<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[İslami Forum - Biyoloji]]></title>
		<link>https://islamiforum.net/</link>
		<description><![CDATA[İslami Forum - https://islamiforum.net]]></description>
		<pubDate>Sat, 18 Apr 2026 20:54:43 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Evrim Hakkında]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-evrim-hakkinda</link>
			<pubDate>Sat, 21 Mar 2020 11:36:57 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=33933">islamiuyanış</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-evrim-hakkinda</guid>
			<description><![CDATA[Selamun Aleyküm arkadaşlar. Geçen gün insanların maymundan geldiğini söyleyen bir evrimci ile tartıştım. Söylediğine göre vücudumuzda körelmiş organlar varmış. Bu körelmiş organlar apandis, kuyruk sokumu kemiği, yirmilik diş falanmış. Ben ona cevap olarak tüm bu organların işe yaradığını, örneğin apandiste yararlı bakterilerin üretildiğini söyledim. Söylediğine göre körelmiş organ hiçbir işe yaramayan organ demek değil, asıl işlevini yitirmiş organ demekmiş. Apandis otçul hayvanlarda selülozu sindirmeye yararken insanlar ise apandisleri olduğu halde selülozu sindiremiyormuş. Bu apandisin körelmiş bir organ olduğunu gösteriyormuş. Bu evrimciye nasıl cevap verebilirim?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Selamun Aleyküm arkadaşlar. Geçen gün insanların maymundan geldiğini söyleyen bir evrimci ile tartıştım. Söylediğine göre vücudumuzda körelmiş organlar varmış. Bu körelmiş organlar apandis, kuyruk sokumu kemiği, yirmilik diş falanmış. Ben ona cevap olarak tüm bu organların işe yaradığını, örneğin apandiste yararlı bakterilerin üretildiğini söyledim. Söylediğine göre körelmiş organ hiçbir işe yaramayan organ demek değil, asıl işlevini yitirmiş organ demekmiş. Apandis otçul hayvanlarda selülozu sindirmeye yararken insanlar ise apandisleri olduğu halde selülozu sindiremiyormuş. Bu apandisin körelmiş bir organ olduğunu gösteriyormuş. Bu evrimciye nasıl cevap verebilirim?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Evrimsel Biyoloji]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-evrimsel-biyoloji</link>
			<pubDate>Tue, 08 Mar 2016 14:07:45 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=30945">bekkain</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-evrimsel-biyoloji</guid>
			<description><![CDATA[Evrim<br />
<br />
Bir şeyin, bir değişim ve gelişimler dizisi, derece derece gerçekleşen bir değişme süreci içinde, daha kompleks, daha farklı bir organizma ya da organizasyona doğru gelişmesi, dönüşmesi. <br />
Bir şeyin potansiyelinin belli bir sonuç, hedef ya da amaç yönünde gelişmesi. Değişme ya da oluş türlerinden biri olarak, ağır ağır, yavaş yavaş, farkına bile varılmadan gerçekleşen değişim.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Evrim<br />
<br />
Bir şeyin, bir değişim ve gelişimler dizisi, derece derece gerçekleşen bir değişme süreci içinde, daha kompleks, daha farklı bir organizma ya da organizasyona doğru gelişmesi, dönüşmesi. <br />
Bir şeyin potansiyelinin belli bir sonuç, hedef ya da amaç yönünde gelişmesi. Değişme ya da oluş türlerinden biri olarak, ağır ağır, yavaş yavaş, farkına bile varılmadan gerçekleşen değişim.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Karınca deyip geçme!!!]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-karinca-deyip-gecme</link>
			<pubDate>Mon, 31 Aug 2015 17:08:17 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=29993">Rohan</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-karinca-deyip-gecme</guid>
			<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Armut deyip geçme..!]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-armut-deyip-gecme</link>
			<pubDate>Mon, 24 Aug 2015 18:24:34 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=29993">Rohan</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-armut-deyip-gecme</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #32CD32;" class="mycode_color">AR</span></span><span style="color: #800080;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mut deyip geçmeyin, onun ilk hecesi çoğu kişide yoktur!</span></span></span><br />
<span style="color: #A9A9A9;" class="mycode_color">-Nfk-</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #696969;" class="mycode_color">Armudun Sağlığa Faydaları:</span></span><br />
<br />
<span style="color: #696969;" class="mycode_color">Kan basıncı: </span>Armut, yüksek kan basıncı ve inmeyi önlemeye yardımcı antioksidan ve antikanserojen olan glutatyon içerir.<br />
Kanser önleme: Yüksek C vitamini ve bakır içeriği serbest radikallerin zararlarından hücreleri koruyan iyi antioksidanlar gibi hareket ederler.<br />
Kolesterol: Armudun pektin içeriği, yüksek kolesterol seviyelerini düşürmeye çok yardımcı olur.<br />
Kalın bağırsağa etkileri: Sadece meyve suyu olarak değil, kalın bağırsak sağlığı için son derece yararlı olan değerli lifler için armudu bütün olarak yemelisiniz.<br />
<br />
<span style="color: #696969;" class="mycode_color">Kabızlık:</span> Armutta bulunan pektinin idrar söktürücü ve hafif bir müshil etkisi vardır. Armut suyu içmek bağırsak hareketlerini düzenlemeye yardımcı olur.<br />
<br />
<span style="color: #696969;" class="mycode_color">Enerji: </span>İçerdiği büyük orandaki fruktoz ve glikoz miktarı nedeniyle armut suyu, hızlı ve doğal bir şekilde enerji elde etmenizi sağlar.<br />
Ateş: Armudun soğutma etkisi mükemmel bir ateş düşürücüdür. Hızlı bir şekilde ateşi düşürmenin en iyi yolu büyük bir bardak armut suyu içme gereğidir.<br />
<br />
<span style="color: #696969;" class="mycode_color">Gebelik:</span> Yüksek folat içeriği bebeklerde nöral tüp defektlerini önler.<br />
<br />
<span style="color: #696969;" class="mycode_color">Kemik Erimesi:</span> Armut yüksek düzeyde bor içerir. Bor, kalsiyumun korunması için vücuda yardımcı olur böylece kemik erimesini önler veya geciktirir.<br />
<br />
<span style="color: #696969;" class="mycode_color">Enflamasyon:</span> Armut suyu, antiinflamatuar bir etkiye sahiptir ve değişik iltihaplı durumlarda hastaların ağrılarını hafifletmeye yardımcı olur.<br />
Nefes darlığı: Yaz sıcağında çocuklarda aşırı balgam nefes darlığına neden olabilir. Çocuklara bu balgamı temizlemek için bu dönemde armut suyu içirebilirsiniz.<br />
<br />
<span style="color: #696969;" class="mycode_color">Boğaz sorunları: </span>Armudun bir yaz meyvesi olmasının bir sebebi olmalı! Her sabah ve gece armut suyu içmek bu yaz aylarında vücudunuzun soğumasını sağlar. Aynı zamanda boğazı besler ve boğaz sorunları engellemeye yardımcı olur.<br />
<br />
<span style="color: #696969;" class="mycode_color">Tüketim İpuçları:</span><br />
Sert, sağlam ve koyu renkli armutları seçin. Bir kaç gün bekletin. Gerekirse olgunlaşma sürecini hızlandırmak için, bir kağıt torbaya koyun ve oda sıcaklığında bekletin. Olgunlaştıktan sonra buzdolabında saklayın ki bir kaç gün boyunca taze kalsınlar. Aşırı olgun armutlar lapa gibidir ve meyve suyu sıkmak için uygun değildir. Her zaman mümkün olduğunca taze yemeye çalışın. Kokuları emme eğilimleri olduğundan keskin kokulu diğer gıdalardan uzakta saklayın<br />
<br />
-alıntı-bilgiustam.com]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #32CD32;" class="mycode_color">AR</span></span><span style="color: #800080;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mut deyip geçmeyin, onun ilk hecesi çoğu kişide yoktur!</span></span></span><br />
<span style="color: #A9A9A9;" class="mycode_color">-Nfk-</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #696969;" class="mycode_color">Armudun Sağlığa Faydaları:</span></span><br />
<br />
<span style="color: #696969;" class="mycode_color">Kan basıncı: </span>Armut, yüksek kan basıncı ve inmeyi önlemeye yardımcı antioksidan ve antikanserojen olan glutatyon içerir.<br />
Kanser önleme: Yüksek C vitamini ve bakır içeriği serbest radikallerin zararlarından hücreleri koruyan iyi antioksidanlar gibi hareket ederler.<br />
Kolesterol: Armudun pektin içeriği, yüksek kolesterol seviyelerini düşürmeye çok yardımcı olur.<br />
Kalın bağırsağa etkileri: Sadece meyve suyu olarak değil, kalın bağırsak sağlığı için son derece yararlı olan değerli lifler için armudu bütün olarak yemelisiniz.<br />
<br />
<span style="color: #696969;" class="mycode_color">Kabızlık:</span> Armutta bulunan pektinin idrar söktürücü ve hafif bir müshil etkisi vardır. Armut suyu içmek bağırsak hareketlerini düzenlemeye yardımcı olur.<br />
<br />
<span style="color: #696969;" class="mycode_color">Enerji: </span>İçerdiği büyük orandaki fruktoz ve glikoz miktarı nedeniyle armut suyu, hızlı ve doğal bir şekilde enerji elde etmenizi sağlar.<br />
Ateş: Armudun soğutma etkisi mükemmel bir ateş düşürücüdür. Hızlı bir şekilde ateşi düşürmenin en iyi yolu büyük bir bardak armut suyu içme gereğidir.<br />
<br />
<span style="color: #696969;" class="mycode_color">Gebelik:</span> Yüksek folat içeriği bebeklerde nöral tüp defektlerini önler.<br />
<br />
<span style="color: #696969;" class="mycode_color">Kemik Erimesi:</span> Armut yüksek düzeyde bor içerir. Bor, kalsiyumun korunması için vücuda yardımcı olur böylece kemik erimesini önler veya geciktirir.<br />
<br />
<span style="color: #696969;" class="mycode_color">Enflamasyon:</span> Armut suyu, antiinflamatuar bir etkiye sahiptir ve değişik iltihaplı durumlarda hastaların ağrılarını hafifletmeye yardımcı olur.<br />
Nefes darlığı: Yaz sıcağında çocuklarda aşırı balgam nefes darlığına neden olabilir. Çocuklara bu balgamı temizlemek için bu dönemde armut suyu içirebilirsiniz.<br />
<br />
<span style="color: #696969;" class="mycode_color">Boğaz sorunları: </span>Armudun bir yaz meyvesi olmasının bir sebebi olmalı! Her sabah ve gece armut suyu içmek bu yaz aylarında vücudunuzun soğumasını sağlar. Aynı zamanda boğazı besler ve boğaz sorunları engellemeye yardımcı olur.<br />
<br />
<span style="color: #696969;" class="mycode_color">Tüketim İpuçları:</span><br />
Sert, sağlam ve koyu renkli armutları seçin. Bir kaç gün bekletin. Gerekirse olgunlaşma sürecini hızlandırmak için, bir kağıt torbaya koyun ve oda sıcaklığında bekletin. Olgunlaştıktan sonra buzdolabında saklayın ki bir kaç gün boyunca taze kalsınlar. Aşırı olgun armutlar lapa gibidir ve meyve suyu sıkmak için uygun değildir. Her zaman mümkün olduğunca taze yemeye çalışın. Kokuları emme eğilimleri olduğundan keskin kokulu diğer gıdalardan uzakta saklayın<br />
<br />
-alıntı-bilgiustam.com]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hayvandır Deyip Geçme!!...]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-hayvandir-deyip-gecme</link>
