<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[İslami Forum - Biyografi]]></title>
		<link>https://islamiforum.net/</link>
		<description><![CDATA[İslami Forum - https://islamiforum.net]]></description>
		<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 04:35:32 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Yılmaz Güney]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-yilmaz-guney</link>
			<pubDate>Fri, 21 Nov 2025 16:22:51 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=35297">Tarih_Işığı</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-yilmaz-guney</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-size: 1pt;" class="mycode_size"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font"><img src="https://www.haberler.com/i/35/yilmaz-guney_8528_b.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: yilmaz-guney_8528_b.jpg]" class="mycode_img" /></span></span></span></span></span></span></span><br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-size: 1pt;" class="mycode_size"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><span style="color: #FE0000;" class="mycode_color">YILMAZ GÜNEY</span></span></span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><br />
Yılmaz Güney (1 Nisan 1937; Yenice, Yüreğir, Adana - 9 Eylül 1984, Paris), Türk sinema oyuncusu, yönetmen, senarist ve yazar.<br />
<br />
Babası Siverekli Zaza, annesi ise Vartolu bir Kürt olan Yılmaz Güney, Özellikle Çirkin Kral dönemi sonrasında çektiği Cannes ödüllü Yol, Sürü, Umutsuzlar gibi filmleriyle tanınır.Yılmaz Güney'in gerçek adı Yılmaz Pütün'dür. Kendi ifadesine göre Pütün kırılması zor sert meyve çekirdeği demektir. 1937 yılında, köylü bir ailenin iki çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Babası Siverek Desman Köyü'nden olup Annesi Muş'un Varto ilçesindendir. Kendisi Adana'da büyümüş ve Adana birçok filmine konu olmuştur. Adana'da bir süre Kemal ve And Film şirketlerinin bölge temsilcisi olarak çalıştı. Üniversite okumak üzere İstanbul'a gitti ve Atıf Yılmaz ile tanıştı. Bu süreçte bir yandan da hikâyeler yazıyordu. Daha sonra Atıf Yılmaz'ın da desteğiyle sinemada çalışmalarına başladı.<br />
<br />
Sinemaya başlaması<br />
Yılmaz Güney, 1959 yılında Atıf Yılmaz'ın yönetmenliğini yaptığı Bu Vatanın Çocukları ve Alageyik isimli filmlerin hem senaryosunu yazar hem de filmlerde rol alır ve oynar. Karacaoğlan'ın Karasevdası'nda da yönetmen yardımcılığı yapar. Yeni Ufuklar ve On Üç gibi dergilere de öyküler yazan Yılmaz Güney, bir öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılanır ve 1961 yılında bir buçuk yıl hapis cezasına mahkûm olur.<br />
<br />
İki yıl sonra tekrar kaldığı yerden devam eden Yılmaz Güney, o dönemde daha çok macera filmleri çeker. Filmlerinde ezilen, hor görülen bir "Anadolu çocuğunun" otoriteye başkaldırısı vardır. Bu dönemde Çirkin Kral lakabını alır. Bu dönemdeki en önemli Lütfü Akad'ın yönettiği ve kendisinin yazdığı bir film olan Hudutların Kanunu'dur. Bu dönem boyunca oyunculuğunu geliştiren Yılmaz Güney, abartısız ve yalın oyunculuk anlayışı bu dönemde artık oturtmuştur.<br />
<br />
Cezaevi ve firari yılları<br />
Yılmaz Güney, 1971 yılında Efraim Elrom'un öldürülmesinden sorumlu olan başta Mahir Çayan olmak üzere diğer Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi üyelerini sakladığı gerekçesiyle 2 yıl hapse ve sürgüne mahkûm edildi. Yılmaz Güney içeride kaldığı süre boyunca sinema ve sanat ile ilgili fikirlerini; şiir ve öykülerini o dönemde çıkarmaya başladığı Güney dergisinde yayınlamıştır. 1974'te cezaevinden çıktı. İki yıldan fazla cezaevinde kalan Yılmaz Güney aynı yıl Arkadaş filmini çekti. Yine aynı yıl Endişe adlı filmi çekerken Yumurtalık ilçesindeki bir gazinoda ilçe yargıcı Sefa Mutlu'yu öldürmekten tutuklandı ve 25 Ekim'de Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlayan yargılamaların sonucu 13 Temmuz 1976'da 19 yıl hapis cezasına çarptırıldı.<br />
<br />
Beş yıl hapis yattıktan sonra 9 ekim 1981 tarihinde izinli olarak çıktığı Isparta Yarı Açık Cezaevinden yurtdışına firar etti. Yılmaz Güney'in hapisten kaçışı da filmlerini anımsatmıştır. Hapse girmeden önce çekmiş olduğu Şeytanın Oğlu filminde: bir günlük bayram izininde dışarı çıkan ve kayıplara karışan bir adamın hikâyesini anlatmıştır. Filmine benzer bir yaşantı tecrübe etmiştir. Bir günlük izin ile hapisten çıkan Güney, Antalya'nın Kaş ilçesinden Yunanistan'a bağlı Meis adasına, oradan da İsviçre'ye kaçmıştır. Daha sonra Fransa'ya geçer ve yaşamının geri kalanını orada geçirir.<br />
<br />
Cezaevinde sinema ile olan ilgisi devam etti. Bu dönemde yazdığı Zeki Ökten tarafından çekilen Sürü ve yurt dışında ve yurt içinde büyük ilgi gören ve Şerif Gören tarafından Yol çekildi. Cezaevindeyken GÜNEY adlı bir sanat-kültür dergisi çıkardı. Yol'un kurgusunu tekrar yaptı ve Cannes Film Festivali'nde ödül aldı. Yurt dışına kaçtıktan sonra Fransa'da Duvar filmini çekti. Güney'in, 1976 yılında Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi'nde tanıklık ettiği, çocuklar koğuşunda çıkan ve tüm cezaevine yayılan bir isyanın sinemaya aktarıldığı Duvar onun son filmi olmuştur.<br />
<br />
Son yıllarını Paris'te geçiren Güney, mide kanseri nedeniyle 9 Eylül 1984'te yaşamını yitirdi. Mezarı Paris'te bulunan Père Lachaise Mezarlığı'nda 62. kısımda bulunmaktadır.<br />
<br />
Önemli filmleri<br />
Oyuncu Senarist Yönetmen Yapımcı Kurgu<br />
1966 Hudutların Kanunu Evet Evet Evet<br />
1968 Seyyit Han (Toprağın Gelini) Evet<br />
1967 Çirkin Kral Affetmez Evet Evet<br />
1969 Bir Çirkin Adam Evet Evet<br />
1969 Bir Çirkin Adam Evet Evet Evet Evet<br />
1970 Umut Evet Evet Evet Evet</span></span></span></span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-size: 1pt;" class="mycode_size"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font"><img src="https://www.haberler.com/i/35/yilmaz-guney_8528_b.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: yilmaz-guney_8528_b.jpg]" class="mycode_img" /></span></span></span></span></span></span></span><br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-size: 1pt;" class="mycode_size"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><span style="color: #FE0000;" class="mycode_color">YILMAZ GÜNEY</span></span></span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><br />
Yılmaz Güney (1 Nisan 1937; Yenice, Yüreğir, Adana - 9 Eylül 1984, Paris), Türk sinema oyuncusu, yönetmen, senarist ve yazar.<br />
<br />
Babası Siverekli Zaza, annesi ise Vartolu bir Kürt olan Yılmaz Güney, Özellikle Çirkin Kral dönemi sonrasında çektiği Cannes ödüllü Yol, Sürü, Umutsuzlar gibi filmleriyle tanınır.Yılmaz Güney'in gerçek adı Yılmaz Pütün'dür. Kendi ifadesine göre Pütün kırılması zor sert meyve çekirdeği demektir. 1937 yılında, köylü bir ailenin iki çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Babası Siverek Desman Köyü'nden olup Annesi Muş'un Varto ilçesindendir. Kendisi Adana'da büyümüş ve Adana birçok filmine konu olmuştur. Adana'da bir süre Kemal ve And Film şirketlerinin bölge temsilcisi olarak çalıştı. Üniversite okumak üzere İstanbul'a gitti ve Atıf Yılmaz ile tanıştı. Bu süreçte bir yandan da hikâyeler yazıyordu. Daha sonra Atıf Yılmaz'ın da desteğiyle sinemada çalışmalarına başladı.<br />
<br />
Sinemaya başlaması<br />
Yılmaz Güney, 1959 yılında Atıf Yılmaz'ın yönetmenliğini yaptığı Bu Vatanın Çocukları ve Alageyik isimli filmlerin hem senaryosunu yazar hem de filmlerde rol alır ve oynar. Karacaoğlan'ın Karasevdası'nda da yönetmen yardımcılığı yapar. Yeni Ufuklar ve On Üç gibi dergilere de öyküler yazan Yılmaz Güney, bir öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılanır ve 1961 yılında bir buçuk yıl hapis cezasına mahkûm olur.<br />
<br />
İki yıl sonra tekrar kaldığı yerden devam eden Yılmaz Güney, o dönemde daha çok macera filmleri çeker. Filmlerinde ezilen, hor görülen bir "Anadolu çocuğunun" otoriteye başkaldırısı vardır. Bu dönemde Çirkin Kral lakabını alır. Bu dönemdeki en önemli Lütfü Akad'ın yönettiği ve kendisinin yazdığı bir film olan Hudutların Kanunu'dur. Bu dönem boyunca oyunculuğunu geliştiren Yılmaz Güney, abartısız ve yalın oyunculuk anlayışı bu dönemde artık oturtmuştur.<br />
<br />
Cezaevi ve firari yılları<br />
Yılmaz Güney, 1971 yılında Efraim Elrom'un öldürülmesinden sorumlu olan başta Mahir Çayan olmak üzere diğer Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi üyelerini sakladığı gerekçesiyle 2 yıl hapse ve sürgüne mahkûm edildi. Yılmaz Güney içeride kaldığı süre boyunca sinema ve sanat ile ilgili fikirlerini; şiir ve öykülerini o dönemde çıkarmaya başladığı Güney dergisinde yayınlamıştır. 1974'te cezaevinden çıktı. İki yıldan fazla cezaevinde kalan Yılmaz Güney aynı yıl Arkadaş filmini çekti. Yine aynı yıl Endişe adlı filmi çekerken Yumurtalık ilçesindeki bir gazinoda ilçe yargıcı Sefa Mutlu'yu öldürmekten tutuklandı ve 25 Ekim'de Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlayan yargılamaların sonucu 13 Temmuz 1976'da 19 yıl hapis cezasına çarptırıldı.<br />
<br />
Beş yıl hapis yattıktan sonra 9 ekim 1981 tarihinde izinli olarak çıktığı Isparta Yarı Açık Cezaevinden yurtdışına firar etti. Yılmaz Güney'in hapisten kaçışı da filmlerini anımsatmıştır. Hapse girmeden önce çekmiş olduğu Şeytanın Oğlu filminde: bir günlük bayram izininde dışarı çıkan ve kayıplara karışan bir adamın hikâyesini anlatmıştır. Filmine benzer bir yaşantı tecrübe etmiştir. Bir günlük izin ile hapisten çıkan Güney, Antalya'nın Kaş ilçesinden Yunanistan'a bağlı Meis adasına, oradan da İsviçre'ye kaçmıştır. Daha sonra Fransa'ya geçer ve yaşamının geri kalanını orada geçirir.<br />
<br />
Cezaevinde sinema ile olan ilgisi devam etti. Bu dönemde yazdığı Zeki Ökten tarafından çekilen Sürü ve yurt dışında ve yurt içinde büyük ilgi gören ve Şerif Gören tarafından Yol çekildi. Cezaevindeyken GÜNEY adlı bir sanat-kültür dergisi çıkardı. Yol'un kurgusunu tekrar yaptı ve Cannes Film Festivali'nde ödül aldı. Yurt dışına kaçtıktan sonra Fransa'da Duvar filmini çekti. Güney'in, 1976 yılında Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi'nde tanıklık ettiği, çocuklar koğuşunda çıkan ve tüm cezaevine yayılan bir isyanın sinemaya aktarıldığı Duvar onun son filmi olmuştur.<br />
<br />
Son yıllarını Paris'te geçiren Güney, mide kanseri nedeniyle 9 Eylül 1984'te yaşamını yitirdi. Mezarı Paris'te bulunan Père Lachaise Mezarlığı'nda 62. kısımda bulunmaktadır.<br />
<br />
Önemli filmleri<br />
Oyuncu Senarist Yönetmen Yapımcı Kurgu<br />
1966 Hudutların Kanunu Evet Evet Evet<br />
1968 Seyyit Han (Toprağın Gelini) Evet<br />
1967 Çirkin Kral Affetmez Evet Evet<br />
1969 Bir Çirkin Adam Evet Evet<br />
1969 Bir Çirkin Adam Evet Evet Evet Evet<br />
1970 Umut Evet Evet Evet Evet</span></span></span></span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cüneyt Arkın]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-cuneyt-arkin</link>
			<pubDate>Fri, 21 Nov 2025 16:22:09 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=35297">Tarih_Işığı</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-cuneyt-arkin</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #495359;" class="mycode_color"><span style="font-size: 1pt;" class="mycode_size"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font"><img src="https://www.haberler.com/i/62/cuneyt-arkin_8014_b.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: cuneyt-arkin_8014_b.jpg]" class="mycode_img" /><br />
</span></span><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="color: #FE0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">CÜNEYT ARKIN</span></span></span></span></span><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font"><br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size">Cüneyt Arkın gerçek adıyla Fahrettin Cüreklibatır, 8 Eylül 1937, Karaçay, Odunpazarı, Eskişehir, Türk sinema oyuncusu.<br />
<br />
Eskişehir'in merkezine bağlı Karaçay köyünde doğdu. Babası Kurtuluş Savaşı'na katılmış Hacı Yakup Cüreklibatur'dur. Aslen Nogay'dır. Lise öğrenimini Eskişehir Atatürk Lisesi'nde gördü, 1961 yılında İstanbul Tıp Fakültesinden mezun oldu.<br />
<br />
Sinema kariyeri<br />
Memleketi Eskişehir'de, yedek subay olarak askerliğini yaparken, Göksel Arsoy'un başrol oynadığı Şafak Bekçileri (1963) filminin çekimleri sırasında yönetmen Halit Refiğ'in dikkatini çekti. Askerliğini bitirdikten sonra Adana ve civarında doktorluk yaptı. 1963 yılında Artist dergisinin yarışmasında birinci oldu. Bir süre iş arayan Cüneyt Arkın, 1963'te Halit Refiğ'in teklifiyle sinema oyunculuğuna başladı ve 2 yıl içinde en az 30 film çevirdi.<br />
<br />
1964 yılında oynadığı Gurbet Kuşları filminin finalindeki kavga sahnesi, Arkın'ın kariyerinde bir kırılma noktası oldu. Bir süre daha duygusal-romantik jön karakterlerini canlandırdıktan sonra yine Halit Refiğ'in önerisiyle aksiyon filmlerine yöneldi. Bu dönemde İstanbul'a gelen Medrano Sirki'nde altı ay süreyle akrobasi eğitimi aldı. Burada öğrendiklerini Malkoçoğlu ve Battalgazi serilerinde beyaz perdeye aktararak, Türk sinemasına daha önce hiç örneği olmayan bir tarz getirdi. Kısa sürede avantür filmlerin en aranan oyuncusu haline geldi. Romantik jön filmlerle başladığı sinema yaşantısını hareketli filmlerle sürdürse de hemen her karakter role de can verdi. Kariyeri boyunca westernden komediye, macera filmlerinden toplumsal filmlere değişik türlerde filmler çekti. Özellikle Maden (1978) ve Vatandaş Rıza (1979) filmleri, Cüneyt Arkın'ın kariyerinde özel bir yer kaplar.<br />
<br />
12 Mart dönemi sırasında, 4. Altın Koza Film Festivali'nde (1972) jürinin ilk oylamasında Yılmaz Güney'i Baba filmindeki rolüyle en iyi erkek oyuncu seçilmesine rağmen daha sonra siyasi baskılarla Yılmaz Güney'in yerine, ilk oylamada Yaralı Kurt filmindeki performansıyla ikinci olan Cüneyt Arkın'ı en iyi erkek oyuncu seçti. Bu karara tepki gösteren Arkın ödülü reddetti.<br />
<br />
Cüneyt Arkın sinemasına ayrı bir renk getiren, yönetmenliğini Çetin İnanç'ın yaptığı 1982 tarihli Dünyayı Kurtaran Adam zamanla bir kült film haline geldi. 1980'li yıllarda Ölüm Savaşçısı, Kavga, Sürgündeki Adam ve İki Başlı Dev gibi aksiyon filmlerinden sonra, 1990'lı yıllarda da polisiye dizilere yöneldi.<br />
<br />
Cüneyt Arkın, at binmede ve karatede uzman sporcu unvanına sahiptir.Oyunculuğun yanı sıra televizyon izlenceleri sunmuş ve kısa bir süre gazetelerde sağlıkla ilgili köşe yazarlığı da yapmıştır. 2009 yılında omurgasındaki sinir sıkışmasından dolayı yaklaşık üç ay hastanede tedavi gördü.<br />
<br />
Özel hayatı<br />
Cüneyt Arkın ilk evliliğini 1964 yılında kendisi gibi doktor olan Güler Mocan ile yaptı. 1966 yılında kızları Filiz doğdu. 1968 yılında boşandıktan bir yıl sonra Betül (Işıl) Cüreklibatur ile evlenen Cüneyt Arkın'ın,bu evlilikten de Kaan ve Murat adlarında iki çocuğu vardır. Kızı bir şirkette genel müdürlük yapan Arkın'ın oğullarından Murat da dizilerde oyunculuk yapmaktadır. Bir dönem alkolizm tedavisi görmüş olan Arkın, alkol, uyuşturucu ve gençliğin sorunları konulu sayısız konferans vermiş, bunlarla ilgili teşekkür beratları ve onur ödülleri almıştır.<br />
<br />
Siyasi yaşamı<br />
Türk milliyetçisi kimliğiyle bilinen Cüneyt Arkın 2002 Genel Seçimlerinde Anavatan Partisi'nden Eskişehir milletvekili adayı olması için Mesut Yılmaz tarafından teklif götürüldü. Sonraki yıllarda ise İşçi Partisi adına düzenlenen ve bir grup bilim adamı, aydın ve sanatçının katıldığı "İşçi Partisi Hükümeti’nde Göreve Hazırız" kampanyasına katılarak, yeniden siyaset sahnesinde adını duyurdu.<br />
<br />
Kazandığı ödüller<br />
Yıl Aday gösterilen çalışma Ödül Sonuç<br />
1963 "1.'lik Ödülü " 1963 Artist Mecmuası, Artist Yarışması Kazandı<br />
1969 "En İyi Erkek Oyuncu Ödülü", (İnsanlar Yaşadıkça) ile 1969 Antalya Altın Portakal Film Festivali Kazandı<br />
1972 "En İyi Erkek Oyuncu Ödülü", (Yaralı Kurt) ile 1972 Adana Altın Koza Film Festivali Kazandı<br />
1976 "En iyi Erkek Oyuncu Ödülü", (Mağlup Edilemeyenler) ile 1976 Antalya Altın Portakal Film Festivali Kazandı<br />
1999 "Yaşam Boyu Onur Ödülü" 1999 Antalya Altın Portakal Film Festivali Kazandı<br />
2013 "Yaşam Boyu Meslek ve Onur Ödülü" Engelsiz Yaşam Vakfı Kazandı<br />
2013 "Yaşam Boyu Onur Ödülü" 18. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri Kazandı<br />
2013 "Kültür ve Sanat Büyük Ödülü" 2013 Yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü Kazandı<br />
<br />
ÖLÜMÜ<br />
<br />
Ölümü Cüneyt Arkın, 28 Haziran 2022 tarihinde geçirdiği kalp durması rahatsızlığı sonucu 84 yaşında hayatını kaybetti. Vefatı üzerine 30 Haziran 2022 tarihinde Atatürk Kültür Merkezi'nde tören düzenlendi. Tören sonrası Arkın'ın cenazesi Teşvikiye Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.</span></span></span></span></span></span><br />
<span style="color: #495359;" class="mycode_color"><span style="font-size: 1pt;" class="mycode_size"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"> </span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #495359;" class="mycode_color"><span style="font-size: 1pt;" class="mycode_size"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font"><img src="https://www.haberler.com/i/62/cuneyt-arkin_8014_b.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: cuneyt-arkin_8014_b.jpg]" class="mycode_img" /><br />
</span></span><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="color: #FE0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">CÜNEYT ARKIN</span></span></span></span></span><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font"><br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size">Cüneyt Arkın gerçek adıyla Fahrettin Cüreklibatır, 8 Eylül 1937, Karaçay, Odunpazarı, Eskişehir, Türk sinema oyuncusu.<br />
