kendileri Ali'nin uluhiyyetine inanmak ve onun yüceliginin nimetine ermek serefine ulasan kisilerdir. Aliye inanan Nusayrilerin ruhla, hareket yoluyla yildizlar haline dönüserek nurlar alemine yükselir. Nusayri olmayanlarin ruhlari ise, hayvan cesetlerine girer. Onlara göre kadinlarin ruhlari yoktur. Seytanlar insanlarin günahlarindan, kadinlar da seytanlarin günahlarindan yaratilmislardir. Bu bakimdan kadinlara onlarin mezheblerinin sirlari açiklanmaz. Bu taassuplarindan ötürü Fâtima'nin ismini kullanmayip, metinlerinde bu kelimenin müzekkeri olan Fâtir'i kullanmayi tercih ederler. Ayrica onlara göre, diger halifelerle birlikte bir kisim sahabe ile Muaviye, Yezid ve Haccac da seytanin sembolleridir ve lanetlidirler.<br />
<br />
Tanri olarak kabul ettikleri Ali'nin bulundugu yer konusunda iki gruba ayrilirlar. Haydariler'e göre Ali, göktedir. Günes Muhammed'i, ay da Selman'i temsil eder. Ali güneste oturmaktadir. Bu yüzden bunlara "Semsiler" de denilmektedir. Ikinci kol olan Kilaziler'e göre ise Ali'nin yeri ay'dir. Bu yüzden bunlara da "Kameriler" ismi verilmektedir.<br />
<br />
Onlara göre sarap, uluhiyyetin sembolüdür. Bundan dolayi sarabi ve sarabin asli olan üzüm asmalarini asiri bir sekilde yüceltirler.<br />
<br />
Islamin bes sarti ise söyle bir tevil esasina göre anlasilir:<br />
<br />
1. Sehadet: Nusayrilige giriste yukarida sözü edilen sehadet kelimesi tekrar edilir. Sonra da "Nusayri dininden, Cundebî görüsünden, Cunbulanî tarikatindan, Hasibî akidesinden, Cillî inancindan, Meymunî fikhindan olduguma sehadet ederim" seklindeki söz söylenir.<br />
<br />
2. Namaz: Namaz sesle yapilan bir ibadet olup, sadece duadir. Namazin basinda "Ali, Muhammed ve Selman'i yüceltiriz" demek, namazi eda etmek olarak anlasilir. Namaz Ali'ye açilan bir kalbin niyazi olarak anlasildigindan ferdi yapilir, ancak, bayram ve mukaddes günlerde cemaat hafinde de yapilabilmektedir. Namazdan önce abdest alinmaz. Namazin sartlari bestir:<br />
<br />
a) Bes seçkini bilmek, Bunlar; Muhammed, Fâtir, Hasan, Hüseyin ve Muhsin'dir.<br />
<br />
b) Gülmeden ve konusmadan dua etmek,<br />
<br />
c) Namazi, Abbasi rengi oldugu için siyah takkesiz kilmak,<br />
<br />
d) Ibadeti baskalari görmeden gizli yapmak,<br />
<br />
el Namazi, "Ey Yüce, Büyük ve Arilarin Efendisi Ali, bize merhamet et" diyerek bitirmek.<br />
<br />
Namazin sayisi yine bestir ve bes masuma tahsis edilmistir. Namazda Mekke'ye dönmek sart degildir. Ögleye kadar günesin dogus yönüne, ögleden sonra ise batiya dogru yönelinir.<br />
<br />
3. Oruç: Oruç, Resulullah'in babasi Abdullah b. Abdulmuttalib'in sessizligini temsil eder. Buna göre Ramazan Abdullah, Kur'an Hz. Muhammed'dir. Ramazan günleri ise, Nusayrilerin kutsal kisilerini temsil eder.<br />
<br />
4. Zekat: Zekatin manasi dini ögrenmek ve aktarmaktir. Her aile malî sartlarina göre, seyhe para vermek zorundadir. Bu zekat yerine geçer.<br />
<br />
5. Ziyaretler: Ziyaret yerleri çok önemlidir. Buralar beyaza boyanir ve ayni zamanda ibadet yerleridir. Ziyaret yerleri ya su kenarlarinda ya da agaçlik yerlerdedir. Bu anlayislari eski Fenikelilerden kalan bir inançtir.<br />
<br />
Nusayrilerde, seyhler tabir edilen din islerini organize eden dört ayri sinif vardir ki, bunlar onlara göre büyük önem arzetmektedir.<br />
<br />
Bunlari da sirasiyla söyle siralayabiliriz;<br />
<br />
A- Büyük Seyh: Ali'nin yeryüzündeki gölgesi durumunda olup, genis ve büyük bir otoritesi vardir. Insanüstü gücü bulunduguna inanilir, bu yüzden büyük itibar görür. Vazifesi, seyh ve imam adaylarini seçmektir. Her bölgede ancak bir büyük seyh bulunur.<br />
<br />
B- Seyh: Cemaatin manevi önderleri durumunda bulunan seyhlerin sayilari çoktur ve atalarinin melekler olduguna inanilir. Melekler onlara hulul etmistir. Ahiret aleminde sefaat hakkina sahiptirler. Merasim ve ziyaretleri idare edip, hastalara dua ederler, onlardan izinsiz doktora bile gidilmez. En güzel ve zengin kizlarla evlenirler ve evleri herkese açiktir. Seyh olabilmek için seyh ailesinden gelmek sart oldugu gibi genis bir kültüre de sahip olmak zorunludur.<br />
<br />
C- Nüvvab: Bir nevi seyh yardimcisi durumundadirlar. Seyh olabilmeleri büyük seyhin kararina baglidir. Bunun için genis bir tecrübeden geçmesi gereklidir, seyh olabilecegi kanaati olusugunda bir baska bölgeye seyh olarak atanir.<br />
<br />
D- Imam: Daha alt tabakadan görevlilerdir.<br />
<br />
Nusayrilige giris bir kaç merhaleden olusmaktadir. Kadinlar bu mezhebe giremezler. Erkekler ise mezhebe girmekle yükümlüdürler. Giris için, esas sart ana-babanin Nusayri olmasidir. Erkek, sagligi yerinde, 8-10 yasindan büyük ve ölümle karsi karsiya kalsa bile sir saklayabilecek kabiliyet ve olgunlukta olmak da Nusayrilige giris için gerekli sartlardandir.<br />
<br />
Nusayrilige giris genel olarak üç merhaleden olusmaktadir.<br />
<br />
Sirasiyla bu merhaleleri görmeye çalisalim;<br />
<br />
Birinci merhale: Mezhebe girecek yasa gelen çocugu babasi, güvendigi bir nusayriye götürür ve ona tavassut etmesini ister. O sahis onun manevi babasi haline gelerek onu iyice tanir. Çocugun durumu hakkinda sahitler ve seyhin huzurunda teminat alinir, çocuk eger sir verirse öldürülür. Daha sonra o kisi çocugun egitimini saglar. Müslümanlarin gözünde iyi bir müslüman intibasi birakmak için namaz kilip, oruç tutmasina özen göstermesi istenir. Zira bu safhada o çocuk bir nevi ilk imtihandan geçmektedir.<br />
<br />
Bu ön hazirlik safhasindan sonra çocuk, "Mesveret Cemiyeti" adi verilen bir toplantiya alinir ki, bu toplanti seyhin veya ileri gelen bir nusayrinin evinde yapilir. Çocuk içeri alinir ve nefsini alçaltma, itaatkâr olmanin bir nisanesi olarak, seyhin ve orada bulunanlarin ayakkabilarini basina koyar. Uluhiyyet sembolü olan bir kadeh sarabi içtikten sonra, o, "Abdu'n-Nur" (Nurun kulu) adini alir. Bu arada a(ayin), m(mim), s(sin) harfleri, manalari anlatilmadan bir mühür seklinde tekrar ettirilir, tekrar el ve ayaklar öpülür. Sonunda da bu merasimin ay, gün ve senesi kaydedilir.<br />
<br />
Ikinci merhale: Ilk merhaleden kirk gün sonra yapilan bu toplantinin adi "Melik Cemiyeti"dir. Çok zengin ve görkemli bir toplantidir. Nakib, çocuga tekrar bir kadeh içki sunar ve a(ayin), m(mim), s(sin) harflerinin sirrini ögreterek bunlari her gün 500 defa tekrar etmesini emreder. Bu arada "Kitâbül-Mecmu" dan da bazi bölümler kendisine ögretilir.<br />
<br />
Üçüncü merhale: Bu ikinciden daha görkemlidir. Nusayrilige giren çocuk eger ileri gelen bir aileden veya seyh ailesinden birisi ise ikinciden yedi ay, eger halkdan birisi ise dokuz ay sonra icra edilir. Genis bir salonda yapilan bu merasim bir hayli kurallara baglidir. Salonda ortada büyük seyhi temsilen bir imam oturur, saginda nakib, solunda ise necîb vardir. Bu sekil ayni zamanda a(ayin), m(mim), s(sin) harflerini yani Ali, Muhammed ve Selman üçlüsünü temsil etmektedir. Nakibin saginda da havarileri temsilen on iki kisi bulunur. Necibin solunda ise yirmi dört kisi yer almaktadir. Bu kisiler Kitabul-Mecmu'un bes defa tekrar edildigine sahitlik ederler. Merasimin basinda imam tekrar, sir saklayacagina dair söz ister, havariler de onun sözüne sahitlik ederler. Bu sirada on iki havari önlerindeki on iki bardaktan birer yudum içki alirlar, aday da alir ve böylece uluhiyyete erilmis olur.<br />
<br />
Nusayrilere göre kutsal kabul edilen bayram ve merasimler sunlardir:<br />
<br />
1. Fitr (Ramazan) 2. Adhâ (Kurban) 3. Gadîr (18 Zilhicce; Hz. Peygamberin Hz. Ali'yi imam tayin ettigine inanilan gün) 4. Mubahale (21 Zilhicce, Necranli Hristiyanlarla Hz. Muhammed arasindaki lânetlesme olayi) 5. Firas (29 Zilhicce; Hz. Peygamberin Medine'ye hicret ettigi gece Hz. Ali'nin O'nun yatagina yatmasi) 6. Asüre (10 Muharrem; Nusayrilere göre Hz. Hüseyin, Kerbela'da ölmemis, Hz. Isa gibi göge çekilmistir). 7. 9 Rebiulevvel (Hz. Ömer'in sehid edildigi gün) 8. 15 Saban (Selman'in ölümü) 9. Nevruz ve Mihrican bayramlari 10. 24/25 Aralik gecesi Hz. Isa'nin dogumu ve "son yemek" ayini.<br />
<br />
Onlar bayramlarda özellikle uluhiyyetin saglanmasi için sarap içer ve buhur yakarlar. Onlara göre bu hareket bir uluhiyyet göstergesidir. Zira sarap kutsaldir.<br />
<br />
Nusayriler, burada görüldügü üzere, kendilerince kutsal kabul ettikleri bir takim bayram ve merasimlere çok baglidirlar ve bunlari dikkatlice icra ederler. Zira bir çok batil firkada görüldügü gibi, onlar kendi otorite ve agirliklarini ancak bu sekildeki resmi ve görkemli merasimlerle ve mensuplari huzurundaki söz vermelerle saglamaktadirlar. Yani bunun ancak ve ancak kollektif suurla saglanabilecegi kanaatindedirler. Kollektif suur, bir bakima oldukça önemli ve zaman zaman da kullanilmasi lüzumludur. Ancak, bunun bir taassup ve hedef seklinde kullanilmasi yanlis kanaat ve izlenimlere götürmektedir. Islâmda da bir takim merasim ve kollektif suura götüren vesileler vardir, fakat bunlarin hiç birisinde esas itibariyle bir asirilik gözlenmedigi gibi daima itidal tavsiye ve tasvib edilmistir. Ayrica akil ve mantik ölçüleri hiç bir sekil ve surette ihmal edilmemistir. Önemli olan da budur ve bu tür merasimlere taassup ve ifrat-tefritin karismamasidir. Ve bu tür merasimlerin hiç bir sekilde hedef ve amaç olarak görülmemesidir.<br />