			<pubDate>Fri, 31 Jul 2015 13:39:30 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=29993">Rohan</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-hayvandir-deyip-gecme</guid>
			<description><![CDATA[Hayvandır Deyip Geçmeyin...<br />
<br />
İnsanlar yer yüzünün en şerefli mahlukatları olarak yaratılmışlardır. Dünya’da sayısız canlı türü olsa da, insan tüm canlıların hem efendisi hemde kullanıcısıdır. Yani yer yüzünde sayısız canlı, insan oğluna yardımcı olsunlar diye istifadelerine sunulmuştur. Nasıl ki insanın bir görevi olan Allah’a kulluk ve şükür ise diğer canlıların da Allah’a (c.c.) şükür görevleri yanında bir de insanoğluna yararlı olmak için elinden geleni gayri ihtiyari yapmaktadırlar.<br />
<br />
Bediüzzaman’nın ifadeleriyle, sivri sinek insan vücudundan kirli kanı emerek bir nebze doğal hacamat görevi yapıyor. Bunun yanında kartal, kurt ve karınca gibi hayvanlar her gün yeryüzünü ve denizi pisliklerden temizlemektedirler. Onlar Allah tarafından görevlendirilmiş temizlik ve sıhhiye memurlarıdır. Eğer onlar temizlemeseydiler, yeryüzü ve denizler pislikten geçilmez ve yaşanmaz bir hale gelirdi. Bu faydalarından dolayı insanın dışındaki canlılar da en az insan hayatı kadar önem taşır ve Allah katında onlara değer verilir. Çünkü bizlerin temiz bir atmosferde ve temiz bir ortamda yaşamamız için hayvanların varlığına ihtiyacımız vardır. Sadece etinden ve sütünden faydalandığımız hayvanların olmasını istersek, o zaman da zararlı haşerat ve çevremizdeki leşlerden, yaşanmaz bir ortamımız olurdu. Ama onlar rızıklarını yedikleri gibi, insanlara da temiz bir çevre bırakmış oluyorlar.<br />
<br />
Kedi, köpek ve yılanı dahi bu cevreci hayvanlar olarak görmeli ve onlara merhamet göstermeliyiz. Efendimiz (s.a.v.) bir hadislerinde de ‘Her kim ki haksız bir yere bir serçe dahi öldürür ise onun hesabını Allah sorar.’ Diyerek islamın hayvanlara ne kadar büyük bir önem verdiğini gösterir. Zaten o yüzden kur-an da hayvanlar alemi, ümmet olarak tanımlanır. Yani onlar da bir ümettir. Bunun yanında said-i nursi karıncalar için ‘bunlar millettir’ ifadeleri kullanıyor. Ve kendisine ikram edilen çorbayı dahi tanelerini karıncalara ikram edip kendisi ise ekmeğini çorbanın suyuna bandırarak yetindiğini görüyoruz. İşte bu yapılanların hepsi yüce Allah’ın insanalara verdiği merhametten kaynaklanıyor. Zaten olması gereken de fıtratten böyle olmasıdır. Yaratılanı yaratandan dolayı hoş görmek lazım. Hele bahar ayının gelmesiyle çevremizde bir çok hayvan görmemiz mümkündür. Bunların zararsızı olduğu gibi zararlısı da olabilir. Belki bizi rahatsız da edebilirler. Ama bütün bunlar, bize o hayvanları öldürme veya zarar verme yetkisi vermez.<br />
<br />
Mümkün mertebe yürüdüğümüz, oturduğumuz ve piknik yaptığımız alanlara dikkat etmeli, kendi keyfimiz için başka canlıların yaşam haklarını elinden almamalıyız.Yukarıda söylediğimiz hadis-i şerifte de olduğu gibi insanlar haksız bir yere aldıkları bir canın hesabını verecekler. Bu bilinçle davranmalı ve hassasiyetimizi ona göre gözstermeliyiz.<br />
<br />
Bir misal verecek olursak;Bir gün adamın biri, yolda yürürken pislik böceğini görüyor. Hayvancağız, Kendinden büyük bir pisliği yuvarlayıp yuvarlayıp duruyor. Hani belgesellerde ve bahçelerde bazan rastalamışızdır. Kendinden büyük bir gübreyi gün boyu yuvarlaya yuvarlaya sürekli onun peşinden gider. İşte adam da bu hayvanı görünce ‘ya Rabbi bu pis, işe yaramaz, hiç bir faydası olmayan hayvanı ne diye yarattın ki’ der. Ve günler geçer adam hastalanır, yatağa düşer. Hangi doktora gitse çare bulamazlar. Bir gün şehrin önde gelen doktoruna gider ve doktor teşhisi koyar. Çare olarak da; "o gübre böceğini iyice ezecen ve aç karna bir hafta boyunca her sabah yiyeceksin’’ der. Adam şaşırır ama yapacak bir şey de yoktur. Hemen doktorun dediğini yapar ve gerçekten de bir haftanın sonucunda bir şeyi kalmaz iyileşir. Bir gün bu adamın uzak bir yerde işi çıkar ve gemi ile gitmesi lazım. Adam gemiye biner ve yola koyulurlar bir süre gittikten sonra şiddetli fırtına çıkar ve insanlar dua etmeye ağlamaya başlar ama ne hikmetse bizim adamda hiç ses seda yok ve bir köşede oturmuş bekliyor. Bunu gören insanlar; "Gel dua edelim. Allah’a yalvaralım da bu fırtına dinsin derler." Adam hiç istifini bozmadan ‘yok arkadaş ben Allah’ın işlerine karışmam. Bir kez o gaflete düşüp karıştım, onda da gübre böceği yedirdi şimdi karışırsam kim bilir neler yapar. O yüzden o her şeyin en güzelini bilir.’der.<br />
<br />
Evet değerli dostlar onun hikmetinden sual olunmaz. O neyi yaratmışsa muhakkak bir sebebi vardır onun için çevremizde bize zararları var diye onların boşuna yaratıldığını düşünmeyelim muhakkak bir hikmeti vardır. Nasıl ki bir karıncanın lavaboya düştüğünü görünce bir kaç saat onun çıkarılması için uğraşan zat,o merhmeti o canlıya gösteriyorsa bizlerde bırakın lavaboya düşen karıncayı kurtarmayı, hatta bilerek karınca yuvasını tarumar eden bir insan haline dönüşebiliriz. O yüzden Allah’ın yarattığı canlılara merhamet göstermeliyiz ki Allah’ın da merhametini bekleyelim.<br />
<br />
alıntı-bedirhaber-Kadir GÜNEŞ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hayvandır Deyip Geçmeyin...<br />
<br />
İnsanlar yer yüzünün en şerefli mahlukatları olarak yaratılmışlardır. Dünya’da sayısız canlı türü olsa da, insan tüm canlıların hem efendisi hemde kullanıcısıdır. Yani yer yüzünde sayısız canlı, insan oğluna yardımcı olsunlar diye istifadelerine sunulmuştur. Nasıl ki insanın bir görevi olan Allah’a kulluk ve şükür ise diğer canlıların da Allah’a (c.c.) şükür görevleri yanında bir de insanoğluna yararlı olmak için elinden geleni gayri ihtiyari yapmaktadırlar.<br />
<br />
Bediüzzaman’nın ifadeleriyle, sivri sinek insan vücudundan kirli kanı emerek bir nebze doğal hacamat görevi yapıyor. Bunun yanında kartal, kurt ve karınca gibi hayvanlar her gün yeryüzünü ve denizi pisliklerden temizlemektedirler. Onlar Allah tarafından görevlendirilmiş temizlik ve sıhhiye memurlarıdır. Eğer onlar temizlemeseydiler, yeryüzü ve denizler pislikten geçilmez ve yaşanmaz bir hale gelirdi. Bu faydalarından dolayı insanın dışındaki canlılar da en az insan hayatı kadar önem taşır ve Allah katında onlara değer verilir. Çünkü bizlerin temiz bir atmosferde ve temiz bir ortamda yaşamamız için hayvanların varlığına ihtiyacımız vardır. Sadece etinden ve sütünden faydalandığımız hayvanların olmasını istersek, o zaman da zararlı haşerat ve çevremizdeki leşlerden, yaşanmaz bir ortamımız olurdu. Ama onlar rızıklarını yedikleri gibi, insanlara da temiz bir çevre bırakmış oluyorlar.<br />
<br />
Kedi, köpek ve yılanı dahi bu cevreci hayvanlar olarak görmeli ve onlara merhamet göstermeliyiz. Efendimiz (s.a.v.) bir hadislerinde de ‘Her kim ki haksız bir yere bir serçe dahi öldürür ise onun hesabını Allah sorar.’ Diyerek islamın hayvanlara ne kadar büyük bir önem verdiğini gösterir. Zaten o yüzden kur-an da hayvanlar alemi, ümmet olarak tanımlanır. Yani onlar da bir ümettir. Bunun yanında said-i nursi karıncalar için ‘bunlar millettir’ ifadeleri kullanıyor. Ve kendisine ikram edilen çorbayı dahi tanelerini karıncalara ikram edip kendisi ise ekmeğini çorbanın suyuna bandırarak yetindiğini görüyoruz. İşte bu yapılanların hepsi yüce Allah’ın insanalara verdiği merhametten kaynaklanıyor. Zaten olması gereken de fıtratten böyle olmasıdır. Yaratılanı yaratandan dolayı hoş görmek lazım. Hele bahar ayının gelmesiyle çevremizde bir çok hayvan görmemiz mümkündür. Bunların zararsızı olduğu gibi zararlısı da olabilir. Belki bizi rahatsız da edebilirler. Ama bütün bunlar, bize o hayvanları öldürme veya zarar verme yetkisi vermez.<br />
<br />
Mümkün mertebe yürüdüğümüz, oturduğumuz ve piknik yaptığımız alanlara dikkat etmeli, kendi keyfimiz için başka canlıların yaşam haklarını elinden almamalıyız.Yukarıda söylediğimiz hadis-i şerifte de olduğu gibi insanlar haksız bir yere aldıkları bir canın hesabını verecekler. Bu bilinçle davranmalı ve hassasiyetimizi ona göre gözstermeliyiz.<br />
<br />
Bir misal verecek olursak;Bir gün adamın biri, yolda yürürken pislik böceğini görüyor. Hayvancağız, Kendinden büyük bir pisliği yuvarlayıp yuvarlayıp duruyor. Hani belgesellerde ve bahçelerde bazan rastalamışızdır. Kendinden büyük bir gübreyi gün boyu yuvarlaya yuvarlaya sürekli onun peşinden gider. İşte adam da bu hayvanı görünce ‘ya Rabbi bu pis, işe yaramaz, hiç bir faydası olmayan hayvanı ne diye yarattın ki’ der. Ve günler geçer adam hastalanır, yatağa düşer. Hangi doktora gitse çare bulamazlar. Bir gün şehrin önde gelen doktoruna gider ve doktor teşhisi koyar. Çare olarak da; "o gübre böceğini iyice ezecen ve aç karna bir hafta boyunca her sabah yiyeceksin’’ der. Adam şaşırır ama yapacak bir şey de yoktur. Hemen doktorun dediğini yapar ve gerçekten de bir haftanın sonucunda bir şeyi kalmaz iyileşir. Bir gün bu adamın uzak bir yerde işi çıkar ve gemi ile gitmesi lazım. Adam gemiye biner ve yola koyulurlar bir süre gittikten sonra şiddetli fırtına çıkar ve insanlar dua etmeye ağlamaya başlar ama ne hikmetse bizim adamda hiç ses seda yok ve bir köşede oturmuş bekliyor. Bunu gören insanlar; "Gel dua edelim. Allah’a yalvaralım da bu fırtına dinsin derler." Adam hiç istifini bozmadan ‘yok arkadaş ben Allah’ın işlerine karışmam. Bir kez o gaflete düşüp karıştım, onda da gübre böceği yedirdi şimdi karışırsam kim bilir neler yapar. O yüzden o her şeyin en güzelini bilir.’der.<br />
<br />
Evet değerli dostlar onun hikmetinden sual olunmaz. O neyi yaratmışsa muhakkak bir sebebi vardır onun için çevremizde bize zararları var diye onların boşuna yaratıldığını düşünmeyelim muhakkak bir hikmeti vardır. Nasıl ki bir karıncanın lavaboya düştüğünü görünce bir kaç saat onun çıkarılması için uğraşan zat,o merhmeti o canlıya gösteriyorsa bizlerde bırakın lavaboya düşen karıncayı kurtarmayı, hatta bilerek karınca yuvasını tarumar eden bir insan haline dönüşebiliriz. O yüzden Allah’ın yarattığı canlılara merhamet göstermeliyiz ki Allah’ın da merhametini bekleyelim.<br />
<br />
alıntı-bedirhaber-Kadir GÜNEŞ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Terliksi hayvan deyip geçme...!!]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-terliksi-hayvan-deyip-gecme</link>
			<pubDate>Wed, 29 Jul 2015 17:49:17 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=29993">Rohan</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-terliksi-hayvan-deyip-gecme</guid>
			<description><![CDATA[TERLİKSİ HAYVAN (Paramaecium)<br />
<br />
<br />
Sekiz türü bilinmektedir. Yedi tânesi durgun veya akarsularda, biri acı sularda yaşar. Büyüklükleri 0,07 mm ile 0,30 mm arasında değişir. Mikroskopta görünüşü bir terliğe benzer. “Paramesyum” olarak da bilinir. Paramesyumda vücut “pelikula” denen sert bir örtüyle kaplıdır. Pelikula kıla benzer “sil” denilen 2500 kadar titrek tüyle örtülüdür. Bu stoplazmik tüylerin hareketiyle hayvan su içinde ekseni etrafında dönerek ilerler.<br />