<br />
Eskişehir'in merkezine bağlı Karaçay köyünde doğdu. Babası Kurtuluş Savaşı'na katılmış Hacı Yakup Cüreklibatur'dur. Aslen Nogay'dır. Lise öğrenimini Eskişehir Atatürk Lisesi'nde gördü, 1961 yılında İstanbul Tıp Fakültesinden mezun oldu.<br />
<br />
Sinema kariyeri<br />
Memleketi Eskişehir'de, yedek subay olarak askerliğini yaparken, Göksel Arsoy'un başrol oynadığı Şafak Bekçileri (1963) filminin çekimleri sırasında yönetmen Halit Refiğ'in dikkatini çekti. Askerliğini bitirdikten sonra Adana ve civarında doktorluk yaptı. 1963 yılında Artist dergisinin yarışmasında birinci oldu. Bir süre iş arayan Cüneyt Arkın, 1963'te Halit Refiğ'in teklifiyle sinema oyunculuğuna başladı ve 2 yıl içinde en az 30 film çevirdi.<br />
<br />
1964 yılında oynadığı Gurbet Kuşları filminin finalindeki kavga sahnesi, Arkın'ın kariyerinde bir kırılma noktası oldu. Bir süre daha duygusal-romantik jön karakterlerini canlandırdıktan sonra yine Halit Refiğ'in önerisiyle aksiyon filmlerine yöneldi. Bu dönemde İstanbul'a gelen Medrano Sirki'nde altı ay süreyle akrobasi eğitimi aldı. Burada öğrendiklerini Malkoçoğlu ve Battalgazi serilerinde beyaz perdeye aktararak, Türk sinemasına daha önce hiç örneği olmayan bir tarz getirdi. Kısa sürede avantür filmlerin en aranan oyuncusu haline geldi. Romantik jön filmlerle başladığı sinema yaşantısını hareketli filmlerle sürdürse de hemen her karakter role de can verdi. Kariyeri boyunca westernden komediye, macera filmlerinden toplumsal filmlere değişik türlerde filmler çekti. Özellikle Maden (1978) ve Vatandaş Rıza (1979) filmleri, Cüneyt Arkın'ın kariyerinde özel bir yer kaplar.<br />
<br />
12 Mart dönemi sırasında, 4. Altın Koza Film Festivali'nde (1972) jürinin ilk oylamasında Yılmaz Güney'i Baba filmindeki rolüyle en iyi erkek oyuncu seçilmesine rağmen daha sonra siyasi baskılarla Yılmaz Güney'in yerine, ilk oylamada Yaralı Kurt filmindeki performansıyla ikinci olan Cüneyt Arkın'ı en iyi erkek oyuncu seçti. Bu karara tepki gösteren Arkın ödülü reddetti.<br />
<br />
Cüneyt Arkın sinemasına ayrı bir renk getiren, yönetmenliğini Çetin İnanç'ın yaptığı 1982 tarihli Dünyayı Kurtaran Adam zamanla bir kült film haline geldi. 1980'li yıllarda Ölüm Savaşçısı, Kavga, Sürgündeki Adam ve İki Başlı Dev gibi aksiyon filmlerinden sonra, 1990'lı yıllarda da polisiye dizilere yöneldi.<br />
<br />
Cüneyt Arkın, at binmede ve karatede uzman sporcu unvanına sahiptir.Oyunculuğun yanı sıra televizyon izlenceleri sunmuş ve kısa bir süre gazetelerde sağlıkla ilgili köşe yazarlığı da yapmıştır. 2009 yılında omurgasındaki sinir sıkışmasından dolayı yaklaşık üç ay hastanede tedavi gördü.<br />
<br />
Özel hayatı<br />
Cüneyt Arkın ilk evliliğini 1964 yılında kendisi gibi doktor olan Güler Mocan ile yaptı. 1966 yılında kızları Filiz doğdu. 1968 yılında boşandıktan bir yıl sonra Betül (Işıl) Cüreklibatur ile evlenen Cüneyt Arkın'ın,bu evlilikten de Kaan ve Murat adlarında iki çocuğu vardır. Kızı bir şirkette genel müdürlük yapan Arkın'ın oğullarından Murat da dizilerde oyunculuk yapmaktadır. Bir dönem alkolizm tedavisi görmüş olan Arkın, alkol, uyuşturucu ve gençliğin sorunları konulu sayısız konferans vermiş, bunlarla ilgili teşekkür beratları ve onur ödülleri almıştır.<br />
<br />
Siyasi yaşamı<br />
Türk milliyetçisi kimliğiyle bilinen Cüneyt Arkın 2002 Genel Seçimlerinde Anavatan Partisi'nden Eskişehir milletvekili adayı olması için Mesut Yılmaz tarafından teklif götürüldü. Sonraki yıllarda ise İşçi Partisi adına düzenlenen ve bir grup bilim adamı, aydın ve sanatçının katıldığı "İşçi Partisi Hükümeti’nde Göreve Hazırız" kampanyasına katılarak, yeniden siyaset sahnesinde adını duyurdu.<br />
<br />
Kazandığı ödüller<br />
Yıl Aday gösterilen çalışma Ödül Sonuç<br />
1963 "1.'lik Ödülü " 1963 Artist Mecmuası, Artist Yarışması Kazandı<br />
1969 "En İyi Erkek Oyuncu Ödülü", (İnsanlar Yaşadıkça) ile 1969 Antalya Altın Portakal Film Festivali Kazandı<br />
1972 "En İyi Erkek Oyuncu Ödülü", (Yaralı Kurt) ile 1972 Adana Altın Koza Film Festivali Kazandı<br />
1976 "En iyi Erkek Oyuncu Ödülü", (Mağlup Edilemeyenler) ile 1976 Antalya Altın Portakal Film Festivali Kazandı<br />
1999 "Yaşam Boyu Onur Ödülü" 1999 Antalya Altın Portakal Film Festivali Kazandı<br />
2013 "Yaşam Boyu Meslek ve Onur Ödülü" Engelsiz Yaşam Vakfı Kazandı<br />
2013 "Yaşam Boyu Onur Ödülü" 18. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri Kazandı<br />
2013 "Kültür ve Sanat Büyük Ödülü" 2013 Yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü Kazandı<br />
<br />
ÖLÜMÜ<br />
<br />
Ölümü Cüneyt Arkın, 28 Haziran 2022 tarihinde geçirdiği kalp durması rahatsızlığı sonucu 84 yaşında hayatını kaybetti. Vefatı üzerine 30 Haziran 2022 tarihinde Atatürk Kültür Merkezi'nde tören düzenlendi. Tören sonrası Arkın'ın cenazesi Teşvikiye Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.</span></span></span></span></span></span><br />
<span style="color: #495359;" class="mycode_color"><span style="font-size: 1pt;" class="mycode_size"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"> </span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dünyaca Ünlü Hafızların Hayatları]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-dunyaca-unlu-hafizlarin-hayatlari</link>
			<pubDate>Sat, 27 Dec 2014 22:37:52 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=29297">beder</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-dunyaca-unlu-hafizlarin-hayatlari</guid>
			<description><![CDATA[Yeni Asya gazetesinde her hafta Nurullah Dağ ho<span style="color: #8B4513;" class="mycode_color"></span>ca tarafından kaleme alınan yazılar.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Yeni Asya gazetesinde her hafta Nurullah Dağ ho<span style="color: #8B4513;" class="mycode_color"></span>ca tarafından kaleme alınan yazılar.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Blaise Pascal Kimdir?]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-blaise-pascal-kimdir</link>
			<pubDate>Wed, 09 Apr 2014 09:06:40 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=24903">Nazlıcan</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-blaise-pascal-kimdir</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.answersingenesis.org/assets/images/articles/cm/v20/i1/pascal.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: pascal.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
(d. 19 Haziran 1623 – ö. 19 Ağustos 1662). <br />
<br />
Fransız matematikçi, fizikçi ve düşünürdür. En bilinen eseri "Düşünceler"dir.<br />
<br />
Pascal (1623-1662) küçük yaşta kendini gösteren bir deha örneğidir. Henüz 12 yaşında iken hiç geometri bilgisine sahip olmadığı halde daireler ve eşkenar üçgenler çizmeye başlayarak, bir üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eşit olduğunu kendi kendisine bulmuştur; çünkü avukat olan ve matematik ile çok ilgilenen babası, onun Latince ve Yunancayı iyice öğrenmeden matematiğe yönelmesini istemediğinden, bütün matematik kitaplarını saklayarak Pascal'ın bu konu ile ilgilenmesini yasaklamıştı.<br />
<br />
Pascal çocukluğunda "geometri neyi inceler?" sorusunu babasına sormuş, o da "doğru biçimde şekiller çizmeyi ve şekillerin kısımları arasındaki ilişkileri inceler." demiştir. Pascal, işte bu cevaba dayanarak gizli gizli geometri teoremleri kurmaya ve kanıtlamaya başlamıştır. Sonunda babası onun yeteneğini anlamış ve ona Euclides'in Elementler'ini ve Apollonius'un Konikler'ini vermiştir.<br />
<br />
Dil derslerinden arta kalan boş zamanını bu kitapları okuyarak değerlendiren Pascal, 16 yaşında konikler üzerine bir eser yazmıştır. Bu eserin mükemmelliği karşısında, Descartes bunun Pascal kadar genç bir kimsenin eseri olduğuna inanmakta çok güçlük çekmiştir. Pascal 19 yaşındayken, aritmetik işlemlerini mekanik olarak yapan bir hesap makinesi icat etmiştir.<br />
<br />
Pascal yalnızca teorik bilimlerde değil, pratik ve deneysel bilimlerde de yetenekli bir filozoftu. 23 yaşında, Torriçelli'nin (1608-1647) atmosfer basıncı ile ilgili çalışmasını incelemiş ve bir dağa çıkartılan barometredeki cıva sütununun düştüğünü, yani yükseklerde hava basıncının azaldığını, cıva sütununu hava basıncının tuttuğunu, yoksa Aristotelesçilerin söylediği gibi, tabiatın boşluktan nefret etmesinin rolü olmadığını göstermiştir. Diş ağrısından uyuyamadığı bir gece de rulet oyunu ve sikloid ile ilgili düşünceler üzerinde durmuş ve sikloid eğrisinin özelliklerini keşfetmiştir. Pascal, Fermat ile yazışarak olasılık teorisini kurmuş ve bir binom açılımında katsayıları vermiştir. "Pascal Üçgeni"nin keşfi de ona aittir. 25 yaşında iken kendisini felsefi ve dini düşüncelere adamıştır. Sağlığı çok bozuk olan Pascal, 39 yaşında iken Paris'te ölmüştür.<br />
<br />
Blaise Pascal'dan Seçme Sözler<br />
<br />
- Bana filozofların değil, peygamberlerin haber verdiği tanrı gerek. <br />
<br />
- Eğer herkes dost sandığı kimselerin bir de kendi arkasından söylemiş olduklarını duysaydı, dünyada pek az dost kalırdı. <br />
<br />
- Kalbin kendine has nedenleri vardır ki akıl hiç bir zaman anlayamaz. <br />
<br />
- Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet zalimdir. <br />
<br />
- Yasama güçsüzleşince, ahlak dejenere olur. <br />
<br />
- İnsanlar pek çok şeyi öğrenmişler; kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi... fakat çok basit bir şeyi öğrenememişler: "İnsan gibi yaşamayı..." <br />
<br />
- Şairlerin, sevgiyi kör olarak göstermeye hiç hakları yoktur: sevginin gözündeki bağ çıkarılmalı ve görme gücü bundan böyle ona geri verilebilmelidir.<br />
<br />
Ek Bilgiler<br />
<br />
Bir Fransız matematikçi, fizikçi ve aynı zamanda teolojist olan Blaise Pascal, Etienne Pascal'in üçüncü çocuğu ve tek oğluydu.Daha üç yaşındayken annesinin ölümü üzerine yetim kalır. 1632 yılında babası dört çocuğuyla beraber Clermont’u terkederek Paris’e yerleşir.<br />
<br />
Babası antiortodox olduğu için O’nu kendisi yetiştirmeye karar verir. Kendisi de zamanının iyi matematikçilerinden olan Etienne Pascal, oğlunun 15 yaşından önce matematik calışmaması gerektiğine karar vererek evini matematik dokümanlarından arındırır. Fakat bu küçük Pascal’in sadece matematik merakını ateşler, 12 yaşında kendisi geometri çalışmaya başlar. O zamanlarda üçgenin iç açılarının toplamının, iki dik açının toplamına eşit olduğunu bulur, bunun üzerine babasi teslim-i silah eder ve ona incelemesi için Euclid’in teoremlerini içeren dökümanları verir. Yani matematikle ilgisi çocukluk döneminde matematik eğitimi almadan başlar, sonraları babasıyla beraber "Academie Parsienne"deki derslere katılmaya başlar, 16 yaşına geldiğinde burada aktif olarak rol alır ve profesör Girard Desargues'in bir numaralı yardımcısı ve öğrencisi olur. Bu esnada özellikle konikler üzerinde çalışarak konu hakkında kitapçık yayınlar. 1639 yılında da "Pascal'ın Esrarengiz Altıgeni" ile geometriye katkıda bulunur. <br />
<br />
Aynı yıl babasının bir vergi toplama memuru olarak tayini çıkması üzerine Paris'i terkederek Rouen şehrine yerleşirler. Burada babasına yardımcı olmak amacıyla ilk rakamsal hesap makinasını yapar, bunu gerçekleştirmek için üç yıl çalışır, 1642-1645.<br />
<br />
1646-1648 yıllarında atmosfer basıncı üzerinde değişik deneyler yapar, ve şu sonuca varır: Atmosfer basıncı yükseklikle doğru orantılı olarak düşer ve atmosferin üzerinde bir boşluk vardır.<br />
<br />
1653'ten itibaren matematik ve fizik üzerinde çalışarak “Sıvıların Kararsızlıgı” üzerine bir kitapçık yazar, bu kitapçıkta Pascal'ın basınç kanunu açıklanır.<br />
<br />
Kendisi binom üçgeni üzerinde çalışan ilk matematikçi olmasa da bu konuda çalışması değişik gelişmelere ışık tutmuştur.<br />
<br />
Pascal'ın felsefeyle ilgili en meşhur kitabı "Pensées" ("Düşünceler"), din, hayat, bilim üzerine, O'nun daha çok dinsel yönünü ve Allah inancını ortaya kor, bunu da şöyle diyerek gösterir; "If God does not exist, one will lose nothing by believing in him, while if he does exist, one will lose everything by not believing." (Eğer Allah yoksa insan ona inanmakla hiçbirşey kaybetmeyecek, fakat varsa inanmamakla çok şey kaybedecek.) Bu kitabı yaşadığı devirde yayınlanmasına izin verilmese de ölümünden birkaç yıl sonra yayınlanmıştır.<br />
<br />
Pascal 39 yaşında 1662 yılında kansere yenik düşerek hayata gözlerini yumar.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.answersingenesis.org/assets/images/articles/cm/v20/i1/pascal.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: pascal.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
(d. 19 Haziran 1623 – ö. 19 Ağustos 1662). <br />
<br />
Fransız matematikçi, fizikçi ve düşünürdür. En bilinen eseri "Düşünceler"dir.<br />
<br />
Pascal (1623-1662) küçük yaşta kendini gösteren bir deha örneğidir. Henüz 12 yaşında iken hiç geometri bilgisine sahip olmadığı halde daireler ve eşkenar üçgenler çizmeye başlayarak, bir üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eşit olduğunu kendi kendisine bulmuştur; çünkü avukat olan ve matematik ile çok ilgilenen babası, onun Latince ve Yunancayı iyice öğrenmeden matematiğe yönelmesini istemediğinden, bütün matematik kitaplarını saklayarak Pascal'ın bu konu ile ilgilenmesini yasaklamıştı.<br />
<br />
Pascal çocukluğunda "geometri neyi inceler?" sorusunu babasına sormuş, o da "doğru biçimde şekiller çizmeyi ve şekillerin kısımları arasındaki ilişkileri inceler." demiştir. Pascal, işte bu cevaba dayanarak gizli gizli geometri teoremleri kurmaya ve kanıtlamaya başlamıştır. Sonunda babası onun yeteneğini anlamış ve ona Euclides'in Elementler'ini ve Apollonius'un Konikler'ini vermiştir.<br />
<br />
Dil derslerinden arta kalan boş zamanını bu kitapları okuyarak değerlendiren Pascal, 16 yaşında konikler üzerine bir eser yazmıştır. Bu eserin mükemmelliği karşısında, Descartes bunun Pascal kadar genç bir kimsenin eseri olduğuna inanmakta çok güçlük çekmiştir. Pascal 19 yaşındayken, aritmetik işlemlerini mekanik olarak yapan bir hesap makinesi icat etmiştir.<br />
<br />
Pascal yalnızca teorik bilimlerde değil, pratik ve deneysel bilimlerde de yetenekli bir filozoftu. 23 yaşında, Torriçelli'nin (1608-1647) atmosfer basıncı ile ilgili çalışmasını incelemiş ve bir dağa çıkartılan barometredeki cıva sütununun düştüğünü, yani yükseklerde hava basıncının azaldığını, cıva sütununu hava basıncının tuttuğunu, yoksa Aristotelesçilerin söylediği gibi, tabiatın boşluktan nefret etmesinin rolü olmadığını göstermiştir. Diş ağrısından uyuyamadığı bir gece de rulet oyunu ve sikloid ile ilgili düşünceler üzerinde durmuş ve sikloid eğrisinin özelliklerini keşfetmiştir. Pascal, Fermat ile yazışarak olasılık teorisini kurmuş ve bir binom açılımında katsayıları vermiştir. "Pascal Üçgeni"nin keşfi de ona aittir. 25 yaşında iken kendisini felsefi ve dini düşüncelere adamıştır. Sağlığı çok bozuk olan Pascal, 39 yaşında iken Paris'te ölmüştür.<br />
<br />
Blaise Pascal'dan Seçme Sözler<br />
<br />
- Bana filozofların değil, peygamberlerin haber verdiği tanrı gerek. <br />
<br />
- Eğer herkes dost sandığı kimselerin bir de kendi arkasından söylemiş olduklarını duysaydı, dünyada pek az dost kalırdı. <br />
<br />
- Kalbin kendine has nedenleri vardır ki akıl hiç bir zaman anlayamaz. <br />
<br />
- Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet zalimdir. <br />
<br />
- Yasama güçsüzleşince, ahlak dejenere olur. <br />
<br />
- İnsanlar pek çok şeyi öğrenmişler; kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi... fakat çok basit bir şeyi öğrenememişler: "İnsan gibi yaşamayı..." <br />
<br />
- Şairlerin, sevgiyi kör olarak göstermeye hiç hakları yoktur: sevginin gözündeki bağ çıkarılmalı ve görme gücü bundan böyle ona geri verilebilmelidir.<br />
<br />
Ek Bilgiler<br />
<br />
Bir Fransız matematikçi, fizikçi ve aynı zamanda teolojist olan Blaise Pascal, Etienne Pascal'in üçüncü çocuğu ve tek oğluydu.Daha üç yaşındayken annesinin ölümü üzerine yetim kalır. 1632 yılında babası dört çocuğuyla beraber Clermont’u terkederek Paris’e yerleşir.<br />
<br />
Babası antiortodox olduğu için O’nu kendisi yetiştirmeye karar verir. Kendisi de zamanının iyi matematikçilerinden olan Etienne Pascal, oğlunun 15 yaşından önce matematik calışmaması gerektiğine karar vererek evini matematik dokümanlarından arındırır. Fakat bu küçük Pascal’in sadece matematik merakını ateşler, 12 yaşında kendisi geometri çalışmaya başlar. O zamanlarda üçgenin iç açılarının toplamının, iki dik açının toplamına eşit olduğunu bulur, bunun üzerine babasi teslim-i silah eder ve ona incelemesi için Euclid’in teoremlerini içeren dökümanları verir. Yani matematikle ilgisi çocukluk döneminde matematik eğitimi almadan başlar, sonraları babasıyla beraber "Academie Parsienne"deki derslere katılmaya başlar, 16 yaşına geldiğinde burada aktif olarak rol alır ve profesör Girard Desargues'in bir numaralı yardımcısı ve öğrencisi olur. Bu esnada özellikle konikler üzerinde çalışarak konu hakkında kitapçık yayınlar. 1639 yılında da "Pascal'ın Esrarengiz Altıgeni" ile geometriye katkıda bulunur. <br />
<br />
Aynı yıl babasının bir vergi toplama memuru olarak tayini çıkması üzerine Paris'i terkederek Rouen şehrine yerleşirler. Burada babasına yardımcı olmak amacıyla ilk rakamsal hesap makinasını yapar, bunu gerçekleştirmek için üç yıl çalışır, 1642-1645.<br />
<br />
1646-1648 yıllarında atmosfer basıncı üzerinde değişik deneyler yapar, ve şu sonuca varır: Atmosfer basıncı yükseklikle doğru orantılı olarak düşer ve atmosferin üzerinde bir boşluk vardır.<br />
<br />