<br />
Nusayrilerin buraya kadar anlatilan inanis, davranis, hal ve hareketleri dikkatlice izlenip gözönüne alindiginda, bu mezhebin söz konusu bölgelerde zaman süreci içinde hüküm süren eski dinler ve inanislardan, özellikle totemcilikten, Sabiîlik'ten, Mecusîlikten, Musevilik ve Hristiyanliktan ve ilkel inanislardan oldukça büyük oranda etkilendigini görmek ve müsahede etmek mümkündür. Bu inanis biçimi ve tezahürleri ayni zamanda bâtinilik perdesi ile de örtülerek bir gizlilik içinde, takdim edilmistir. Zira, sözü edilen tutarsiz görüs ve inanç biçimleri ancak bu sekilde idame ettirilebilmistir. Dikkat edilirse mezhebe ilk girenden, ilk alinan söz, sir saklama hususudur.<br />
<br />
Su ana kadar inançlarini özetlemeye çalistigimiz Nusayriler, aslinda inançlarini son derece gizli tutarlar. Öyle ki, büyük bir çogunlugu inançlarin tamami ve sirlari hakkinda bilgi sahibi olamazlar. Bu, ancak seçkin bir zümreye aittir. Ögretiler uzun bir üyelige kabul süreci içinde ögretilir. Bu, ancak uygun görülen 19 yasina basmis erkekler için baslar. Sirlarini, baskalarina açma korkusuyla kadinlara ögretmedikleri gibi, kadinlar ayinlere de katilamazlar. Üyelige kabul töreni masonlarin üyelige kabul törenlerine sasirtici bir biçimde benzemektedir.<br />
<br />
Nusayrilere Fransiz isgalcileri Eylül 1920'de Alevî ismini verdiler. Böylece Hz. Ali (r.a)'nin ismini kullanarak Islami yikmak daha kolay olacakti. Dolayisiyla o günden bu güne Alevî ismiyle çagrilmayi tercih ettiler. Iran'daki Bahâiler ve Pakistan'daki Kadiyâniler gibi Nusayriler de emperyalistlerin çikarlari dogrultusunda kendilerine düsen rolü layikiyle oynamislar ve bu gün Suriye'de bu rollerini oynamaya devam etmektedirler.<br />
<br />
Bu gün Suriye bu insanlar tarafindan idare edilmekte olup, tarih boyunca Müslümanlari devamli katletmislerdir. Sadece 1982 yilinda Hama sehrinde gerçeklestirdikleri katliamda otuz bin sivil insan sehit olmustur.<br />
<br />
Sonuç olarak; gerçekte bir mezhep gibi görünmesine ragmen Nusayrilik, ne Hristiyanlikla, ne Yahudilikle, ne de Islam ile ilgisi olmayan; gerek inanç, gerekse ibadet yöntemleriyle ayri bir din olarak ortaya çikmaktadir. Bunlarin kâfir, müsrik, mülhid olduklarinda bütün Ehl-i sünnet ve Sia ulemasi ittifak etmistir. Hatta Ibn Teymiyye, bunlarin kestiklerinin yenilemeyecegini, kadinlarinin nikâh edilemeyecegini söyledikten sonra; mürted olduklarindan Cizye ödemekle hayat hakkina sahip olamayacaklarini bildirmektedir.<br />
<br />
Nusayrilik bu tepkiyi görmesine ragmen bir ara Lübnan'daki Imamiye mezhebi mensuplari tarafindan Siî bir mezhep olarak kabul edildi. Nusayrîler Suriye halkinin dörtte biri olmalarina ragmen 1971'den beri ülke yönetimine hakim olmuslardir. Böylelikle yirmi yildir bütün ülke diktatör hafiz Esad tarafindan baski altinda tutulmaktadir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Çogunlugu Suriye'de yasayan asiri bir Siî-Batinî firkasi. Bunlara günümüzde Numeyrîler ismi de verilmektedir. Nusayrî isminin ise geçmiste kalan bir isim oldugunu ve firka kurucusuna nisbeten bu ismin verildigini ileri sürerler. Firkanin ismini, kurucusu olan Muhammed b. Nusayr en-Nemiri'ye (270/883) nisbeten aldigi bilinmektedir. Zaten itikadi firkalarin hemen hemen bir çogunun kurucularina nisbeten tanindiklari ve buna uygun isim aldiklari bilinen ve sik rastlanan bir durumdur.<br />
<br />
Batinî karakterli firkalarda ortak olarak görülen husus, bunlarin genel olarak çift hayatlari olmasidir. Yani birisi, kendi içlerinde ve çevrelerinde yasadiklari ve yasattiklari hayat seyri, digeri de toplum içinde yasamalari itibariyle toplumsal hayatlaridir. Iste Nusayrilik de genel anlamda bu özellikleri tasimakla birlikte, batinî firkalar arasinda, önemli eserlerinden bir kismi elde edilebilmis ve dolayisiyla görüslerine vakif olunabilmis firkalardan birisi olma özelligini tasimaktadir.<br />
<br />
Nusayriligin kurucusu Ibn Nusayr, Siî-Imamiyyenin onuncu imami Ali en-Nakî'nin hayatinda onun tarafindan gönderilmis bir peygamber oldugunu iddia ediyor; onun hakkinda asiri görüsler ileri sürerek tenasuhtan söz ediyordu. Onun ilahligini söylüyor ve haramlari helal kiliyordu. Bir rivayete göre de, Ibn Nusayr, Imamiyye'nin onbirinci imami Hasan el-Askeri'nin (260-873) "bab"i oldugunu ileri sürmüs ve onun vefatiyla da oglu Muhammed b. el-Hasan'in mehdiligini kabul etmistir (E.Ruhi Figlali, Çagimizda Itikadi Islam Mezhebleri, s. 143, en-Nevbahtî, Firakus-Sî'a, nsr. M.Sadik, Necef 1936, s. 193).<br />
<br />
Genellikle Suriye bölgesinde yayilmis bulunan Nusayriler, Karmatilerin 291 (903) yilinda Suriye'yi ele geçirmesi üzerine, bir kismi Suriye'de kalirken bir diger kismi ise, Antakya civarina çekildiler. Özellikle Nusayrilik Hamdanilerin Suriye'ye egemen olmasiyla bu dönemde büyük bir güç kazandilar. Zira Hamdani emirleri bu mezhebe girmis ve yayginlasmasi için ugrasmislardir. Selçuklular döneminde Malazgirt savasini (463/1071) takiben de Nusayriler Antakya'yi ele geçirmislerdi. Franklarin 492 (1098) yilinda bölgeyi isgal etmeleri üzerine bir süre onlarin hakimiyetleri altinda kaldilar. Haçli seferleri esnasinda Haçli ordularina yardim etmis ve müslümanlarin aleyhinde Hristiyanlara destek olmuslardi. Bundan dolayi Selahaddin Eyyubî tarafindan cezalandirilmislardir. Ayni sekilde Memluklular aleyhinde Mogollara yardim ettikleri için Memluklu Sultani Baybars'tan da baski gönnüslerdi. Nusayriler, bölgede sirasiyla hüküm süren, Selahaddin Eyyubi, Haçlilar, Ismaililer ve Mogollar'dan sonra Yavuz Sultan Selim'in 922 (1516) yilindaki Mercidabik Zaferi ile Suriye'yi ele geçirmesi ile daha sonraki devirlerde de ayni bölgede varliklarini sürdürürler. Nusayrilerin hemen hemen her devirde ve özellikle Osmanli Döneminde varliklarini sürdürmelerindeki en önemli faktör, Osmanli Devletinin, hükmü altindaki bölgelerde her inanç ve irktan olan kavimlere gösterdigi müsamaha anlayisi ve tavri gösterilmektedir. Zira, Osmanli Devleti, bu tavrini devletin baglayici ve birlestirici bir felsefesi olarak telakki etmekte idi. Zaman zaman Osmanlilara karsi isyan etmelerine ragmen II. Abdülhamid onlari resmen bir mezheb olarak kabul etmisti.<br />
<br />
Bugün Suriye'de çesitli bölgelerde, Hatay, Tarsus, Adana, Firat boylari ve Lübnan'da yaygin olarak yerlesmis bulunan Nusayrilerin sayisi bir kisim arastirmacilara göre yaklasik 325-400 bin kisi civarindadir (L.Massignon, "Nusayriler" Maddesi, I.A.) Bir kisim arastirmacilara göre ise, yalniz Hatay Bölgesi'nde yaklasik yüz kirk dokuz bin Nusayri bulunmaktadir (Ahmet Turan, Les Nusayris de Turquie dans la Religion d'Hatay, Doctorat de III e cylcle Paris 1973, s. 21).<br />
<br />
Diger bir çok itikadî firkada oldugu gibi Nusayrilik de kendi arasinda çesitli firkalara ayrilmistir. Bunlar genel olarak dört kola ayrilmislardir ki, bunlar; Haydariyye, Simaliyye (veya Semsiyye) Kilaziyye (veya Kameriyye) ve Gaybiyye'dir. Ancak bunlar, esas itibariyle, Simafiyye ve Kibliyye olmak üzere iki ana kol halinde yayginlik kazanmislardir.<br />
<br />
Nusayrilerin itikadi görüslerine gelince:<br />
<br />
Bunlarin görüsleri kismen Islâm'dan kaynaklanmis olsa da agirlikli olarak batini tevillere dayanmakta ve hatta zaman zaman hristiyan kültürünün etkisi görülmektedir. Hüseyin b. Hamdân el-Hasibî'nin (346 veya 358/957 veya 968) Kitâbül-Mecmû'u ile önce nusayri iken daha sonra hristiyan olan Adanali Süleyman Efendi'nin Kitâbul-Bakürati's-Süleymaniyye fi Kesfi Esrâri'd-Diyânâti'n-Nusayriyye isimli eserleri Nusayriligin itikadi ile ilgili önemli bilgiler ihtiva ederler.<br />
<br />
Bir çok itikadi firkada gördügümüz gibi, firkalarin görüslerini temel bazi hususlar teskil etmekte ve diger görüsler bu görüsün etrafinda odaklanmaktadir. Nusayrilerin görüslerinin temelini de Hz. Alinin ilahlastirilmasi teskil etmektedir. Bundan dolayi Nusayriler Sia firkalari arasinda gulat kismindan telakki edilmektedir. Bu firkanin bütün kollarina göre Hz. Ali mabudtur, tanridir. Yüce Allah için sayilan sifat ve özellikler Hz. Ali için sayilmaktadir. O nurun nurudur, ilahi zati itibariyle gizlidir. O manadir. Görünüste imam olmasina ragmen, batini cihetiyle O, Allah'tir. Buna göre onlarin sehadet kelimesi "Ben Ali'den baska ilah bulunmadigina sehadet ederim "seklindedir.<br />