<br />
İki çekirdeğe sahiptir. Büyüğüne “makro nukleus” küçüğüne “mikro nukleus” adı verilir. Büyük çekirdeğini kaybeden terliksi ölür. Pelikulanın dibinde, yuvalarında kıvrılı duran “trikosist” denen savunma iplikleri vardır. Tehlike anında gerilerek dışarı fırlarlar. Vücudun 2-3 misli kadar uzayabilirler. Bu yapılar, hayvanı bir yere bağlamakta, avını yakalamada ve korunmada kullanılır.<br />
<br />
Yiyecekleri; bakteriler, diğer küçük organizmalar ve organik maddelerdir. Hareketsizken ağız çevresindeki kirpiklerin hareketiyle bir su akımı meydana gelir. Ağız içine giren besin, ağız yutağının sonunda bir besin kofuluyla çevrilerek ağızdan ayrılır ve vücutta dolaşır. Besin enzimleriyle koful içinde sindirilir. Artık katı maddeler hücre anüsünden, vücutta biriken fazla su “kontraktil koful” denen boşaltım organelleriyle dışarı atılır. İki adet olan boşaltım kofulları sırayla çalışır. Biri çalışırken diğeri dinlenir. Yarım saat içinde vücut hacmine eşit suyu boşaltabilirler.<br />
<br />
Su birikintilerinin çoğunda terliksi hayvanlara rastlamak mümkündür. Bol oldukları zaman suyun yüzeyinde beyaz toz hâlinde gözle de fark edilebilirler.<br />
alıntı- rehber ansiklopedisi]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[TERLİKSİ HAYVAN (Paramaecium)<br />
<br />
<br />
Sekiz türü bilinmektedir. Yedi tânesi durgun veya akarsularda, biri acı sularda yaşar. Büyüklükleri 0,07 mm ile 0,30 mm arasında değişir. Mikroskopta görünüşü bir terliğe benzer. “Paramesyum” olarak da bilinir. Paramesyumda vücut “pelikula” denen sert bir örtüyle kaplıdır. Pelikula kıla benzer “sil” denilen 2500 kadar titrek tüyle örtülüdür. Bu stoplazmik tüylerin hareketiyle hayvan su içinde ekseni etrafında dönerek ilerler.<br />
<br />
İki çekirdeğe sahiptir. Büyüğüne “makro nukleus” küçüğüne “mikro nukleus” adı verilir. Büyük çekirdeğini kaybeden terliksi ölür. Pelikulanın dibinde, yuvalarında kıvrılı duran “trikosist” denen savunma iplikleri vardır. Tehlike anında gerilerek dışarı fırlarlar. Vücudun 2-3 misli kadar uzayabilirler. Bu yapılar, hayvanı bir yere bağlamakta, avını yakalamada ve korunmada kullanılır.<br />
<br />
Yiyecekleri; bakteriler, diğer küçük organizmalar ve organik maddelerdir. Hareketsizken ağız çevresindeki kirpiklerin hareketiyle bir su akımı meydana gelir. Ağız içine giren besin, ağız yutağının sonunda bir besin kofuluyla çevrilerek ağızdan ayrılır ve vücutta dolaşır. Besin enzimleriyle koful içinde sindirilir. Artık katı maddeler hücre anüsünden, vücutta biriken fazla su “kontraktil koful” denen boşaltım organelleriyle dışarı atılır. İki adet olan boşaltım kofulları sırayla çalışır. Biri çalışırken diğeri dinlenir. Yarım saat içinde vücut hacmine eşit suyu boşaltabilirler.<br />
<br />
Su birikintilerinin çoğunda terliksi hayvanlara rastlamak mümkündür. Bol oldukları zaman suyun yüzeyinde beyaz toz hâlinde gözle de fark edilebilirler.<br />
alıntı- rehber ansiklopedisi]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Deniz Anası Nedir? Özellikleri Nelerdir?]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-deniz-anasi-nedir-ozellikleri-nelerdir</link>
			<pubDate>Sun, 12 Jul 2015 12:01:37 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=29993">Rohan</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-deniz-anasi-nedir-ozellikleri-nelerdir</guid>
			<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Biyolojinin Temel Taşları]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-biyolojinin-temel-taslari</link>
			<pubDate>Thu, 02 Jul 2015 00:07:17 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=30053">LoRy</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-biyolojinin-temel-taslari</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #4682B4;" class="mycode_color"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Burada bir biyoloji öğretmeni yada öğrencisi olmaktan çok kültürlü bir insan olarak sahip olmamız gerekenbilgilerden paylaşacağım. Bizatihi ülkemizde, biyoloji öğretmenleri yada öğrencileri dahi temel düzeydeki biyoloji bilgilerinden yoksun durumda olabiliyor. Eğer sizde biyolojiye temelde biyolojiye dair birşeyler biliyorsanız yazın ve beraber kültürlenelim inşaallah. Vira bismillah</span></span><br />
<br />
<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1-) İnsanın kalbi 2 kulakçık ve 2 karıncık olmak üzere 4 odalıdır. Solda temiz, sağda kirli kan bulunur.</span></span></span><br />
<br />
...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #4682B4;" class="mycode_color"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Burada bir biyoloji öğretmeni yada öğrencisi olmaktan çok kültürlü bir insan olarak sahip olmamız gerekenbilgilerden paylaşacağım. Bizatihi ülkemizde, biyoloji öğretmenleri yada öğrencileri dahi temel düzeydeki biyoloji bilgilerinden yoksun durumda olabiliyor. Eğer sizde biyolojiye temelde biyolojiye dair birşeyler biliyorsanız yazın ve beraber kültürlenelim inşaallah. Vira bismillah</span></span><br />
<br />
<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1-) İnsanın kalbi 2 kulakçık ve 2 karıncık olmak üzere 4 odalıdır. Solda temiz, sağda kirli kan bulunur.</span></span></span><br />
<br />
...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[40 Konuda Hücre]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-40-konuda-hucre</link>
			<pubDate>Tue, 27 Dec 2011 10:31:58 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=20840">goldenage</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-40-konuda-hucre</guid>
			<description><![CDATA[Bir yapı veya eserdeki harikalığı anlayabilmek ve takdir edebilmek için, çoğu zaman o yapı veya eser hakkında detaylı bilgi edinmek, onun hakkında düşünmek gerekir. <br />
<br />
Birçok harika özelliğe sahip olan insan vücudu için de aynı durum söz konusudur. İnsan eğer detayları öğrenmez ve bunlar üzerinde düşünmezse, her an iç içe yaşadığı mucizelerin farkına varamaz. Oysa, karşıdan gelen arabanın kendisine çarpacağını zannedip korktuğunda, gribe yakalandığında, kan basıncı yükseldiğinde ya da bir arkadaşı ile karşılaşıp selamlaştığında, her insanın vücudunda olağanüstü olaylar gerçekleşir. Saniyeler, hatta saliseler içinde gözle görülemeyecek kadar küçük moleküller, insanın içinde arı gibi çalışarak, insanın kendisinin dahi anlamakta güçlük çekeceği kadar karmaşık olan ve çok fazla bilgi ve uzmanlık gerektiren işler yaparlar. <br />
<br />
Tüm evreni, canlıları ve insanı yaratan Yüce Allah, şüphesiz bu kusursuz sistemleri ve muhteşem yetenekleri olan molekülleri bir amaçla yaratmıştır. Bu nedenle akıl ve vicdan sahibi her insan, Allah'ın yaratışındaki mucizeleri öğrenmeli ve bunlar üzerinde düşünmelidir. Bu kitap da, Rahman ve Rahim olan Rabbimiz'in varlığının bazı delillerini, O'nun yaratışındaki kusursuzluğu herkesin kolayca görüp anlayabileceği ve üzerinde düşünebileceği şekilde anlatmak için hazırlanmıştır.<img src="http://globalkitap.com/Images/61f0d.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 61f0d.jpg]" class="mycode_img" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bir yapı veya eserdeki harikalığı anlayabilmek ve takdir edebilmek için, çoğu zaman o yapı veya eser hakkında detaylı bilgi edinmek, onun hakkında düşünmek gerekir. <br />
<br />
Birçok harika özelliğe sahip olan insan vücudu için de aynı durum söz konusudur. İnsan eğer detayları öğrenmez ve bunlar üzerinde düşünmezse, her an iç içe yaşadığı mucizelerin farkına varamaz. Oysa, karşıdan gelen arabanın kendisine çarpacağını zannedip korktuğunda, gribe yakalandığında, kan basıncı yükseldiğinde ya da bir arkadaşı ile karşılaşıp selamlaştığında, her insanın vücudunda olağanüstü olaylar gerçekleşir. Saniyeler, hatta saliseler içinde gözle görülemeyecek kadar küçük moleküller, insanın içinde arı gibi çalışarak, insanın kendisinin dahi anlamakta güçlük çekeceği kadar karmaşık olan ve çok fazla bilgi ve uzmanlık gerektiren işler yaparlar. <br />
<br />
Tüm evreni, canlıları ve insanı yaratan Yüce Allah, şüphesiz bu kusursuz sistemleri ve muhteşem yetenekleri olan molekülleri bir amaçla yaratmıştır. Bu nedenle akıl ve vicdan sahibi her insan, Allah'ın yaratışındaki mucizeleri öğrenmeli ve bunlar üzerinde düşünmelidir. Bu kitap da, Rahman ve Rahim olan Rabbimiz'in varlığının bazı delillerini, O'nun yaratışındaki kusursuzluğu herkesin kolayca görüp anlayabileceği ve üzerinde düşünebileceği şekilde anlatmak için hazırlanmıştır.<img src="http://globalkitap.com/Images/61f0d.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 61f0d.jpg]" class="mycode_img" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[8. SINIF DERS KİTABI]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-8-sinif-ders-kitabi</link>
			<pubDate>Sat, 02 May 2009 23:23:03 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=12127">ahirzaman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-8-sinif-ders-kitabi</guid>
			<description><![CDATA[FEN VE TEKNOLOJİ İLKÖĞRETİM 8. SINIF DERS KİTABINDA GEÇEN DARWİNİST İDDİALARA CEVAPLAR<br />
<br />
s. 46<br />
&#8220;Adaptasyonların evrime katkıda bulundukları&#8221; aldatmacası: <br />
-    Adaptasyon &#8220;uyum sağlama&#8221; demektir. Bir canlının, bulunduğu çevrede daha iyi yaşamasını ve üremesini sağlayan özelliğidir.<br />
<br />
-    Evrim teorisi, adaptasyon kavramına iddialarını kanıtlayabilmek amacıyla bir anlam daha ekler ve içinde bulunduğu koşullara adaptasyon sağlayan canlıların zaman içinde tür değiştirdiklerini iddia eder. Ancak bu bir aldatmacadır. <br />
<br />
-    Bir canlı türü, "genetik potansiyeli" olanak verdiği ölçüde bulunduğu ortamdaki değişikliklere adapte olur. Eğer "genetik potansiyeli" bu değişikliklere adapte olmasına imkan vermiyorsa, o zaman bu tür, değişen koşullara adapte olamaz ve zaman içinde yok olur.<br />
<br />
-    Bir canlı, bulunduğu ortama uyum sağlamadığı takdirde hiçbir zaman yeni özellikler edinip başka bir türe dönüşemez. Yaşamını kolaylaştıracak yeni bir organa veya uzva sahip olmaz. Kendi genetik bilgisi içinde küçük değişimler gösterse de her zaman aynı türün bireyi olarak kalır. <br />
<br />
-    Dolayısıyla adaptasyonları evrime delil olarak göstermek, tıpkı doğal seleksiyon mekanizmasını evrime delil olarak göstermek gibi bir aldatmacadır.<br />
<br />
<br />
s. 47 <br />
&#8220;Doğal seçilimin yeni türlerin ortaya çıkışını sağladığı&#8221; iddiasının geçersizliği: <br />
<br />
-    Söz konusu ders kitabında, Lamarck&#8217;ın evrim fikrinin geçersizliğinin belirtilmesinden hemen sonra, Darwin&#8217;in evrim iddiası tanıtılmıştır. Darwin&#8217;in doğal seleksiyonla türlerin oluştuğuna dair iddiasına ise ünlü sanayi devrimi kelebekleri senaryosu örnek olarak verilmiştir. <br />