1653'ten itibaren matematik ve fizik üzerinde çalışarak “Sıvıların Kararsızlıgı” üzerine bir kitapçık yazar, bu kitapçıkta Pascal'ın basınç kanunu açıklanır.<br />
<br />
Kendisi binom üçgeni üzerinde çalışan ilk matematikçi olmasa da bu konuda çalışması değişik gelişmelere ışık tutmuştur.<br />
<br />
Pascal'ın felsefeyle ilgili en meşhur kitabı "Pensées" ("Düşünceler"), din, hayat, bilim üzerine, O'nun daha çok dinsel yönünü ve Allah inancını ortaya kor, bunu da şöyle diyerek gösterir; "If God does not exist, one will lose nothing by believing in him, while if he does exist, one will lose everything by not believing." (Eğer Allah yoksa insan ona inanmakla hiçbirşey kaybetmeyecek, fakat varsa inanmamakla çok şey kaybedecek.) Bu kitabı yaşadığı devirde yayınlanmasına izin verilmese de ölümünden birkaç yıl sonra yayınlanmıştır.<br />
<br />
Pascal 39 yaşında 1662 yılında kansere yenik düşerek hayata gözlerini yumar.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İsmet Özel]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-ismet-ozel--33336</link>
			<pubDate>Tue, 20 Mar 2012 18:25:05 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=0">Hümeyra</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-ismet-ozel--33336</guid>
			<description><![CDATA[<br />
<br />
İsmet Özel, (d. 19 Eylül 1944, Kayseri) Türk, şair, yazar ve düşünür.<br />
 <br />
Bir süre Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde öğrenim gördükten sonra, Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı’ndan mezun oldu. 18 yıl Devlet Konservatuvarı’nda Fransızca okutmanlığı yaptı. Ataol Behramoğlu'yla birlikte Halkın Dostları dergisini kurdu ve yönetti. 1963’ten itibaren şiirleri yayımlanmaya başlandı. 1974’te düşünsel ve ruhsal bir değişim yaşayarak yazı hayatına İslami düşünce çerçevesinde devam etti. Uzun yıllar çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. 2005’te Türkiye Yazarlar Birliği deneme ve üstün hizmet ödülünü kazandı. 9 şiir, 22 deneme, söyleşi, mektup ve 5 çeviri kitabına imza attı.<br />
 <br />
1978 yilinda kaleme aldigi Üc Mesele (Teknik, Medeniyet, Yabancilasma) en önemli kitabidir. 2007 yılında kurulan İstiklal Marşı Derneği'nin kurucusu ve hâlen genel başkanıdır.<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Konu başlıkları<br />
  1 Kitapları 1.1 Şiir<br />
 1.2 Deneme, Söyleşi, Mektup<br />
 1.3 Çeviri<br />
 <br />
2 Hakkında Yazılanlar<br />
 3 Kaynakça<br />
 4 Dış bağlantılar<br />
 <br />
<br />
Kitapları <br />
 1.Üç Mesele<br />
 2.Zor Zamanda Konuşmak<br />
 3.Taşları Yemek Yasak (It is Prohibited to Eat the Stones)<br />
 4.Bakanlar ve Görenler<br />
 5.Faydasız Yazılar<br />
 6.İrtica Elden Gidiyor<br />
 7.Surat Asmak Hakkımız<br />
 8.Tehdit Değil Teklif<br />
 9.Waldo Sen Neden Burada Değilsin?<br />
 10.Sorulunca Söylene<br />
 11.Cuma Mektupları -1,2,3,4,5,6,7,8,9,10<br />
 12.Tahrir Vazifeleri<br />
 13.Neyi Kaybettiğini Hatırla<br />
 14.Ve'l-Asr<br />
 15.Tavşanın Randevusu<br />
 16.Bilinç Bile İlginç<br />
 17.Şiir Okuma Kılavuzu<br />
 18.40 Hadis<br />
 19.Henry Sen Neden Buradasın-1<br />
 20.Henry Sen Neden Buradasın-2<br />
 21.Kalıntürk<br />
 22.Çenebazlık<br />
 23.Şairin Devriye Nöbeti 1 - Tok Kurda Puslu Hava<br />
 24.Şairin Devriye Nöbeti 2 - Bileşenleriyle Basit<br />
 25.Şairin Devriye Nöbeti 3 - Neredeyizim<br />
 26.Şairin Devriye Nöbeti 4 - Ebruli Külah<br />
 <br />
Şiir <br />
 Geceleyin Bir Koşu (1966),<br />
 Evet İsyan (1969),<br />
 Cinayetler Kitabı (1975),<br />
 Şiirler 1962-74 (1980),<br />
 Şiir Kitabı (1982),<br />
 Celladıma Gülümserken (1984),<br />
 Erbain (1987),<br />
 Bir Yusuf Masalı (2000).<br />
 Of Not Being A Jew (2005)<br />
 Of Not Being A Jew-İlaveler ve Vaat Edilmiş Bir Şiir- (2008)<br />
 Of Not Being A Jew (2011)<br />
 <br />
Deneme, Söyleşi, Mektup [değiştir]<br />
 Üç Mesele (1978),<br />
 Şiir Okuma Kılavuzu (1980),<br />
 Zor Zamanda Konuşmak(1984),<br />
 Taşları Yemek Yasak (1985),<br />
 Bakanlar ve Görenler (1985),<br />
 Faydasız Yazılar (1986),<br />
 İrtica Elden Gidiyor (1986),<br />
 Surat Asmak Hakkımız (1987),<br />
 Tehdit Değil Teklif (1987),<br />
 Waldo Sen Neden Burada Değilsin? (1988),<br />
 Sorulunca Söylenen<br />
 Cuma Mektupları (1-10)(1995-2004),<br />
 Tahrir Vazifeleri<br />
 Neyi Kaybettiğini Hatırla(1994)<br />
 Ve'l-Asr,<br />
 Bilinç Bile İlginç,<br />
 Genç Bir Şairden Genç Bir Şaire Mektuplar (1995),<br />
 Tavşanın Randevusu(1996)<br />
 Kırk Hadis(2004)<br />
 Henry Sen Neden Buradasın? 1-2 (2004)<br />
 Kalın Türk (2006)<br />
 Çenebazlık (2006)<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 1 - Tok Kurda Puslu Hava<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 2 - Bileşenleriyle Basit<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 3 - Neredeyizim<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 4 - Ebruli Külah<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 5 - Evet mi Hayır mı? Sınıf Savaşı Evet, Milli Mücadele Hayır<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 6 - Allah'ın Emri Zaid/Plus Peygamberin Kavli<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 7 - Evlenseydik Boşanacaktık<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 8 - Hayatın Manası Versus Manalı Bir Hayat<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 9 - Karz-ı Hasen<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 10 - Siper Beden<br />
 <br />
Çeviri <br />
 Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri - William Ebenstein<br />
 Gariplerin Kitabı - Ian Dallas<br />
 Osmanlı İmparatorluğu ve İslami Gelenek - Norman Itzkowitz<br />
 Bilim Kutsal Bir İnektir - Anthony Standen<br />
 Cihad- Bir Temel Tasarım - Abdülkadir Es-Sufi<br />
 <br />
Hakkında Yazılanlar <br />
 Hakkında Yazılmış Kitap: İbrahim TÜZER, "Şiire Damıtılmış Hayat", Dergâh Yay., İst., 2008, 608 s.<br />
 Hasan Aktaş, İsmet Özel'in Amentüsü (Metindilbilimsel Bir Çözümleme), Birey Yayınları, İstanbul, 2000<br />
 Reşit Güngör KALKAN, "Ben İsmet Özel Şair...", Okur Kitaplığı Yay. İst. 2010, 430 s. (Bu kitap İsmet Özel hakkında şimdiye kadar hazırlanmış en kapsamlı biyografi özelliği taşımaktadır. Hazırlayanın büyük bir emek ve titiz bir inceleme neticesinde ortaya koyduğu eser,edebiyat çevrelerinde büyük yankı uyandırmış, hatta kitap için iftira, karalama kampanyaları düzenlenmiştir.)<br />
 Hasan Aktaş, Celladına Gülümseyen Şair İsmet Özel(Metindilbilimsel Bir Çözümleme), Yort Savul Yayınları, Rize, 2011<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<br />
<br />
İsmet Özel, (d. 19 Eylül 1944, Kayseri) Türk, şair, yazar ve düşünür.<br />
 <br />
Bir süre Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde öğrenim gördükten sonra, Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı’ndan mezun oldu. 18 yıl Devlet Konservatuvarı’nda Fransızca okutmanlığı yaptı. Ataol Behramoğlu'yla birlikte Halkın Dostları dergisini kurdu ve yönetti. 1963’ten itibaren şiirleri yayımlanmaya başlandı. 1974’te düşünsel ve ruhsal bir değişim yaşayarak yazı hayatına İslami düşünce çerçevesinde devam etti. Uzun yıllar çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. 2005’te Türkiye Yazarlar Birliği deneme ve üstün hizmet ödülünü kazandı. 9 şiir, 22 deneme, söyleşi, mektup ve 5 çeviri kitabına imza attı.<br />
 <br />
1978 yilinda kaleme aldigi Üc Mesele (Teknik, Medeniyet, Yabancilasma) en önemli kitabidir. 2007 yılında kurulan İstiklal Marşı Derneği'nin kurucusu ve hâlen genel başkanıdır.<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Konu başlıkları<br />
  1 Kitapları 1.1 Şiir<br />
 1.2 Deneme, Söyleşi, Mektup<br />
 1.3 Çeviri<br />
 <br />
2 Hakkında Yazılanlar<br />
 3 Kaynakça<br />
 4 Dış bağlantılar<br />
 <br />
<br />
Kitapları <br />
 1.Üç Mesele<br />
 2.Zor Zamanda Konuşmak<br />
 3.Taşları Yemek Yasak (It is Prohibited to Eat the Stones)<br />
 4.Bakanlar ve Görenler<br />
 5.Faydasız Yazılar<br />
 6.İrtica Elden Gidiyor<br />
 7.Surat Asmak Hakkımız<br />
 8.Tehdit Değil Teklif<br />
 9.Waldo Sen Neden Burada Değilsin?<br />
 10.Sorulunca Söylene<br />
 11.Cuma Mektupları -1,2,3,4,5,6,7,8,9,10<br />
 12.Tahrir Vazifeleri<br />
 13.Neyi Kaybettiğini Hatırla<br />
 14.Ve'l-Asr<br />
 15.Tavşanın Randevusu<br />
 16.Bilinç Bile İlginç<br />
 17.Şiir Okuma Kılavuzu<br />
 18.40 Hadis<br />
 19.Henry Sen Neden Buradasın-1<br />
 20.Henry Sen Neden Buradasın-2<br />
 21.Kalıntürk<br />
 22.Çenebazlık<br />
 23.Şairin Devriye Nöbeti 1 - Tok Kurda Puslu Hava<br />
 24.Şairin Devriye Nöbeti 2 - Bileşenleriyle Basit<br />
 25.Şairin Devriye Nöbeti 3 - Neredeyizim<br />
 26.Şairin Devriye Nöbeti 4 - Ebruli Külah<br />
 <br />
Şiir <br />
 Geceleyin Bir Koşu (1966),<br />
 Evet İsyan (1969),<br />
 Cinayetler Kitabı (1975),<br />
 Şiirler 1962-74 (1980),<br />
 Şiir Kitabı (1982),<br />
 Celladıma Gülümserken (1984),<br />
 Erbain (1987),<br />
 Bir Yusuf Masalı (2000).<br />
 Of Not Being A Jew (2005)<br />
 Of Not Being A Jew-İlaveler ve Vaat Edilmiş Bir Şiir- (2008)<br />
 Of Not Being A Jew (2011)<br />
 <br />
Deneme, Söyleşi, Mektup [değiştir]<br />
 Üç Mesele (1978),<br />
 Şiir Okuma Kılavuzu (1980),<br />
 Zor Zamanda Konuşmak(1984),<br />
 Taşları Yemek Yasak (1985),<br />
 Bakanlar ve Görenler (1985),<br />
 Faydasız Yazılar (1986),<br />
 İrtica Elden Gidiyor (1986),<br />
 Surat Asmak Hakkımız (1987),<br />
 Tehdit Değil Teklif (1987),<br />
 Waldo Sen Neden Burada Değilsin? (1988),<br />
 Sorulunca Söylenen<br />
 Cuma Mektupları (1-10)(1995-2004),<br />
 Tahrir Vazifeleri<br />
 Neyi Kaybettiğini Hatırla(1994)<br />
 Ve'l-Asr,<br />
 Bilinç Bile İlginç,<br />
 Genç Bir Şairden Genç Bir Şaire Mektuplar (1995),<br />
 Tavşanın Randevusu(1996)<br />
 Kırk Hadis(2004)<br />
 Henry Sen Neden Buradasın? 1-2 (2004)<br />
 Kalın Türk (2006)<br />
 Çenebazlık (2006)<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 1 - Tok Kurda Puslu Hava<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 2 - Bileşenleriyle Basit<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 3 - Neredeyizim<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 4 - Ebruli Külah<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 5 - Evet mi Hayır mı? Sınıf Savaşı Evet, Milli Mücadele Hayır<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 6 - Allah'ın Emri Zaid/Plus Peygamberin Kavli<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 7 - Evlenseydik Boşanacaktık<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 8 - Hayatın Manası Versus Manalı Bir Hayat<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 9 - Karz-ı Hasen<br />
 Şairin Devriye Nöbeti 10 - Siper Beden<br />
 <br />
Çeviri <br />
 Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri - William Ebenstein<br />
 Gariplerin Kitabı - Ian Dallas<br />
 Osmanlı İmparatorluğu ve İslami Gelenek - Norman Itzkowitz<br />
 Bilim Kutsal Bir İnektir - Anthony Standen<br />
 Cihad- Bir Temel Tasarım - Abdülkadir Es-Sufi<br />
 <br />
Hakkında Yazılanlar <br />
 Hakkında Yazılmış Kitap: İbrahim TÜZER, "Şiire Damıtılmış Hayat", Dergâh Yay., İst., 2008, 608 s.<br />
 Hasan Aktaş, İsmet Özel'in Amentüsü (Metindilbilimsel Bir Çözümleme), Birey Yayınları, İstanbul, 2000<br />
 Reşit Güngör KALKAN, "Ben İsmet Özel Şair...", Okur Kitaplığı Yay. İst. 2010, 430 s. (Bu kitap İsmet Özel hakkında şimdiye kadar hazırlanmış en kapsamlı biyografi özelliği taşımaktadır. Hazırlayanın büyük bir emek ve titiz bir inceleme neticesinde ortaya koyduğu eser,edebiyat çevrelerinde büyük yankı uyandırmış, hatta kitap için iftira, karalama kampanyaları düzenlenmiştir.)<br />
 Hasan Aktaş, Celladına Gülümseyen Şair İsmet Özel(Metindilbilimsel Bir Çözümleme), Yort Savul Yayınları, Rize, 2011<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Amin Maalouf]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-amin-maalouf--33335</link>
			<pubDate>Tue, 20 Mar 2012 18:08:17 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=0">Hümeyra</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-amin-maalouf--33335</guid>
			<description><![CDATA[<br />
Amin Maalouf (Arapça: أمين معلوف‎) 25 Şubat 1949 doğumlu, yapıtlarını Fransızca veren Lübnanlı yazar.<br />
 <br />
1949'da Beyrut, Lübnan'da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı. Lübnan'da iç savaşın çıktığı 1975'e kadar Lübnan'da gazetecilik yaptı. Bu tarihte Paris'e göç etti. Yazar halen Paris'te yaşamaktadır. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır.<br />
 <br />
Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, 1983 yılında yayımlanan ilk kitabı Arapların Gözüyle Haçlılar (Les Croisades vues par les Arabes) ile tanındı. Bu kitap, çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986'da yayımlanan ve aynı yıl Fransız - Arap Dostluk Ödülü'nü kazanan ikinci kitabı ve ilk romanı Afrikalı Leo (Léon l'Africain) bugün bir "klasik" olarak kabul edilmektedir.<br />
 <br />
Maalouf'un 1988'de yayımlanan ikinci romanı Semerkant (Samarcande) da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Maalouf'un sonraki kitapları da yine roman tarzındaydı: 1991'de yayımlanan Işık Bahçeleri (Les Jardins de Lumiére) ve 1992'de yayımlanan Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl (Le premier siècle après Béatrice).<br />
 <br />
Amin Maalouf, 1993'te yayımlanan romanı Tanios Kayası (Le Rocher de Tanios) ile Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü'nü kazandı. 1996'da Doğunun Limanları (Les Echelles du Levant) adlı romanı ve 1998'de ise Ölümcül Kimlikler (Les Identités Meurtrières) adlı deneme kitabı piyasaya çıktı. Maalouf 2000'de Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu" (Le Périple de Baldassare) adlı romanını yayımladı.<br />
 <br />
Ayrıca 2002'de opera için yazdığı ve Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho'nun bestelediği Uzaktan Aşk (L'Amour de loin) Maalouf'un ilk librettosudur. 2004'de yayımlanan Yolların Başlangıcı (Origines) adlı romanından sonra, 2006 yılında Adriana Mater adlı ikinci librettosunu yayınladı.<br />
 <br />
Kitaplarında genellikle doğuya ait öğeleri çok iyi işlemektedir. Doğuya ait gelenek ve görenekleri kitaplarında mutlaka tanıtır. Bir çok kitabında Osmanlı-Türkiye üzerine yorumlara da rastlanmaktadır. Osmanlı ve Yavuz Sultan Selimin Kahire seferinde 8000 kişiyi katletme derecesinde öldürdüğünü Afrikalı Leo kitabında iddia etmiştir. Kitaplarında doğu halklarının neden geri kalmış olduğu konusunda sürekli analizler ve tespitler yapmaktadır. Doğu halkları ile ilgilenen kişilerin mutlaka okuması gereken kitaplardır bunlar. Kitapları roman tarzında yazılmış da olsa sosyolojik temalar kitaplarında sürekli olarak işlenir.<br />
 <br />
Kitaplarının Türkçe çevirileri YKY tarafından yayımlanmaktadır.<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
Eserleri <br />
 <br />
Kurgusal eserleri <br />
 Semerkant (1988)<br />
 Afrikalı Leo (1986)<br />
 Işık Bahçeleri (1991)<br />
 Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl (1992)<br />
 Tanios Kayası (1993)<br />
 Doğunun Limanları (1996)<br />
 Ölümcül Kimlikler (1998)<br />
 Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu" (2000)<br />
 Yolların Başlangıcı (2004)<br />
 Çivisi Çıkmış Dünya(2009)<br />
 <br />
Opera librettoları <br />
 Uzaktan Aşk (2002)<br />
 Adriana Mater (2006)<br />
 <br />
Kurgusal olmayan eserleri <br />
 Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri (1983)<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<br />
Amin Maalouf (Arapça: أمين معلوف‎) 25 Şubat 1949 doğumlu, yapıtlarını Fransızca veren Lübnanlı yazar.<br />
 <br />
1949'da Beyrut, Lübnan'da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı. Lübnan'da iç savaşın çıktığı 1975'e kadar Lübnan'da gazetecilik yaptı. Bu tarihte Paris'e göç etti. Yazar halen Paris'te yaşamaktadır. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır.<br />
 <br />
Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, 1983 yılında yayımlanan ilk kitabı Arapların Gözüyle Haçlılar (Les Croisades vues par les Arabes) ile tanındı. Bu kitap, çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986'da yayımlanan ve aynı yıl Fransız - Arap Dostluk Ödülü'nü kazanan ikinci kitabı ve ilk romanı Afrikalı Leo (Léon l'Africain) bugün bir "klasik" olarak kabul edilmektedir.<br />
 <br />
Maalouf'un 1988'de yayımlanan ikinci romanı Semerkant (Samarcande) da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Maalouf'un sonraki kitapları da yine roman tarzındaydı: 1991'de yayımlanan Işık Bahçeleri (Les Jardins de Lumiére) ve 1992'de yayımlanan Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl (Le premier siècle après Béatrice).<br />
 <br />
Amin Maalouf, 1993'te yayımlanan romanı Tanios Kayası (Le Rocher de Tanios) ile Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü'nü kazandı. 1996'da Doğunun Limanları (Les Echelles du Levant) adlı romanı ve 1998'de ise Ölümcül Kimlikler (Les Identités Meurtrières) adlı deneme kitabı piyasaya çıktı. Maalouf 2000'de Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu" (Le Périple de Baldassare) adlı romanını yayımladı.<br />
 <br />
Ayrıca 2002'de opera için yazdığı ve Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho'nun bestelediği Uzaktan Aşk (L'Amour de loin) Maalouf'un ilk librettosudur. 2004'de yayımlanan Yolların Başlangıcı (Origines) adlı romanından sonra, 2006 yılında Adriana Mater adlı ikinci librettosunu yayınladı.<br />
 <br />