<br />
Bu anlayisa göre Ali, Tanridir. Kendi ruhundan Muhammed'i, O da Selman-i Farisî'yi yaratmistir. Ali "mana", Muhammed "isim", Selman ise "bab"dir. Bu üçlü A(ayn), M (Mim) ve S (Sin) sembolleriyle ifade edilir. Bu üçlü sembolize sistemi Süleyman Hasbi tarafindan Hristiyanliktaki "Baba-Ogul-Ruhul-Kudüs" sistemiyle açiklanir. Ayrica Selman'dan sonra bes tane de eytam vardir ki, bunlar; Mikdad b. el-Esved (Tabiat olaylari ve zelzeleyi yürütür), Ebû Zerril-Gifâril-Gifâri (Yildizlarin hareketini idare eder), Abdullah b. Revâha (Canlilarin hayatlariyla ugrasir), Osman b. Maz'un (Rizik ve hastaliklarla ugrasir) ve Kanber b. Kadân ed-Devrî (Ruhlari cesetlere gönderir). Bu bes eytam, ayni zamanda bes büyük yildizdir.<br />
<br />
Tenasüh ve ruh göçüne inanirlar. Onlara göre, insanlar ilk kez semâvî varliklar olarak yaratilmislar; fakat düsüslerinin bir sonucu olarak bu günkü sekillerini kabullenmek zorunda kalmislardir. Sürekli tenasüh ve ruh göçü, insanlarin tekrar semavi varliklara dönmesiyle son bulacaktir. Yine Hz. Ali (r.a)'in yildizlarin prensi oldugunu ve günes veya ay ile cisimlenmis bulunduguna inanirlar.<br />
<br />
Kendileri Ali'nin uluhiyyetine inanmak ve onun yüceliginin nimetine ermek serefine ulasan kisilerdir. Aliye inanan Nusayrilerin ruhla, hareket yoluyla yildizlar haline dönüserek nurlar alemine yükselir. Nusayri olmayanlarin ruhlari ise, hayvan cesetlerine girer. Onlara göre kadinlarin ruhlari yoktur. Seytanlar insanlarin günahlarindan, kadinlar da seytanlarin günahlarindan yaratilmislardir. Bu bakimdan kadinlara onlarin mezheblerinin sirlari açiklanmaz. Bu taassuplarindan ötürü Fâtima'nin ismini kullanmayip, metinlerinde bu kelimenin müzekkeri olan Fâtir'i kullanmayi tercih ederler. Ayrica onlara göre, diger halifelerle birlikte bir kisim sahabe ile Muaviye, Yezid ve Haccac da seytanin sembolleridir ve lanetlidirler.<br />
<br />
Tanri olarak kabul ettikleri Ali'nin bulundugu yer konusunda iki gruba ayrilirlar. Haydariler'e göre Ali, göktedir. Günes Muhammed'i, ay da Selman'i temsil eder. Ali güneste oturmaktadir. Bu yüzden bunlara "Semsiler" de denilmektedir. Ikinci kol olan Kilaziler'e göre ise Ali'nin yeri ay'dir. Bu yüzden bunlara da "Kameriler" ismi verilmektedir.<br />
<br />
Onlara göre sarap, uluhiyyetin sembolüdür. Bundan dolayi sarabi ve sarabin asli olan üzüm asmalarini asiri bir sekilde yüceltirler.<br />
<br />
Islamin bes sarti ise söyle bir tevil esasina göre anlasilir:<br />
<br />
1. Sehadet: Nusayrilige giriste yukarida sözü edilen sehadet kelimesi tekrar edilir. Sonra da "Nusayri dininden, Cundebî görüsünden, Cunbulanî tarikatindan, Hasibî akidesinden, Cillî inancindan, Meymunî fikhindan olduguma sehadet ederim" seklindeki söz söylenir.<br />
<br />
2. Namaz: Namaz sesle yapilan bir ibadet olup, sadece duadir. Namazin basinda "Ali, Muhammed ve Selman'i yüceltiriz" demek, namazi eda etmek olarak anlasilir. Namaz Ali'ye açilan bir kalbin niyazi olarak anlasildigindan ferdi yapilir, ancak, bayram ve mukaddes günlerde cemaat hafinde de yapilabilmektedir. Namazdan önce abdest alinmaz. Namazin sartlari bestir:<br />
<br />
a) Bes seçkini bilmek, Bunlar; Muhammed, Fâtir, Hasan, Hüseyin ve Muhsin'dir.<br />
<br />
b) Gülmeden ve konusmadan dua etmek,<br />
<br />
c) Namazi, Abbasi rengi oldugu için siyah takkesiz kilmak,<br />
<br />
d) Ibadeti baskalari görmeden gizli yapmak,<br />
<br />
el Namazi, "Ey Yüce, Büyük ve Arilarin Efendisi Ali, bize merhamet et" diyerek bitirmek.<br />
<br />
Namazin sayisi yine bestir ve bes masuma tahsis edilmistir. Namazda Mekke'ye dönmek sart degildir. Ögleye kadar günesin dogus yönüne, ögleden sonra ise batiya dogru yönelinir.<br />
<br />
3. Oruç: Oruç, Resulullah'in babasi Abdullah b. Abdulmuttalib'in sessizligini temsil eder. Buna göre Ramazan Abdullah, Kur'an Hz. Muhammed'dir. Ramazan günleri ise, Nusayrilerin kutsal kisilerini temsil eder.<br />
<br />
4. Zekat: Zekatin manasi dini ögrenmek ve aktarmaktir. Her aile malî sartlarina göre, seyhe para vermek zorundadir. Bu zekat yerine geçer.<br />
<br />
5. Ziyaretler: Ziyaret yerleri çok önemlidir. Buralar beyaza boyanir ve ayni zamanda ibadet yerleridir. Ziyaret yerleri ya su kenarlarinda ya da agaçlik yerlerdedir. Bu anlayislari eski Fenikelilerden kalan bir inançtir.<br />
<br />
Nusayrilerde, seyhler tabir edilen din islerini organize eden dört ayri sinif vardir ki, bunlar onlara göre büyük önem arzetmektedir.<br />
<br />
Bunlari da sirasiyla söyle siralayabiliriz;<br />
<br />
A- Büyük Seyh: Ali'nin yeryüzündeki gölgesi durumunda olup, genis ve büyük bir otoritesi vardir. Insanüstü gücü bulunduguna inanilir, bu yüzden büyük itibar görür. Vazifesi, seyh ve imam adaylarini seçmektir. Her bölgede ancak bir büyük seyh bulunur.<br />
<br />
B- Seyh: Cemaatin manevi önderleri durumunda bulunan seyhlerin sayilari çoktur ve atalarinin melekler olduguna inanilir. Melekler onlara hulul etmistir. Ahiret aleminde sefaat hakkina sahiptirler. Merasim ve ziyaretleri idare edip, hastalara dua ederler, onlardan izinsiz doktora bile gidilmez. En güzel ve zengin kizlarla evlenirler ve evleri herkese açiktir. Seyh olabilmek için seyh ailesinden gelmek sart oldugu gibi genis bir kültüre de sahip olmak zorunludur.<br />
<br />
C- Nüvvab: Bir nevi seyh yardimcisi durumundadirlar. Seyh olabilmeleri büyük seyhin kararina baglidir. Bunun için genis bir tecrübeden geçmesi gereklidir, seyh olabilecegi kanaati olusugunda bir baska bölgeye seyh olarak atanir.<br />
<br />
D- Imam: Daha alt tabakadan görevlilerdir.<br />
<br />
Nusayrilige giris bir kaç merhaleden olusmaktadir. Kadinlar bu mezhebe giremezler. Erkekler ise mezhebe girmekle yükümlüdürler. Giris için, esas sart ana-babanin Nusayri olmasidir. Erkek, sagligi yerinde, 8-10 yasindan büyük ve ölümle karsi karsiya kalsa bile sir saklayabilecek kabiliyet ve olgunlukta olmak da Nusayrilige giris için gerekli sartlardandir.<br />
<br />
Nusayrilige giris genel olarak üç merhaleden olusmaktadir.<br />
<br />
Sirasiyla bu merhaleleri görmeye çalisalim;<br />
<br />
Birinci merhale: Mezhebe girecek yasa gelen çocugu babasi, güvendigi bir nusayriye götürür ve ona tavassut etmesini ister. O sahis onun manevi babasi haline gelerek onu iyice tanir. Çocugun durumu hakkinda sahitler ve seyhin huzurunda teminat alinir, çocuk eger sir verirse öldürülür. Daha sonra o kisi çocugun egitimini saglar. Müslümanlarin gözünde iyi bir müslüman intibasi birakmak için namaz kilip, oruç tutmasina özen göstermesi istenir. Zira bu safhada o çocuk bir nevi ilk imtihandan geçmektedir.<br />
<br />
Bu ön hazirlik safhasindan sonra çocuk, "Mesveret Cemiyeti" adi verilen bir toplantiya alinir ki, bu toplanti seyhin veya ileri gelen bir nusayrinin evinde yapilir. Çocuk içeri alinir ve nefsini alçaltma, itaatkâr olmanin bir nisanesi olarak, seyhin ve orada bulunanlarin ayakkabilarini basina koyar. Uluhiyyet sembolü olan bir kadeh sarabi içtikten sonra, o, "Abdu'n-Nur" (Nurun kulu) adini alir. Bu arada a(ayin), m(mim), s(sin) harfleri, manalari anlatilmadan bir mühür seklinde tekrar ettirilir, tekrar el ve ayaklar öpülür. Sonunda da bu merasimin ay, gün ve senesi kaydedilir.<br />
<br />
Ikinci merhale: Ilk merhaleden kirk gün sonra yapilan bu toplantinin adi "Melik Cemiyeti"dir. Çok zengin ve görkemli bir toplantidir. Nakib, çocuga tekrar bir kadeh içki sunar ve a(ayin), m(mim), s(sin) harflerinin sirrini ögreterek bunlari her gün 500 defa tekrar etmesini emreder. Bu arada "Kitâbül-Mecmu" dan da bazi bölümler kendisine ögretilir.<br />
<br />
Üçüncü merhale: Bu ikinciden daha görkemlidir. Nusayrilige giren çocuk eger ileri gelen bir aileden veya seyh ailesinden birisi ise ikinciden yedi ay, eger halkdan birisi ise dokuz ay sonra icra edilir. Genis bir salonda yapilan bu merasim bir hayli kurallara baglidir. Salonda ortada büyük seyhi temsilen bir imam oturur, saginda nakib, solunda ise necîb vardir. Bu sekil ayni zamanda a(ayin), m(mim), s(sin) harflerini yani Ali, Muhammed ve Selman üçlüsünü temsil etmektedir. Nakibin saginda da havarileri temsilen on iki kisi bulunur. Necibin solunda ise yirmi dört kisi yer almaktadir. Bu kisiler Kitabul-Mecmu'un bes defa tekrar edildigine sahitlik ederler. Merasimin basinda imam tekrar, sir saklayacagina dair söz ister, havariler de onun sözüne sahitlik ederler. Bu sirada on iki havari önlerindeki on iki bardaktan birer yudum içki alirlar, aday da alir ve böylece uluhiyyete erilmis olur.<br />
<br />
Nusayrilere göre kutsal kabul edilen bayram ve merasimler sunlardir:<br />
<br />