<br />
-    Sanayi devrimi kelebekleri senaryosu bir doğal seçilim örneğidir. Fakat bu örnekte hiçbir zaman yeni bir tür oluşmamış, türlere yeni bir bilgi eklenmemiştir. Dolayısıyla bu, bir evrimleşme örneği değildir. <br />
<br />
-    İngiltere'de endüstri devriminin başladığı sıralarda, Manchester yöresindeki ağaçların kabukları açık renklidir. Bu nedenle bu ağaçların üzerlerine konan koyu renkli güve kelebekleri, bunlarla beslenen kuşlar tarafından kolayca fark edilir ve avlanırlar. Fakat elli yıl sonra endüstri kirliliğinin sonucunda ağaçların kabukları koyulaşır ve buna bağlı olarak bu kez açık renkli güveler kuşlar tarafından sık olarak avlanmaya başlarlar. Sonuçta açık renkli kelebekler sayıca azalırken, koyu renkliler fark edilmedikleri için çoğalır.<br />
<br />
-    Ancak bunun sözde evrim ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü yaşanan doğal seleksiyon, daha önce doğada var olmayan bir türü ortaya çıkarmış değildir. Endüstri devrimi öncesinde de kelebek popülasyonu içinde siyah bireyler zaten vardır. Sadece, var olan kelebek türlerinin sayıları değişmiştir. Kelebekler "tür değişimi"ne yol açacak biçimde yeni bir organ ya da özellik edinmemişlerdir.<br />
<br />
-    Darwinistler söz konusu iddiayı, sahte evrime delil olarak gösterebilmek için sahtekarlığa başvurmaktan da geri kalmamışlardır. Amatör bir biyolog olan H.B.D. Kettlewell, söz konusu iddianın evrimleşme olduğunu ispat edebilmek için ölü kelebekleri ağaç kabuklarına TUTKALLA YAPIŞTIRIP resimlerini çekmiş ve yayınlamıştır. Bunun bir sahtekarlık olduğu ise bir süre sonra bir Amerikalı biyoloji öğretmeni tarafından ortaya çıkarılmış ve pek çok Darwinist bu sahtekarlığın bir utanç vesilesi olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştır. <br />
<br />
-    Sonuç olarak sanayi kelebekleri hikayesi, bir Darwinist sahtekarlıktır ve hiçbir şekilde sözde evrime delil teşkil etmemektedir. Darwinistler, bir kanıt getirmek istiyorlarsa, türlerde yeni özelliklerin geliştiğini ve türlerin birbirine dönüşümünü gösteren ara fosilleri gösterebilmelidirler. Ancak ellerinde tek bir tane bile delil yoktur. Dolayısıyla iddiaları, demagojiden öteye geçememekte, bilimsel bulgulara kesin olarak karşı gelmektedir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[FEN VE TEKNOLOJİ İLKÖĞRETİM 8. SINIF DERS KİTABINDA GEÇEN DARWİNİST İDDİALARA CEVAPLAR<br />
<br />
s. 46<br />
&#8220;Adaptasyonların evrime katkıda bulundukları&#8221; aldatmacası: <br />
-    Adaptasyon &#8220;uyum sağlama&#8221; demektir. Bir canlının, bulunduğu çevrede daha iyi yaşamasını ve üremesini sağlayan özelliğidir.<br />
<br />
-    Evrim teorisi, adaptasyon kavramına iddialarını kanıtlayabilmek amacıyla bir anlam daha ekler ve içinde bulunduğu koşullara adaptasyon sağlayan canlıların zaman içinde tür değiştirdiklerini iddia eder. Ancak bu bir aldatmacadır. <br />
<br />
-    Bir canlı türü, "genetik potansiyeli" olanak verdiği ölçüde bulunduğu ortamdaki değişikliklere adapte olur. Eğer "genetik potansiyeli" bu değişikliklere adapte olmasına imkan vermiyorsa, o zaman bu tür, değişen koşullara adapte olamaz ve zaman içinde yok olur.<br />
<br />
-    Bir canlı, bulunduğu ortama uyum sağlamadığı takdirde hiçbir zaman yeni özellikler edinip başka bir türe dönüşemez. Yaşamını kolaylaştıracak yeni bir organa veya uzva sahip olmaz. Kendi genetik bilgisi içinde küçük değişimler gösterse de her zaman aynı türün bireyi olarak kalır. <br />
<br />
-    Dolayısıyla adaptasyonları evrime delil olarak göstermek, tıpkı doğal seleksiyon mekanizmasını evrime delil olarak göstermek gibi bir aldatmacadır.<br />
<br />
<br />
s. 47 <br />
&#8220;Doğal seçilimin yeni türlerin ortaya çıkışını sağladığı&#8221; iddiasının geçersizliği: <br />
<br />
-    Söz konusu ders kitabında, Lamarck&#8217;ın evrim fikrinin geçersizliğinin belirtilmesinden hemen sonra, Darwin&#8217;in evrim iddiası tanıtılmıştır. Darwin&#8217;in doğal seleksiyonla türlerin oluştuğuna dair iddiasına ise ünlü sanayi devrimi kelebekleri senaryosu örnek olarak verilmiştir. <br />
<br />
-    Sanayi devrimi kelebekleri senaryosu bir doğal seçilim örneğidir. Fakat bu örnekte hiçbir zaman yeni bir tür oluşmamış, türlere yeni bir bilgi eklenmemiştir. Dolayısıyla bu, bir evrimleşme örneği değildir. <br />
<br />
-    İngiltere'de endüstri devriminin başladığı sıralarda, Manchester yöresindeki ağaçların kabukları açık renklidir. Bu nedenle bu ağaçların üzerlerine konan koyu renkli güve kelebekleri, bunlarla beslenen kuşlar tarafından kolayca fark edilir ve avlanırlar. Fakat elli yıl sonra endüstri kirliliğinin sonucunda ağaçların kabukları koyulaşır ve buna bağlı olarak bu kez açık renkli güveler kuşlar tarafından sık olarak avlanmaya başlarlar. Sonuçta açık renkli kelebekler sayıca azalırken, koyu renkliler fark edilmedikleri için çoğalır.<br />
<br />
-    Ancak bunun sözde evrim ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü yaşanan doğal seleksiyon, daha önce doğada var olmayan bir türü ortaya çıkarmış değildir. Endüstri devrimi öncesinde de kelebek popülasyonu içinde siyah bireyler zaten vardır. Sadece, var olan kelebek türlerinin sayıları değişmiştir. Kelebekler "tür değişimi"ne yol açacak biçimde yeni bir organ ya da özellik edinmemişlerdir.<br />
<br />
-    Darwinistler söz konusu iddiayı, sahte evrime delil olarak gösterebilmek için sahtekarlığa başvurmaktan da geri kalmamışlardır. Amatör bir biyolog olan H.B.D. Kettlewell, söz konusu iddianın evrimleşme olduğunu ispat edebilmek için ölü kelebekleri ağaç kabuklarına TUTKALLA YAPIŞTIRIP resimlerini çekmiş ve yayınlamıştır. Bunun bir sahtekarlık olduğu ise bir süre sonra bir Amerikalı biyoloji öğretmeni tarafından ortaya çıkarılmış ve pek çok Darwinist bu sahtekarlığın bir utanç vesilesi olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştır. <br />
<br />
-    Sonuç olarak sanayi kelebekleri hikayesi, bir Darwinist sahtekarlıktır ve hiçbir şekilde sözde evrime delil teşkil etmemektedir. Darwinistler, bir kanıt getirmek istiyorlarsa, türlerde yeni özelliklerin geliştiğini ve türlerin birbirine dönüşümünü gösteren ara fosilleri gösterebilmelidirler. Ancak ellerinde tek bir tane bile delil yoktur. Dolayısıyla iddiaları, demagojiden öteye geçememekte, bilimsel bulgulara kesin olarak karşı gelmektedir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ENZİMLERİN YAPISI VE İŞLEYİŞİ]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-enzimlerin-yapisi-ve-isleyisi</link>
			<pubDate>Wed, 07 May 2008 16:21:58 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=0">Kayıtsız</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-enzimlerin-yapisi-ve-isleyisi</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #008000;" class="mycode_color">Enzimler, Proteinlerden yapılmışlardır ve doğal olarak yalnız canlılar tarafından sen¤¤¤lenirler. Hücre içerisinde meydana gelen binlerce tepkimenin hızını ve özgüllüğünü düzenlerler. Çok defa hücre dışında da etkinliklerini korurlar.Solunumun, büyümenin, kas kasılmasının, sinirdeki iletimin, fotosen¤¤¤in, azot bağlanmasının, deaminasiyonun, sindirim vs.'nin temelini oluştururlar.Canlı hücrelerde tepkimeler kural olarak 0-50°C; çoğunlukla da 20-42°C arasında meydana gelir. Bu sıcaklıkta tepkimelerin oluşması biyokatalizör denen enzim ya da fermentlerle olur. Bu, aktivasyon enerjisinin düşürülmesi ile olur.Başlangıçta "E n z i m" terimi, sindirim kanalında olduğu gibi bir çözelti ya da sıvı içerisinde etki ettiği durumlarda (Kühn 1878); buna karşın "Ferment = Maya" terimi çoğunluk hamur mayasında olduğu gibi, hücreye bağlı olduğu durumlarda kullanılmıştır. Buchner (1897), fermentlerin de hücre dışında etki ettiğini bulunca iki terim arasındaki farklılık ortadan kalkmış oldu. Her iki terim arasında bugün herhangi bir fark olmamakla beraber, bakteri, mantar ve diğer hücreli enzima tik işlevler, mayalanma ve etki maddeleri de ferment olarak kullanılacaktır.Enzim lerin özellikleri:Yalıtılan enzimlerin tümü protein yapısındadır ya da protein kısmı bulundururlar. Etki ettiği maddenin sonuna "Ase = Az" eki getirilerek ya da katalizlediği tepkimenin çeşidine göre adlandırılırlar. Örneğin, kitine etki eden kitinaz enzimi vs. Çok defa renksizdirler, bazen sarı, yeşil, mavi, kahverengi ya da kırmızı olabilirler. Suda ya da sulandırılmış tuz çözeltisinde çözülebilirler. Fakat mitokondrilerde bulunan enzimler lipoproteinler ile bağlandığından (bir fosfolipit-protein kompleksi) suda çözünmez. Enzimlerin etkinlikleri akıllara durgunluk verecek derecededir; örneğin, sığır karaciğerinden elde edilen ve bir molekül demir içeren katalaz enzimi, bir dakikada, O C°'de 5.000.000 hidrojen peroksit (H2Cy molekülünü H2O ve 1 /2 O2'ye parçalayabilir. Enzimin etki ettiği bileşiğe "Substrat" denir; bu durumda hidrojen peroksit katalazın substratıdır. Enzimin saniyede etki ettiği substrat molekül sayışma Enzimin Etkinlik Değeri = Turnover Sayışı denir. Bu O C°'de katalaz enzimi için 5.000.000 dür. Bazı enzimler tepkimelerde yan ürün olarak vücutta H2O2 meydana getirdiğinden ve bu da vücut için zehirli olduğundan, katalaz enzimi onları sürekli parçalayarak hücreleri korur. Bir molekül katalaz enziminin parçaladığı H2O2'i demir atomu yalnız başına ancak 300 senede parçalayabilir. Ya da mol başına aktivasyon enerjisi için 18.000 kalori vermek gerekir. Kolloyidal platin bu aktivasyon enerjisini 11.700 Kal./Mol.'a, katalaz enzimi de 5500 Kal./Mol.'a düşürür. Bazı enzimler çok özgüldür; yalnız bir substrata etki eder. örneğin, üreaz yalnız üreye etki ederek onu amonyak ve CO2'de parçalar. Halbuki bazıları çeşitli substratlara etki eder; dolayısıyla daha az özgüldürler, örneğin peroksidaz başta hidrojen peroksit olmak üzere birçok bileşiğe etki eder. Bazı enzimler yalnız bazı bağlar için özgüldür, örneğin pankreastan salgılanan lipaz, yağlardaki ester bağlarına etki eder.Kuramsal olarak enzimli tepkimeler dönüşlüdür; enzim, tepkimenin yönünü değil dengenin oranım saptar. Tipik örnek, lipazın yağı parçalaması; fakat aynı zamanda gliserin ile yağ asitlerini birleştirmesidir. Ortamda sadece yağ asidi ya da sadece gliserin ile yağ asitlerinin birleşimi varsa denge ona göre, Yağ -------&gt; gliserin + 3 yağ asidi şeklinde olur. Denge noktası, yani tepkimenin hangi yöne gideceği termodinamik yasalanna göre belirlenir. Çünkü denge bir tarata doğru giderken enerji verir, tersine enerji alır.Enerjiye gereksinim gösteren tepkimelerin, enerji meydana getiren tepkimelerle aynı zamanda meydana gelmesi gerekir ya da enerji herhangi bir şekilde önceden depo edilmelidir. Canlı bünyesinde enerji depo