Kitaplarında genellikle doğuya ait öğeleri çok iyi işlemektedir. Doğuya ait gelenek ve görenekleri kitaplarında mutlaka tanıtır. Bir çok kitabında Osmanlı-Türkiye üzerine yorumlara da rastlanmaktadır. Osmanlı ve Yavuz Sultan Selimin Kahire seferinde 8000 kişiyi katletme derecesinde öldürdüğünü Afrikalı Leo kitabında iddia etmiştir. Kitaplarında doğu halklarının neden geri kalmış olduğu konusunda sürekli analizler ve tespitler yapmaktadır. Doğu halkları ile ilgilenen kişilerin mutlaka okuması gereken kitaplardır bunlar. Kitapları roman tarzında yazılmış da olsa sosyolojik temalar kitaplarında sürekli olarak işlenir.<br />
 <br />
Kitaplarının Türkçe çevirileri YKY tarafından yayımlanmaktadır.<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
Eserleri <br />
 <br />
Kurgusal eserleri <br />
 Semerkant (1988)<br />
 Afrikalı Leo (1986)<br />
 Işık Bahçeleri (1991)<br />
 Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl (1992)<br />
 Tanios Kayası (1993)<br />
 Doğunun Limanları (1996)<br />
 Ölümcül Kimlikler (1998)<br />
 Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu" (2000)<br />
 Yolların Başlangıcı (2004)<br />
 Çivisi Çıkmış Dünya(2009)<br />
 <br />
Opera librettoları <br />
 Uzaktan Aşk (2002)<br />
 Adriana Mater (2006)<br />
 <br />
Kurgusal olmayan eserleri <br />
 Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri (1983)<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İNDİRA GANDHİ]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-indira-gandhi</link>
			<pubDate>Mon, 12 Jul 2010 19:05:46 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=16819">leyfunnur</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-indira-gandhi</guid>
			<description><![CDATA[İndira Gandhi (d. 19 Kasım 1917 – ö. 31 Ekim 1984). Hindistan'da 2 defa başbakanlık yapmış politikacı.<br />
<br />
Ülkenin bağımsızlık kahramanlarından birisi ve Hindistan'ın ilk başbakanı olan Cevahir Lal Nehru'nun kızıdır. İsviçre'de ve İngiltere'de öğrenim gördükten sonra babasının yanında siyaseti öğrendi.<br />
<br />
1942'de Hindistan bağımsızlığı eylemcilerinden Feroze Gandhi ile evlendi .Rajiv(1944) ve Sanjay (1946) isimli iki oğlu oldu.<br />
<br />
1959'da Kongre Partisi liderliğine seçildi. 1964'te babasının ölümünden sonra başbakan olan Lal Bahadur Şastri 'nin 1966'da aniden ölümü üzerine, Enformasyon ve Radyo Yayın Bakanlığı yapmakta olan İndra Gandi, parlamentonun kararı ile başbakanlığa getirildi.<br />
<br />
1967 seçimlerinde çoğunluğu elde edemeyince muhalefetin sağ kanadına üye Momarci Desa'yi başbakan yardımcılığına getirdi. Seçimler sonrasında ülkede kargaşa yaşandı, parti ikiye bölündü. Gandi, Kongre-R Partisi adlı sol kanadın başına geçti. Yoksul ve topraksız köylülerin umut kaynağı olarak 1971 seçimlerinde galip geldi ancak patlak veren Pakistan-Hindistan Savaşı nedeniyle halka gerekli hizmeti veremedi.<br />
<br />
1975 yılında 1971 seçimlerine hile karıştırmakla suçlanınca olağanüstü hal ilan etti, muhalif liderleri tutuklatarak muhalefet üstünde baskı kurdu.[kaynak belirtilmeli] Oğlu Sanjay'ın "halk otomobili" girişiminin başarısızlığıa uğraması, doğum kontrolü uygulamasının halkın kısırlaştırılması olarak algılanmasıGandi'yi 1977'de erken seçime gitmeye zorladı ve Momarci Desai başbakan oldu. 1978 seçiminde ise Gandi'nin partisi yeniden üstünlük elde etti, İndira Gandhi başbakan ve savunma bakanı oldu.<br />
<br />
Küçük oğlu ve siyasi varisi Sanjay'ın bir uçak kazasında ölmesi üzerine büyük oğlu Rajiv, Kongre Partisi lideri oldu. 1980 sonrasında Gandi, özerklik isteyen Sih'lerin ayaklanmaları ile uğraştı ancak başarısız oldu. Amritsar'daki Altın Tapınak'a sığınan ayrılıkçı militanlara karşı ordu birliklerini kullanması büyük tepki topladı. 31 Ekim 1984'te koruması olan Sih muhafızlar tarafından Yeni Delhi'de öldürüldü.<br />
<br />
Ölümünden sonra oğlu Rajiv Gandhi başbakan olmuştur. Rajiv'in 1991'de suikaste kurban gitmesi üzerine parti yönetimini gelini Sonya Gandhi üstlenmiştir.<br />
KAYNAK:VİKİPEDİ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[İndira Gandhi (d. 19 Kasım 1917 – ö. 31 Ekim 1984). Hindistan'da 2 defa başbakanlık yapmış politikacı.<br />
<br />
Ülkenin bağımsızlık kahramanlarından birisi ve Hindistan'ın ilk başbakanı olan Cevahir Lal Nehru'nun kızıdır. İsviçre'de ve İngiltere'de öğrenim gördükten sonra babasının yanında siyaseti öğrendi.<br />
<br />
1942'de Hindistan bağımsızlığı eylemcilerinden Feroze Gandhi ile evlendi .Rajiv(1944) ve Sanjay (1946) isimli iki oğlu oldu.<br />
<br />
1959'da Kongre Partisi liderliğine seçildi. 1964'te babasının ölümünden sonra başbakan olan Lal Bahadur Şastri 'nin 1966'da aniden ölümü üzerine, Enformasyon ve Radyo Yayın Bakanlığı yapmakta olan İndra Gandi, parlamentonun kararı ile başbakanlığa getirildi.<br />
<br />
1967 seçimlerinde çoğunluğu elde edemeyince muhalefetin sağ kanadına üye Momarci Desa'yi başbakan yardımcılığına getirdi. Seçimler sonrasında ülkede kargaşa yaşandı, parti ikiye bölündü. Gandi, Kongre-R Partisi adlı sol kanadın başına geçti. Yoksul ve topraksız köylülerin umut kaynağı olarak 1971 seçimlerinde galip geldi ancak patlak veren Pakistan-Hindistan Savaşı nedeniyle halka gerekli hizmeti veremedi.<br />
<br />
1975 yılında 1971 seçimlerine hile karıştırmakla suçlanınca olağanüstü hal ilan etti, muhalif liderleri tutuklatarak muhalefet üstünde baskı kurdu.[kaynak belirtilmeli] Oğlu Sanjay'ın "halk otomobili" girişiminin başarısızlığıa uğraması, doğum kontrolü uygulamasının halkın kısırlaştırılması olarak algılanmasıGandi'yi 1977'de erken seçime gitmeye zorladı ve Momarci Desai başbakan oldu. 1978 seçiminde ise Gandi'nin partisi yeniden üstünlük elde etti, İndira Gandhi başbakan ve savunma bakanı oldu.<br />
<br />
Küçük oğlu ve siyasi varisi Sanjay'ın bir uçak kazasında ölmesi üzerine büyük oğlu Rajiv, Kongre Partisi lideri oldu. 1980 sonrasında Gandi, özerklik isteyen Sih'lerin ayaklanmaları ile uğraştı ancak başarısız oldu. Amritsar'daki Altın Tapınak'a sığınan ayrılıkçı militanlara karşı ordu birliklerini kullanması büyük tepki topladı. 31 Ekim 1984'te koruması olan Sih muhafızlar tarafından Yeni Delhi'de öldürüldü.<br />
<br />
Ölümünden sonra oğlu Rajiv Gandhi başbakan olmuştur. Rajiv'in 1991'de suikaste kurban gitmesi üzerine parti yönetimini gelini Sonya Gandhi üstlenmiştir.<br />
KAYNAK:VİKİPEDİ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ROSA PARKS]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-rosa-parks</link>
			<pubDate>Mon, 12 Jul 2010 18:59:24 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=16819">leyfunnur</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-rosa-parks</guid>
			<description><![CDATA[Rosa Louise Parks (4 Şubat 1913 – 24 Ekim 2005) ABD vatandaşı insan hakları savunucusu.<br />
<br />
Rosa Parks ABD'de Alabama eyaletinde doğdu. 1943'te Amerikan Yurttaş Hakları hareketine katıldı. 1955'te Alabama eyaletinde, zencilere uygulanan ayrımcılığa karşı tavır koyarak sonrasındaki hareketin başlangıcını yapan kişi oldu.<br />
<br />
O yıllarda Amerika Birleşik Devletleri'nin güney eyaletlerinde zencilerle beyazlar otobüslere ayrı kapıdan biniyor, kendilerine ayrılmış ayrı yerlere oturuyorlardı. Rosa Parks bir gün Montgomery'de otobüse bindi. O otobüste bir beyaz, beyazlara ayrılan yerde yer bulamayınca, zencilere ait bölümde oturmakta olan Rosa Parks'tan koltuğundan kalkıp kendisine yer vermesini istedi. Şoför de kalkması için uyardı ama Parks yerinden kalkmadı. Tutuklandı ve hapse girdi.<br />
<br />
Olaydan sonraki bir yıldan daha uzun bir süre boyunca zenciler otobüslere binmediler, her yere yürüyerek gittiler. Protesto eylemleri bir yıl sonra meyvesini verdi. ABD Federal Mahkemesi, otobüslerdeki bu uygulamayı yasakladı. Ama Rosa Parks Alabama'da beyazlar tarafından taciz edildiği için kuzeye taşınmak zorunda kaldı. Aynı tarihlerde Alabama valisi, zencileri üniversitelere almama gayreti içindeydi. Büyük olaylar patlak verdi. Martin Luther King'in başını çektiği giderek büyüyen hareket 1964'de çıkarılan yasa ile başarıya ulaştı. Rosa Park bu direnişin sembolü haline geldi.<br />
<br />
 <br />
1999'da Time dergisince 20. yüzyılın insan hakları savunucusu seçildi. Parks 1996 yılında Başkanlık Hürriyet madalyasına lâyık görüldü. 1999 yılının başında da, Kongre'nin altın madalyasına hak kazandı ve bu ödülü Bill Clinton'un elinden aldı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Rosa Louise Parks (4 Şubat 1913 – 24 Ekim 2005) ABD vatandaşı insan hakları savunucusu.<br />
<br />
Rosa Parks ABD'de Alabama eyaletinde doğdu. 1943'te Amerikan Yurttaş Hakları hareketine katıldı. 1955'te Alabama eyaletinde, zencilere uygulanan ayrımcılığa karşı tavır koyarak sonrasındaki hareketin başlangıcını yapan kişi oldu.<br />
<br />
O yıllarda Amerika Birleşik Devletleri'nin güney eyaletlerinde zencilerle beyazlar otobüslere ayrı kapıdan biniyor, kendilerine ayrılmış ayrı yerlere oturuyorlardı. Rosa Parks bir gün Montgomery'de otobüse bindi. O otobüste bir beyaz, beyazlara ayrılan yerde yer bulamayınca, zencilere ait bölümde oturmakta olan Rosa Parks'tan koltuğundan kalkıp kendisine yer vermesini istedi. Şoför de kalkması için uyardı ama Parks yerinden kalkmadı. Tutuklandı ve hapse girdi.<br />
<br />
Olaydan sonraki bir yıldan daha uzun bir süre boyunca zenciler otobüslere binmediler, her yere yürüyerek gittiler. Protesto eylemleri bir yıl sonra meyvesini verdi. ABD Federal Mahkemesi, otobüslerdeki bu uygulamayı yasakladı. Ama Rosa Parks Alabama'da beyazlar tarafından taciz edildiği için kuzeye taşınmak zorunda kaldı. Aynı tarihlerde Alabama valisi, zencileri üniversitelere almama gayreti içindeydi. Büyük olaylar patlak verdi. Martin Luther King'in başını çektiği giderek büyüyen hareket 1964'de çıkarılan yasa ile başarıya ulaştı. Rosa Park bu direnişin sembolü haline geldi.<br />
<br />
 <br />
1999'da Time dergisince 20. yüzyılın insan hakları savunucusu seçildi. Parks 1996 yılında Başkanlık Hürriyet madalyasına lâyık görüldü. 1999 yılının başında da, Kongre'nin altın madalyasına hak kazandı ve bu ödülü Bill Clinton'un elinden aldı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[RECAİZADE MAHMUT EKREM]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-recaizade-mahmut-ekrem</link>
			<pubDate>Mon, 28 Jun 2010 14:32:13 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=12832">sehrigiz</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-recaizade-mahmut-ekrem</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #800080;" class="mycode_color">19. yy Osmanlı Edebiyatı'nın önde gelen isimlerinden olan Recaizade Mahmut Ekrem, 1 Mart 1847'de İstanbul'da doğdu. Takvimhane Nazırı Recai Efendi'nin oğlu olan yazar, genç yaşta babasından Arapça ve Farsça öğrendi. 1858 yılında ilköğretimini tamamladıktan sonra eğitimine özel hocalarla devam etti. <br />
Makteb-i İrfan'ı bitirdikten sonra girdiği Harbiye İdadisi'ne sağlık sorunları yüzünden tamamlayamadı. Ardından 1862 yılında Hariciye Nezareti Mektubi Kalemi'nde memurluğa başladı. 1868'de Şura-ı Devlet Muavini oldu. 1874'te Tanzimat ve Nafia Daireleri Başmuavinliği'ne atandı. Bir yandan da Mekteb-i Sultani'de (Galatasaray Lisesi) öğretmenlik görevine devam etmekteydi. <br />
<br />
1908'de II. Meşrutiyet ilan edildiğinde kurulan Kamil Paşa kabinesinde Maarif Nazırı oldu. Edebiyatla genç yaşta ilgilenmeye başlayan Recaizade Mahmut Ekrem'in ilk yazıları Namık Kemal'in yönetimindeki Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlandı. Namık Kemal ile tanışmasının etkisiyle onun edebiyaından etkilendi ve "Encümen-i Şuara"ya katıldı. Namık Kemal'in gitmesinden sonra ise gazete onun yönetiminde kaldı. <br />
<br />
Recaizade Mahmut Ekrem'i en çok etkileyen olaylardan biri üç oğlunu da genç yaşta kaybetmesi oldu. 1870lerden sonra kendini tamamen yazmaya verdi, batı edebiyatından çeviriler yaptı. "Sanat için sanat" görüşünü savunan yazar, sanatta güzellik ilkesine bağlı kaldı. Eserlerinde genellikle aşk ve ölüm temalarını işledi. 1870 yılında ilk oyunu olan "Afife Anjelik"i yazdı. Ardından ertesi yıl "Nağme-i Seher" adlı şiir kitabının yayımladı. Muallim Naci ile olan fikir ayrılıkları neticesinde Edebiyat-ı Cedide'nin kurulmasına zemin hazırladı. Başta Tevfik Fikret olmak üzere bir takım edebiyatçıları çevresine topladı. Tanzimat ve Batı edebiyatı düşüncesinin yeni kuşağa aktarılmasında etkili olan yazarın en çok bilinen ve tek romanı olan "Araba Sevdası" Türk Edebiyatı'nda gerçekçilik akımının ilk örneklerinden biridir. Bu romanında parasını eğlence ve lüks hayata harcayanları sert bir dille eleştiriyordu. <br />
<br />
Türk Edebiyatı'nın gelişmesinde ve yenileşmesinde önemli bir yeri olan Recaizade Mahmut Ekrem, 31 Ocak 1914'te Meclis-i Ayan üyeliği devam etmekte iken hayata veda etti. Ölümü nedeniyle okullar tatil edildi ve büyük bir cenaze töreni hazırlandı. Ölümünden çok etkilendiği oğlu Nejad'ın Küçüksu'daki mezarının yanına defnedildi. <br />
<br />
ESERLERİ <br />
<br />
Şiir:<br />
Nağme-i Seher (1871)<br />
Yadigâr-ı Şebâb (1873)<br />
Zemzeme (3 cilt, 1883-1885)<br />
Tefekkür (düzyazı ile karışık, 1888)<br />
Pejmürde (düzyazı ile karışık, 1893)<br />
Nijad Ekrem (2 cilt, anılarla birlikte, 1900-1910)<br />
Nefrin (1914) <br />
<br />
Roman:<br />
Araba Sevdası (1896-1963) <br />
<br />
Öykü:<br />
Saime (1888)<br />
Muhsin Bey Yahut Şairliğin Hazin Bir Neticesi (1890)<br />
Şemsa (1895) <br />
<br />
Oyun:<br />
Afife Anjelik (1870)<br />
Atala Yahut Amerikan Vahşileri (1873)<br />
Vuslat Yahut Süreksiz Sevinç (1874)<br />
Çok Bilen Çok Yanılır (1916) <br />
<br />
Düzyazı:<br />
Talim-i Edebiyat (1872)<br />
Takdir-i Elhan (1886)<br />
Kudemaden Birkaç Şair (1888)<br />
Takrizat (1896) </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #800080;" class="mycode_color">19. yy Osmanlı Edebiyatı'nın önde gelen isimlerinden olan Recaizade Mahmut Ekrem, 1 Mart 1847'de İstanbul'da doğdu. Takvimhane Nazırı Recai Efendi'nin oğlu olan yazar, genç yaşta babasından Arapça ve Farsça öğrendi. 1858 yılında ilköğretimini tamamladıktan sonra eğitimine özel hocalarla devam etti. <br />
Makteb-i İrfan'ı bitirdikten sonra girdiği Harbiye İdadisi'ne sağlık sorunları yüzünden tamamlayamadı. Ardından 1862 yılında Hariciye Nezareti Mektubi Kalemi'nde memurluğa başladı. 1868'de Şura-ı Devlet Muavini oldu. 1874'te Tanzimat ve Nafia Daireleri Başmuavinliği'ne atandı. Bir yandan da Mekteb-i Sultani'de (Galatasaray Lisesi) öğretmenlik görevine devam etmekteydi. <br />
<br />
1908'de II. Meşrutiyet ilan edildiğinde kurulan Kamil Paşa kabinesinde Maarif Nazırı oldu. Edebiyatla genç yaşta ilgilenmeye başlayan Recaizade Mahmut Ekrem'in ilk yazıları Namık Kemal'in yönetimindeki Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlandı. Namık Kemal ile tanışmasının etkisiyle onun edebiyaından etkilendi ve "Encümen-i Şuara"ya katıldı. Namık Kemal'in gitmesinden sonra ise gazete onun yönetiminde kaldı. <br />
<br />
Recaizade Mahmut Ekrem'i en çok etkileyen olaylardan biri üç oğlunu da genç yaşta kaybetmesi oldu. 1870lerden sonra kendini tamamen yazmaya verdi, batı edebiyatından çeviriler yaptı. "Sanat için sanat" görüşünü savunan yazar, sanatta güzellik ilkesine bağlı kaldı. Eserlerinde genellikle aşk ve ölüm temalarını işledi. 1870 yılında ilk oyunu olan "Afife Anjelik"i yazdı. Ardından ertesi yıl "Nağme-i Seher" adlı şiir kitabının yayımladı. Muallim Naci ile olan fikir ayrılıkları neticesinde Edebiyat-ı Cedide'nin kurulmasına zemin hazırladı. Başta Tevfik Fikret olmak üzere bir takım edebiyatçıları çevresine topladı. Tanzimat ve Batı edebiyatı düşüncesinin yeni kuşağa aktarılmasında etkili olan yazarın en çok bilinen ve tek romanı olan "Araba Sevdası" Türk Edebiyatı'nda gerçekçilik akımının ilk örneklerinden biridir. Bu romanında parasını eğlence ve lüks hayata harcayanları sert bir dille eleştiriyordu. <br />
<br />
Türk Edebiyatı'nın gelişmesinde ve yenileşmesinde önemli bir yeri olan Recaizade Mahmut Ekrem, 31 Ocak 1914'te Meclis-i Ayan üyeliği devam etmekte iken hayata veda etti. Ölümü nedeniyle okullar tatil edildi ve büyük bir cenaze töreni hazırlandı. Ölümünden çok etkilendiği oğlu Nejad'ın Küçüksu'daki mezarının yanına defnedildi. <br />
<br />
ESERLERİ <br />
<br />
Şiir:<br />
Nağme-i Seher (1871)<br />
Yadigâr-ı Şebâb (1873)<br />
Zemzeme (3 cilt, 1883-1885)<br />
Tefekkür (düzyazı ile karışık, 1888)<br />
Pejmürde (düzyazı ile karışık, 1893)<br />
Nijad Ekrem (2 cilt, anılarla birlikte, 1900-1910)<br />
Nefrin (1914) <br />
<br />
Roman:<br />
Araba Sevdası (1896-1963) <br />
<br />
Öykü:<br />
Saime (1888)<br />
Muhsin Bey Yahut Şairliğin Hazin Bir Neticesi (1890)<br />
Şemsa (1895) <br />
<br />
Oyun:<br />
Afife Anjelik (1870)<br />
Atala Yahut Amerikan Vahşileri (1873)<br />
Vuslat Yahut Süreksiz Sevinç (1874)<br />
Çok Bilen Çok Yanılır (1916) <br />
<br />
Düzyazı:<br />
Talim-i Edebiyat (1872)<br />
Takdir-i Elhan (1886)<br />
Kudemaden Birkaç Şair (1888)<br />
Takrizat (1896) </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şeyh Şehid Abdullah Yusuf Azam]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-seyh-sehid-abdullah-yusuf-azam</link>
			<pubDate>Sun, 20 Jun 2010 18:39:20 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=52">gülsevra</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-seyh-sehid-abdullah-yusuf-azam</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">"Ey İslam davetçileri: Ölüm tutkunu olunuz ki size hayat bağışlansın... <br />
Okuduğunuz kitaplar, devam ettiğiniz nafileler sakın sizi aldatmasın!" <br />
<br />
HAYATI <br />
<br />