1. Fitr (Ramazan) 2. Adhâ (Kurban) 3. Gadîr (18 Zilhicce; Hz. Peygamberin Hz. Ali'yi imam tayin ettigine inanilan gün) 4. Mubahale (21 Zilhicce, Necranli Hristiyanlarla Hz. Muhammed arasindaki lânetlesme olayi) 5. Firas (29 Zilhicce; Hz. Peygamberin Medine'ye hicret ettigi gece Hz. Ali'nin O'nun yatagina yatmasi) 6. Asüre (10 Muharrem; Nusayrilere göre Hz. Hüseyin, Kerbela'da ölmemis, Hz. Isa gibi göge çekilmistir). 7. 9 Rebiulevvel (Hz. Ömer'in sehid edildigi gün) 8. 15 Saban (Selman'in ölümü) 9. Nevruz ve Mihrican bayramlari 10. 24/25 Aralik gecesi Hz. Isa'nin dogumu ve "son yemek" ayini.<br />
<br />
Onlar bayramlarda özellikle uluhiyyetin saglanmasi için sarap içer ve buhur yakarlar. Onlara göre bu hareket bir uluhiyyet göstergesidir. Zira sarap kutsaldir.<br />
<br />
Nusayriler, burada görüldügü üzere, kendilerince kutsal kabul ettikleri bir takim bayram ve merasimlere çok baglidirlar ve bunlari dikkatlice icra ederler. Zira bir çok batil firkada görüldügü gibi, onlar kendi otorite ve agirliklarini ancak bu sekildeki resmi ve görkemli merasimlerle ve mensuplari huzurundaki söz vermelerle saglamaktadirlar. Yani bunun ancak ve ancak kollektif suurla saglanabilecegi kanaatindedirler. Kollektif suur, bir bakima oldukça önemli ve zaman zaman da kullanilmasi lüzumludur. Ancak, bunun bir taassup ve hedef seklinde kullanilmasi yanlis kanaat ve izlenimlere götürmektedir. Islâmda da bir takim merasim ve kollektif suura götüren vesileler vardir, fakat bunlarin hiç birisinde esas itibariyle bir asirilik gözlenmedigi gibi daima itidal tavsiye ve tasvib edilmistir. Ayrica akil ve mantik ölçüleri hiç bir sekil ve surette ihmal edilmemistir. Önemli olan da budur ve bu tür merasimlere taassup ve ifrat-tefritin karismamasidir. Ve bu tür merasimlerin hiç bir sekilde hedef ve amaç olarak görülmemesidir.<br />
<br />
Nusayrilerin buraya kadar anlatilan inanis, davranis, hal ve hareketleri dikkatlice izlenip gözönüne alindiginda, bu mezhebin söz konusu bölgelerde zaman süreci içinde hüküm süren eski dinler ve inanislardan, özellikle totemcilikten, Sabiîlik'ten, Mecusîlikten, Musevilik ve Hristiyanliktan ve ilkel inanislardan oldukça büyük oranda etkilendigini görmek ve müsahede etmek mümkündür. Bu inanis biçimi ve tezahürleri ayni zamanda bâtinilik perdesi ile de örtülerek bir gizlilik içinde, takdim edilmistir. Zira, sözü edilen tutarsiz görüs ve inanç biçimleri ancak bu sekilde idame ettirilebilmistir. Dikkat edilirse mezhebe ilk girenden, ilk alinan söz, sir saklama hususudur.<br />
<br />
Su ana kadar inançlarini özetlemeye çalistigimiz Nusayriler, aslinda inançlarini son derece gizli tutarlar. Öyle ki, büyük bir çogunlugu inançlarin tamami ve sirlari hakkinda bilgi sahibi olamazlar. Bu, ancak seçkin bir zümreye aittir. Ögretiler uzun bir üyelige kabul süreci içinde ögretilir. Bu, ancak uygun görülen 19 yasina basmis erkekler için baslar. Sirlarini, baskalarina açma korkusuyla kadinlara ögretmedikleri gibi, kadinlar ayinlere de katilamazlar. Üyelige kabul töreni masonlarin üyelige kabul törenlerine sasirtici bir biçimde benzemektedir.<br />
<br />
Nusayrilere Fransiz isgalcileri Eylül 1920'de Alevî ismini verdiler. Böylece Hz. Ali (r.a)'nin ismini kullanarak Islami yikmak daha kolay olacakti. Dolayisiyla o günden bu güne Alevî ismiyle çagrilmayi tercih ettiler. Iran'daki Bahâiler ve Pakistan'daki Kadiyâniler gibi Nusayriler de emperyalistlerin çikarlari dogrultusunda kendilerine düsen rolü layikiyle oynamislar ve bu gün Suriye'de bu rollerini oynamaya devam etmektedirler.<br />
<br />
Bu gün Suriye bu insanlar tarafindan idare edilmekte olup, tarih boyunca Müslümanlari devamli katletmislerdir. Sadece 1982 yilinda Hama sehrinde gerçeklestirdikleri katliamda otuz bin sivil insan sehit olmustur.<br />
<br />
Sonuç olarak; gerçekte bir mezhep gibi görünmesine ragmen Nusayrilik, ne Hristiyanlikla, ne Yahudilikle, ne de Islam ile ilgisi olmayan; gerek inanç, gerekse ibadet yöntemleriyle ayri bir din olarak ortaya çikmaktadir. Bunlarin kâfir, müsrik, mülhid olduklarinda bütün Ehl-i sünnet ve Sia ulemasi ittifak etmistir. Hatta Ibn Teymiyye, bunlarin kestiklerinin yenilemeyecegini, kadinlarinin nikâh edilemeyecegini söyledikten sonra; mürted olduklarindan Cizye ödemekle hayat hakkina sahip olamayacaklarini bildirmektedir.<br />
<br />
Nusayrilik bu tepkiyi görmesine ragmen bir ara Lübnan'daki Imamiye mezhebi mensuplari tarafindan Siî bir mezhep olarak kabul edildi. Nusayrîler Suriye halkinin dörtte biri olmalarina ragmen 1971'den beri ülke yönetimine hakim olmuslardir. Böylelikle yirmi yildir bütün ülke diktatör hafiz Esad tarafindan baski altinda tutulmaktadir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[BABiLiK]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-babilik</link>
			<pubDate>Sun, 13 Apr 2008 14:52:20 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=3">ismaiL</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-babilik</guid>
			<description><![CDATA[Mirza Ali Muhammed Bâb'ın (1819-1850) kurmuş olduğu batıl mezhep.<br />
<br />
Mirza Ali Muhammed 1819'da Şiraz'da doğdu. Necef'te Seyyid Ali Reştî (ö. 1843)'den ders aldı. Seyyid Ali Reştî, ona ölümünden sonra yerine geçecek halife olmasını ve Mehdî olarak ortaya çıkmasını telkin etti ve buna ikna etti. Mirza, davetini 1844 de Şiraz'da ilân etti.1850 yılında Tebriz'de Şah Nasûriddin'in huzurunda, âlim ve fakihlerle yaptığı münazara sonunda irtidat ettiğine hükmedilerek idam edildi (Muhsin Abdülhamid, İs!âm â Yönelen Yıkıcı Hareketler, Çev. S. Yeprem-H. Güleç, Ankara 1973, 6970).<br />
<br />
Bâbiyye'ye bağlı müfrit kimseler Nasûriddin Şah'a suikast yapmaya kalkışınca birçokları öldürüldü. Mirza Ali'nin öğrenci ve müridlerinden Suph-i Ezel, Mirza Yahya ve kardeşi Mirza Hasan Ali Bağdat'a kaçtılar. Oradan İstanbul'a, daha sonra Edirne'ye sürgün edildiler. Her iki kardeş arasında anlaşmazlık meydana geldi. Suph-i Ezel ve adamları oradan Kıbrıs'a Baha ve adamları da Akka'ya sürgün edildi.<br />
<br />
Mirza Ali Muhammed cahil ve tutarsız görüşler ortaya atan bir sapıktır. O, önce kendisinin İmam-ı Muntazar* (beklenen imam)'a, açılan bir "Bâb" (kapı) olduğunu iddia etti. Sonra bizzat imamın kendisi olduğunu söyleyip, daha sonra peygamberlik taslamaya başladı. Sonunda da kendisine ilâhî ruhun hulûl ettiğini söyleyerek tanrılık iddiasında bulundu. İmam-ı Muntazar'a açılan kapı anlamında gelen "Bâb" kelimesinden adını alan Bâbîlerin inançları şöyle özetlenebilir:<br />
<br />
Mirza Ali Muhammed'in bütün geçmiş peygamberlerin gerçek temsilcisi olduğuna inanmak,(inançlarına göre Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm, Bâbilik'te birleşir. Bu üç din arasında herhangi bir ayrılık yoktur); Allah'ın Mirza Ali'ye hulûl ettiğine inanmak, Ahirete inanmak, Hz. Muhammed'in peygamberlerin sonuncusu olduğuna inanmak.<br />
<br />
Mirza, ebced* harflerini zikretmiş ve bunlar için belirlediği sayılardan tuhaf anlamlar çıkartmıştır (Muhammed Ebu Zehra, İslâm da Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi, Çev E. Ruhi Fığlalı-Osman Keskioğlu, İstanbul 1970, 286-287). Bâbîliğe göre "ondokuz" sayısı mukaddestir. Onlara ait takvime göre bir yıl ondokuz aya, aylar ondokuz güne bölünmüştür. Dolayısıyla bir yıl 19x19=361 gündür.<br />
<br />
Böylelikle Bâbiliğin İslâm ile ilgisi olmayan ayrı ve yeni bir din olduğu görülmektedir. Bu batıl din, İslâm, hristiyanlık, yahudilik, mecûsilik ve putperestliğin karışımından oluşturulan ve İslâmî prensipleri yıkmayı hedef alan siyasî bir yapıya sahiptir. Bu dinin kurucusu peygamberlik ve velâyet aracılığıyla kendisi için "Vasıta-i Kübra" yahut "Bâbûddin, Bâb" ünvanlarını kullanmıştır. Daha sonra kendisine "Nokta" veya "Hâlikü'l-hayr" adını verdi. Çünkü artık o, nebi değil, ilâhî özelliklere sahip olduğunu iddia ediyordu. Bâb'ın ilk telif ettiği kitap "er-Risâletü'l-Hidâye fi'l-Ferâizi'l-İslâmiye" adlı eseri idi. Bâbiye'ye mensup olanlar Karmatîler gibi etrafta fesat ve fitne çıkarmaya ve insanları dalâlete sürüklemeye kalkıştılar. Onlar savaşta ölenlerin kırk gün sonra dirileceğine inandıkları için çırılçıplak olarak düşman üzerine hücum ederlerdi.<br />
<br />
Bâbiye peygamberlere iman eder. Ölüm "Lika-i Bâb" için bir yokluktan ibarettir. Öldükten sonra sevap ve ikab, lezzet, ızdırap ve elem vardır. Onlar öldükten sonra ruhlarının ikinci kez geri geldiklerine inanırlar. Yani onlarda tenasüh vardır. Ölümden sonra dirilme, Haşir ve Neşir, Bâb'ın tekrar dünyaya gelişi ve kıyamı ile tamamlanır. Onlara göre Kur'an'ın hükümleri mensuhtur.<br />
<br />
Amelle ilgili görüşlerine gelince:<br />
<br />