etme, fosfor esterleri şeklinde olur. Yaşamsal işlevlerin yürütülmesinde ATP (adenozin trifosfat) en önemlilerindendir; bu bileşik batarya gibi görev yapar.Enzimler hücrede bir takım 'team' halinde çalışır; birinin son ürünü kendisinden sonraki enzimin substratını yapar, örneğin, amilaz enzimi nişastayı iki zincirli maltoza, maltaz enzimi ise maltozu tek zincirli glikoza çevirir. Bir seri enzim aracılığıyla (11 kadar), daha sonra göreceğimiz gibi, glikoz da laktik aside çevrilir vs.Enzimlerin Yapısı:Tüm enzim proteinleri genler tarafından şifrelenir. Dolayısıyla amino asit dizilimi kendine özgüdür (bir gen-bir enzim kuralını hatırlayınız). Bazı enzimler (pepsin ve üreaz gibi) yalnız proteinden oluşmuştur. Fakat diğer çoğunluğu iki farklı kısımdan meydana gelmiştir. Bunlar:a) Protein Kısmı (enzimin apoenzim kısmı): Bu kısım enzimin hangi maddeye etki edeceğini saptar.b) Koenzîm Kısmı: Organik ya da inorganik, çok defa fosfattan meydana gelmiş, protein kısmına göre çok daha küçük moleküllü bir kısmıdır. Enzimde işlev gören ve esas iş yapan kısım bu kısımdır. Koenzim kısmı genellikle protein kısmından ayrılabilir ve analizlerinde birçok vitamini bünyesinde bulundurduğu (thiamin, niacin, riboflavin vs.) görülmüştür. Buradan şu genelleştirmeyi yapabiliriz: Bütün vitaminler hücrede enzimlerin koenzim kısmı olarak ¤¤¤¤ görürler. Ne koenzim ne de apoenzim kısmı yalnız başına etkindir. Bazı enzimler ortama yalnız belirli iyonlar eklendiğinde etkindirler, örneğin bazı enzim zincirine ancak Mg++ iyonu eklenince glikozu laktik aside çevirebilir. Tükrükteki amilaz nişastayı yalnız Cl iyonlarının bulunduğu ortamda parçalayabilir. Canlı bünyesinde bulunan eser elementler, Mn, Cu, Zn, Fe ve diğer elementler bu enzimatik işlevlerde aktivatör olarak kullanılır. Bazen enzimin iş görebilmesi için bir metal iyonuna gereksinim vardır. Yani koenzim kısmı metal iyonu ise (Ca++, K++ Mg+, Zn++) buna "Kofaktör" denir. Enzimin etkinlik göstermesi için gereksinme duyduğu organik moleküllere "K o e n z i m" denir. Bazı durumlarda koenzim kısmı apoenzim kısmına kuvvetlice (kovalent) bağlanmıştır; bu sıkı bağlanan kısma "Prostetik Grup"; prostetik grupla apoenzim kısmının her ikisine birden de "Holoenzim" denir. Koenzimlerden önemli olanların bazılarını hücre metabolizmasında göreceğiz.Enzimlerin bir kısmı sitoplazmaya serbestçe dağılmış olarak, diğer bir kısmı da hücredeki bazı yapılara sıkıca bağlanmış olarak bulunur. Laktik asit, amino asit ve yağ asitlerinden türeyen maddeleri karbondioksit ve suya kadar parçalayan solunum enzimleri, mitokondri zarlarının yapışma katılır. Keza ribozomların işlevsel bütünlüğüne katılan enzimler de bu tiptir. Dokulardaki enzimler değişik yöntemlerle saptanabilir.Enzimler in Sınıflandırılması:Her enzimin 4 rakamlı bir numarası vardır, örneğin, 3.6.1.3. "ATP fosfohidrolaz" da birinci numara sınıfını, ikinci numara alt sınıfını, üçüncü numara grubunu, dördüncü numara da kendine özgü sıra numarasını) verir. Buna göre enzim sınıfları şunlardır:1. Oksidoredüktazlar: Redoks tepkimelerini katalizler.a) Dehidrogenazlar: elektron kazandırıcı tepkimeleri etkilerler.b) Oksidazlar: Elektron kaybeden tepkimeleri etkilerler.c) Redüktazlar: Substratı bir redüktör aracılığıyla indirgeyen enzimlere denir. örneğin asetaldehit redüktaz, asetaldehiti alkole redükler.d) Transhidrogenazlar: Bir molekülden diğerine hidrojen taşıyarak onu redüklerler.e)Hidroks ilazlar: Substratlarına bir hidroksil ya da su molekülü katan enzimlere denir, örneğin, fenilalanin hidroksilaz bir hidroksil grubunu fenilalanine ekleyerek onu tirozine dönüştürür.Transferaz Enzimler: Hidrojenin dışında bir atomun veya atom grubunun (metil, karboksil, glikozil, amino, fosfat grupları) bir molekülden diğerine aktarılmasını sağlarlar.Dekarboksil azlar: Karboksilik asitlerden CO2 çıkmasını sağlarlar.3. Hidrolaz Enzimler: Bir molekül su sokmak suretiyle ya da su molekülü aracılığıyla moleküllerin yıkılmasını sağlayan enzimlerdir. Ester, peptit, asitanhidrit ve glikozidik bağlarına etki ederler.a) Esterazlar: Ester bağım yıkan enzimlerdir (lipaz, ribonükleaz, fosfataz, pirofosfataz, glikozidaz).b) Proteazlar: Peptit bağım yıkan ezimlerdir (proteinaz).4. Liazlar: Su molekülü çıkarmadan molekülleri yıkan enzimlerdir, örneğin C-C bağı, aldolaz ve dekarboksilazla yıkılır. Keza C-0 ve C-N bağım yıkanlar da vardır.5. izomerazlar: Molekül içinde değişiklik yaparak onun uzayda dizilişin! değiştiren enzimlerdir. Örneğin razemaz, epimeraz.6. Ligazlar (= Sentetazlar): Enerji kullanarak substrat moleküllerinin birbirine bağlanmasını; örneğin amino asitlerin ve yağ asitlerinin aktifleşmesini sağlarlar.Enzimlerin Çalışma Mekanizmasıaha önce de değindiğimiz gibi enzimin hangi substratla çalışılacağını saptayan kısmı apoenzim kısmıdır. Demek ki apoenzim kısmıyla substrat arasında bir ilişki vardır. Alman kimyacısı EMIL FISCHER tarafından bunun kilit anahtar uyumu gibi olacağı savunulmuştur. Koenzim kısmı daha çok kimyasal bağa yakın olarak işlev gösterir, örneğin ester bağlarını parçalar vs. öyle anlaşılıyor ki enzimin apoenzim kısmı bir ya da birkaç yerinden (aktif bölgelerden) substrat molekülüne yapışıyor ya da bağlanıyor (yani bir enzim-substrat kompleksi oluşturuyor) ve bu arada koenzim kısmı substrat üzerindeki bağlarla gerçek anlamda birleşmeye veya bağlanmaya giderek onu parçalıyor. Elinde kazması olan bir yol işçisi, kazacağı yeri kendisi saptamasına karşın (apoenzim kısmı), kazma işlemini yapan kazmanın kendisidir (koenzim kısmı). Enzimlerde kural aynıdır. Enzimlerin kimyasal yapıları, özellikle üçüncül yapıları tam olarak bilinmediğinden (ilk yapışı açıklanan enzim ribonukleaz, 124 amino asitten meydana gelmiştir) çalışma mekanizmaları da hala tam anlamıyla açıklığa kavuşturulamamıştır.E nzimlerin Çalışmasına Etki Eden Faktörler : SıcaklıkSıcaklık 10 °C yükseldiğinde tepkime hızı iki misli artar; yani tepkime hızının yükselmesi, sıcaklıkla doğru orantılıdır. Fakat belirli bir noktadan itibaren düşmeye başlar ve tamamen durur. En iyi çalışabileceği sıcaklığa Optimum Sıcaklık denir. Yüksek sıcaklıklarda enzimler etkisizdirler (genellikle 55-60 °C'de). Bazı ılıcalarda yosunlar 80 °C'de yaşabilirler; fakat bunun üzerindeki sıcaklıklarda enzimleri tamamen koagüle olur ve bir daha etkili hale geçemez. Optimum noktanın biraz üzerinde enzimler etkisiz olmasına karşın, sıcaklık düşünce tekrar etkili hale geçebilirler. Fakat bu sıcaklığın devamı ya da sıcaklığın biraz daha yükselmesi enzimlerin etkinliğini sonsuz olarak ortadan kaldırır. Enzimlerin etkisiz hale geçmeleri ile proteinlerin koagüle olması arasında büyük bir ilişkinin olması, onların, büyük bir kısminin proteinlerden yapıldığım kanıtlar. Doğal olarak enzimler, proteinlerin bir kısmı gibi üçüncül yapıya sahiptir veya en azından moleküllerinin bir kısmı bu yapıdadır. Fakat yüksek sıcaklıklarda bu helozonik ya da üçüncül yapı parçalandığından ya da birbiri üzerine yığıldığından, protein koagüle olur ve enzim etkisiz hale geçer (sütün kaynatılmasında, bakteri enzimlerinin etkisiz hale geçmesi ile ekşime önlenir; bu yoldan teknikte büyük ölçüde yararlanılır; konserve vs. yapımında). Düşük sıcaklıklar enzimin etkinliğini azaltır. 0°C'de enzim ya hiç ya da pek az işlev gösterir; fakat soğuğun enzimin yapışım bozduğu görülmemiştir. Sıcaklık eski hale döndüğünde etkinlik yine başlar (dondurmak suretiyle besin maddelerinin saklanması, yine enzimlerin etkisiz hale geçirilmesiyle sağlanır), insan vücudunda, daha doğrusu sabit sıcaklıklı hayvanlardaki enzimler çoğunluk 37°C'de optimum etkindirler. Daha yüksek sıcaklıklarda (çocuklarda 42, yetişkinlerde 41 °C) enzimler etkisizleşirler; çok defa da koagüle olurlar.pH:Enzimler pH değişimine karşı çok duyarlıdırlar. Genellikle çok fazla asidik ve alkalik ortamda etkisizdirler. Bazı hallerde enzimler en yüksek etkinliği belirli bir pH derecesinde gösterirler. Bu pH derecesine "Optimum pH" denir. Örneğin, proteini parçalayan pepsin, midenin 2 pH'lık asidik ortamında maksimum çalışır; buna zıt olarak pankreastan salgılanan ve yine protein sindiriminde rol alan tripsin, ancak 8,5 pH'de optimum olarak çalışabilir. pH'la ilgili olmasının nedeni, yapılarında proteinleri taşımalarındandır. Ola ki, pH'a bağlı olarak protein molekülü üzerinde çeşitli elektrik yüklenmeleri ve buna bağlı olarak dış yüz şekli (üçüncül yapı) meydana gelmekte ve substratla-enzim uyuşmasını sağlamaktadır. Belki de bu elektrik yüklenmesi enzim-substrat arasındaki çekiciliği artırmaktadır. Kuvvetli asitler ve bazlar enzimleri koagüle ederler.Enzim /Substrat Derişimi:Eğer pH ve sıcaklık sabit tutulursa, enzim/substrat derişimi arasındaki orana bağlı olarak bir tepkime hızı görülür. Substratın ya da enzimin fazla olması bu hızı değişik şekillerde etkileyebilir. Bol substrat bulunan bir ortama eklenecek enzim, son ürünün miktarım artıracaktır.Diğer Kimyasal Maddeler ve Suyun Etkisi:Birçok kimyasal madde enzimleri etkisiz hale getirir; örneğin, siyanit, solunumda önemli rol oynayan sitokrom oksidaz enzimin! etkileyerek inhibe eder (Şekil 2.15/c). Ölüm meydana gelebilir. Florit, glikozu laktik aside çeviren enzim kademele-rine etki eder. Hatta enzimin bizzat kendisi zehir etkisi yapabilir; örneğin, 1 mg. kristal tripsin, farenin damarına enjekte edilirse ölüm meydana gelir. Bazı yılan, arı ve akrep zehirleri de enzimatik etki göstererek kan hücrelerin! ya da diğer dokuları tahrip ederler.Enzimlerin büyük bir kısmı işlevlerini su içerisinde gösterdiklerinden, suyun miktarı da enzim işlevinde etken bir koşuldur. Genellikle % 15'in altında su içeren ortamlarda, enzimler işlev göstermezler. Reçel ve pekmez yapımında bu faktör önemlidir. Sulandırılan reçelin, balın ya da pekmezin vs.'nin mayalanması ve ekşi-mesi bu yüzdendir. Hatta tahıl alımlarında su oranının % 15'in altında istenmesi de bu nedene dayanır.Prof. Dr. Ali Demirsoy<br />