1941 yılında Filistin'in Siletül Hasiriye kasabasında doğdu. Buradaki ilk ve orta öğretiminden sonra 1966'da Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesi"ni bitirdi. 1967'de Amman'da öğretmenlik yaparken Batı Şeria ve Mescid-i Aksa'nın yahudilerin eline geçmesi üzerine Müslüman Kardeşlerin Mücahid Birlikleri"ne katıldı. Ancak Fedaiyyün ve Ürdün ordusu arasında meydana gelen kara eylül olayları yüzünden Cihadı sürdürmesine imkan kalmayınca 1969 yılında Usulü Fıkıhta master yaptı. Amhud Şeriat Fakültesi"nde öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra Doktora yapmak üzere Kahire'ye gitti. Kahire'de Usul-u Fıkıh dalından birincilikle mezun olup 1973'te doktorasını aldı. 1973-1980 arası Ürdün Şeriat Fakültesi"nde Öğretim üyesi olarak bulundu. Ürdün'den askeri yargıtay kararıyla sürülünce 1981'de Cidde Kral Abdulaziz Üniversitesi'nde çalışmaya başladı. Burada istediği ortamı bulamayan Abdullah Azzam İslamabad'daki Uluslarlararası İslam Üniversitesinde ders verirken aynı zamanda yeni başlayan Afgan Cihadı ile yakından ilgileniyordu. Bir süre sonra üniversitedeki görevini tamamen bırakarak Peşaver'e taşındı. <br />
<br />
Şehadetine kadar tüm ömrünü kâh cephede savaşarak, kâh Arap ülkelerinden gelen gençlerin eğitim kamplarında, kâh muhacirlerin kamplarında geçiriyordu. Beytül Ensar adıyla (sonra Hidemat) açtığı büroda Arap ülkelerinden gelen gençleri ve yardımı organize ediyordu. Mücahidlere yardım, Mücahid kervanlarının cephane taşımak için kiraladıkları hayvanların kirası ve yolda erzak almaları için maddi destek olma, Arap ülkelerinden gelen gençleri kamplarda sıkı bir eğitimden geçirdikten sonra fiili cihada yollama, Mücahidlerin ve muhacirlerin İslami eğitimi için gayret gösterme, dergi ve kasetlerde Afgan cihadını tanıtma yanında yazdığı eserlerle ümmete büyük hizmet veren bir alimdi. <br />
<br />
Buruc yayınlarında çıkan ve işte bu mücahidlere verilen derslerin kasetlerinden deşifre edilerek hazırlanmış olan "Tevbe suresinin gölgesinde Cihad Dersleri" adlı iki ciltlik kitap bu hizmetlerin nasıl bir şekilde yapıldığının açık bir göstergesidir. Masa başında oturulup hazırlanmadığı için bizzat yaşanılarak oluşturulan bu kitap Müslümanların Cihad şuurunu kaybettikleri günümüzde, bu şuuru yeniden kazanmalarına vesile olacak bir kitaptır. <br />
<br />
<br />
Abdullah Azzam 24 Kasım Cuma günü her zaman namazını kıldığı "Seb'u'l-Leyl Camii" ne gitmek üzere evinden çıktı. Amacı cuma hutbesini okumak ve cuma namazını kıldırmaktı. İki oğlu Muhammed ve İbrahim ile birlikte arabasına doğru yaklaştı. Arabaya bindikten kısa bir süre sonra büyük bir patlama duyuldu. 20 kilogram ağırlığındaki TNT'nin uzaktan kumandayla patlamasıyla araba anında parçalandı. <br />
<br />
Abdullah Azzam, oğlu Muhammed ve İbrahim ile birlikte şehid oldu. Şehidin cenazesine coşkulu bir kalabalık katıldı. Meydana gelen büyük patlamayla, araba paramparça olmuştu. Öyle ki patlamanın olduğu nokta derin bir çukura dönüşmüş ve olay yerine yakın olan elektrik hatları kopmuştu. Rabbim şehadetini kabul etsin. <br />
<br />
Abdullah Azzam'ın vasiyetinden: <br />
<br />
Yüce Allah'ın Rahmetine muhtaç Allah'ın kulu Abdullah Yusuf Azzam'ın vasiyetidir. Kahraman komutan Celaleddin Hakkani'nin evinde ve Şubat 1406 Şaban ayının (20 Nisan 1986) Pazartesi ikindi vaktinde şu sözleri yazıyorum: Hamd yalnız Allah'ındır. O'na hamdeder O'ndan yardım diler, mağfiretini isteriz. <br />
<br />
Nefislerimizin şerlerinden Allah'a sığınırız. Her kime hidayet verirse onu saptıracak yoktur. O bir ve tektir... Şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın kulu ve Rasulüdür. <br />
<br />
Allah'ım senin kolay kıldığından başka kolay yoktur. Sen dileyecek olursan zoru da kolaylaştırırsın. <br />
<br />
Allah yolunda savaşa çıkmamak konusunda nefse gerekçeler bulmak, nefsin kendisini uyuşturacak, bir takım gerekçeler bularak, Allah yolunda savaşmayıp, evinde oturmaya razı olması bir oyun, bir oyuncak edinmektir. Daha doğrusu Allah'ın dini ile oynamak, onu oyuncak edinmek demektir. Bizler Kur'an vasıtasıyla bu gibi kimselerden de yüz çevirmekle emir olunmuş bulunuyoruz. Dinlerini oyun ve eğlence edinmiş dünya hayatının kendilerini aldattığı kimseleri bir kenara bırakın. Cihad için gerekli hazırlıkları yapmaksızın geleceğe dair umutları gerekçe göstermek, zirvelere ulaşmayı ve oralara yükselmeyi arzulayan küçük nefislerin yapacağı işlerdendir. Nefisler büyük olduğu takdirde, cesetler o muradı gerçekleştirmek için yorulur. <br />
<br />
Yani Allahualem bugün için, Allah yolunda savaşmayı terk eden kimseyle, namazı, orucu ve zekâtı terk eden kimse arasında hiçbir fark görmüyorum. <br />
<br />
"Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar, Allah da razı olmuyor. Fakat kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlamayı diliyor. O öyle bir Allah'tır ki, Resulünü hidayetle ve hak dinle bütün dinlere üstün kılmak için göndermiştir. Müşrikler hoşlanmasalar da."[Tevbe Suresi/32-33]</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">"Ey İslam davetçileri: Ölüm tutkunu olunuz ki size hayat bağışlansın... <br />
Okuduğunuz kitaplar, devam ettiğiniz nafileler sakın sizi aldatmasın!" <br />
<br />
HAYATI <br />
<br />
1941 yılında Filistin'in Siletül Hasiriye kasabasında doğdu. Buradaki ilk ve orta öğretiminden sonra 1966'da Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesi"ni bitirdi. 1967'de Amman'da öğretmenlik yaparken Batı Şeria ve Mescid-i Aksa'nın yahudilerin eline geçmesi üzerine Müslüman Kardeşlerin Mücahid Birlikleri"ne katıldı. Ancak Fedaiyyün ve Ürdün ordusu arasında meydana gelen kara eylül olayları yüzünden Cihadı sürdürmesine imkan kalmayınca 1969 yılında Usulü Fıkıhta master yaptı. Amhud Şeriat Fakültesi"nde öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra Doktora yapmak üzere Kahire'ye gitti. Kahire'de Usul-u Fıkıh dalından birincilikle mezun olup 1973'te doktorasını aldı. 1973-1980 arası Ürdün Şeriat Fakültesi"nde Öğretim üyesi olarak bulundu. Ürdün'den askeri yargıtay kararıyla sürülünce 1981'de Cidde Kral Abdulaziz Üniversitesi'nde çalışmaya başladı. Burada istediği ortamı bulamayan Abdullah Azzam İslamabad'daki Uluslarlararası İslam Üniversitesinde ders verirken aynı zamanda yeni başlayan Afgan Cihadı ile yakından ilgileniyordu. Bir süre sonra üniversitedeki görevini tamamen bırakarak Peşaver'e taşındı. <br />
<br />
Şehadetine kadar tüm ömrünü kâh cephede savaşarak, kâh Arap ülkelerinden gelen gençlerin eğitim kamplarında, kâh muhacirlerin kamplarında geçiriyordu. Beytül Ensar adıyla (sonra Hidemat) açtığı büroda Arap ülkelerinden gelen gençleri ve yardımı organize ediyordu. Mücahidlere yardım, Mücahid kervanlarının cephane taşımak için kiraladıkları hayvanların kirası ve yolda erzak almaları için maddi destek olma, Arap ülkelerinden gelen gençleri kamplarda sıkı bir eğitimden geçirdikten sonra fiili cihada yollama, Mücahidlerin ve muhacirlerin İslami eğitimi için gayret gösterme, dergi ve kasetlerde Afgan cihadını tanıtma yanında yazdığı eserlerle ümmete büyük hizmet veren bir alimdi. <br />
<br />
Buruc yayınlarında çıkan ve işte bu mücahidlere verilen derslerin kasetlerinden deşifre edilerek hazırlanmış olan "Tevbe suresinin gölgesinde Cihad Dersleri" adlı iki ciltlik kitap bu hizmetlerin nasıl bir şekilde yapıldığının açık bir göstergesidir. Masa başında oturulup hazırlanmadığı için bizzat yaşanılarak oluşturulan bu kitap Müslümanların Cihad şuurunu kaybettikleri günümüzde, bu şuuru yeniden kazanmalarına vesile olacak bir kitaptır. <br />
<br />
<br />
Abdullah Azzam 24 Kasım Cuma günü her zaman namazını kıldığı "Seb'u'l-Leyl Camii" ne gitmek üzere evinden çıktı. Amacı cuma hutbesini okumak ve cuma namazını kıldırmaktı. İki oğlu Muhammed ve İbrahim ile birlikte arabasına doğru yaklaştı. Arabaya bindikten kısa bir süre sonra büyük bir patlama duyuldu. 20 kilogram ağırlığındaki TNT'nin uzaktan kumandayla patlamasıyla araba anında parçalandı. <br />
<br />
Abdullah Azzam, oğlu Muhammed ve İbrahim ile birlikte şehid oldu. Şehidin cenazesine coşkulu bir kalabalık katıldı. Meydana gelen büyük patlamayla, araba paramparça olmuştu. Öyle ki patlamanın olduğu nokta derin bir çukura dönüşmüş ve olay yerine yakın olan elektrik hatları kopmuştu. Rabbim şehadetini kabul etsin. <br />
<br />
Abdullah Azzam'ın vasiyetinden: <br />
<br />
Yüce Allah'ın Rahmetine muhtaç Allah'ın kulu Abdullah Yusuf Azzam'ın vasiyetidir. Kahraman komutan Celaleddin Hakkani'nin evinde ve Şubat 1406 Şaban ayının (20 Nisan 1986) Pazartesi ikindi vaktinde şu sözleri yazıyorum: Hamd yalnız Allah'ındır. O'na hamdeder O'ndan yardım diler, mağfiretini isteriz. <br />
<br />
Nefislerimizin şerlerinden Allah'a sığınırız. Her kime hidayet verirse onu saptıracak yoktur. O bir ve tektir... Şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın kulu ve Rasulüdür. <br />
<br />
Allah'ım senin kolay kıldığından başka kolay yoktur. Sen dileyecek olursan zoru da kolaylaştırırsın. <br />
<br />
Allah yolunda savaşa çıkmamak konusunda nefse gerekçeler bulmak, nefsin kendisini uyuşturacak, bir takım gerekçeler bularak, Allah yolunda savaşmayıp, evinde oturmaya razı olması bir oyun, bir oyuncak edinmektir. Daha doğrusu Allah'ın dini ile oynamak, onu oyuncak edinmek demektir. Bizler Kur'an vasıtasıyla bu gibi kimselerden de yüz çevirmekle emir olunmuş bulunuyoruz. Dinlerini oyun ve eğlence edinmiş dünya hayatının kendilerini aldattığı kimseleri bir kenara bırakın. Cihad için gerekli hazırlıkları yapmaksızın geleceğe dair umutları gerekçe göstermek, zirvelere ulaşmayı ve oralara yükselmeyi arzulayan küçük nefislerin yapacağı işlerdendir. Nefisler büyük olduğu takdirde, cesetler o muradı gerçekleştirmek için yorulur. <br />
<br />
Yani Allahualem bugün için, Allah yolunda savaşmayı terk eden kimseyle, namazı, orucu ve zekâtı terk eden kimse arasında hiçbir fark görmüyorum. <br />
<br />
"Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar, Allah da razı olmuyor. Fakat kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlamayı diliyor. O öyle bir Allah'tır ki, Resulünü hidayetle ve hak dinle bütün dinlere üstün kılmak için göndermiştir. Müşrikler hoşlanmasalar da."[Tevbe Suresi/32-33]</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Selahattin Yusuf]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-selahattin-yusuf</link>
			<pubDate>Thu, 17 Jun 2010 21:33:43 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=52">gülsevra</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-selahattin-yusuf</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Selahattin Yusuf 1974 yılında Trabzon'da doğdu. 1991 yılında A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girdi. SBF'de edebiyat ve felsefe ağırlıklı yayım yapan bir okul dergisi olan Mekteb-i Mülkiye'yi dört yıl boyunca arkadaşlarıyla birlikte çıkardı. İlk şiirleri ve denemeleri bu dergide yayımlandı. Okuldan 1997 yılında mezun olan Selahattin Yusuf, aynı yıl Dergâh Yayınları tarafından haftalık olarak yayımlanmaya başlanan Ülke dergisinde kısa bir süre kültür-sanat kritikleri yazdı. Yeni Şafak gazetesinde 1996'dan itibaren popüler kültür eleştirileri yazdı. Yeni Şafak'tan 2000 yılında ayrıldı ve Milli Gazete'de yazmaya başladı. Ancak Milli Gazete'deki serüveni kısa sürdü. Şu anda yalnızca edebiyatla uğraşıyor ve haftalık Gerçek Hayat dergisinde yazmaya devam ediyor. Yazarın daha önce yayımlanmış Sirenleri Taşa Tutun! (Kırkambar Yayınları 1999) ve Şimdiki Zamanın İzinde (Birey Yayınları 2000) adlı iki kitabı bulunmaktadır. İstanbul'da yaşıyor.<br />
<br />
HAKKINDA YAZILANLAR<br />
<br />
Selahattin Yusuf'la<br />
'Başka Göklerin Altında'<br />
Gazete yazılarından tanıdığımız Selahattin Yusuf'la, üç yıllık birikimi sonucu ortaya çıkan yeni kitabı "Başka Göklerin Altında" üzerine konuştuk. Yusuf'la, beslendiği kaynaklardan, hikayelerinde neden dipnot kullandığına, Ankara'da hikaye yazmaktan, gelecekle ilgili planlarına kadar geniş bir yelpazede konuşmaya gayret ettik.<br />
<br />
KİTABIN KÜNYESİ<br />
<br />
Başka Göklerin Altında, Selahattin Yusuf, Şule Yayınları, 2002 İstanbul, 116 s.<br />
SATINALMA BİLGİLERİ<br />
Melih Bayram DEDE<br />
editor@dergibi.com<br />
<br />
• “Başka Göklerin Altında” bir hikaye kitabı; ancak içinde alışılmış hikaye anlatılarından farklı bir yoğunluk var. Hikaye türüne göre zor okunan, çetrefil bir diliniz var. Bunu, türler arasındaki ilişkiye bakışınızla birlikte ele alabilir miyiz?<br />
Şöyle bir şey var. Bazı arkadaşlardan duyuyorum arada bir. Ben şu türde asla yazmayacağım da mutlaka bu türde yazacağım diyorlar. Böyle kararlar, eğer belli bir tecrübenin sonucunda alınmıyorsa sağlıklı gelmiyor bana. Daha ortaya çıkmadan biçimi belirlenmiş, kadavrası biçilmiş bir duygusal – düşünsel dünya tasavvur edemiyorum. Türle yazar arasında bir “seçme-seçilme” meselesi varsa, yazar türü seçmez; bilâkis tür yazarı seçer, diye düşünmek lazım. Bu, hiç değilse edebiyatın türleri için böyledir. Sizin söylemek istediğiniz öyle şeyler vardır ki, o şeyleri ancak o form içinde ortaya koyabilirsiniz. Eğer o biçimde koymazsanız, boşluk kalır. Tam oturmaz.<br />
<br />
Önce türü seçip ondan sonra yazmaya başlarsanız, biçimle muhteva arasındaki hayatî bağ zedelenmiş olacaktır. Samimiyet daha baştan alabora oluyor demektir. Samimiyeti ben işin merkezine yerleştiriyorum. Gerçekten yazmanın kalkış noktası burası olduğu için de sevinelim. Çünkü böylece yazmak bir suçsuzluk isteğine, bir çocukluk lekesizliğinin sürüp giden talebine dönüşmüş olacaktır. Eğer o Fransızlar yazdıkları şeyi tür kaygısının üzerine çıkarmamış olsalardı yazdıklarından yeni bir tür doğabilir miydi? Aloysius Bertrand, Arthur Rimbaud ve İsidore Ducasse (Lautreamont)'dan bahsediyorum. Kendilerini samimiyetle yazmışlar bu adamlar ve yazdıkları sonradan “nesir-şiir” diye anılır olmuş. Sonradan kimse de elini altına sokamamış o metinlerin. Friedrich Nietzsche'nin bir şair mi, yoksa filozof mu olduğu konusunda şu ana kadar bir karara varılamadı. Peki bu onun yazdığı şeylerin kıymetine ne yapabilir? Hiç.<br />
<br />
Ancak bu söylediklerimin, şu anda zaten fazlasıyla var olan kemiksizliği, ciddiyetsizliği ve sululuğu destekleyen yönde en ufak bir tesiri olacaksa, dilimi eşşek arısı soksun. İnsanlar hemen ve şimdi “yazabileceklerini” düşünüyorlar. Yazıyorlar da. İçlerini döküyorlar maalesef. İşte “süne zararlısı” dediğimiz yazar ve şair tipi böyle vücut buluyor. Gerçek yazının, gerçek edebiyatın üstünü örtüyor bu. Çok önemli ve kilit bir kelime var: “Kolay”. Evet, zamanımızın ifsat edici bir ideolojisidir bu. Kolay para, kolay kadın, kolay yemek, kolay sinema, kolay şiir, kolay hikaye, kolay yazar, kolay şair, kolay ulaşım, kolay ısınma, kolay ilişki, kolay evlilik, kolay geçim, kolay makam, kolay bilgi, kolay spor, kolay dünya. İnsanların vücutlarına kolay spor yaptırabilmeleri için elektrikle çalışan aletler sektörünün kurulduğu bir zamandayız, dikkat!<br />
<br />
İnsanlar yirmi yıldır ayak vurup, büyük bir şairimizi-düşünürümüzü anlamadıklarını, bu şairin işi yokuşa sürdüğünü devamlı geveleyip duruyorlar. Düşünün. Onu anlamadıklarını söyleyen gençler, okurlar büyüdüler, “davayı” sattılar, yollarını buldular, göbeklendiler, birer yağ bidonuna döndüler ve hala, evet hala utanmadan “onu anlamıyoruz” diyorlar. Ama bu sefer seslerinin tonu biraz daha gevşek dikkat ederseniz. Biraz daha güvensiz ve suçlu bir tonda söylüyorlar bunu. Yani işin rengi epeyi değişmiş bulunuyor. O zaman kalın kafalarıyla anlamamışlardı ve bu sonra kalın yürekleriyle anlamamaya dönüştü, giderek kalın ahlaksızlıkları ve banka hesapları yüzünden anlamamaya dönüştü. Dikkat edelim. Burada hayatî bir nokta var. Anlamıyorum diyenler, aslında kendilerine itiraf edemeseler bile, anlamak istemiyorum diyorlar. Bu hep böyle olmuştur. Anlamıyorum diyenler, yaşamın ve dünyanın gizemini kafasındaki eciş bücüş ölçülere indirgeyebilmek için dünyayı ve yaşamı çarpıtmaktan çekinmeyen insanlardır. Bencillik, cahillik, ahlaksızlık, görgüsüzlük, peynir kokusu, çorap kokusu, bol ütüsüz pantolonluluk, yüzünü aynada görememezlik..<br />
<br />
• Hikayelerinizde, dipnotlar var. Yer yer harflerin boyu birden değişiyor, küçülüyor. Bunun asıl gayesi nedir acaba? Ne yapmaya çalışıyorsunuz?<br />
<br />
Dipnotu küçük bir anlatım imkânı olarak düşündüm ve uyguladım. Biçimi boyutlandırsın, bu günün gerçekliğine yakın/benzer halde hikayenin izlediği yolu duraksatsın, değiştirsin ve onu çarpıtsın istedim. Biçim olarak ta bu günü eleştirsin istedim yazdıklarım. Özellikle “Başka Göklerin Altında” hikayesinde bunu gerçekleştirmeye çalıştım. Orada kahramanım hem çocukluğu, hem delikanlılığı, hem ihtiyarlığı ve en sonunda da deliliği tadıyor. Bunları aynı hikayenin içinde görmek istedim. Neden biliyor musunuz? Ben bu saydıklarımın hepsiyim çünkü. Siz de öylesiniz artık. Hepimiz öyleyiz. Zamanımızdaki yaşamı genel olarak böyle çerçevelemek istiyorum.<br />
<br />
O kıza aşığızdır. Evlenmek ve yuva kurmak istiyoruz. İşe ihtiyacımız vardır. Sigortalı olsun isteriz, emeklilik var. Şimdiden emekliliği mi düşünüyorsunuz? Dönersiniz o bitimsiz yeşil ülkeye, çocukluğunuza. Yoktur artık. Etrafınıza bakarsınız: Hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey yoktur. Bir zindandasınız ve bulunduğunuz yere ancak bir ip gibi düşebilen ışıktır çocukluk. Ne kadar aydınlatabilir? Onunla yaşarsınız gerçi. Onu hatırlarsınız ve sizi bırakmaz. (Rilke ondan kısacık bir an bile hatırlayabilirsen, artık kimse seni zindana koyamaz, der) İşte bunun sürekli sarhoşluğudur ki; aklınızın eklem yerleri yavaş yavaş gevşemeye başlar. Allah, yükün fazlasını üzerinizden alıyordur yavaş yavaş.<br />
<br />
Küçük harfleri, bilinç kaymalarını kaydetmek için kullandım. Bu yolla, eğer başarabildiysem, konvansiyonel yazı dilini bozabilmenin bir imkânını elde etmiş oldum. Alışılmışı, yerleşmişi, kabuk bağlamış ve sertleşmiş olanı (içi ölmüş olanı) aşmanın bir yolu olarak gördüm bunu. Dili kozmetik düzgünlüğü ve yalınkatlığından kurtarmak istedim. Bilinç kendi yolunda giderken bilinçaltı da kanasın, bilinç derisinin üstüne sızıversin aniden, istedim.<br />