Kadınlar gerek miras ve gerekse diğer hususlarda erkeklere eşittirler. Bâbileri ondokuz kişilik bir kurul yönetir. Mallarının beşte birini yılda bir defa bu kurula vergi olarak verirler. Bütün cezalar kaldırılmıştır. Ancak nakdî ceza ve karı kocanın beraber yaşamasına engel olmak hariçtir. Evlenme onbir yaşından itibaren mecburidir. Boşanma iyi karşılanmaz. Dul kalan erkekler doksan, kadınlar doksanbeş gün içerisinde evlenmeye mecburdurlar. Onbir ilâ kırkiki yaş arasındaki kimseler her sene güneşin doğuşu ile batışı arasında bir ay (on dokuz gün) oruç tutmaya mecburdurlar. Oruç kırkiki yaşından sonra kalkar. İnsanlar muaf olur. Ramazan Bayramına "İyd-i Rıdvan" denir. Bu bayram "19" gündür. Biri kendisine, onsekizi müritlerine aittir. Muharremin birinci günü "İyd-i Mecit"tir; çünkü Bâb o gün doğmuştur. Bağlılarından biri iktidarı ele geçirirse Mekke ve Beyt-i Mukaddes yani Kabe gibi bütün kutsal yerleri, peygamberlerin ve evliyanın mezarlarını tahrip etmekle yükümlüdür. Şarap içmek haramdır. Tütün içmek haram ise de Bâbiler bunu sonradan caiz görmüşlerdir. İslâm'ın açık bir emri olan tesettür gereksizdir. Nikâh akd olunurken veli, vekil, şahit gerekli değildir. Sadece eşlerin kabulü yeterlidir. Zekât ve sadaka "Bâbî" olana verilir.<br />
<br />
Seyahat tavsiye olunmaz. Hacılar ve tacirlerin dışındakilere deniz seyahati yasaktır. Cenae namazı hariç cemaatle namaz kılınmaz. Fakat camilerde vaz dinlemek tavsiye olunur. Sarhoşluk veren içkiler yasaktır. Her ondokuz günde bir defa su içirmek için bile olsa ondokuz kişiyi davet etmek lâzımdır. Dilencilik yasaktır. Mirasın özel bir paylaştırma usûlü vardır.<br />
<br />
Bâbiye fırkası, Asl-ı Bâbiye, Kurretiyye, Ezeliyye ve Bahâiyye* olmak üzere dört kısma ayrılır. Asl-ı Bâbiye; ancak Bâb'a bağlı olup el-Beyân adlı eseri ile amel edenlerdir. Bâb'dan sonra yazılan eserlere asla itibar etmezler.<br />
<br />
Kurretiyye; Bâb'ın müritlerinden "Zerrin Tâç" adında güzelliği ile şöhret bulmuş bir kadına tâbi' olan gruptur. İran müctehidlerinden birinin kızı olan Zerrin Taç ilk zamanlarda arşa "Kalb-i Nebi", Cebrâil'e "Akl-ı Nebi" diyen Rüştiyye reisi Kâzımü'l-Hüseynî'ye bağlı idi. Seyyît Kâzım Reştî'nin vefatından sonra Bâb'ı imam edindi. Gâib olan Bâb'a iman etti. Bâb ile mektuplaşmaya başlayınca, Bâb kendisine Kurretü'l-Ayn dediğinden, Zerrin Taç, "Kurretü'l-Ayn" lâkabını aldı. Kurretü'l-Ayn kadınlardan tesettürü kaldırdı. Mükellefiyet ve farzları tamamen gereksiz gördü. Bir kadının dokuz erkek ile evlenmesinin caiz olduğu gibi bazı hükümler koydu. İslâm şerîatının mensuh, Bâb şerîatının hak olduğunu iddia edecek kadar küstahlığa kalkıştı. Kurretü'l-Ayn öldürüldükten sonra Kurretiyenin çoğu katlolunmuş, ancak pek azı kendilerinin İsna aşeriyye'den olduklarını ilân etmekle kurtulmuştu.<br />
<br />
Ezeliyye; Bâb'ın talebelerinden Mirza Yahya'ya bağlı olanlardır. Bunlar müslüman olarak görünürler. Zâhirde bütün farzları yerine getirirler. Takiyye yaparlar. Bahâileri tekfir ederler. Mirza Yahya, Bâb tarafından Suph-i Ezel lâkabını almıştır. Bundan dolayı bağlılarına "Ezeliyye" denilmiştir.<br />
<br />
Bahâiyye veya Bahâilik'e gelince: Mirza Ali Baha, oğlu Abbas'ın gayretiyle halkı Edirne'de kendi adına davet ettiği için Suph-i Ezel ile arası açılmış idi. Suph-i Ezel Kıbrıs'a sürgün olunduğu sırada o da Akka'ya sürüldü. Bunun adamları yetmişüç kişi idi. Baha, Akka'da Bâb'ın halifeliğinden Mehdiliğe, velâyet-i mutlaka'ya, nübüvvet-i amme'ye ve hassa'ya, hatta ilâhiyete kadar çıktı. "el-Eykan" adlı bir eseri vardır. İran'da Rusya'da, Suriye'de, Mısır'da, Hint'te, Amerika'da pek çok Bahâiler vardır. Bahâiler indinde Bâb, Mehdî, Bahâ, Mesihtir. Daha sonra Bahâ ilâh olmuştur. Bâb'ın vahyi olduğu gibi, Bahâ'nın da levhalardan ibaret vahyi vardır.<br />
<br />
Bâb ve Bahâ mucize göstermekten aciz olduklarından peygamberlerin mucizelerini inkâr ederler. Bahâiyenin de Bâbiye gibi dini hükümleri vardır. Akdes adlı kitap bu hükümleri ihtiva eder. Sabah, öğle ve akşam olmak üzere dokuz rekat namaz kılarlar. Kıble Akkâ'dır. Cenaze namazı altı tekbirdir. Cenazeden başka cemaatle namaz kılınması gereksizdir. Nevruz bayram günüdür. Hac, Akkâ'da gömülü olan Bahâ'yı ziyarettir.<br />
<br />
Bu duruma göre Bâbîlik ve ondan türemiş olan bütün kolları bazı İslâmî ıstılahları kullanmalarına rağmen, İslâm ile ilgisi olmayan ayrı ve uydurulmuş bir din görüntüsü taşımaktadır.<br />
<br />
Bu mezhep bugün İran'dan başka Amerika, Afrika ve Avrupa'da taraftar bulmuştur]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Mirza Ali Muhammed Bâb'ın (1819-1850) kurmuş olduğu batıl mezhep.<br />
<br />
Mirza Ali Muhammed 1819'da Şiraz'da doğdu. Necef'te Seyyid Ali Reştî (ö. 1843)'den ders aldı. Seyyid Ali Reştî, ona ölümünden sonra yerine geçecek halife olmasını ve Mehdî olarak ortaya çıkmasını telkin etti ve buna ikna etti. Mirza, davetini 1844 de Şiraz'da ilân etti.1850 yılında Tebriz'de Şah Nasûriddin'in huzurunda, âlim ve fakihlerle yaptığı münazara sonunda irtidat ettiğine hükmedilerek idam edildi (Muhsin Abdülhamid, İs!âm â Yönelen Yıkıcı Hareketler, Çev. S. Yeprem-H. Güleç, Ankara 1973, 6970).<br />
<br />
Bâbiyye'ye bağlı müfrit kimseler Nasûriddin Şah'a suikast yapmaya kalkışınca birçokları öldürüldü. Mirza Ali'nin öğrenci ve müridlerinden Suph-i Ezel, Mirza Yahya ve kardeşi Mirza Hasan Ali Bağdat'a kaçtılar. Oradan İstanbul'a, daha sonra Edirne'ye sürgün edildiler. Her iki kardeş arasında anlaşmazlık meydana geldi. Suph-i Ezel ve adamları oradan Kıbrıs'a Baha ve adamları da Akka'ya sürgün edildi.<br />
<br />
Mirza Ali Muhammed cahil ve tutarsız görüşler ortaya atan bir sapıktır. O, önce kendisinin İmam-ı Muntazar* (beklenen imam)'a, açılan bir "Bâb" (kapı) olduğunu iddia etti. Sonra bizzat imamın kendisi olduğunu söyleyip, daha sonra peygamberlik taslamaya başladı. Sonunda da kendisine ilâhî ruhun hulûl ettiğini söyleyerek tanrılık iddiasında bulundu. İmam-ı Muntazar'a açılan kapı anlamında gelen "Bâb" kelimesinden adını alan Bâbîlerin inançları şöyle özetlenebilir:<br />
<br />
Mirza Ali Muhammed'in bütün geçmiş peygamberlerin gerçek temsilcisi olduğuna inanmak,(inançlarına göre Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm, Bâbilik'te birleşir. Bu üç din arasında herhangi bir ayrılık yoktur); Allah'ın Mirza Ali'ye hulûl ettiğine inanmak, Ahirete inanmak, Hz. Muhammed'in peygamberlerin sonuncusu olduğuna inanmak.<br />
<br />
Mirza, ebced* harflerini zikretmiş ve bunlar için belirlediği sayılardan tuhaf anlamlar çıkartmıştır (Muhammed Ebu Zehra, İslâm da Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi, Çev E. Ruhi Fığlalı-Osman Keskioğlu, İstanbul 1970, 286-287). Bâbîliğe göre "ondokuz" sayısı mukaddestir. Onlara ait takvime göre bir yıl ondokuz aya, aylar ondokuz güne bölünmüştür. Dolayısıyla bir yıl 19x19=361 gündür.<br />
<br />
Böylelikle Bâbiliğin İslâm ile ilgisi olmayan ayrı ve yeni bir din olduğu görülmektedir. Bu batıl din, İslâm, hristiyanlık, yahudilik, mecûsilik ve putperestliğin karışımından oluşturulan ve İslâmî prensipleri yıkmayı hedef alan siyasî bir yapıya sahiptir. Bu dinin kurucusu peygamberlik ve velâyet aracılığıyla kendisi için "Vasıta-i Kübra" yahut "Bâbûddin, Bâb" ünvanlarını kullanmıştır. Daha sonra kendisine "Nokta" veya "Hâlikü'l-hayr" adını verdi. Çünkü artık o, nebi değil, ilâhî özelliklere sahip olduğunu iddia ediyordu. Bâb'ın ilk telif ettiği kitap "er-Risâletü'l-Hidâye fi'l-Ferâizi'l-İslâmiye" adlı eseri idi. Bâbiye'ye mensup olanlar Karmatîler gibi etrafta fesat ve fitne çıkarmaya ve insanları dalâlete sürüklemeye kalkıştılar. Onlar savaşta ölenlerin kırk gün sonra dirileceğine inandıkları için çırılçıplak olarak düşman üzerine hücum ederlerdi.<br />
<br />
Bâbiye peygamberlere iman eder. Ölüm "Lika-i Bâb" için bir yokluktan ibarettir. Öldükten sonra sevap ve ikab, lezzet, ızdırap ve elem vardır. Onlar öldükten sonra ruhlarının ikinci kez geri geldiklerine inanırlar. Yani onlarda tenasüh vardır. Ölümden sonra dirilme, Haşir ve Neşir, Bâb'ın tekrar dünyaya gelişi ve kıyamı ile tamamlanır. Onlara göre Kur'an'ın hükümleri mensuhtur.<br />
<br />
Amelle ilgili görüşlerine gelince:<br />
<br />
Kadınlar gerek miras ve gerekse diğer hususlarda erkeklere eşittirler. Bâbileri ondokuz kişilik bir kurul yönetir. Mallarının beşte birini yılda bir defa bu kurula vergi olarak verirler. Bütün cezalar kaldırılmıştır. Ancak nakdî ceza ve karı kocanın beraber yaşamasına engel olmak hariçtir. Evlenme onbir yaşından itibaren mecburidir. Boşanma iyi karşılanmaz. Dul kalan erkekler doksan, kadınlar doksanbeş gün içerisinde evlenmeye mecburdurlar. Onbir ilâ kırkiki yaş arasındaki kimseler her sene güneşin doğuşu ile batışı arasında bir ay (on dokuz gün) oruç tutmaya mecburdurlar. Oruç kırkiki yaşından sonra kalkar. İnsanlar muaf olur. Ramazan Bayramına "İyd-i Rıdvan" denir. Bu bayram "19" gündür. Biri kendisine, onsekizi müritlerine aittir. Muharremin birinci günü "İyd-i Mecit"tir; çünkü Bâb o gün doğmuştur. Bağlılarından biri iktidarı ele geçirirse Mekke ve Beyt-i Mukaddes yani Kabe gibi bütün kutsal yerleri, peygamberlerin ve evliyanın mezarlarını tahrip etmekle yükümlüdür. Şarap içmek haramdır. Tütün içmek haram ise de Bâbiler bunu sonradan caiz görmüşlerdir. İslâm'ın açık bir emri olan tesettür gereksizdir. Nikâh akd olunurken veli, vekil, şahit gerekli değildir. Sadece eşlerin kabulü yeterlidir. Zekât ve sadaka "Bâbî" olana verilir.<br />