alıntıdır</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #008000;" class="mycode_color">Enzimler, Proteinlerden yapılmışlardır ve doğal olarak yalnız canlılar tarafından sen¤¤¤lenirler. Hücre içerisinde meydana gelen binlerce tepkimenin hızını ve özgüllüğünü düzenlerler. Çok defa hücre dışında da etkinliklerini korurlar.Solunumun, büyümenin, kas kasılmasının, sinirdeki iletimin, fotosen¤¤¤in, azot bağlanmasının, deaminasiyonun, sindirim vs.'nin temelini oluştururlar.Canlı hücrelerde tepkimeler kural olarak 0-50°C; çoğunlukla da 20-42°C arasında meydana gelir. Bu sıcaklıkta tepkimelerin oluşması biyokatalizör denen enzim ya da fermentlerle olur. Bu, aktivasyon enerjisinin düşürülmesi ile olur.Başlangıçta "E n z i m" terimi, sindirim kanalında olduğu gibi bir çözelti ya da sıvı içerisinde etki ettiği durumlarda (Kühn 1878); buna karşın "Ferment = Maya" terimi çoğunluk hamur mayasında olduğu gibi, hücreye bağlı olduğu durumlarda kullanılmıştır. Buchner (1897), fermentlerin de hücre dışında etki ettiğini bulunca iki terim arasındaki farklılık ortadan kalkmış oldu. Her iki terim arasında bugün herhangi bir fark olmamakla beraber, bakteri, mantar ve diğer hücreli enzima tik işlevler, mayalanma ve etki maddeleri de ferment olarak kullanılacaktır.Enzim lerin özellikleri:Yalıtılan enzimlerin tümü protein yapısındadır ya da protein kısmı bulundururlar. Etki ettiği maddenin sonuna "Ase = Az" eki getirilerek ya da katalizlediği tepkimenin çeşidine göre adlandırılırlar. Örneğin, kitine etki eden kitinaz enzimi vs. Çok defa renksizdirler, bazen sarı, yeşil, mavi, kahverengi ya da kırmızı olabilirler. Suda ya da sulandırılmış tuz çözeltisinde çözülebilirler. Fakat mitokondrilerde bulunan enzimler lipoproteinler ile bağlandığından (bir fosfolipit-protein kompleksi) suda çözünmez. Enzimlerin etkinlikleri akıllara durgunluk verecek derecededir; örneğin, sığır karaciğerinden elde edilen ve bir molekül demir içeren katalaz enzimi, bir dakikada, O C°'de 5.000.000 hidrojen peroksit (H2Cy molekülünü H2O ve 1 /2 O2'ye parçalayabilir. Enzimin etki ettiği bileşiğe "Substrat" denir; bu durumda hidrojen peroksit katalazın substratıdır. Enzimin saniyede etki ettiği substrat molekül sayışma Enzimin Etkinlik Değeri = Turnover Sayışı denir. Bu O C°'de katalaz enzimi için 5.000.000 dür. Bazı enzimler tepkimelerde yan ürün olarak vücutta H2O2 meydana getirdiğinden ve bu da vücut için zehirli olduğundan, katalaz enzimi onları sürekli parçalayarak hücreleri korur. Bir molekül katalaz enziminin parçaladığı H2O2'i demir atomu yalnız başına ancak 300 senede parçalayabilir. Ya da mol başına aktivasyon enerjisi için 18.000 kalori vermek gerekir. Kolloyidal platin bu aktivasyon enerjisini 11.700 Kal./Mol.'a, katalaz enzimi de 5500 Kal./Mol.'a düşürür. Bazı enzimler çok özgüldür; yalnız bir substrata etki eder. örneğin, üreaz yalnız üreye etki ederek onu amonyak ve CO2'de parçalar. Halbuki bazıları çeşitli substratlara etki eder; dolayısıyla daha az özgüldürler, örneğin peroksidaz başta hidrojen peroksit olmak üzere birçok bileşiğe etki eder. Bazı enzimler yalnız bazı bağlar için özgüldür, örneğin pankreastan salgılanan lipaz, yağlardaki ester bağlarına etki eder.Kuramsal olarak enzimli tepkimeler dönüşlüdür; enzim, tepkimenin yönünü değil dengenin oranım saptar. Tipik örnek, lipazın yağı parçalaması; fakat aynı zamanda gliserin ile yağ asitlerini birleştirmesidir. Ortamda sadece yağ asidi ya da sadece gliserin ile yağ asitlerinin birleşimi varsa denge ona göre, Yağ -------&gt; gliserin + 3 yağ asidi şeklinde olur. Denge noktası, yani tepkimenin hangi yöne gideceği termodinamik yasalanna göre belirlenir. Çünkü denge bir tarata doğru giderken enerji verir, tersine enerji alır.Enerjiye gereksinim gösteren tepkimelerin, enerji meydana getiren tepkimelerle aynı zamanda meydana gelmesi gerekir ya da enerji herhangi bir şekilde önceden depo edilmelidir. Canlı bünyesinde enerji depo etme, fosfor esterleri şeklinde olur. Yaşamsal işlevlerin yürütülmesinde ATP (adenozin trifosfat) en önemlilerindendir; bu bileşik batarya gibi görev yapar.Enzimler hücrede bir takım 'team' halinde çalışır; birinin son ürünü kendisinden sonraki enzimin substratını yapar, örneğin, amilaz enzimi nişastayı iki zincirli maltoza, maltaz enzimi ise maltozu tek zincirli glikoza çevirir. Bir seri enzim aracılığıyla (11 kadar), daha sonra göreceğimiz gibi, glikoz da laktik aside çevrilir vs.Enzimlerin Yapısı:Tüm enzim proteinleri genler tarafından şifrelenir. Dolayısıyla amino asit dizilimi kendine özgüdür (bir gen-bir enzim kuralını hatırlayınız). Bazı enzimler (pepsin ve üreaz gibi) yalnız proteinden oluşmuştur. Fakat diğer çoğunluğu iki farklı kısımdan meydana gelmiştir. Bunlar:a) Protein Kısmı (enzimin apoenzim kısmı): Bu kısım enzimin hangi maddeye etki edeceğini saptar.b) Koenzîm Kısmı: Organik ya da inorganik, çok defa fosfattan meydana gelmiş, protein kısmına göre çok daha küçük moleküllü bir kısmıdır. Enzimde işlev gören ve esas iş yapan kısım bu kısımdır. Koenzim kısmı genellikle protein kısmından ayrılabilir ve analizlerinde birçok vitamini bünyesinde bulundurduğu (thiamin, niacin, riboflavin vs.) görülmüştür. Buradan şu genelleştirmeyi yapabiliriz: Bütün vitaminler hücrede enzimlerin koenzim kısmı olarak ¤¤¤¤ görürler. Ne koenzim ne de apoenzim kısmı yalnız başına etkindir. Bazı enzimler ortama yalnız belirli iyonlar eklendiğinde etkindirler, örneğin bazı enzim zincirine ancak Mg++ iyonu eklenince glikozu laktik aside çevirebilir. Tükrükteki amilaz nişastayı yalnız Cl iyonlarının bulunduğu ortamda parçalayabilir. Canlı bünyesinde bulunan eser elementler, Mn, Cu, Zn, Fe ve diğer elementler bu enzimatik işlevlerde aktivatör olarak kullanılır. Bazen enzimin iş görebilmesi için bir metal iyonuna gereksinim vardır. Yani koenzim kısmı metal iyonu ise (Ca++, K++ Mg+, Zn++) buna "Kofaktör" denir. Enzimin etkinlik göstermesi için gereksinme duyduğu organik moleküllere "K o e n z i m" denir. Bazı durumlarda koenzim kısmı apoenzim kısmına kuvvetlice (kovalent) bağlanmıştır; bu sıkı bağlanan kısma "Prostetik Grup"; prostetik grupla apoenzim kısmının her ikisine birden de "Holoenzim" denir. Koenzimlerden önemli olanların bazılarını hücre metabolizmasında göreceğiz.Enzimlerin bir kısmı sitoplazmaya serbestçe dağılmış olarak, diğer bir kısmı da hücredeki bazı yapılara sıkıca bağlanmış olarak bulunur. Laktik asit, amino asit ve yağ asitlerinden türeyen maddeleri karbondioksit ve suya kadar parçalayan solunum enzimleri, mitokondri zarlarının yapışma katılır. Keza ribozomların işlevsel bütünlüğüne katılan enzimler de bu tiptir. Dokulardaki enzimler değişik yöntemlerle saptanabilir.Enzimler in Sınıflandırılması:Her enzimin 4 rakamlı bir numarası vardır, örneğin, 3.6.1.3. "ATP fosfohidrolaz" da birinci numara sınıfını, ikinci numara alt sınıfını, üçüncü numara grubunu, dördüncü numara da kendine özgü sıra numarasını) verir. Buna göre enzim sınıfları şunlardır:1. Oksidoredüktazlar: Redoks tepkimelerini katalizler.a) Dehidrogenazlar: elektron kazandırıcı tepkimeleri etkilerler.b) Oksidazlar: Elektron kaybeden tepkimeleri etkilerler.c) Redüktazlar: Substratı bir redüktör aracılığıyla indirgeyen enzimlere denir. örneğin asetaldehit redüktaz, asetaldehiti alkole redükler.d) Transhidrogenazlar: Bir molekülden diğerine hidrojen taşıyarak onu redüklerler.e)Hidroks ilazlar: Substratlarına bir hidroksil ya da su molekülü katan enzimlere denir, örneğin, fenilalanin hidroksilaz bir hidroksil grubunu fenilalanine ekleyerek onu tirozine dönüştürür.Transferaz Enzimler: Hidrojenin dışında bir atomun veya atom grubunun (metil, karboksil, glikozil, amino, fosfat grupları) bir molekülden diğerine aktarılmasını sağlarlar.Dekarboksil azlar: Karboksilik asitlerden CO2 çıkmasını sağlarlar.3. Hidrolaz Enzimler: Bir molekül su sokmak suretiyle ya da su molekülü aracılığıyla moleküllerin yıkılmasını sağlayan enzimlerdir. Ester, peptit, asitanhidrit ve glikozidik bağlarına etki ederler.a) Esterazlar: Ester bağım yıkan enzimlerdir (lipaz, ribonükleaz, fosfataz, pirofosfataz, glikozidaz).b) Proteazlar: Peptit bağım yıkan ezimlerdir (proteinaz).4. Liazlar: Su molekülü çıkarmadan molekülleri yıkan enzimlerdir, örneğin C-C bağı, aldolaz ve dekarboksilazla yıkılır. Keza C-0 ve C-N bağım yıkanlar da vardır.5. izomerazlar: Molekül içinde değişiklik yaparak onun uzayda dizilişin! değiştiren enzimlerdir. Örneğin razemaz, epimeraz.6. Ligazlar (= Sentetazlar): Enerji kullanarak substrat moleküllerinin birbirine bağlanmasını; örneğin amino asitlerin ve yağ asitlerinin aktifleşmesini sağlarlar.Enzimlerin Çalışma Mekanizmasıaha önce de değindiğimiz gibi enzimin hangi substratla çalışılacağını saptayan kısmı apoenzim kısmıdır. Demek ki apoenzim kısmıyla substrat arasında bir ilişki vardır. Alman kimyacısı EMIL FISCHER tarafından bunun kilit anahtar uyumu gibi olacağı savunulmuştur. Koenzim kısmı daha çok kimyasal bağa yakın olarak işlev gösterir, örneğin ester bağlarını parçalar vs. öyle anlaşılıyor ki enzimin apoenzim kısmı bir ya da birkaç yerinden (aktif bölgelerden) substrat molekülüne yapışıyor ya da bağlanıyor (yani bir enzim-substrat kompleksi oluşturuyor) ve bu arada koenzim kısmı substrat üzerindeki bağlarla gerçek anlamda birleşmeye veya bağlanmaya giderek onu parçalıyor. Elinde kazması olan bir yol işçisi, kazacağı yeri kendisi saptamasına karşın (apoenzim kısmı), kazma işlemini yapan kazmanın kendisidir (koenzim kısmı). Enzimlerde kural aynıdır. Enzimlerin kimyasal yapıları, özellikle üçüncül yapıları tam olarak bilinmediğinden (ilk yapışı açıklanan enzim ribonukleaz, 124 amino asitten meydana gelmiştir) çalışma mekanizmaları da hala tam anlamıyla açıklığa kavuşturulamamıştır.E nzimlerin Çalışmasına Etki Eden Faktörler : SıcaklıkSıcaklık 10 °C yükseldiğinde tepkime hızı iki misli artar; yani tepkime hızının yükselmesi, sıcaklıkla doğru orantılıdır. Fakat belirli bir noktadan itibaren düşmeye başlar ve tamamen durur. En iyi çalışabileceği sıcaklığa Optimum Sıcaklık denir. Yüksek sıcaklıklarda enzimler etkisizdirler (genellikle 55-60 °C'de). Bazı ılıcalarda yosunlar 80 °C'de yaşabilirler; fakat bunun üzerindeki sıcaklıklarda enzimleri tamamen koagüle olur ve bir daha etkili hale geçemez. Optimum noktanın biraz üzerinde enzimler etkisiz olmasına karşın, sıcaklık düşünce tekrar etkili hale geçebilirler. Fakat bu sıcaklığın devamı ya da sıcaklığın biraz daha yükselmesi enzimlerin etkinliğini sonsuz olarak ortadan kaldırır. Enzimlerin etkisiz hale geçmeleri ile proteinlerin koagüle olması arasında büyük bir ilişkinin olması, onların, büyük bir kısminin proteinlerden yapıldığım kanıtlar. Doğal olarak enzimler, proteinlerin bir kısmı gibi üçüncül yapıya sahiptir veya en azından moleküllerinin bir kısmı bu yapıdadır. Fakat yüksek sıcaklıklarda bu helozonik ya da üçüncül yapı parçalandığından ya da birbiri üzerine yığıldığından, protein koagüle olur ve enzim etkisiz hale geçer (sütün kaynatılmasında, bakteri enzimlerinin etkisiz hale geçmesi ile ekşime önlenir; bu yoldan teknikte büyük ölçüde yararlanılır; konserve vs. yapımında). Düşük sıcaklıklar enzimin etkinliğini azaltır. 