<br />
• Sanırım dergilerde öykü yayınlamadınız ve ilk defa bu kitapla birlikte öykülerinizi görüyoruz.<br />
<br />
Evet. Doğru. Gerçek Hayat'ta bir hafta “Takip Ediliyorum?”un bir kısmı çıkmıştı, o kadar. Ben hikayelerimi üç yıldan beri saklıyordum, evet. Bilmiyorum. Biraz kıskançlık galiba. Biraz da ayarıma göre bir derginin olmaması, sebep. Öyle sürekli bir münasebet içinde olabileceğim bir ortam yok. Dergi biraz ortam meselesi. Bu yok benim için. Bazen kişisel (kişisel olmayan ne var hayatta?) sebepler öne çıkıyor açıkçası. Lafım ağzımda kalsın daha iyi, diye düşünüyorsunuz.<br />
<br />
• “Birikimlerini” çoğu zaman dışarıdan temin eden biri olarak görüyoruz sizi? Yanılıyor muyum? Size tesir eden sanatçıları, ortamları veya sanatları biraz söyler misiniz?<br />
<br />
Beni davranış bozukluğuna kadar götüren birkaç sanatçı var. İşte, on beş yılda sekiz-on sanatçı. Yazar, şair, müzisyen, filozof ve sinemacı. Bunlar çok iyi sanatçı değildirler benim için; genellikle sanatın dışında, üstünde değerlendiririm ben onları. (Çok mu parlak konuştum?) Bir müşkülüm var yalnız; yeniden okuma yapamıyorum. Asla başaramıyorum bunu. Yalnızca bir kere başardım. O da aynı kitabı İngilizcesinden okuduğum için. Fakat, söz konusu eserlere, dışarıdan bakarım. Hepsi kafamın içindedir zaten. Episodlar halinde hatırlarım. Birer görüntü olarak hatırlarım. Birer enstantene olarak hatırlarım. Tüylerimi kaldırırlar.<br />
<br />
Ara sıra kitaplığımın önüne kadar gider çıkartırım onları aradan ve ellerim. Sayfalarını rast gele karıştırırım. Müzik diline çeviririm içimden onları. Müzik kulağınız yoksa, uyuma müziksel bir mihenkle yaklaşamıyorsanız eğer, sanatınız çok şeyleri kaydedemiyor demektir. Resmin teorisiyle ve tarihiyle ilgiliyim daha çok. Fakat nedendir bilmiyorum, film dışında görsel sanatlara karşı yenemediğim bir mesafe var bende. “Güzel sanat” olmalarından mıdır nedir, bilmiyorum. Hele heykel. Öteden beri bir skandal benim için. Beni ürkütüyor. Giacometti'nin ne kadar olağanüstü bir sanatçı olduğu meselesinden önce bir şey var benim için: Ben ürküyorum ona bakarken. Tabiatımın kabul etmediği bir şey var heykelde. Eski Yunan'da kalın işlerden sayılıyormuş heykel. Heykeltraşlar sanatçı sayılmıyormuş. Loncaları zenaatçı loncasıymış.<br />
<br />
Türkiye'deki örneklerine baktığımda ise iyice canım yanıyor. Tamamıyla yutturulmuş bir şeydir bu memlekette heykel. Şapka gibi yani. Hiç bizim değil. Külliyen yalan. Tamamıyla öykünme, ikiyüzlülük, beceriksizlik, utanmazlık, şebeklik. Aynı şekilde tiyatro da öyle. İsim yapmış büyük tiyatrocularımızı görüyoruz. Fareyi gören o kibar garson kedi gibi servis tablasını birden fırlatıp dizi filmlerin içine nasıl da saldırdılar, gördük. Ama bir şey olsaydı bari. Sonuç ortada. Kof bir mübâlâğa, hamasî bir performans, insana hüzün verecek denli beceriksizlik, insanı duymamışlık, anlamamışlık, yalancılık, dolandırıcılık.<br />
<br />
• Peki ilerisi için neler planlıyorsunuz. Sizden neler bekleyebiliriz?<br />
<br />
“Başka Göklerin Altında”daki hikayeler yaklaşık bir yıl önce bitmişti. O zamanlardan beri şiir çalışıyorum. 1991'den beri üzerinde durduğum bir şey şiir. Ancak verimli bir ilişki kuramadım bir türlü onunla. Kötü şiirler yazmak istemediğim için inat etmedim. Bir anneysem eğer, ileride görmek istemeyeceğim çocuklarım olmasın istedim. Uzatmadım fazla. Ama şimdi, bir yıldan beri onunla gerçekten buluştuğumu, onun bana kendini artık açtığını hissediyorum ve çalışıyorum. Onun benim için kaçınılmaz (hatta acil) bir ifade biçimi olduğunu hissediyorum. Bundan başka, hikaye değil belki ama roman da yazmak istiyorum. Ancak romanın karşılayabileceği bir dünya da uyanıyor bende. Ancak, ona söyleteceğim şeylerin daha da gelişmesini ve acilleşmesini bekliyorum. Belki de tamamen yanılıyorum. Nasip. Göreceğiz.<br />
<br />
• Ankara için pek de iyi şeyler söylenmez. Bu şehirde aşık olmak, şair olmak zordur ya da imkânsızdır denilir. Ankara'da hikaye yazmak nasıl bir şey?<br />
<br />
Ankara'da 1991'den 2001'e kadar kaldım. Üniversite için gelmiştim. Hiç unutmuyorum ilk günü. Körüklü otobüsler ödümü koparmıştı. Büyük binalar ödümü koparmıştı. İnsanlar ödümü koparmıştı. O ak sakallı ateist hocamız ödümü koparmıştı. Su kokuyordu. Ekmek ürkütücü derecede beyazdı. Hava kuru ve tavizsizdi. Yeşillik çok dakik ve disiplinliydi. Bir gün bir arkadaşıma refüjlerin benim güzellik duygumu incittiğini bana şiddeti hissettirdiğini söylediğimde bunu anlamadı ve karşı çıktı. Çünkü o Ankara'da doğup büyümüştü. Benimse çocukluğum, geceleri balta girmemiş ormanlarından vahşi hayvanların çığlıkları, haykırışları duyulan bir yerde geçti. Yağmurlarda insanın hiç ıslanmadığı ormanlarda yitmişliğim var benim. Düşünebiliyor musunuz aslında neyi kaybettiğimi?<br />
<br />
Geçen bir yerde Saygıdeğer bir büyüğümüz bir şey söyledi. Karadenizliler için hayat çocukluktan ibarettir, dedi. Çocukluklarını yaşarlar ve oradan ayrılırlar artık. Hayatları, geçim derdi ya da başka sebeplerden dolayı bitmiştir. İnanır mısınız, bir tuhaf oldum. Hem büyük şairin bu empati gücü, bu görme yeteneği beni şaşırttı, hem de içimin derinliklerindeki o gizli tele ilk defa benden başka birisi, yabancı biri dokunmuş oldu. Evet, benim için dünya, Doğu Karadeniz'e dökülen o ırmağı içeriye doğru 20 km. gittikten sonra bambaşka bir şeye dönüşür. Yukarıda etkinin sözünü ettiniz. Ben hep düşündüm. Niçin gotik ortaçağ şatoları, ilk romantizmin tabiat ve yücelik imajları beni bu kadar etkiledi diye. Bunun cevabını çocukluğumda buldum ben. Bunlar benim çocukluğumun mekanlarıydı.<br />
<br />
Şair olmaya, aşık olmaya gelince. Bana kalırsa insan bir kaya parçasının üzerinde yaşayıp ölse ve oranın şiirini yazsa da fark etmez. İş duyuştadır. Bir yeri bırakmak ve başka bir yere gitmek önemlidir asıl. Bu insana daha fazla işleyen bir şeydir. Ben doğduğum yeri terk etmemi, ikinci utero sendromu gibi algılarım. Doğmuş olmanın acısını çocukluğumuzdan çıkarken ilk kez tadıyorsak, çocukluğumuzun mekanını terk ederek bunu ikinci kez tadıyoruz. Bu en azından benim için açıklıkla böyle. Orayı bir kere terk ettiğinizde ise, artık her yer hemen hemen aynı.<br />
<br />
Kızılderililer'in, rezervasyonlarda niçin kısa sürede alkolik olup çıktıklarını merak etmiştim. Sadece onların dirençlerini kırmak isteyen gaddar beyazların özendirmeleri yüzünden mi? Hayır. O dağları terk ettikleri için. Doğdukları için. Geçen Avustralya'dan gelmiş birisiyle konuşuyordum. Aborijinleri sorunca söyledi. Hiç şaşırmadım. Çünkü bekliyordum o cevabı. “Hepsi de alkolik.”<br />
<br />
22 Mart 2002</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Selahattin Yusuf 1974 yılında Trabzon'da doğdu. 1991 yılında A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girdi. SBF'de edebiyat ve felsefe ağırlıklı yayım yapan bir okul dergisi olan Mekteb-i Mülkiye'yi dört yıl boyunca arkadaşlarıyla birlikte çıkardı. İlk şiirleri ve denemeleri bu dergide yayımlandı. Okuldan 1997 yılında mezun olan Selahattin Yusuf, aynı yıl Dergâh Yayınları tarafından haftalık olarak yayımlanmaya başlanan Ülke dergisinde kısa bir süre kültür-sanat kritikleri yazdı. Yeni Şafak gazetesinde 1996'dan itibaren popüler kültür eleştirileri yazdı. Yeni Şafak'tan 2000 yılında ayrıldı ve Milli Gazete'de yazmaya başladı. Ancak Milli Gazete'deki serüveni kısa sürdü. Şu anda yalnızca edebiyatla uğraşıyor ve haftalık Gerçek Hayat dergisinde yazmaya devam ediyor. Yazarın daha önce yayımlanmış Sirenleri Taşa Tutun! (Kırkambar Yayınları 1999) ve Şimdiki Zamanın İzinde (Birey Yayınları 2000) adlı iki kitabı bulunmaktadır. İstanbul'da yaşıyor.<br />
<br />
HAKKINDA YAZILANLAR<br />
<br />
Selahattin Yusuf'la<br />
'Başka Göklerin Altında'<br />
Gazete yazılarından tanıdığımız Selahattin Yusuf'la, üç yıllık birikimi sonucu ortaya çıkan yeni kitabı "Başka Göklerin Altında" üzerine konuştuk. Yusuf'la, beslendiği kaynaklardan, hikayelerinde neden dipnot kullandığına, Ankara'da hikaye yazmaktan, gelecekle ilgili planlarına kadar geniş bir yelpazede konuşmaya gayret ettik.<br />
<br />
KİTABIN KÜNYESİ<br />
<br />
Başka Göklerin Altında, Selahattin Yusuf, Şule Yayınları, 2002 İstanbul, 116 s.<br />
SATINALMA BİLGİLERİ<br />
Melih Bayram DEDE<br />
editor@dergibi.com<br />
<br />
• “Başka Göklerin Altında” bir hikaye kitabı; ancak içinde alışılmış hikaye anlatılarından farklı bir yoğunluk var. Hikaye türüne göre zor okunan, çetrefil bir diliniz var. Bunu, türler arasındaki ilişkiye bakışınızla birlikte ele alabilir miyiz?<br />
Şöyle bir şey var. Bazı arkadaşlardan duyuyorum arada bir. Ben şu türde asla yazmayacağım da mutlaka bu türde yazacağım diyorlar. Böyle kararlar, eğer belli bir tecrübenin sonucunda alınmıyorsa sağlıklı gelmiyor bana. Daha ortaya çıkmadan biçimi belirlenmiş, kadavrası biçilmiş bir duygusal – düşünsel dünya tasavvur edemiyorum. Türle yazar arasında bir “seçme-seçilme” meselesi varsa, yazar türü seçmez; bilâkis tür yazarı seçer, diye düşünmek lazım. Bu, hiç değilse edebiyatın türleri için böyledir. Sizin söylemek istediğiniz öyle şeyler vardır ki, o şeyleri ancak o form içinde ortaya koyabilirsiniz. Eğer o biçimde koymazsanız, boşluk kalır. Tam oturmaz.<br />
<br />
Önce türü seçip ondan sonra yazmaya başlarsanız, biçimle muhteva arasındaki hayatî bağ zedelenmiş olacaktır. Samimiyet daha baştan alabora oluyor demektir. Samimiyeti ben işin merkezine yerleştiriyorum. Gerçekten yazmanın kalkış noktası burası olduğu için de sevinelim. Çünkü böylece yazmak bir suçsuzluk isteğine, bir çocukluk lekesizliğinin sürüp giden talebine dönüşmüş olacaktır. Eğer o Fransızlar yazdıkları şeyi tür kaygısının üzerine çıkarmamış olsalardı yazdıklarından yeni bir tür doğabilir miydi? Aloysius Bertrand, Arthur Rimbaud ve İsidore Ducasse (Lautreamont)'dan bahsediyorum. Kendilerini samimiyetle yazmışlar bu adamlar ve yazdıkları sonradan “nesir-şiir” diye anılır olmuş. Sonradan kimse de elini altına sokamamış o metinlerin. Friedrich Nietzsche'nin bir şair mi, yoksa filozof mu olduğu konusunda şu ana kadar bir karara varılamadı. Peki bu onun yazdığı şeylerin kıymetine ne yapabilir? Hiç.<br />
<br />
Ancak bu söylediklerimin, şu anda zaten fazlasıyla var olan kemiksizliği, ciddiyetsizliği ve sululuğu destekleyen yönde en ufak bir tesiri olacaksa, dilimi eşşek arısı soksun. İnsanlar hemen ve şimdi “yazabileceklerini” düşünüyorlar. Yazıyorlar da. İçlerini döküyorlar maalesef. İşte “süne zararlısı” dediğimiz yazar ve şair tipi böyle vücut buluyor. Gerçek yazının, gerçek edebiyatın üstünü örtüyor bu. Çok önemli ve kilit bir kelime var: “Kolay”. Evet, zamanımızın ifsat edici bir ideolojisidir bu. Kolay para, kolay kadın, kolay yemek, kolay sinema, kolay şiir, kolay hikaye, kolay yazar, kolay şair, kolay ulaşım, kolay ısınma, kolay ilişki, kolay evlilik, kolay geçim, kolay makam, kolay bilgi, kolay spor, kolay dünya. İnsanların vücutlarına kolay spor yaptırabilmeleri için elektrikle çalışan aletler sektörünün kurulduğu bir zamandayız, dikkat!<br />
<br />
İnsanlar yirmi yıldır ayak vurup, büyük bir şairimizi-düşünürümüzü anlamadıklarını, bu şairin işi yokuşa sürdüğünü devamlı geveleyip duruyorlar. Düşünün. Onu anlamadıklarını söyleyen gençler, okurlar büyüdüler, “davayı” sattılar, yollarını buldular, göbeklendiler, birer yağ bidonuna döndüler ve hala, evet hala utanmadan “onu anlamıyoruz” diyorlar. Ama bu sefer seslerinin tonu biraz daha gevşek dikkat ederseniz. Biraz daha güvensiz ve suçlu bir tonda söylüyorlar bunu. Yani işin rengi epeyi değişmiş bulunuyor. O zaman kalın kafalarıyla anlamamışlardı ve bu sonra kalın yürekleriyle anlamamaya dönüştü, giderek kalın ahlaksızlıkları ve banka hesapları yüzünden anlamamaya dönüştü. Dikkat edelim. Burada hayatî bir nokta var. Anlamıyorum diyenler, aslında kendilerine itiraf edemeseler bile, anlamak istemiyorum diyorlar. Bu hep böyle olmuştur. Anlamıyorum diyenler, yaşamın ve dünyanın gizemini kafasındaki eciş bücüş ölçülere indirgeyebilmek için dünyayı ve yaşamı çarpıtmaktan çekinmeyen insanlardır. Bencillik, cahillik, ahlaksızlık, görgüsüzlük, peynir kokusu, çorap kokusu, bol ütüsüz pantolonluluk, yüzünü aynada görememezlik..<br />
<br />
• Hikayelerinizde, dipnotlar var. Yer yer harflerin boyu birden değişiyor, küçülüyor. Bunun asıl gayesi nedir acaba? Ne yapmaya çalışıyorsunuz?<br />
<br />
Dipnotu küçük bir anlatım imkânı olarak düşündüm ve uyguladım. Biçimi boyutlandırsın, bu günün gerçekliğine yakın/benzer halde hikayenin izlediği yolu duraksatsın, değiştirsin ve onu çarpıtsın istedim. Biçim olarak ta bu günü eleştirsin istedim yazdıklarım. Özellikle “Başka Göklerin Altında” hikayesinde bunu gerçekleştirmeye çalıştım. Orada kahramanım hem çocukluğu, hem delikanlılığı, hem ihtiyarlığı ve en sonunda da deliliği tadıyor. Bunları aynı hikayenin içinde görmek istedim. Neden biliyor musunuz? Ben bu saydıklarımın hepsiyim çünkü. Siz de öylesiniz artık. Hepimiz öyleyiz. Zamanımızdaki yaşamı genel olarak böyle çerçevelemek istiyorum.<br />
<br />
O kıza aşığızdır. Evlenmek ve yuva kurmak istiyoruz. İşe ihtiyacımız vardır. Sigortalı olsun isteriz, emeklilik var. Şimdiden emekliliği mi düşünüyorsunuz? Dönersiniz o bitimsiz yeşil ülkeye, çocukluğunuza. Yoktur artık. Etrafınıza bakarsınız: Hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey yoktur. Bir zindandasınız ve bulunduğunuz yere ancak bir ip gibi düşebilen ışıktır çocukluk. Ne kadar aydınlatabilir? Onunla yaşarsınız gerçi. Onu hatırlarsınız ve sizi bırakmaz. (Rilke ondan kısacık bir an bile hatırlayabilirsen, artık kimse seni zindana koyamaz, der) İşte bunun sürekli sarhoşluğudur ki; aklınızın eklem yerleri yavaş yavaş gevşemeye başlar. Allah, yükün fazlasını üzerinizden alıyordur yavaş yavaş.<br />
<br />
Küçük harfleri, bilinç kaymalarını kaydetmek için kullandım. Bu yolla, eğer başarabildiysem, konvansiyonel yazı dilini bozabilmenin bir imkânını elde etmiş oldum. Alışılmışı, yerleşmişi, kabuk bağlamış ve sertleşmiş olanı (içi ölmüş olanı) aşmanın bir yolu olarak gördüm bunu. Dili kozmetik düzgünlüğü ve yalınkatlığından kurtarmak istedim. Bilinç kendi yolunda giderken bilinçaltı da kanasın, bilinç derisinin üstüne sızıversin aniden, istedim.<br />
<br />
• Sanırım dergilerde öykü yayınlamadınız ve ilk defa bu kitapla birlikte öykülerinizi görüyoruz.<br />
<br />
Evet. Doğru. Gerçek Hayat'ta bir hafta “Takip Ediliyorum?”un bir kısmı çıkmıştı, o kadar. Ben hikayelerimi üç yıldan beri saklıyordum, evet. Bilmiyorum. Biraz kıskançlık galiba. Biraz da ayarıma göre bir derginin olmaması, sebep. Öyle sürekli bir münasebet içinde olabileceğim bir ortam yok. Dergi biraz ortam meselesi. Bu yok benim için. Bazen kişisel (kişisel olmayan ne var hayatta?) sebepler öne çıkıyor açıkçası. Lafım ağzımda kalsın daha iyi, diye düşünüyorsunuz.<br />
<br />
• “Birikimlerini” çoğu zaman dışarıdan temin eden biri olarak görüyoruz sizi? Yanılıyor muyum? Size tesir eden sanatçıları, ortamları veya sanatları biraz söyler misiniz?<br />
<br />
Beni davranış bozukluğuna kadar götüren birkaç sanatçı var. İşte, on beş yılda sekiz-on sanatçı. Yazar, şair, müzisyen, filozof ve sinemacı. Bunlar çok iyi sanatçı değildirler benim için; genellikle sanatın dışında, üstünde değerlendiririm ben onları. (Çok mu parlak konuştum?) Bir müşkülüm var yalnız; yeniden okuma yapamıyorum. Asla başaramıyorum bunu. Yalnızca bir kere başardım. O da aynı kitabı İngilizcesinden okuduğum için. Fakat, söz konusu eserlere, dışarıdan bakarım. Hepsi kafamın içindedir zaten. Episodlar halinde hatırlarım. Birer görüntü olarak hatırlarım. Birer enstantene olarak hatırlarım. Tüylerimi kaldırırlar.<br />
<br />
Ara sıra kitaplığımın önüne kadar gider çıkartırım onları aradan ve ellerim. Sayfalarını rast gele karıştırırım. Müzik diline çeviririm içimden onları. Müzik kulağınız yoksa, uyuma müziksel bir mihenkle yaklaşamıyorsanız eğer, sanatınız çok şeyleri kaydedemiyor demektir. Resmin teorisiyle ve tarihiyle ilgiliyim daha çok. Fakat nedendir bilmiyorum, film dışında görsel sanatlara karşı yenemediğim bir mesafe var bende. “Güzel sanat” olmalarından mıdır nedir, bilmiyorum. Hele heykel. Öteden beri bir skandal benim için. Beni ürkütüyor. Giacometti'nin ne kadar olağanüstü bir sanatçı olduğu meselesinden önce bir şey var benim için: Ben ürküyorum ona bakarken. Tabiatımın kabul etmediği bir şey var heykelde. Eski Yunan'da kalın işlerden sayılıyormuş heykel. Heykeltraşlar sanatçı sayılmıyormuş. Loncaları zenaatçı loncasıymış.<br />
<br />
Türkiye'deki örneklerine baktığımda ise iyice canım yanıyor. Tamamıyla yutturulmuş bir şeydir bu memlekette heykel. Şapka gibi yani. Hiç bizim değil. Külliyen yalan. Tamamıyla öykünme, ikiyüzlülük, beceriksizlik, utanmazlık, şebeklik. Aynı şekilde tiyatro da öyle. İsim yapmış büyük tiyatrocularımızı görüyoruz. Fareyi gören o kibar garson kedi gibi servis tablasını birden fırlatıp dizi filmlerin içine nasıl da saldırdılar, gördük. Ama bir şey olsaydı bari. Sonuç ortada. Kof bir mübâlâğa, hamasî bir performans, insana hüzün verecek denli beceriksizlik, insanı duymamışlık, anlamamışlık, yalancılık, dolandırıcılık.<br />
<br />
• Peki ilerisi için neler planlıyorsunuz. Sizden neler bekleyebiliriz?<br />
<br />
“Başka Göklerin Altında”daki hikayeler yaklaşık bir yıl önce bitmişti. O zamanlardan beri şiir çalışıyorum. 1991'den beri üzerinde durduğum bir şey şiir. Ancak verimli bir ilişki kuramadım bir türlü onunla. Kötü şiirler yazmak istemediğim için inat etmedim. Bir anneysem eğer, ileride görmek istemeyeceğim çocuklarım olmasın istedim. Uzatmadım fazla. Ama şimdi, bir yıldan beri onunla gerçekten buluştuğumu, onun bana kendini artık açtığını hissediyorum ve çalışıyorum. Onun benim için kaçınılmaz (hatta acil) bir ifade biçimi olduğunu hissediyorum. Bundan başka, hikaye değil belki ama roman da yazmak istiyorum. Ancak romanın karşılayabileceği bir dünya da uyanıyor bende. Ancak, ona söyleteceğim şeylerin daha da gelişmesini ve acilleşmesini bekliyorum. Belki de tamamen yanılıyorum. Nasip. Göreceğiz.<br />