<br />
Seyahat tavsiye olunmaz. Hacılar ve tacirlerin dışındakilere deniz seyahati yasaktır. Cenae namazı hariç cemaatle namaz kılınmaz. Fakat camilerde vaz dinlemek tavsiye olunur. Sarhoşluk veren içkiler yasaktır. Her ondokuz günde bir defa su içirmek için bile olsa ondokuz kişiyi davet etmek lâzımdır. Dilencilik yasaktır. Mirasın özel bir paylaştırma usûlü vardır.<br />
<br />
Bâbiye fırkası, Asl-ı Bâbiye, Kurretiyye, Ezeliyye ve Bahâiyye* olmak üzere dört kısma ayrılır. Asl-ı Bâbiye; ancak Bâb'a bağlı olup el-Beyân adlı eseri ile amel edenlerdir. Bâb'dan sonra yazılan eserlere asla itibar etmezler.<br />
<br />
Kurretiyye; Bâb'ın müritlerinden "Zerrin Tâç" adında güzelliği ile şöhret bulmuş bir kadına tâbi' olan gruptur. İran müctehidlerinden birinin kızı olan Zerrin Taç ilk zamanlarda arşa "Kalb-i Nebi", Cebrâil'e "Akl-ı Nebi" diyen Rüştiyye reisi Kâzımü'l-Hüseynî'ye bağlı idi. Seyyît Kâzım Reştî'nin vefatından sonra Bâb'ı imam edindi. Gâib olan Bâb'a iman etti. Bâb ile mektuplaşmaya başlayınca, Bâb kendisine Kurretü'l-Ayn dediğinden, Zerrin Taç, "Kurretü'l-Ayn" lâkabını aldı. Kurretü'l-Ayn kadınlardan tesettürü kaldırdı. Mükellefiyet ve farzları tamamen gereksiz gördü. Bir kadının dokuz erkek ile evlenmesinin caiz olduğu gibi bazı hükümler koydu. İslâm şerîatının mensuh, Bâb şerîatının hak olduğunu iddia edecek kadar küstahlığa kalkıştı. Kurretü'l-Ayn öldürüldükten sonra Kurretiyenin çoğu katlolunmuş, ancak pek azı kendilerinin İsna aşeriyye'den olduklarını ilân etmekle kurtulmuştu.<br />
<br />
Ezeliyye; Bâb'ın talebelerinden Mirza Yahya'ya bağlı olanlardır. Bunlar müslüman olarak görünürler. Zâhirde bütün farzları yerine getirirler. Takiyye yaparlar. Bahâileri tekfir ederler. Mirza Yahya, Bâb tarafından Suph-i Ezel lâkabını almıştır. Bundan dolayı bağlılarına "Ezeliyye" denilmiştir.<br />
<br />
Bahâiyye veya Bahâilik'e gelince: Mirza Ali Baha, oğlu Abbas'ın gayretiyle halkı Edirne'de kendi adına davet ettiği için Suph-i Ezel ile arası açılmış idi. Suph-i Ezel Kıbrıs'a sürgün olunduğu sırada o da Akka'ya sürüldü. Bunun adamları yetmişüç kişi idi. Baha, Akka'da Bâb'ın halifeliğinden Mehdiliğe, velâyet-i mutlaka'ya, nübüvvet-i amme'ye ve hassa'ya, hatta ilâhiyete kadar çıktı. "el-Eykan" adlı bir eseri vardır. İran'da Rusya'da, Suriye'de, Mısır'da, Hint'te, Amerika'da pek çok Bahâiler vardır. Bahâiler indinde Bâb, Mehdî, Bahâ, Mesihtir. Daha sonra Bahâ ilâh olmuştur. Bâb'ın vahyi olduğu gibi, Bahâ'nın da levhalardan ibaret vahyi vardır.<br />
<br />
Bâb ve Bahâ mucize göstermekten aciz olduklarından peygamberlerin mucizelerini inkâr ederler. Bahâiyenin de Bâbiye gibi dini hükümleri vardır. Akdes adlı kitap bu hükümleri ihtiva eder. Sabah, öğle ve akşam olmak üzere dokuz rekat namaz kılarlar. Kıble Akkâ'dır. Cenaze namazı altı tekbirdir. Cenazeden başka cemaatle namaz kılınması gereksizdir. Nevruz bayram günüdür. Hac, Akkâ'da gömülü olan Bahâ'yı ziyarettir.<br />
<br />
Bu duruma göre Bâbîlik ve ondan türemiş olan bütün kolları bazı İslâmî ıstılahları kullanmalarına rağmen, İslâm ile ilgisi olmayan ayrı ve uydurulmuş bir din görüntüsü taşımaktadır.<br />
<br />
Bu mezhep bugün İran'dan başka Amerika, Afrika ve Avrupa'da taraftar bulmuştur]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[BAHAiLiK-BAHAiYYE]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-bahailik-bahaiyye</link>
			<pubDate>Sun, 13 Apr 2008 14:51:57 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=3">ismaiL</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-bahailik-bahaiyye</guid>
			<description><![CDATA[Bahâullah Mirza Hüseyin Ali Nuri (1817-1892)'nin kurduğu batıl bir mezhep.<br />
<br />
Bâb lâkabıyla tanınan Mirza Ali Muhammed 1844 yılı Mayıs ayında insanlığa yeni bir haber getirdiğini bildirip, Bâbilik* mezhebini kurdu. Devlet güçlerine başkaldırmaları sonucu Bâbilerin birçokları öldürüldü. Bâb Mirza Ali Muhammed 1850 yılının Temmuz ayında irtidat suçuyla Tebriz'de kurşuna dizildi.<br />
<br />
Bâb'ın yakınlarından olduğunu ileri süren Mirza Hüseyin Ali, Bâb tarafından haber verilen ve zuhur edeceği bildirilen kişinin kendisi olduğunu açıklayıp, bu mezhebi Bahâilik adıyla yeniden faaliyete geçirdi.<br />
<br />
Bâbilerin İran şahı Nasirûddin'e karşı giriştikleri bir suikast teşebbüsünden sonra Mirza Hüseyin Ali İran'da tutunamayınca, Osmanlılar'a sığındı. Bir müddet Edirne'de ikamet etti. Burada sapık inançlarını yaymaya çalışınca Akka'ya sürgün edildi.<br />
<br />
Bahâullah, davet ettiği dinin yeni bir din olduğunu, Allah'ın kendisine hulûl ettiğini ve her şeyi kendisine vahyettiğini iddia ediyordu. Bu inanç ve mezhebini "el-Kitâbü'l-Akdes" adını taşıyan eserinde topladı. Kendisinin gaybı bildiğini söyler ve vuku bulacak bir takım haberler verirdi. Ölümünden sonra büyük oğlu Abbas, Mısır, Avrupa ve Amerika'yı dolaşarak gezdiği yerlerde Bahâîliği yaymağa çalıştı.<br />
<br />
Bahâîlik üzerinde Babîliğin, Bâtınîliğin, Hurûfîliğin ve Hristiyanlığın açık etkileri görülmektedir. Bahâîliğin temel ilkesi genel bir dilin konuşulması ve genel bir yazının kullanılmasıdır. Din birliği esas olup dünya tek vatan, insanlar da bu vatanın vatandaşıdır. Vahiy süreklidir. Kimseye kötülük yapmamak, mütevâzi olmak şarttır. Dünya barışının sağlanması zorunludur. Haksızlığı önlemek için haksızlık yapana karşı bütün insanların birleşmesi gerekmektedir. Kadınların hak ve hukukunu gözetmek esastır.<br />
<br />
Her Bahâî bir defaya mahsus olmak üzere malının 19/1'ini vergi olarak cemaate öder. İki kadından fazlasıyla evlenmek yasaktır. Boşanma asla caiz değildir. Ancak eşlerden biri kadınlık veya erkeklik görevini yapamıyorsa o zaman boşanmak mümkündür. İddet beklemek gibi bir şart söz konusu değildir. Boşanan bir kadın hemen ertesi gün evlenebilir. Cenaze namazları dışında cemaatle namaz kılmak yoktur. İbadet için müslümanlar gibi abdest alırlar.<br />
<br />
Ayrıca cünüplük için de yıkanırlar. İbadet için kıbleleri Hayfa şehridir. Günde üç defa ibadet edilir. Yılda ondokuz gün oruç tutarlar. Bu oruçları İslâm'da olduğu gibi değil, sadece bir perhizden ibarettir. Hac ibadetine benzer ve yalnız erkeklere farz olan bir ibadetleri olup adına hacc diyorlar. Bu hacc ibadetlerini de Bahâullah'ın Akka'daki mezarını ziyaretle yaparlar. Ayrıca bunun belli bir zamanı yoktur. Herkesin istediği zamanda bu ziyaretini yapması mümkündür. Bu dinlerinde haram ve helâl işleri kimse tarafından belirlenmiş değildir. Herkes kendi istek ve mantığına göre yaşantısını düzenleme hakkına sahiptir.<br />
<br />
Bahâî takvimine göre bir yılda ondokuz ay vardır. Her ay ondokuz gündür. Normal yılların hesaplanması 19x19+4 şeklinde, artık yılların hesaplanması 19x19+5 şeklindedir. Ondokuz günde bir kez ziyafet toplantıları yapılır.<br />
<br />
İngiltere, Almanya, İsviçre, Türkistan ve Amerika'da Bahâîlik'le ilgili yayınlar yapılmaktadır. Amerika'da iki yılda bir "Bahâî World" (Bahâî Dünyası) adıyla yayınlanan bir yıllıkları vardır.<br />
<br />
Avrupa, Amerika, Avustralya ve Asya'nın çeşitli ülkelerinde Rûhânî Mahfil adı verilen ve dokuz kişilik bir kuruldan oluşan Bahâî dernekleri ve toplantı merkezleri ile Washington da büyük bir mâbedleri vardır. Bahâilik, İslâm ülkelerindeki dirilişi, canlanışı önleme amacını taşımaktadır. Emperyalist Batı rejimlerinin ilgi ve desteği de bundan dolayıdır.<br />
<br />
Bahâîliğin genel merkezi İsrâil'in Hayfa kentindedir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bahâullah Mirza Hüseyin Ali Nuri (1817-1892)'nin kurduğu batıl bir mezhep.<br />
<br />
Bâb lâkabıyla tanınan Mirza Ali Muhammed 1844 yılı Mayıs ayında insanlığa yeni bir haber getirdiğini bildirip, Bâbilik* mezhebini kurdu. Devlet güçlerine başkaldırmaları sonucu Bâbilerin birçokları öldürüldü. Bâb Mirza Ali Muhammed 1850 yılının Temmuz ayında irtidat suçuyla Tebriz'de kurşuna dizildi.<br />
<br />
Bâb'ın yakınlarından olduğunu ileri süren Mirza Hüseyin Ali, Bâb tarafından haber verilen ve zuhur edeceği bildirilen kişinin kendisi olduğunu açıklayıp, bu mezhebi Bahâilik adıyla yeniden faaliyete geçirdi.<br />
<br />
Bâbilerin İran şahı Nasirûddin'e karşı giriştikleri bir suikast teşebbüsünden sonra Mirza Hüseyin Ali İran'da tutunamayınca, Osmanlılar'a sığındı. Bir müddet Edirne'de ikamet etti. Burada sapık inançlarını yaymaya çalışınca Akka'ya sürgün edildi.<br />