0°C'de enzim ya hiç ya da pek az işlev gösterir; fakat soğuğun enzimin yapışım bozduğu görülmemiştir. Sıcaklık eski hale döndüğünde etkinlik yine başlar (dondurmak suretiyle besin maddelerinin saklanması, yine enzimlerin etkisiz hale geçirilmesiyle sağlanır), insan vücudunda, daha doğrusu sabit sıcaklıklı hayvanlardaki enzimler çoğunluk 37°C'de optimum etkindirler. Daha yüksek sıcaklıklarda (çocuklarda 42, yetişkinlerde 41 °C) enzimler etkisizleşirler; çok defa da koagüle olurlar.pH:Enzimler pH değişimine karşı çok duyarlıdırlar. Genellikle çok fazla asidik ve alkalik ortamda etkisizdirler. Bazı hallerde enzimler en yüksek etkinliği belirli bir pH derecesinde gösterirler. Bu pH derecesine "Optimum pH" denir. Örneğin, proteini parçalayan pepsin, midenin 2 pH'lık asidik ortamında maksimum çalışır; buna zıt olarak pankreastan salgılanan ve yine protein sindiriminde rol alan tripsin, ancak 8,5 pH'de optimum olarak çalışabilir. pH'la ilgili olmasının nedeni, yapılarında proteinleri taşımalarındandır. Ola ki, pH'a bağlı olarak protein molekülü üzerinde çeşitli elektrik yüklenmeleri ve buna bağlı olarak dış yüz şekli (üçüncül yapı) meydana gelmekte ve substratla-enzim uyuşmasını sağlamaktadır. Belki de bu elektrik yüklenmesi enzim-substrat arasındaki çekiciliği artırmaktadır. Kuvvetli asitler ve bazlar enzimleri koagüle ederler.Enzim /Substrat Derişimi:Eğer pH ve sıcaklık sabit tutulursa, enzim/substrat derişimi arasındaki orana bağlı olarak bir tepkime hızı görülür. Substratın ya da enzimin fazla olması bu hızı değişik şekillerde etkileyebilir. Bol substrat bulunan bir ortama eklenecek enzim, son ürünün miktarım artıracaktır.Diğer Kimyasal Maddeler ve Suyun Etkisi:Birçok kimyasal madde enzimleri etkisiz hale getirir; örneğin, siyanit, solunumda önemli rol oynayan sitokrom oksidaz enzimin! etkileyerek inhibe eder (Şekil 2.15/c). Ölüm meydana gelebilir. Florit, glikozu laktik aside çeviren enzim kademele-rine etki eder. Hatta enzimin bizzat kendisi zehir etkisi yapabilir; örneğin, 1 mg. kristal tripsin, farenin damarına enjekte edilirse ölüm meydana gelir. Bazı yılan, arı ve akrep zehirleri de enzimatik etki göstererek kan hücrelerin! ya da diğer dokuları tahrip ederler.Enzimlerin büyük bir kısmı işlevlerini su içerisinde gösterdiklerinden, suyun miktarı da enzim işlevinde etken bir koşuldur. Genellikle % 15'in altında su içeren ortamlarda, enzimler işlev göstermezler. Reçel ve pekmez yapımında bu faktör önemlidir. Sulandırılan reçelin, balın ya da pekmezin vs.'nin mayalanması ve ekşi-mesi bu yüzdendir. Hatta tahıl alımlarında su oranının % 15'in altında istenmesi de bu nedene dayanır.Prof. Dr. Ali Demirsoy<br />
alıntıdır</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[MAYOZ VE MİTOZ BÖLÜNME]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-mayoz-ve-mitoz-bolunme</link>
			<pubDate>Wed, 07 May 2008 16:19:58 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=0">Kayıtsız</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-mayoz-ve-mitoz-bolunme</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #800000;" class="mycode_color">Mayoz ve Mitoz Bölünme<br />
Mayoz ve mitoz bölünme hakkında bilgileri bu bölümden bulabilirsiniz. Mayoz ve mitoz bölünme hakkındaki bilgiler için devam linkine tıklayınız.<br />
<br />
MAYOZ BÖLÜNME<br />
Bütün döllerde kromozom sayısının değişmez kalabilmesi için (sperm ve yumurtanın birleşmesinden kromozom sayısı iki katına çıkacağından dolayı) farklı bir hücre bölünmesi gelişmiştir. Mayoz bölünme ismini alan bu tip bölünmede, kromozom sayısı yarıya indirgenir. Mayoz bölünmenin sonunda meydana gelen gametler diğer vücut hücrelerinin aksine n sayıda kromozom taşır (bazı bitkilerde ve bir hücrelilerde bireyin kendisi yaşantısı boyunca haploid kromozomlu olduğundan mayoz bölünmeye gerek kalmaz). Normal olarak soma hücrelerinde 2n kromozomlardan homolog olanlar, boyuna, sinaps dediğimiz aralıklarla birbirinin yakınında uzanırlar. Bu homolog kromozomların her biri ayrı bir kutba giderek, yalnız bir tanesinin bir gamete verilmesi sağlanır. Homolog kromozomlar aynı büyüklüğe ve şekle, keza benzer kalıtsal faktörlere sahiptir. Gerek yumurta gerekse sperm oluşumu son iki hücre bölünmesine kadar aynı kurallara göre yürütülür. Daha sonra spermatogenezis (sperm oluşumu) ve oogenesiz (yumurta oluşumu) farklı şekilde meydana gelir.<br />
Mayozda da mitoz gibi profaz, metafaz, anafaz ve telofaz diye dört evre vardır. Bu evreler arada interfaz olmaksızın peş peşe iki kez gerçekleşir ve sonuçta dört yavru hücre meydana gelir. Mayoz bölünme ile mitoz bölünme arasındaki en büyük farka profazda rastlanır.<br />
<br />
İnterfaz<br />
<br />
Bölünmeye hazırlık evresidir. Mitozdaki interfaza benzemekle birlikte hücrelerin mitozdaki gibi büyüklüklerinin ve hacimlerinin artması gerçekleşmez.<br />
<br />
Profaz-I<br />
<br />
Kromozomlar kısalıp kalınlaşmaya başlarken, anadan ve babadan gelen homolog kromozomlar sinaps halinde ya yan yana parelel uzanırlar ya da birbirinin üzerine kıvrılırlar. Kısalma sonucunda kromozomlar mitozdaki gibi görülmeye başlar. Her kromozom iki kromatitten yapıldığından, homolog kromozomlar dörtlü demetler halinde görülür, bu görünüşe tetrat denir. Canlının vücudunda homolog kromozom kadar tetrata rastlanılır (insanda 23 tane). Kromozomların sentromerleri ayrılmamıştır. 4 kromatid için iki sentromer vardır.<br />
Ayrıca mitozdan farklı olarak bu evrede tetratlar arasında parça değişimi gerçekleşir. Krossing-over denilen bu parça değişimi tür içinde çeşitliliği sağlar. Bu evrenin sonunda çekirdek zarı parçalanarak kaybolur.<br />
<br />
Metafaz-I<br />
<br />
Çekirdek zarının parçalanması sona ermiş, sentrozomlar kutupulara çekilmiş ve iğ iplikleri ortaya çıkmıştır. Sentromerleri çift olan tetratlar ekvatoral düzlem üzerine dizilir.<br />
<br />
Anafaz-I<br />
<br />
Bu evrede tetratlar ikiye ayrılarak kutuplara giderler. Ana ve babadan gelen kromozomlar rasgele olarak birbirlerinden ayrılırlar (özelliklerimizin bazılarının anadan bazılarının babadan geçmesinin nedeni). Bu evrede kromozom sayısı indirgendiğinden kutuplara taşınan yani oğul hücrelere geçecek olan kromozom sayısı vücut hücrelerinin kromozom sayısının yarısı kadardır.<br />
<br />
Telofaz-I<br />
<br />
Hücrenin iki kutbunda bulunan kromozomlar uzayıp incelmeye başlar. Etraflarında çekirdek zarı oluşur. Sitoplazmanın boğumlanmasıyla da haploid sayıda kromozoma sahip iki yavru hücre oluşur.<br />
Buraya kadar geçen olaylar mayoz-I olarak adlandırılır. Bundan sonra mitozdakinin aksine arada interfaz evresi olmaksızın profaz-II&#8217;nin başlamasıyla mayoz-II başlar. Mayoz-II mitoz bölünmenin hemen hemen aynısıdır. Hücrelerdeki haploid kromozom sayısı korunarak profaz-II, metafaz-II, anafaz-II ve telofaz-II gerçekleşerek mayoz bölünmenin sonunda n kromozom sayısına sahip 4 yavru hücre meydana gelir.<br />
<br />
MİTOZ BÖLÜNME<br />
Mitoz bölünmenin başlangıcını saptamak olanaksızdır. Fakat hücrede bazı değişiklikler olur; hücre içeriği jel haline geçer, metabolizma durur, çekirdeğin hacmi hızla büyür. Kromatid iplikleri belirginleşir ve boyanmaya başlar. G2 evresinin tamamlanması, kromozomların türlere özgü şekil ve sayıyı kazanmasıyla mitoz bölünmeye geçilir. Işık mikroskobunda kromozomlar artık rahatlıkla görülebilir. Bu süre yaklaşık bir saat sürer. Bu evredeki hücreler küre şeklindedir ve etrafındaki cisimlere kuvvetle bağlanmamıştır. Mitoz bölünme; profaz, metafaz, anafaz ve telofaz diye dört evreye ayrılır.<br />
<br />
Profaz<br />
<br />
Başlangıcında çekirdek içinde ince uzun kromatid iplikleri halinde görünen kromozomlar, yavaş yavaş helozon şeklinde kıvrılarak kalınlaşmaya başlar ve görülebilir duruma geçer. kalınlaşma ve kısalma anafaza kadar devam edebilir. Bu arada eş kromozomlar birbirlerinden fark edilemeycek kadar sıkıca bağlıdırlar. Bu evrede birbirine sentromerlerle bağlanmış olarak duran kromozomların her birine kromatid denir. Sentrozomlar ayrılarak her biri bir kutba gitmeye başlar ve aralarında iğ iplikleri oluşur. Profazın sonuna doğru iğ iplikleri ile kromozomlar arasında bağlantı kurulurken, sentrozomlardan hücre zarına uzanan iğ iplikleri de oluşur ve çekirdek zarı eriyerek kaybolur, kromozomlar sitoplazma içerisine dağılır.<br />
<br />
Metafaz<br />
<br />
Kromozomlar çok kere bir çember gibi, bazen de karışık olarak ekvatoral düzlem üzerinde dizilirler. Genellikle küçük kromozomlar merkezde, büyükler çevrededir. Diziliş türlere özgü bir özellik gösterir. Kromozomlar eşit olarak kutuplara çekileceğinden, ortada belirli bir denge kurulana kadar beklenilir.<br />
Profaz 30-60 dakika sürmesine karşılık, metefaz ancak 2-6 dakika sürer. her bir kromozomun sentromeri belirgin olarak ikiye bölünür ve kromatidler tam olarak birbirinden ayrılır.<br />
<br />
Anafaz<br />
<br />
Ekvatoral düzlemdeki kardeş kromozomlar kutuplara bu evrede taşınırlar. Kasılma özelliği olan sentrozomların iğ iplikleri sayesinde kromozomların yarısı bir kutba, diğer yarısı öbür kutba gider. Kromozomların kutuplara ulaşmasıyla bu evre sona erer.<br />
Bitki hücrelerinde sentrozom bulunmadığı için kromozomların taşınması sitoplazma hareketleriyle ve sitoplazma kökenli iğ ipliklerinin yardımıyla olur. Bu evre de yaklaşık olarak 3-15 dakika sürer.<br />
<br />
Telofaz<br />
<br />
Kromozomlar daha az boyanmaya başlar. Çekirdek zarı yavaş yavaş oluşur. Kromozomlar uzayıp incelmeye başlar. Bölünme açısından çekirdek dinlenmeye geçerken, hücre metabolizması aktif hale geçer.<br />
<br />
Bu evrenin oluşumu sürerken bir yandan da sitoplazma boğum yapmaya başlar. İğ ipliklerine dik olarak boğumlanan sitoplazmanın o bölgede jel hale geçerek iki oğul hücrenin stoplazmasını ayırdığını ileri süren görüşlerde vardır. Stoplazmanın boğumlanarak ayrılması sürecine sitokinez denir. Telofazın başlangıcından iki yeni hücrenin oluştuğu ana kadar geçen süre 30-60 dakikadır<br />
</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #800000;" class="mycode_color">Mayoz ve Mitoz Bölünme<br />
Mayoz ve mitoz bölünme hakkında bilgileri bu bölümden bulabilirsiniz. Mayoz ve mitoz bölünme hakkındaki bilgiler için devam linkine tıklayınız.<br />
<br />
MAYOZ BÖLÜNME<br />
Bütün döllerde kromozom sayısının değişmez kalabilmesi için (sperm ve yumurtanın birleşmesinden kromozom sayısı iki katına çıkacağından dolayı) farklı bir hücre bölünmesi gelişmiştir. Mayoz bölünme ismini alan bu tip bölünmede, kromozom sayısı yarıya indirgenir. Mayoz bölünmenin sonunda meydana gelen gametler diğer vücut hücrelerinin aksine n sayıda kromozom taşır (bazı bitkilerde ve bir hücrelilerde bireyin kendisi yaşantısı boyunca haploid kromozomlu olduğundan mayoz bölünmeye gerek kalmaz). Normal olarak soma hücrelerinde 2n kromozomlardan homolog olanlar, boyuna, sinaps dediğimiz aralıklarla birbirinin yakınında uzanırlar. Bu homolog kromozomların her biri ayrı bir kutba giderek, yalnız bir tanesinin bir gamete verilmesi sağlanır. Homolog kromozomlar aynı büyüklüğe ve şekle, keza benzer kalıtsal faktörlere sahiptir. Gerek yumurta gerekse sperm oluşumu son iki hücre bölünmesine kadar aynı kurallara göre yürütülür. Daha sonra spermatogenezis (sperm oluşumu) ve oogenesiz (yumurta oluşumu) farklı şekilde meydana gelir.<br />