<br />
• Ankara için pek de iyi şeyler söylenmez. Bu şehirde aşık olmak, şair olmak zordur ya da imkânsızdır denilir. Ankara'da hikaye yazmak nasıl bir şey?<br />
<br />
Ankara'da 1991'den 2001'e kadar kaldım. Üniversite için gelmiştim. Hiç unutmuyorum ilk günü. Körüklü otobüsler ödümü koparmıştı. Büyük binalar ödümü koparmıştı. İnsanlar ödümü koparmıştı. O ak sakallı ateist hocamız ödümü koparmıştı. Su kokuyordu. Ekmek ürkütücü derecede beyazdı. Hava kuru ve tavizsizdi. Yeşillik çok dakik ve disiplinliydi. Bir gün bir arkadaşıma refüjlerin benim güzellik duygumu incittiğini bana şiddeti hissettirdiğini söylediğimde bunu anlamadı ve karşı çıktı. Çünkü o Ankara'da doğup büyümüştü. Benimse çocukluğum, geceleri balta girmemiş ormanlarından vahşi hayvanların çığlıkları, haykırışları duyulan bir yerde geçti. Yağmurlarda insanın hiç ıslanmadığı ormanlarda yitmişliğim var benim. Düşünebiliyor musunuz aslında neyi kaybettiğimi?<br />
<br />
Geçen bir yerde Saygıdeğer bir büyüğümüz bir şey söyledi. Karadenizliler için hayat çocukluktan ibarettir, dedi. Çocukluklarını yaşarlar ve oradan ayrılırlar artık. Hayatları, geçim derdi ya da başka sebeplerden dolayı bitmiştir. İnanır mısınız, bir tuhaf oldum. Hem büyük şairin bu empati gücü, bu görme yeteneği beni şaşırttı, hem de içimin derinliklerindeki o gizli tele ilk defa benden başka birisi, yabancı biri dokunmuş oldu. Evet, benim için dünya, Doğu Karadeniz'e dökülen o ırmağı içeriye doğru 20 km. gittikten sonra bambaşka bir şeye dönüşür. Yukarıda etkinin sözünü ettiniz. Ben hep düşündüm. Niçin gotik ortaçağ şatoları, ilk romantizmin tabiat ve yücelik imajları beni bu kadar etkiledi diye. Bunun cevabını çocukluğumda buldum ben. Bunlar benim çocukluğumun mekanlarıydı.<br />
<br />
Şair olmaya, aşık olmaya gelince. Bana kalırsa insan bir kaya parçasının üzerinde yaşayıp ölse ve oranın şiirini yazsa da fark etmez. İş duyuştadır. Bir yeri bırakmak ve başka bir yere gitmek önemlidir asıl. Bu insana daha fazla işleyen bir şeydir. Ben doğduğum yeri terk etmemi, ikinci utero sendromu gibi algılarım. Doğmuş olmanın acısını çocukluğumuzdan çıkarken ilk kez tadıyorsak, çocukluğumuzun mekanını terk ederek bunu ikinci kez tadıyoruz. Bu en azından benim için açıklıkla böyle. Orayı bir kere terk ettiğinizde ise, artık her yer hemen hemen aynı.<br />
<br />
Kızılderililer'in, rezervasyonlarda niçin kısa sürede alkolik olup çıktıklarını merak etmiştim. Sadece onların dirençlerini kırmak isteyen gaddar beyazların özendirmeleri yüzünden mi? Hayır. O dağları terk ettikleri için. Doğdukları için. Geçen Avustralya'dan gelmiş birisiyle konuşuyordum. Aborijinleri sorunca söyledi. Hiç şaşırmadım. Çünkü bekliyordum o cevabı. “Hepsi de alkolik.”<br />
<br />
22 Mart 2002</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cesare Pavese]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-cesare-pavese</link>
			<pubDate>Sat, 23 May 2009 14:03:15 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=12511">Pavese</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-cesare-pavese</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İtalyan şair ve yazar Cesare Pavese 9 Eylül 1908'de Torino cıvarında Santa Stefano Belbo'da doğdu, 27 Ağustos 1950'de Torino'da öldü. Torino Üniversitesi'nde edebiyat öğrenimi gördü. 1930'da mezun olunca dil ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Einaudi Yayınevi'nin kurucuları arasında yer aldı. Şiir ve romanın yanı sıra ABD edebiyatından çok sayıda çeviri ürünler vermiştir. La Cultura dergisinin yayın yönetmenliği sırasında faşizme karşı çıkan yayınları nedeniyle 1935'te tutuklanarak sürgüne gönderilmiştir. Sağlık sorunları nedeniyle İkinci Dünya Savaşı'na katılamayan Pavese bu dönemi kızkardeşinin yanında Piemont bölgesinde geçirmiştir. 1950'de Tra donne sole (Yalnız Kadınlar Arasında) adlı romanı ile Strega Ödülü'nü kazanmıştır. Pavese, 27 Ağustos 1950'de etkisinden bir türlü kendini kurtaramadığı ölüm saplantısına yenik düşerek ününün doruğundayken yaşamına kendi eliyle son vermiştir. Cesare Pavese yazın dünyasına şiirle başlamıştır. 1936'da yayımlanan Lavorare stance (Çalışmak Yorar) adlı yapıtında öznel olmayan, lirizmden uzak ve düzyazı özellikleri taşıyan bir çeşit öykü-şiir yaratmayı amaçlamış, günlük konuşma dili kuşatmasında çağdaş yaşamın insanı içine düşürdüğü acımasız ve derin yalnızlığın boyutlarını anlatmayı amaçlamıştır.<br />
<br />
<br />
Önemli Eserleri<br />
Yaşama Uğraşı /günlük (1935-1950) <br />
Ağustosta Tatil /öyküler <br />
Ay Ve Şenlik Ateşleri /roman <br />
Güzel Yaz /roman <br />
Leuko İle Söyleşiler /deneme <br />
Senin Köylerin /roman <br />
Tepedeki Ev /roman <br />
Tepelerdeki Şeytan /roman <br />
Yalnız Kadınlar Arasında /roman <br />
Yoldaş /roman</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İtalyan şair ve yazar Cesare Pavese 9 Eylül 1908'de Torino cıvarında Santa Stefano Belbo'da doğdu, 27 Ağustos 1950'de Torino'da öldü. Torino Üniversitesi'nde edebiyat öğrenimi gördü. 1930'da mezun olunca dil ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Einaudi Yayınevi'nin kurucuları arasında yer aldı. Şiir ve romanın yanı sıra ABD edebiyatından çok sayıda çeviri ürünler vermiştir. La Cultura dergisinin yayın yönetmenliği sırasında faşizme karşı çıkan yayınları nedeniyle 1935'te tutuklanarak sürgüne gönderilmiştir. Sağlık sorunları nedeniyle İkinci Dünya Savaşı'na katılamayan Pavese bu dönemi kızkardeşinin yanında Piemont bölgesinde geçirmiştir. 1950'de Tra donne sole (Yalnız Kadınlar Arasında) adlı romanı ile Strega Ödülü'nü kazanmıştır. Pavese, 27 Ağustos 1950'de etkisinden bir türlü kendini kurtaramadığı ölüm saplantısına yenik düşerek ününün doruğundayken yaşamına kendi eliyle son vermiştir. Cesare Pavese yazın dünyasına şiirle başlamıştır. 1936'da yayımlanan Lavorare stance (Çalışmak Yorar) adlı yapıtında öznel olmayan, lirizmden uzak ve düzyazı özellikleri taşıyan bir çeşit öykü-şiir yaratmayı amaçlamış, günlük konuşma dili kuşatmasında çağdaş yaşamın insanı içine düşürdüğü acımasız ve derin yalnızlığın boyutlarını anlatmayı amaçlamıştır.<br />
<br />
<br />
Önemli Eserleri<br />
Yaşama Uğraşı /günlük (1935-1950) <br />
Ağustosta Tatil /öyküler <br />
Ay Ve Şenlik Ateşleri /roman <br />
Güzel Yaz /roman <br />
Leuko İle Söyleşiler /deneme <br />
Senin Köylerin /roman <br />
Tepedeki Ev /roman <br />
Tepelerdeki Şeytan /roman <br />
Yalnız Kadınlar Arasında /roman <br />
Yoldaş /roman</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nikos Kazancakis (1883 - 1957)]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-nikos-kazancakis-1883-1957</link>
			<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 13:30:32 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=468">Emekli Üye</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-nikos-kazancakis-1883-1957</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yirminci yüzyılın en önemli Yunanlı yazar, şair ve düşünürlerinden biri olan Nikos Kazancakis, 1883 yılında Girit'te doğdu. 1906'da Atina Hukuk Okulu'ndan mezun olduktan sonra çalışmalarını Paris'te sürdüren Kazancakis, Balkan Savaşları sırasında gönüllü olarak Yunan Ordusu'na katıldı. Savaştan sonra birçok Avrupa ve Asya ülkesini dolaşarak gezi yazıları yazdı. Edebiyatın birçok alanında yapıtlar veren Nikos Kazancakis, düşünce adamı olarak Nietzsche ve Bergson'un çalışmalarıyla Hıristiyanlık, Marksizm ve Budizm'in etkisi altında kaldı. Eserlerinde bu farklı bakış açılarını sentezlemeye çalıştı.<br />
<br />
<br />
1927'de düşünce yapısını ortaya koyan en önemli eseri "Askitiki" yayınlandı. 1938 yılında 13 yıl boyunca üzerinde çalıştığı epik şiirleri "Odysseas"ı, Homeros'un bıraktığı yerden Odyseeia'nın anlatım biçimini koruyarak yazdı. Bu geniş şiirsel çalışma 33.333 mısradan oluşmaktadır.<br />
<br />
<br />
Pratik yaşam bilgileri yazara, daha sonraları gazetecilik konusunda olsun, ticari konularda olsun, belli yetenekler kazandırdı. Bu arada, I. Dünya Savaşı sonrasında hükümetin danışma kurulunun başkanlığını yaptı, birçok yurtdışı gezilere çıktı. Bu geziler sırasındaki anılarını, daha sonraları kitap halinde toplamayı başardı.<br />
<br />
<br />
Bu arada birçok oyun ve hikaye yazdı, çeviriler yaptı dini-felsefi denemeler yazdı. Yunanistan'ın faşist istiladan kurtulup bağımsızlığına kavuşmasından sonra, ilerici görüşlere sahip bir politikacı olarak politik yaşama atıldı. 1945-1946 yılları arasında Liberal Sophuli Hükümeti içerisinde sandalyesiz bakan olarak görev yaptı.<br />
<br />
<br />
Kazancakis, diğer birçok yazar gibi yaşamının son yıllarında ünlendi. 1956 yılında Viyana'da Uluslararası Barış Ödülü'nü aldı. 1957 yılında Almanya'da öldükten sonra Girit'i çevreleyen Venedik surlarının kale burçlarından birinin altına gömüldü. Yapıtlarında, doğup büyüdüğü yer olan Girit'in özgünlüğüne kendi, derin gözlem ve duygularını katarak eşine az rastlanan bir dil yaratan Kazancakis'in Türkçe&#8217;ye çevrilen yapıtları; Zorba, Allah'ın Garibi, Kaptan Mihalis, El Greco'ya Mektuplar, Günaha Son Çağrı, Kardeş Kavgası ve Yeniden Çarmıha Gerilen İsa'dır.<br />
<br />
<br />
ZORBA<br />
<br />
<br />
Zorba, Yunanlı ünlü yazar Nikos Kazancakis'in olgunluk dönemi ürünü (1946). Ağır ve suskunlukla yüklü geçen karanlık bir dönemin tadı buruk ilk meyvesi. Nikos Kazancakis, çağdaş Yunan edebiyatının ancak buzlucam ardından seçilebilen, tedirgin ve büyük kişiliklerinden biri olarak çok tartışıldı, yanlış bilindi, az sevildi. Zorba adlı bu romanı, onun kendisiyle giriştiği bir tür sessiz hesaplaşma sayılabilir. Geçmişin, elden kayıp giden zamanın ve insanın temel yanılgılarının bir kez daha gözden geçirilmesidir bu roman.<br />
<br />
<br />
Zorba aracılığıyla Kazancakis, özyaşamının yenilgiler ve soru işaretleriyle dolu bir bilançosunu çıkarır. Bu bağlamda ele alınınca, bu roman, Zorba ile yazarın yaşam öykülerinin çizili sınırları arasında sonsuz atkı ve çözgülerle sokunmuş büyülü bir kumaştır denebilir. Baştan sona sürekli bir arayışı, sonu gelmez çabaları yansıtan bir kanaviçedir. İnsanı arayışın serüvenidir... 'Korkmamayı, yaşamı sevmeyi ve ayakta durabilmeyi bana o öğretmişti' diyor yazar. Gerçekten de Zorba, bir yaşam kılavuzudur. Özgür ufukların ve özgür insanların simgesidir. Bugün Nikos Kazancakis'in mezar taşında yazılı olanlar, doğrudan Zorba'nın ağzından dökülmüş yazgı sözcüklerini andırıyor: 'Hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm.'<br />
<br />
<br />
ALLAH&#8217;IN GARİBİ <br />
<br />
<br />
Assisi&#8217;li Francesco&#8217;nun Tanrı&#8217;yı ararken çektiklerini anlatıyor Allahın Garibi&#8217;nde Kazancakis. Francesco, gençliğinde zevk ve eğlence düşkünlüğüyle bütün Assisi&#8217;de parmakla gösterilen bir delikanlı. Daha sonra Assisi&#8217;nin iftihar ettiği bir aziz.<br />
<br />
<br />
Pencere altlarında sevgilisine serenat yapan aşık Francesco, meyhane arkadaşlarıyla şehirde tertip ettiği eğlencelerle de şöhretli. Fakat bunlar onun kişisel hırsını tatmin etmeye yetmez. Sonunda sırf ün kazanmak için savaşlara katılır ve küstah bir şövalye olarak döner memleketi Assisi&#8217;ye. Ve olan olur. İçinde, ta yüreğinde Tanrı&#8217;nın sesini işitir ve onu aramaya başlar. Dünyadan el etek çekerek, bütün düşkünlere, bütün yoksullara, bütün günahkârlara gönlünü açıp Tanrı&#8217;nın istediği yoldan yürümeye başlar.<br />
<br />
<br />
O&#8217;nun Tanrı&#8217;ya götüren yolunda; bedenin istekleri yerine, ruhun istekleri geçerlidir. Açlık, dünya malından vazgeçme, insanın acziyetini kabul ederek nefsi alçaltma gibi zahidane bir yol tutar Francesco. Bütün çektiklerine şahit Leo Kardeş&#8217;in ağzından öğreniriz onun macerasını.<br />
<br />
<br />
Tabiattaki herşeyde Tanrı&#8217;nın bir işaretini gören Francesco&#8217;yu üzen tek şey Şeytan&#8217;ın ayartmalarıdır. Kendi yoluna giren zahit kardeşleri daha sonra açlık, fedakârlık, yoksulluk ve sevgi yolu yerine daha ihtişamlı ve gösterişli bir zahidlik yolu kurmaya çalışır ve Francesco&#8217; nun arkadaşlarını kendi yollarına çevirir. Francesco onda da bir teselli bulur ve bağışlar bir anlamda ihanet eden kardeşlerini. Çünkü o kendi varlığını da bu yolda silmeye uğraşan bir keşiştir ve Assisi&#8217; nin sevgili azizidir.<br />
<br />
<br />
KARDEŞ KAVGASI<br />
<br />
<br />
Nikos Kazancakis'in bütün romanlarında görünlen arayış, ölümünden sonra yayımlanan bu romanında da değişik boyutlarda kendini gösterir. Bir köy rahibinin, roman boyunca süren arayışı, iç savaşın kanlı çatışmaları içinde boğuşup duran yoksul insanların arayışıyla bütünleşir. Kül rengi, acılı bir köy: Akdeniz adalarının acımasız güneşi altında kavrulmuş kapkara evler; yoksullukla boğuşan, tutkularla kavrulan insanlar. Ve tutkuların en amansızı olan nefret; kardeşi kardeşe kırdırtan öldürücü bir nefret. Bu haksızlıklar selinin ortasında, çığlığı çölde yitip gittiği için umutsuz, umarsız kalmış, arayış içindeki köy papazı Yannaros'un gözünde, bu kötülükler dizisi, kendi papazlığının da saçmalığını ortaya koymaktadır.<br />
<br />
<br />
Papaz Yannaros, özgürlüğü arayan yeni bir düşünceye kapılmıştır. Marks'ın öğretisidir bu. Hıristiyanlığa büyük eleştiriler getiren, çağdaş bir İsa arayan, bu yüzden de Yunan kilisesinin aforoz ettiği, şimdiden ettiği, şimdiden klasik olmuş bu dev yazarın en güzel romanlarından biri de Kardeş Kavgası'dır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yirminci yüzyılın en önemli Yunanlı yazar, şair ve düşünürlerinden biri olan Nikos Kazancakis, 1883 yılında Girit'te doğdu. 1906'da Atina Hukuk Okulu'ndan mezun olduktan sonra çalışmalarını Paris'te sürdüren Kazancakis, Balkan Savaşları sırasında gönüllü olarak Yunan Ordusu'na katıldı. Savaştan sonra birçok Avrupa ve Asya ülkesini dolaşarak gezi yazıları yazdı. Edebiyatın birçok alanında yapıtlar veren Nikos Kazancakis, düşünce adamı olarak Nietzsche ve Bergson'un çalışmalarıyla Hıristiyanlık, Marksizm ve Budizm'in etkisi altında kaldı. Eserlerinde bu farklı bakış açılarını sentezlemeye çalıştı.<br />
<br />
<br />
1927'de düşünce yapısını ortaya koyan en önemli eseri "Askitiki" yayınlandı. 1938 yılında 13 yıl boyunca üzerinde çalıştığı epik şiirleri "Odysseas"ı, Homeros'un bıraktığı yerden Odyseeia'nın anlatım biçimini koruyarak yazdı. Bu geniş şiirsel çalışma 33.333 mısradan oluşmaktadır.<br />
<br />
<br />
Pratik yaşam bilgileri yazara, daha sonraları gazetecilik konusunda olsun, ticari konularda olsun, belli yetenekler kazandırdı. Bu arada, I. Dünya Savaşı sonrasında hükümetin danışma kurulunun başkanlığını yaptı, birçok yurtdışı gezilere çıktı. Bu geziler sırasındaki anılarını, daha sonraları kitap halinde toplamayı başardı.<br />
<br />
<br />
Bu arada birçok oyun ve hikaye yazdı, çeviriler yaptı dini-felsefi denemeler yazdı. Yunanistan'ın faşist istiladan kurtulup bağımsızlığına kavuşmasından sonra, ilerici görüşlere sahip bir politikacı olarak politik yaşama atıldı. 1945-1946 yılları arasında Liberal Sophuli Hükümeti içerisinde sandalyesiz bakan olarak görev yaptı.<br />
<br />
<br />
Kazancakis, diğer birçok yazar gibi yaşamının son yıllarında ünlendi. 1956 yılında Viyana'da Uluslararası Barış Ödülü'nü aldı. 1957 yılında Almanya'da öldükten sonra Girit'i çevreleyen Venedik surlarının kale burçlarından birinin altına gömüldü. Yapıtlarında, doğup büyüdüğü yer olan Girit'in özgünlüğüne kendi, derin gözlem ve duygularını katarak eşine az rastlanan bir dil yaratan Kazancakis'in Türkçe&#8217;ye çevrilen yapıtları; Zorba, Allah'ın Garibi, Kaptan Mihalis, El Greco'ya Mektuplar, Günaha Son Çağrı, Kardeş Kavgası ve Yeniden Çarmıha Gerilen İsa'dır.<br />
<br />
<br />
ZORBA<br />
<br />
<br />
Zorba, Yunanlı ünlü yazar Nikos Kazancakis'in olgunluk dönemi ürünü (1946). Ağır ve suskunlukla yüklü geçen karanlık bir dönemin tadı buruk ilk meyvesi. Nikos Kazancakis, çağdaş Yunan edebiyatının ancak buzlucam ardından seçilebilen, tedirgin ve büyük kişiliklerinden biri olarak çok tartışıldı, yanlış bilindi, az sevildi. Zorba adlı bu romanı, onun kendisiyle giriştiği bir tür sessiz hesaplaşma sayılabilir. Geçmişin, elden kayıp giden zamanın ve insanın temel yanılgılarının bir kez daha gözden geçirilmesidir bu roman.<br />
<br />
<br />
Zorba aracılığıyla Kazancakis, özyaşamının yenilgiler ve soru işaretleriyle dolu bir bilançosunu çıkarır. Bu bağlamda ele alınınca, bu roman, Zorba ile yazarın yaşam öykülerinin çizili sınırları arasında sonsuz atkı ve çözgülerle sokunmuş büyülü bir kumaştır denebilir. Baştan sona sürekli bir arayışı, sonu gelmez çabaları yansıtan bir kanaviçedir. İnsanı arayışın serüvenidir... 'Korkmamayı, yaşamı sevmeyi ve ayakta durabilmeyi bana o öğretmişti' diyor yazar. Gerçekten de Zorba, bir yaşam kılavuzudur. Özgür ufukların ve özgür insanların simgesidir. Bugün Nikos Kazancakis'in mezar taşında yazılı olanlar, doğrudan Zorba'nın ağzından dökülmüş yazgı sözcüklerini andırıyor: 'Hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm.'<br />
<br />
<br />
ALLAH&#8217;IN GARİBİ <br />
<br />
<br />
Assisi&#8217;li Francesco&#8217;nun Tanrı&#8217;yı ararken çektiklerini anlatıyor Allahın Garibi&#8217;nde Kazancakis. Francesco, gençliğinde zevk ve eğlence düşkünlüğüyle bütün Assisi&#8217;de parmakla gösterilen bir delikanlı. Daha sonra Assisi&#8217;nin iftihar ettiği bir aziz.<br />
<br />
<br />