<br />
Bahâullah, davet ettiği dinin yeni bir din olduğunu, Allah'ın kendisine hulûl ettiğini ve her şeyi kendisine vahyettiğini iddia ediyordu. Bu inanç ve mezhebini "el-Kitâbü'l-Akdes" adını taşıyan eserinde topladı. Kendisinin gaybı bildiğini söyler ve vuku bulacak bir takım haberler verirdi. Ölümünden sonra büyük oğlu Abbas, Mısır, Avrupa ve Amerika'yı dolaşarak gezdiği yerlerde Bahâîliği yaymağa çalıştı.<br />
<br />
Bahâîlik üzerinde Babîliğin, Bâtınîliğin, Hurûfîliğin ve Hristiyanlığın açık etkileri görülmektedir. Bahâîliğin temel ilkesi genel bir dilin konuşulması ve genel bir yazının kullanılmasıdır. Din birliği esas olup dünya tek vatan, insanlar da bu vatanın vatandaşıdır. Vahiy süreklidir. Kimseye kötülük yapmamak, mütevâzi olmak şarttır. Dünya barışının sağlanması zorunludur. Haksızlığı önlemek için haksızlık yapana karşı bütün insanların birleşmesi gerekmektedir. Kadınların hak ve hukukunu gözetmek esastır.<br />
<br />
Her Bahâî bir defaya mahsus olmak üzere malının 19/1'ini vergi olarak cemaate öder. İki kadından fazlasıyla evlenmek yasaktır. Boşanma asla caiz değildir. Ancak eşlerden biri kadınlık veya erkeklik görevini yapamıyorsa o zaman boşanmak mümkündür. İddet beklemek gibi bir şart söz konusu değildir. Boşanan bir kadın hemen ertesi gün evlenebilir. Cenaze namazları dışında cemaatle namaz kılmak yoktur. İbadet için müslümanlar gibi abdest alırlar.<br />
<br />
Ayrıca cünüplük için de yıkanırlar. İbadet için kıbleleri Hayfa şehridir. Günde üç defa ibadet edilir. Yılda ondokuz gün oruç tutarlar. Bu oruçları İslâm'da olduğu gibi değil, sadece bir perhizden ibarettir. Hac ibadetine benzer ve yalnız erkeklere farz olan bir ibadetleri olup adına hacc diyorlar. Bu hacc ibadetlerini de Bahâullah'ın Akka'daki mezarını ziyaretle yaparlar. Ayrıca bunun belli bir zamanı yoktur. Herkesin istediği zamanda bu ziyaretini yapması mümkündür. Bu dinlerinde haram ve helâl işleri kimse tarafından belirlenmiş değildir. Herkes kendi istek ve mantığına göre yaşantısını düzenleme hakkına sahiptir.<br />
<br />
Bahâî takvimine göre bir yılda ondokuz ay vardır. Her ay ondokuz gündür. Normal yılların hesaplanması 19x19+4 şeklinde, artık yılların hesaplanması 19x19+5 şeklindedir. Ondokuz günde bir kez ziyafet toplantıları yapılır.<br />
<br />
İngiltere, Almanya, İsviçre, Türkistan ve Amerika'da Bahâîlik'le ilgili yayınlar yapılmaktadır. Amerika'da iki yılda bir "Bahâî World" (Bahâî Dünyası) adıyla yayınlanan bir yıllıkları vardır.<br />
<br />
Avrupa, Amerika, Avustralya ve Asya'nın çeşitli ülkelerinde Rûhânî Mahfil adı verilen ve dokuz kişilik bir kuruldan oluşan Bahâî dernekleri ve toplantı merkezleri ile Washington da büyük bir mâbedleri vardır. Bahâilik, İslâm ülkelerindeki dirilişi, canlanışı önleme amacını taşımaktadır. Emperyalist Batı rejimlerinin ilgi ve desteği de bundan dolayıdır.<br />
<br />
Bahâîliğin genel merkezi İsrâil'in Hayfa kentindedir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[VEHHABILIK]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-vehhabilik</link>
			<pubDate>Sun, 13 Apr 2008 14:48:41 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=3">ismaiL</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-vehhabilik</guid>
			<description><![CDATA[es-Seyhu'n-Necdî lakabiyla bilinen Muhammed bin Abdülvehhab'in (d. 1703 Uyeyne - ö.1787 Deriye, Riyad) düsünceleri çevresinde olusan dinî, siyasî hareket. Harekete Vehhabilik adi karsitlarinca yakistirildi. Hareket içinde yer alanlar, kendilerine Muvahhidun (tevhidciler) derler ve Hanbelî mezhebini Ibn Teymiye yorumuna uygun biçimde sürdürdüklerini söylerler. Vehhabilik bir inanç hareketi olarak baslamakla birlikte, kisa zamanda siyasî bir nitelik kazandi. Arap yarimadasinda etkinlik kurarak devlet durumuna geldi. Günümüzde, Suudi Arabistan'in resmî mezhebi durumundadir.<br />
<br />
Muhammed Ibn Abdülvehhab'in düsünceleri, Deriye Emiri olan Muhammed bin Suud ile tanismasiyla (1744) siyasi bir hareket niteligi kazandi. Ibn Abdülvehhab, Deriye'de düsüncelerini Emir Muhammed'in gücü ile yayarken, Emir Muhammed bu düsüncelerle Arabistan'a hakim olma imkânini kazaniyordu. Çünkü Ibn Abdülvehhab, insanlarin sirk içinde bulundugunu, bunlarin mal ve canlarinin kendisine inanan kisilere helal oldugunu söylüyor, Emir Muhammed bu fetvanin getirdigi ganimet olgusuyla yandaslarini çogaltiyor, gücünü artiriyordu. Ibn Abdülvehhab'in ölümünden sonra hareketin siyasî niteligi daha da agirlik kazandi. Muhammed bin Suud döneminde baslayan toprak kazanma faaliyetleri, ölümünden (1766) sonra oglu Abdülaziz zamaninda da sürdürüldû.19. yüzyilin baslarina gelindiginde (1811) Vehhabilik adina hareket eden Suud Emirligi Haleb'ten Hind Okyanusuna, Basra Körfezi ve Irak sinirindan Kizil Deniz'e kadar yayilmis bulunuyordu.<br />
<br />
Vehhabilik hareketinin Osmanlilar için önemli bir sorun durumuna gelmesi üzerine II. Mahmud, Misir Valisi Kavalali Mehmed Ali Pasa'yi sorunu çözmekle görevlendirdi. Mehmet Ali Pasa, oglu Tosun komutasindaki orduyla Mekke, Medine ve Taif'i Vehhabilerin elinden kurtardi (181213). Daha sonra bizzat Emir Abdûlaziz'in üzerine yürüdü. Emir Abdulaziz'in ölümü (1814) üzerine Vehhabiler agir bir yenilgiye ugradi. Nihayet Mehmet Afi Pasa'nin kumandani ibrahim pasa, Abdulaziz'in yerine geçen oglu Abdullah ve çocuklarini esir ederek Istanbul'a gönderdi. Bunlarin Istanbul'da asilarak öldürülmeleri (17.12.1819) ile Vehhabilik hareketinin ilk dönemi kapandi.<br />
<br />
Savas sirasinda kaçarak kurtulmayi basaran Suud hanedanindan Türki bin Abdullah, Necd bölgesinde yeniden faaliyete giriserek 1821'den 1891'e kadar sürecek ikinci Vehhabi devletini kurmayi basardi. Daha sonralari bir takim çekismeler olmussa da Suud hanedanindan Abdülaziz bin Suud, Vehhabi devletini yeniden kurdu (1901). Hindistan Ingiliz yönetiminin de destegini saglayan Abdülaziz bin Suud 26 Aralik 1916 tarihli anlasma ile Ingilizlerce Necd, Hasa, Katif, Cubeyl ve kendisine bagli diger bölgelerin hükümdar olarak tanindi. Bu anlasmaya göre Abdülaziz, bu yerleri kendisinden sonra miras yoluyla çocuklarina birakacak ve kendisinin seçtigi veliaht da Ingilizlere bagli kalacakti.<br />
<br />
Osmanlilarin yenik düsmesiyle sonuçlanan.1. Dünya Savasi'nin arkasindan Vehhabiler Hail, Taif, Mekke, Medine ve Cidde'yi de ele geçirdiler (1921-1926). Abdülaziz bin Suud, Necd ve Hicaz Krali olarak kabul edildi (1926). 20 Mayis 1927 tarihinde Ingiltere ile yapilan Cidde anlasmasinin arkasindan da tam bagimsizligini ilan etti. Böylece Abdulaziz bin Suud, suudi Arabistan Krali olarak tüm Hicaz'i egemenligi altina alti. Bu devlet, Suudi Arabistan Kralligi adiyla varligini sürdürmektedir.<br />
<br />
Vehhabiligin din anlayisi, Muhammed bin Abdülvehhab'in üzerinde önemle durdugu tevhid (Allah'in birlenmesi) konusundaki yorumu çevresinde toplanir. Ibn Abdülvehhab'a göre tevhid, kullukta Allah'i bir tanimaktir. Tevhid kelimesini (lâ ilâhe ilallâh) söylemek Allah'tan baska tapinilan seyleri tanimadikça bir anlam tasimaz. Allah kalble, dille ve davranislarla birlenmelidir. Bunlardan birisinin eksik olmasi durumunda kisi Müslüman olamaz. Tevhid üçe ayrilir. Ilki, Allah'i isim ve sifatlarinda birlemek (tevhid-i esma ve sifat), ikincisi Allah'i rablikta birlemek (tevhid-i rububiyet), üçüncüsü de Allah'i ilahliginda birlemektir (tevhid-i uluhiya). Allah'i bu üç biçimde birleme, ancak amellerle mümkündür. Buna göre Kur'an ve Sünnet'in disinda emir ve yasak tanimamak, Hz. Muhammed'in döneminde bulunmayan seyleri ve tevessülü terkederek Allah'i birlemek gerekir. Bu tevhide ameli tevhid denir. Herhangi bir hüküm koyucu tanimak, Allah'tan baskasindan yardim dilemek, Peygamber için bile olsa, Allah disindaki bir varlik için kurban kesmek, adakta bulunmak kisiyi küfre düsürür, can ve mal dokunulmazligini ortadan kaldirir.<br />
<br />
Bu tevhid anlayisinin getirdigi önemli sonuçlar vardir. Bunlardan birisi, Hz. Muhammet'ten sefaat talebinde bulunulamayacagidir. Sefaat, Allah'a özel bir haktir. Bu nedenle Hz. Muhammet'ten dogrudan sefaat talep etmek, onu Allah'a ortak tutmaktir. Nitekim müsrikler de Allah'i kabul ettikleri halde, melekleri, putlari sefaatçi kabul ettikleri için müsrik olmuslardir. Sefaat inanci gibi yaygin olan tevessül inanci da sirktir. Tevessül inanci, daha çok mutasavviflar arasinda yaygindir. Bir takim seyhlerin, velilerin hem hayatlarinda, hem de öldükten sonra tasarruf sahibi olduklarina inanilmakta, onlarin himmetleri dilenmekte ve araci kilinmaktadirlar. Bu da açik bir sirktir. Çünkü günah'in yaratmada, yönetmede, tasarruf etmede, isleri düzenleme ve belirlemede ortagi yoktur.<br />
<br />
Vehhabiligi en önemli özelliklerinden birisi de bid'adlar karsisindaki tutumudur. Ibn Abdülvehhab'a göre Kur'an ve Sünnet'te olmayan her sey bid'attir. Bir bid'at çikaran mel'undur ve çikardigi sey reddedilmelidir. Bid'adlarin çogu insanlari sirke düsürmektedir. Bunlarin basinda mezarlar, türbeler ve bunlarin ziyaretleri gelir. Mezarlarda yapilan ibadetler sirktir. Sevap umarak Hz. Muhammed'in kabrini ziyaret bile sirke neden olabilir. Sirke neden olmamalari için, mezar ziyaretleri, türbe yapimi kesin olarak yasaklanmalidir. Ölülere niyaz, tevessül, falcilara, müneacimlere inanmak, Hz. Peygamber'in anisini yüceltmek, hirka-i serif, sakal-i serif ziyaretleri yapmak, Allah'tan baskasina ibadet etmek, sirk kosmatir. Mevfit toplantilari düzenlemek, bu toplantilarda mevlid okumak, sünnet ya da nafile namazlar kilmak yasaklanmalidir. Göz degmemesi için nazar boncugu takmak, muska takinmak, agaç, tas vb. seyleri kutsal saymak, bir hastalik ya da beladan kurtulmak, güzel görünmek vb. için boncuk, ip, hamayi gibi seyler takinmak, sihir, büyü, yildiz fali gibi seylere inanmaz, iyi kisilere, velilere tazimde bulunmak, onlara dua etmek, onlardan yardim dilemek gibi seyler de tamamiyle sirke neden olan bid'adlardandir. Riya için namaz kilmak, sofuluk etmek, iyi insan gibi görünerek çikar saglamak da sirktir. Cami ve mescidlerin süslenmesi, minare yapilmasi da terkedilmesi gereken bid'adlardir.<br />
<br />
Vehhabiligi olusturan düsünceler, birçok çagdas Müslüman düsünürü etkilemis, onlara esin kaynagi olmustur. Günümüzde ise, önemli ölçüde degisime ugramis biçimde, Suud Kralliginin resmî görüsü olmaktan öte bir anlam tasimamaktadir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[es-Seyhu'n-Necdî lakabiyla bilinen Muhammed bin Abdülvehhab'in (d. 1703 Uyeyne - ö.1787 Deriye, Riyad) düsünceleri çevresinde olusan dinî, siyasî hareket. Harekete Vehhabilik adi karsitlarinca yakistirildi. Hareket içinde yer alanlar, kendilerine Muvahhidun (tevhidciler) derler ve Hanbelî mezhebini Ibn Teymiye yorumuna uygun biçimde sürdürdüklerini söylerler. Vehhabilik bir inanç hareketi olarak baslamakla birlikte, kisa zamanda siyasî bir nitelik kazandi. Arap yarimadasinda etkinlik kurarak devlet durumuna geldi. Günümüzde, Suudi Arabistan'in resmî mezhebi durumundadir.<br />
<br />
Muhammed Ibn Abdülvehhab'in düsünceleri, Deriye Emiri olan Muhammed bin Suud ile tanismasiyla (1744) siyasi bir hareket niteligi kazandi. Ibn Abdülvehhab, Deriye'de düsüncelerini Emir Muhammed'in gücü ile yayarken, Emir Muhammed bu düsüncelerle Arabistan'a hakim olma imkânini kazaniyordu. Çünkü Ibn Abdülvehhab, insanlarin sirk içinde bulundugunu, bunlarin mal ve canlarinin kendisine inanan kisilere helal oldugunu söylüyor, Emir Muhammed bu fetvanin getirdigi ganimet olgusuyla yandaslarini çogaltiyor, gücünü artiriyordu. Ibn Abdülvehhab'in ölümünden sonra hareketin siyasî niteligi daha da agirlik kazandi. Muhammed bin Suud döneminde baslayan toprak kazanma faaliyetleri, ölümünden (1766) sonra oglu Abdülaziz zamaninda da sürdürüldû.19. yüzyilin baslarina gelindiginde (1811) Vehhabilik adina hareket eden Suud Emirligi Haleb'ten Hind Okyanusuna, Basra Körfezi ve Irak sinirindan Kizil Deniz'e kadar yayilmis bulunuyordu.<br />
<br />
Vehhabilik hareketinin Osmanlilar için önemli bir sorun durumuna gelmesi üzerine II. Mahmud, Misir Valisi Kavalali Mehmed Ali Pasa'yi sorunu çözmekle görevlendirdi. Mehmet Ali Pasa, oglu Tosun komutasindaki orduyla Mekke, Medine ve Taif'i Vehhabilerin elinden kurtardi (181213). Daha sonra bizzat Emir Abdûlaziz'in üzerine yürüdü. Emir Abdulaziz'in ölümü (1814) üzerine Vehhabiler agir bir yenilgiye ugradi. Nihayet Mehmet Afi Pasa'nin kumandani ibrahim pasa, Abdulaziz'in yerine geçen oglu Abdullah ve çocuklarini esir ederek Istanbul'a gönderdi. Bunlarin Istanbul'da asilarak öldürülmeleri (17.12.1819) ile Vehhabilik hareketinin ilk dönemi kapandi.<br />
<br />
Savas sirasinda kaçarak kurtulmayi basaran Suud hanedanindan Türki bin Abdullah, Necd bölgesinde yeniden faaliyete giriserek 1821'den 1891'e kadar sürecek ikinci Vehhabi devletini kurmayi basardi. Daha sonralari bir takim çekismeler olmussa da Suud hanedanindan Abdülaziz bin Suud, Vehhabi devletini yeniden kurdu (1901). Hindistan Ingiliz yönetiminin de destegini saglayan Abdülaziz bin Suud 26 Aralik 1916 tarihli anlasma ile Ingilizlerce Necd, Hasa, Katif, Cubeyl ve kendisine bagli diger bölgelerin hükümdar olarak tanindi. Bu anlasmaya göre Abdülaziz, bu yerleri kendisinden sonra miras yoluyla çocuklarina birakacak ve kendisinin seçtigi veliaht da Ingilizlere bagli kalacakti.<br />
<br />
Osmanlilarin yenik düsmesiyle sonuçlanan.1. Dünya Savasi'nin arkasindan Vehhabiler Hail, Taif, Mekke, Medine ve Cidde'yi de ele geçirdiler (1921-1926). Abdülaziz bin Suud, Necd ve Hicaz Krali olarak kabul edildi (1926). 20 Mayis 1927 tarihinde Ingiltere ile yapilan Cidde anlasmasinin arkasindan da tam bagimsizligini ilan etti. Böylece Abdulaziz bin Suud, suudi Arabistan Krali olarak tüm Hicaz'i egemenligi altina alti. Bu devlet, Suudi Arabistan Kralligi adiyla varligini sürdürmektedir.<br />
<br />
Vehhabiligin din anlayisi, Muhammed bin Abdülvehhab'in üzerinde önemle durdugu tevhid (Allah'in birlenmesi) konusundaki yorumu çevresinde toplanir. Ibn Abdülvehhab'a göre tevhid, kullukta Allah'i bir tanimaktir. Tevhid kelimesini (lâ ilâhe ilallâh) söylemek Allah'tan baska tapinilan seyleri tanimadikça bir anlam tasimaz. Allah kalble, dille ve davranislarla birlenmelidir. Bunlardan birisinin eksik olmasi durumunda kisi Müslüman olamaz. Tevhid üçe ayrilir. Ilki, Allah'i isim ve sifatlarinda birlemek (tevhid-i esma ve sifat), ikincisi Allah'i rablikta birlemek (tevhid-i rububiyet), üçüncüsü de Allah'i ilahliginda birlemektir (tevhid-i uluhiya). Allah'i bu üç biçimde birleme, ancak amellerle mümkündür. Buna göre Kur'an ve Sünnet'in disinda emir ve yasak tanimamak, Hz. Muhammed'in döneminde bulunmayan seyleri ve tevessülü terkederek Allah'i birlemek gerekir. Bu tevhide ameli tevhid denir. Herhangi bir hüküm koyucu tanimak, Allah'tan baskasindan yardim dilemek, Peygamber için bile olsa, Allah disindaki bir varlik için kurban kesmek, adakta bulunmak kisiyi küfre düsürür, can ve mal dokunulmazligini ortadan kaldirir.<br />
<br />
Bu tevhid anlayisinin getirdigi önemli sonuçlar vardir. Bunlardan birisi, Hz. Muhammet'ten sefaat talebinde bulunulamayacagidir. Sefaat, Allah'a özel bir haktir. Bu nedenle Hz. Muhammet'ten dogrudan sefaat talep etmek, onu Allah'a ortak tutmaktir. Nitekim müsrikler de Allah'i kabul ettikleri halde, melekleri, putlari sefaatçi kabul ettikleri için müsrik olmuslardir. Sefaat inanci gibi yaygin olan tevessül inanci da sirktir. Tevessül inanci, daha çok mutasavviflar arasinda yaygindir. Bir takim seyhlerin, velilerin hem hayatlarinda, hem de öldükten sonra tasarruf sahibi olduklarina inanilmakta, onlarin himmetleri dilenmekte ve araci kilinmaktadirlar. Bu da açik bir sirktir. Çünkü günah'in yaratmada, yönetmede, tasarruf etmede, isleri düzenleme ve belirlemede ortagi yoktur.<br />
<br />
Vehhabiligi en önemli özelliklerinden birisi de bid'adlar karsisindaki tutumudur. Ibn Abdülvehhab'a göre Kur'an ve Sünnet'te olmayan her sey bid'attir. Bir bid'at çikaran mel'undur ve çikardigi sey reddedilmelidir. Bid'adlarin çogu insanlari sirke düsürmektedir. Bunlarin basinda mezarlar, türbeler ve bunlarin ziyaretleri gelir. Mezarlarda yapilan ibadetler sirktir. Sevap umarak Hz. Muhammed'in kabrini ziyaret bile sirke neden olabilir. Sirke neden olmamalari için, mezar ziyaretleri, türbe yapimi kesin olarak yasaklanmalidir. Ölülere niyaz, tevessül, falcilara, müneacimlere inanmak, Hz. Peygamber'in anisini yüceltmek, hirka-i serif, sakal-i serif ziyaretleri yapmak, Allah'tan baskasina ibadet etmek, sirk kosmatir. Mevfit toplantilari düzenlemek, bu toplantilarda mevlid okumak, sünnet ya da nafile namazlar kilmak yasaklanmalidir. Göz degmemesi için nazar boncugu takmak, muska takinmak, agaç, tas vb. seyleri kutsal saymak, bir hastalik ya da beladan kurtulmak, güzel görünmek vb. için boncuk, ip, hamayi gibi seyler takinmak, sihir, büyü, yildiz fali gibi seylere inanmaz, iyi kisilere, velilere tazimde bulunmak, onlara dua etmek, onlardan yardim dilemek gibi seyler de tamamiyle sirke neden olan bid'adlardandir. Riya için namaz kilmak, sofuluk etmek, iyi insan gibi görünerek çikar saglamak da sirktir. Cami ve mescidlerin süslenmesi, minare yapilmasi da terkedilmesi gereken bid'adlardir.<br />
<br />
Vehhabiligi olusturan düsünceler, birçok çagdas Müslüman düsünürü etkilemis, onlara esin kaynagi olmustur. Günümüzde ise, önemli ölçüde degisime ugramis biçimde, Suud Kralliginin resmî görüsü olmaktan öte bir anlam tasimamaktadir.]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>