Pencere altlarında sevgilisine serenat yapan aşık Francesco, meyhane arkadaşlarıyla şehirde tertip ettiği eğlencelerle de şöhretli. Fakat bunlar onun kişisel hırsını tatmin etmeye yetmez. Sonunda sırf ün kazanmak için savaşlara katılır ve küstah bir şövalye olarak döner memleketi Assisi&#8217;ye. Ve olan olur. İçinde, ta yüreğinde Tanrı&#8217;nın sesini işitir ve onu aramaya başlar. Dünyadan el etek çekerek, bütün düşkünlere, bütün yoksullara, bütün günahkârlara gönlünü açıp Tanrı&#8217;nın istediği yoldan yürümeye başlar.<br />
<br />
<br />
O&#8217;nun Tanrı&#8217;ya götüren yolunda; bedenin istekleri yerine, ruhun istekleri geçerlidir. Açlık, dünya malından vazgeçme, insanın acziyetini kabul ederek nefsi alçaltma gibi zahidane bir yol tutar Francesco. Bütün çektiklerine şahit Leo Kardeş&#8217;in ağzından öğreniriz onun macerasını.<br />
<br />
<br />
Tabiattaki herşeyde Tanrı&#8217;nın bir işaretini gören Francesco&#8217;yu üzen tek şey Şeytan&#8217;ın ayartmalarıdır. Kendi yoluna giren zahit kardeşleri daha sonra açlık, fedakârlık, yoksulluk ve sevgi yolu yerine daha ihtişamlı ve gösterişli bir zahidlik yolu kurmaya çalışır ve Francesco&#8217; nun arkadaşlarını kendi yollarına çevirir. Francesco onda da bir teselli bulur ve bağışlar bir anlamda ihanet eden kardeşlerini. Çünkü o kendi varlığını da bu yolda silmeye uğraşan bir keşiştir ve Assisi&#8217; nin sevgili azizidir.<br />
<br />
<br />
KARDEŞ KAVGASI<br />
<br />
<br />
Nikos Kazancakis'in bütün romanlarında görünlen arayış, ölümünden sonra yayımlanan bu romanında da değişik boyutlarda kendini gösterir. Bir köy rahibinin, roman boyunca süren arayışı, iç savaşın kanlı çatışmaları içinde boğuşup duran yoksul insanların arayışıyla bütünleşir. Kül rengi, acılı bir köy: Akdeniz adalarının acımasız güneşi altında kavrulmuş kapkara evler; yoksullukla boğuşan, tutkularla kavrulan insanlar. Ve tutkuların en amansızı olan nefret; kardeşi kardeşe kırdırtan öldürücü bir nefret. Bu haksızlıklar selinin ortasında, çığlığı çölde yitip gittiği için umutsuz, umarsız kalmış, arayış içindeki köy papazı Yannaros'un gözünde, bu kötülükler dizisi, kendi papazlığının da saçmalığını ortaya koymaktadır.<br />
<br />
<br />
Papaz Yannaros, özgürlüğü arayan yeni bir düşünceye kapılmıştır. Marks'ın öğretisidir bu. Hıristiyanlığa büyük eleştiriler getiren, çağdaş bir İsa arayan, bu yüzden de Yunan kilisesinin aforoz ettiği, şimdiden ettiği, şimdiden klasik olmuş bu dev yazarın en güzel romanlarından biri de Kardeş Kavgası'dır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İBN-İ TEYMİYYE KİMDİR??]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-ibn-i-teymiyye-kimdir</link>
			<pubDate>Thu, 26 Feb 2009 10:29:20 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=15">Reyyan</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-ibn-i-teymiyye-kimdir</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Ehlisünnet başta olmak üzere bediüzzaman'ın ifadesiyle islam'ın en büyük kalelerinden bir kale olan tarikatlara savaş açan vehhabi taifesinin mesnedi ibni teymiye kimdir buyrun okuyun. </span><br />
<br />
<br />
<span style="color: #000080;" class="mycode_color">İsmi, Ahmed b. Abdü&#8217;l-Halîm İbn-i Abdillâh b. Ebi&#8217;l Kâsım ibn-i Hadır en-Nemîrî el-Harrânî ed-Dimeşkî el-Hanbelî, Takiyyüddîn ibnü Teymiyye&#8217;dir. Harrân&#8217;da[3] doğdu (661 H.) Babası onu Dimeşk&#8217;e götürdü. Orada yerleşti ve meşhur oldu. Verdiği bir fetvadan dolayı Mısır&#8217;a çağrıldı. Oraya gitti&#8230; Orada bir müddet hapse atıldı. Sonra, İskenderiyye&#8217;ye nakledildi. Sonra, serbest bırakıldı ve 712&#8217;de Dimeşk&#8217;e gitti. 720 tarihinde orada tutuklandı. 728 senesinde, Dimeşk kalesinde tutuklu iken öldü.<br />
<br />
İbn-i Teymiyye, Felsefe ve Mantık ilimlerinde araştırması çok olan birisiydi. Lisânı fasîh idi. Yirmi yaşına varmadan ders okuttu ve fetva verdi. Eserleri çoktur. <br />
<br />
Hâsılı O, yedinci asır Hanbelî fıkıh ve hadîs âlimlerinden, şâz görüşleri bol olan birisidir. Şâzlarının bol oluşunun da, değişik sebebleri vardır. Bunlar, akîde, fıkıh ve üslûb olmak üzere üç tanedir.<br />
<br />
Mîzâc ve ahlâkı çerçevesinde doğan ve gelişen üslûbuyla, olması îcâb eden veya olabilecekten daha fazla bir cesâret, hiç olmaması lâzım gelen tepeden bakma, boyundan büyük olan nice büyüklere karşı, akıl almaz bir saldırganlık, acelecilik, muğalata ve benzeri sebeblerden doğan bıktırıcı tekrarlar, çekilmez tenâkuzlar sergilemiştir. Tenâkuz ve tekrarları çizildiği takdirde yazdıklarının neredeyse dörtte biri bile kalmayacaktır. Kitablarını aklı havada bir kara sevdalı edasıyla değil de, bir ilim adamı ciddiyeti ile okuyacak olan her kes bu hakikati görebilecektir. &#8220;İktizâ&#8221;sı, &#8220;Kâidetün Celîle&#8221;si, &#8220;Furkan&#8221;ı, &#8220;Ubûdiyye&#8221;si, Akîdeye dâir kitabları, Fetâvâ&#8217;sının akîdeyle alakalı kısımları, birindeki cümleleri diğerinde biraz değiştirilen, zaman zaman da hiç değiştirilmeden aynen tekrarlanan sözlerden meydana gelen cinsindendir.<br />
<br />
Yerine göre zâhiri, yerine göre filozof, yerine göre de Ehl-i Sünnet vasfıyla temâyüz etmiştir. Ne zaman ve nerede hangi cepheden olması lâzım geldiğini buna kanaat getirdiyse, o tâifenin düşünce ve müdafaalarıyla karşı tarafa saldırmış ve esasen başkalarına âid olan malzemeleri kendine mâlederek, onların kendi tahkiki olduğu zannını uyandırmıştır.<br />
<br />
Yerine göre Ehl-i Sünnet olup Ehl-i Bidata karşı, zaman zaman Ehl-i Bid&#8217;at fikrinden yana olup Ehl-i Sünnete karşı, bazen de felsefecilerden yana olup diğerlerine karşı amansız bir muharebe vermiş ve nihayet ilim adamlığını, muztarib mütefekkirliği (!) içinde kurban etmiştir.<br />
</span><br />
</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Ehlisünnet başta olmak üzere bediüzzaman'ın ifadesiyle islam'ın en büyük kalelerinden bir kale olan tarikatlara savaş açan vehhabi taifesinin mesnedi ibni teymiye kimdir buyrun okuyun. </span><br />
<br />
<br />
<span style="color: #000080;" class="mycode_color">İsmi, Ahmed b. Abdü&#8217;l-Halîm İbn-i Abdillâh b. Ebi&#8217;l Kâsım ibn-i Hadır en-Nemîrî el-Harrânî ed-Dimeşkî el-Hanbelî, Takiyyüddîn ibnü Teymiyye&#8217;dir. Harrân&#8217;da[3] doğdu (661 H.) Babası onu Dimeşk&#8217;e götürdü. Orada yerleşti ve meşhur oldu. Verdiği bir fetvadan dolayı Mısır&#8217;a çağrıldı. Oraya gitti&#8230; Orada bir müddet hapse atıldı. Sonra, İskenderiyye&#8217;ye nakledildi. Sonra, serbest bırakıldı ve 712&#8217;de Dimeşk&#8217;e gitti. 720 tarihinde orada tutuklandı. 728 senesinde, Dimeşk kalesinde tutuklu iken öldü.<br />
<br />
İbn-i Teymiyye, Felsefe ve Mantık ilimlerinde araştırması çok olan birisiydi. Lisânı fasîh idi. Yirmi yaşına varmadan ders okuttu ve fetva verdi. Eserleri çoktur. <br />
<br />
Hâsılı O, yedinci asır Hanbelî fıkıh ve hadîs âlimlerinden, şâz görüşleri bol olan birisidir. Şâzlarının bol oluşunun da, değişik sebebleri vardır. Bunlar, akîde, fıkıh ve üslûb olmak üzere üç tanedir.<br />
<br />
Mîzâc ve ahlâkı çerçevesinde doğan ve gelişen üslûbuyla, olması îcâb eden veya olabilecekten daha fazla bir cesâret, hiç olmaması lâzım gelen tepeden bakma, boyundan büyük olan nice büyüklere karşı, akıl almaz bir saldırganlık, acelecilik, muğalata ve benzeri sebeblerden doğan bıktırıcı tekrarlar, çekilmez tenâkuzlar sergilemiştir. Tenâkuz ve tekrarları çizildiği takdirde yazdıklarının neredeyse dörtte biri bile kalmayacaktır. Kitablarını aklı havada bir kara sevdalı edasıyla değil de, bir ilim adamı ciddiyeti ile okuyacak olan her kes bu hakikati görebilecektir. &#8220;İktizâ&#8221;sı, &#8220;Kâidetün Celîle&#8221;si, &#8220;Furkan&#8221;ı, &#8220;Ubûdiyye&#8221;si, Akîdeye dâir kitabları, Fetâvâ&#8217;sının akîdeyle alakalı kısımları, birindeki cümleleri diğerinde biraz değiştirilen, zaman zaman da hiç değiştirilmeden aynen tekrarlanan sözlerden meydana gelen cinsindendir.<br />
<br />
Yerine göre zâhiri, yerine göre filozof, yerine göre de Ehl-i Sünnet vasfıyla temâyüz etmiştir. Ne zaman ve nerede hangi cepheden olması lâzım geldiğini buna kanaat getirdiyse, o tâifenin düşünce ve müdafaalarıyla karşı tarafa saldırmış ve esasen başkalarına âid olan malzemeleri kendine mâlederek, onların kendi tahkiki olduğu zannını uyandırmıştır.<br />
<br />
Yerine göre Ehl-i Sünnet olup Ehl-i Bidata karşı, zaman zaman Ehl-i Bid&#8217;at fikrinden yana olup Ehl-i Sünnete karşı, bazen de felsefecilerden yana olup diğerlerine karşı amansız bir muharebe vermiş ve nihayet ilim adamlığını, muztarib mütefekkirliği (!) içinde kurban etmiştir.<br />
</span><br />
</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Emily Dickinson]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-emily-dickinson</link>
			<pubDate>Sat, 21 Feb 2009 00:12:18 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=468">Emekli Üye</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-emily-dickinson</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Emily Elizabeth Dickinson (10 Aralık 1830 &#8211; 15 Mayıs 1886) ABD'li kadın şair.<br />
Massachusetts eyaletindeki Amherst kentinde doğdu. Babası kentin önde gelen avukatlarından ve politikacılarındandı. Dedesi de orada birkaç okul kurmuş biriydi. Kendisi de, kızkardeşi de evlenmediler ve aileleriyle birlikte yaşadılar. Emily, yaşamı boyunca pek seyrek olarak Amherst'ten çıkmıştır. Yakınlardaki bir okula devam etmiş, bir kez Washington'a, ve iki-üç kez de Boston'a gitmiştir. 1862'de tümüyle eve kapanmış, en yakın arkadaşlarıyla bile ölünceye değin bir daha hiç görüşmemiştir. Kapandığı odasında kendisini yazmaya vermiştir. İlk mektupları ve kendisiyle ilgili betimlemeleri, canlı bir ruha sahip çekici bir kızı yansıtmaktadır. Daha sonra dünyadan elini eteğini çekmesinin nedeninin umutsuz bir aşk deneyimine dayanıyor olabileceği eleştirmenlerce düşünülmektedir. Dış dünyayla olan ilişkisi ve deneyimleri sınırlı olsa da, yazılarında yaratıcı ve imge gücü yüksek bir edebiyatçıdır.<br />
Emily Dickinson ilk şiirlerini yazmaya başladığında, neredeyse hiçbir eğitim almamıştı. Henüz Shakespeare'i ve klasik mitolojiyi bilmiyordu. İlk başlarda daha çok Elizabeth Browning ve Bronte Kızkardeşler gibi kadın yazarlarla ilgileniyordu. Bu arada, Ralph Waldo Emerson'ı, Thoreau'yu ve Hawthorne'u da tanıyordu. Geleneksel anlamda dinle bağlantılı birisi olmasa da, İncil'i inceledi ve pek çok şiirinde dinsel formlar kullandı.<br />
Yaşamının değişik dönemlerinde ona esin kaynağı olan ya da öğretmenlik yapan insanlar, özellikle erkekler olmuştur. İlki babasının avukatlık bürosunda çalışan genç bir avukat olan Benjamin Newton'dır. Kendisi Emily Dickinson'ın yazınsal duyarlığının ve kültürünün gelişmesine katkıda bulunmuştur. Dickinson, onunla ilgili olarak daha sonraları, "Bana ölümsüzlüğü öğreten bir dost" diye yazacaktır.<br />
Emily Dickinson'un sonraki öğretmeni, evli bir din adamı olan Charles Wadsworth'tür. Dickinson'un entelektüelliğine katkısı olmuş ve dış dünyayla ilişkisinin artmasını sağlamıştır. Yazdıklarından, ona yönelik karşılık göremediği bazı duygular beslediği anlaşılmaktadır. 1862'de evine geri dönmüş ve Wadsworth'ü tanımadan önceki haline göre daha içine kapalı bir kişiliğe bürünmüştür. Wadsworth'ün, şiirlerinde geçen sevgili olduğuna ilişkin yazın çevrelerinde güçlü bir görüş birliği vardır.<br />
Evine kapandığı için, o sıralarda ABD'de sürmekte olan iç savaş onu pek etkilememiştir. İnzivadayken yazdığı şiirlerin bir bölümünü dönemin önde gelen eleştirmenlerinden ve yazarlarından olan Thomas Higginson'a göndermiştir. Higginson, şiirlerini okuyarak, beğendiğini, ama serbest bir biçem kullanmak yerine daha geleneksel şiir anlayışına yönelmesi gerektiğini belirten bir yanıt yazmış ve şiirlerini bu öneri doğrultusunda düzeltmesini önermiştir. Dickinson, bu önerileri dikkate almayarak, daha da içine kapanmıştır. Yaşarken yalnızca yedi şiiri basılmıştır.<br />
Yaşamının son yıllarında artık eve pek ziyaretçi de kabul etmemiş, ancak arkadaşlarıyla olan ilişkilerini onlara mektuplar ve küçük hediyeler gönderme yoluyla sürdürmüştür.<br />
1886'daki ölümünden sonra odasına giren kızkardeşi, odasında ondan kalan 1.800 kadar şiir bulmuştur. Ölümünden sonraki dört yılda, yani 1890'a değin, şiirlerinin neredeyse tamamı yayımlanmıştır.<br />
1920'lerde ise, ABD'deki en çok sevilen şairlerden biri olmuş ve ünü bugüne değin sürmüştür.<br />
<br />
Şiir Anlayışı <br />
Şiirlerinde patlamalar halinde duygu akımı görülür. Çoğu tek bir imgeye ya da simgeye dayalı olan kısa şiirler yazmıştır. Ancak kısa şiirlerinde, yaşamındaki en önemli şeyleri en etkili biçimde yansıtmaktadır. Şiirlerinde asla yaşayamadığı aşkı ve kavuşamadığı sevgiliyi anlatır. Doğa hakkında şiirleri de vardır. Ulaşamadığı başarıdan ve hep arkadaşı olarak gördüğü başarısızlıktan söz ettiği şiirleri de vardır. Bu tür öğeleri şiirlerinde o denli etkileyici bir dille yansıtır ki, o nedenle ABD'de tüm zamanların en iyi şairlerinden sayılmaktadır.</span></span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kalbim Unutacağız Onu<br />
<br />
Kalbim, unutacağız onu, <br />
Bu gece, sen ve ben. <br />
Ben ışığı unutayım,<br />
Onun sıcaklığını sen. <br />
<br />
Unuttuğun vakit, söyle bana, <br />
Ola ki düşüncem donar. <br />
Acele et, oyalanırken sen, <br />
Hatırlayabilirim tekrar. <br />
<br />
Emily Dickinson</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Emily Elizabeth Dickinson (10 Aralık 1830 &#8211; 15 Mayıs 1886) ABD'li kadın şair.<br />
Massachusetts eyaletindeki Amherst kentinde doğdu. Babası kentin önde gelen avukatlarından ve politikacılarındandı. Dedesi de orada birkaç okul kurmuş biriydi. Kendisi de, kızkardeşi de evlenmediler ve aileleriyle birlikte yaşadılar. Emily, yaşamı boyunca pek seyrek olarak Amherst'ten çıkmıştır. Yakınlardaki bir okula devam etmiş, bir kez Washington'a, ve iki-üç kez de Boston'a gitmiştir. 1862'de tümüyle eve kapanmış, en yakın arkadaşlarıyla bile ölünceye değin bir daha hiç görüşmemiştir. Kapandığı odasında kendisini yazmaya vermiştir. İlk mektupları ve kendisiyle ilgili betimlemeleri, canlı bir ruha sahip çekici bir kızı yansıtmaktadır. Daha sonra dünyadan elini eteğini çekmesinin nedeninin umutsuz bir aşk deneyimine dayanıyor olabileceği eleştirmenlerce düşünülmektedir. Dış dünyayla olan ilişkisi ve deneyimleri sınırlı olsa da, yazılarında yaratıcı ve imge gücü yüksek bir edebiyatçıdır.<br />
Emily Dickinson ilk şiirlerini yazmaya başladığında, neredeyse hiçbir eğitim almamıştı. Henüz Shakespeare'i ve klasik mitolojiyi bilmiyordu. İlk başlarda daha çok Elizabeth Browning ve Bronte Kızkardeşler gibi kadın yazarlarla ilgileniyordu. Bu arada, Ralph Waldo Emerson'ı, Thoreau'yu ve Hawthorne'u da tanıyordu. Geleneksel anlamda dinle bağlantılı birisi olmasa da, İncil'i inceledi ve pek çok şiirinde dinsel formlar kullandı.<br />
Yaşamının değişik dönemlerinde ona esin kaynağı olan ya da öğretmenlik yapan insanlar, özellikle erkekler olmuştur. İlki babasının avukatlık bürosunda çalışan genç bir avukat olan Benjamin Newton'dır. Kendisi Emily Dickinson'ın yazınsal duyarlığının ve kültürünün gelişmesine katkıda bulunmuştur. Dickinson, onunla ilgili olarak daha sonraları, "Bana ölümsüzlüğü öğreten bir dost" diye yazacaktır.<br />
Emily Dickinson'un sonraki öğretmeni, evli bir din adamı olan Charles Wadsworth'tür. Dickinson'un entelektüelliğine katkısı olmuş ve dış dünyayla ilişkisinin artmasını sağlamıştır. Yazdıklarından, ona yönelik karşılık göremediği bazı duygular beslediği anlaşılmaktadır. 1862'de evine geri dönmüş ve Wadsworth'ü tanımadan önceki haline göre daha içine kapalı bir kişiliğe bürünmüştür. Wadsworth'ün, şiirlerinde geçen sevgili olduğuna ilişkin yazın çevrelerinde güçlü bir görüş birliği vardır.<br />
Evine kapandığı için, o sıralarda ABD'de sürmekte olan iç savaş onu pek etkilememiştir. İnzivadayken yazdığı şiirlerin bir bölümünü dönemin önde gelen eleştirmenlerinden ve yazarlarından olan Thomas Higginson'a göndermiştir. Higginson, şiirlerini okuyarak, beğendiğini, ama serbest bir biçem kullanmak yerine daha geleneksel şiir anlayışına yönelmesi gerektiğini belirten bir yanıt yazmış ve şiirlerini bu öneri doğrultusunda düzeltmesini önermiştir. Dickinson, bu önerileri dikkate almayarak, daha da içine kapanmıştır. Yaşarken yalnızca yedi şiiri basılmıştır.<br />
Yaşamının son yıllarında artık eve pek ziyaretçi de kabul etmemiş, ancak arkadaşlarıyla olan ilişkilerini onlara mektuplar ve küçük hediyeler gönderme yoluyla sürdürmüştür.<br />
1886'daki ölümünden sonra odasına giren kızkardeşi, odasında ondan kalan 1.800 kadar şiir bulmuştur. Ölümünden sonraki dört yılda, yani 1890'a değin, şiirlerinin neredeyse tamamı yayımlanmıştır.<br />
1920'lerde ise, ABD'deki en çok sevilen şairlerden biri olmuş ve ünü bugüne değin sürmüştür.<br />
<br />
Şiir Anlayışı <br />
Şiirlerinde patlamalar halinde duygu akımı görülür. Çoğu tek bir imgeye ya da simgeye dayalı olan kısa şiirler yazmıştır. Ancak kısa şiirlerinde, yaşamındaki en önemli şeyleri en etkili biçimde yansıtmaktadır. Şiirlerinde asla yaşayamadığı aşkı ve kavuşamadığı sevgiliyi anlatır. Doğa hakkında şiirleri de vardır. Ulaşamadığı başarıdan ve hep arkadaşı olarak gördüğü başarısızlıktan söz ettiği şiirleri de vardır. Bu tür öğeleri şiirlerinde o denli etkileyici bir dille yansıtır ki, o nedenle ABD'de tüm zamanların en iyi şairlerinden sayılmaktadır.</span></span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kalbim Unutacağız Onu<br />
<br />
Kalbim, unutacağız onu, <br />
Bu gece, sen ve ben. <br />
Ben ışığı unutayım,<br />
Onun sıcaklığını sen. <br />
<br />
Unuttuğun vakit, söyle bana, <br />
Ola ki düşüncem donar. <br />
Acele et, oyalanırken sen, <br />
Hatırlayabilirim tekrar. <br />
<br />
Emily Dickinson</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>