Mayozda da mitoz gibi profaz, metafaz, anafaz ve telofaz diye dört evre vardır. Bu evreler arada interfaz olmaksızın peş peşe iki kez gerçekleşir ve sonuçta dört yavru hücre meydana gelir. Mayoz bölünme ile mitoz bölünme arasındaki en büyük farka profazda rastlanır.<br />
<br />
İnterfaz<br />
<br />
Bölünmeye hazırlık evresidir. Mitozdaki interfaza benzemekle birlikte hücrelerin mitozdaki gibi büyüklüklerinin ve hacimlerinin artması gerçekleşmez.<br />
<br />
Profaz-I<br />
<br />
Kromozomlar kısalıp kalınlaşmaya başlarken, anadan ve babadan gelen homolog kromozomlar sinaps halinde ya yan yana parelel uzanırlar ya da birbirinin üzerine kıvrılırlar. Kısalma sonucunda kromozomlar mitozdaki gibi görülmeye başlar. Her kromozom iki kromatitten yapıldığından, homolog kromozomlar dörtlü demetler halinde görülür, bu görünüşe tetrat denir. Canlının vücudunda homolog kromozom kadar tetrata rastlanılır (insanda 23 tane). Kromozomların sentromerleri ayrılmamıştır. 4 kromatid için iki sentromer vardır.<br />
Ayrıca mitozdan farklı olarak bu evrede tetratlar arasında parça değişimi gerçekleşir. Krossing-over denilen bu parça değişimi tür içinde çeşitliliği sağlar. Bu evrenin sonunda çekirdek zarı parçalanarak kaybolur.<br />
<br />
Metafaz-I<br />
<br />
Çekirdek zarının parçalanması sona ermiş, sentrozomlar kutupulara çekilmiş ve iğ iplikleri ortaya çıkmıştır. Sentromerleri çift olan tetratlar ekvatoral düzlem üzerine dizilir.<br />
<br />
Anafaz-I<br />
<br />
Bu evrede tetratlar ikiye ayrılarak kutuplara giderler. Ana ve babadan gelen kromozomlar rasgele olarak birbirlerinden ayrılırlar (özelliklerimizin bazılarının anadan bazılarının babadan geçmesinin nedeni). Bu evrede kromozom sayısı indirgendiğinden kutuplara taşınan yani oğul hücrelere geçecek olan kromozom sayısı vücut hücrelerinin kromozom sayısının yarısı kadardır.<br />
<br />
Telofaz-I<br />
<br />
Hücrenin iki kutbunda bulunan kromozomlar uzayıp incelmeye başlar. Etraflarında çekirdek zarı oluşur. Sitoplazmanın boğumlanmasıyla da haploid sayıda kromozoma sahip iki yavru hücre oluşur.<br />
Buraya kadar geçen olaylar mayoz-I olarak adlandırılır. Bundan sonra mitozdakinin aksine arada interfaz evresi olmaksızın profaz-II&#8217;nin başlamasıyla mayoz-II başlar. Mayoz-II mitoz bölünmenin hemen hemen aynısıdır. Hücrelerdeki haploid kromozom sayısı korunarak profaz-II, metafaz-II, anafaz-II ve telofaz-II gerçekleşerek mayoz bölünmenin sonunda n kromozom sayısına sahip 4 yavru hücre meydana gelir.<br />
<br />
MİTOZ BÖLÜNME<br />
Mitoz bölünmenin başlangıcını saptamak olanaksızdır. Fakat hücrede bazı değişiklikler olur; hücre içeriği jel haline geçer, metabolizma durur, çekirdeğin hacmi hızla büyür. Kromatid iplikleri belirginleşir ve boyanmaya başlar. G2 evresinin tamamlanması, kromozomların türlere özgü şekil ve sayıyı kazanmasıyla mitoz bölünmeye geçilir. Işık mikroskobunda kromozomlar artık rahatlıkla görülebilir. Bu süre yaklaşık bir saat sürer. Bu evredeki hücreler küre şeklindedir ve etrafındaki cisimlere kuvvetle bağlanmamıştır. Mitoz bölünme; profaz, metafaz, anafaz ve telofaz diye dört evreye ayrılır.<br />
<br />
Profaz<br />
<br />
Başlangıcında çekirdek içinde ince uzun kromatid iplikleri halinde görünen kromozomlar, yavaş yavaş helozon şeklinde kıvrılarak kalınlaşmaya başlar ve görülebilir duruma geçer. kalınlaşma ve kısalma anafaza kadar devam edebilir. Bu arada eş kromozomlar birbirlerinden fark edilemeycek kadar sıkıca bağlıdırlar. Bu evrede birbirine sentromerlerle bağlanmış olarak duran kromozomların her birine kromatid denir. Sentrozomlar ayrılarak her biri bir kutba gitmeye başlar ve aralarında iğ iplikleri oluşur. Profazın sonuna doğru iğ iplikleri ile kromozomlar arasında bağlantı kurulurken, sentrozomlardan hücre zarına uzanan iğ iplikleri de oluşur ve çekirdek zarı eriyerek kaybolur, kromozomlar sitoplazma içerisine dağılır.<br />
<br />
Metafaz<br />
<br />
Kromozomlar çok kere bir çember gibi, bazen de karışık olarak ekvatoral düzlem üzerinde dizilirler. Genellikle küçük kromozomlar merkezde, büyükler çevrededir. Diziliş türlere özgü bir özellik gösterir. Kromozomlar eşit olarak kutuplara çekileceğinden, ortada belirli bir denge kurulana kadar beklenilir.<br />
Profaz 30-60 dakika sürmesine karşılık, metefaz ancak 2-6 dakika sürer. her bir kromozomun sentromeri belirgin olarak ikiye bölünür ve kromatidler tam olarak birbirinden ayrılır.<br />
<br />
Anafaz<br />
<br />
Ekvatoral düzlemdeki kardeş kromozomlar kutuplara bu evrede taşınırlar. Kasılma özelliği olan sentrozomların iğ iplikleri sayesinde kromozomların yarısı bir kutba, diğer yarısı öbür kutba gider. Kromozomların kutuplara ulaşmasıyla bu evre sona erer.<br />
Bitki hücrelerinde sentrozom bulunmadığı için kromozomların taşınması sitoplazma hareketleriyle ve sitoplazma kökenli iğ ipliklerinin yardımıyla olur. Bu evre de yaklaşık olarak 3-15 dakika sürer.<br />
<br />
Telofaz<br />
<br />
Kromozomlar daha az boyanmaya başlar. Çekirdek zarı yavaş yavaş oluşur. Kromozomlar uzayıp incelmeye başlar. Bölünme açısından çekirdek dinlenmeye geçerken, hücre metabolizması aktif hale geçer.<br />
<br />
Bu evrenin oluşumu sürerken bir yandan da sitoplazma boğum yapmaya başlar. İğ ipliklerine dik olarak boğumlanan sitoplazmanın o bölgede jel hale geçerek iki oğul hücrenin stoplazmasını ayırdığını ileri süren görüşlerde vardır. Stoplazmanın boğumlanarak ayrılması sürecine sitokinez denir. Telofazın başlangıcından iki yeni hücrenin oluştuğu ana kadar geçen süre 30-60 dakikadır<br />
</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[SOLUNUM SİSTEMLERİ]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-solunum-sistemleri</link>
			<pubDate>Wed, 07 May 2008 16:19:03 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=0">Kayıtsız</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-solunum-sistemleri</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #000080;" class="mycode_color">SOLUNUM SİSTEMLERİ<br />
<br />
Solunum organlarıyla dış ortamdan alınıp verilmesine &#8220;dış solunum&#8221; denir.<br />
Solunum organlarına alınan &#8217;nin hücrelere taşınması ve hücredeki &#8217;nin solunum organlarına getirilmesine &#8220;iç solunum&#8221; denir.<br />
Hücrelerdeki besinlerin le veya siz yakılıp ATP üretilmesine &#8220;hücresel solunum&#8221; denir.<br />
<br />
İNSANDA SOLUNUM SİSTEMİ<br />
İnsanda solunum sistemi akciğerler ve akciğerlere hava taşıyan borulardan meydana gelmiştir.burun,ağız, yutak,gırtlak,soluk borusu,bronşlar da solunumda rol oynar.<br />
<br />
1-Burun: İnsanda solunum sistemi burunla başlar. Burnun yapısında kıllar, mukuslu yüzey ve yüzeye yakın kılcal damarlar bulunur. Bu yapılar, solunum esnasında alınan havanın, mikrop ve tozlarının tutulmasını, ısınmasını ve nemlendirilmesini sağlar.<br />
- Solunum havasının alınmasını ve nemlendirilmesini sağlar.<br />
- İçerisinde bulunan kıllar ile solunum havasının temizlenmesini sağlar.<br />
Burun güzel kokulu çiçeklerin ya da iştah açıcı yemeklerin kokularını algılamamızı sağlamanın ötesinde de, çok önemli işlevleri olan bir organımızdır. Soluduğumuz hava ile birlikte havadan aldığı oksijeni vücudumuzun bütün hücrelerine taşıyan kan arasındaki temel bağlantı yollarından biridir. Kısacası burun hem koklama organı, hem de solunum yollarının başlangıcı olarak büyük önem taşır. İki bölümden oluşan burnun içinde "silya" denen tüycükler ve mukus adı verilen bir salgı vardır. Hava burundan içeri girdiğinde bunlarla karşılaşır ve hemen analize tabi tutulur. Havadaki moleküller ayrıştırılarak incelenir ve beyne iletilerek kokunun ne olduğu belirlenir ve ona göre tepki verilir. Bu işlemlerin hepsi sadece 30 saniye gibi çok kısa bir süre içerisinde gerçekleşir.<br />
Burnun içinde aerodinamik açıdan da kusursuz bir tasarım söz konusudur. Hava içeri girdiğinde doğrudan nefes borusuna gitmez. Burun, adeta bir klima gibi çok özel filtre sistemleriyle dışarıdan gelen kirli, sıcak, soğuk ya da nemli havayı akciğerler için hazır hale getirir. Burundaki özel kıvrımlı yapı sayesinde hava burada bir tur dönüş yapar. Böylece burun çeperinde bulunan tüycüklere ve damar ağına daha fazla temas etmiş olur. İşte bu kıvrımlı sistem sayesinde burun günde 15 m3 havayı süzer, temizler, nemlendirir ve ısıtır. Bu miktar yaklaşık olarak bir odanın içindeki havaya eşittir. Fakat burada kirli hava denince akla sadece tozlu hava gelmemelidir. Havayla birlikte gelen tozun yanı sıra bakteri, polenler vs. gibi yaklaşık 20 milyar yabancı maddenin vücuda girmesi burundaki özel sistem sayesinde engellenmiş olur.<br />
Tozlarını ve her türlü zararlı bakterilerini burundaki klima sisteminde bırakan hava, bu işlemden sonra her burun deliğinde üçer tane bulunan kıvrımlı yapıların üstünden geçer. Burundaki tüycüklere takılan yabancı maddeler bu defa da buradaki mukusun antibakteriyel etkisiyle zararsız hale getirilir. Hava bu kıvrımlara çarpınca yön değiştirir ve burun boşluğunun duvarına çarpar. Buraya çarptığında mukus sıvısı içinde tutulur. Solunum havasının yabancı cisimlerden temizlenmesi çok kapsamlı ve çok hassastır. En ufak bir hataya, unutmaya ve atlamaya izin verilmez. Çünkü bir bakterinin ya da zararlı bir cismin akciğer gibi hassas bir organa geçebilmesi, insanın sağlığında olumsuz etkiler oluşturabilir. Ancak herşeye rağmen zararlı cisimlerin burundan geçmeyi başarması ihtimaline karşı, ikinci bir koruma mekanizması daha vardır. Şayet burun boşluğunu geçebilen cisimler olursa, bunlar da solunum yollarında tutulurlar. Burnun içinde temizlenen ve ısısı ayarlanan hava ciğerlerinize gitmek üzere hazırdır. Ciğerlere ulaşmak için takip edilecek yol nefes borusudur.<br />
<br />
2-Yutak:<br />
- Burun ve ağız boşluğunun yemek ve soluk borusuna açıldığı bir yol ağzı gibidir.<br />
- Burun ve ağızdan alınan havanın soluk borusuna iletilmesini sağlar.<br />
3-Gırtlak:<br />
- Soluk borusunun üst kısmının genişlemiş bölümüdür.<br />
- İçerisinde konuşmamızı sağlayan ses telleri bulunur.<br />
4-Soluk Borusu:İlk anda burunda temizlenen hava solunumun bir sonraki aşamasında vücut içinde yol alarak biraz daha aşağılara doğru inecektir. Havanın burundan sonra geçeceği bölge nefes borusudur. Soluk borusu,yutak ile akciğer arasında bulunur. Kıkırdak halkalı yapıdadır. Akciğere hava iletimini sağlar.Ağız boşluğunun son kısmında yer alan yutağa soluk borusu bağlanır. 10&#8211;12 cm uzunluğunda ve 2 cm çapında olan bu borunun başlangıç bölümüne gırtlak denir. Gırtlağın içindeki ses telleri epitel uzantılardan meydana gelmiş olup, gerginlikleri kaslarla ayarlandığından çeşitli tonlarda ses çıkartılmasını sağlar.<br />
Soluk borusunun, düz olan arka yüzü yemek borusu ile komşudur ve iç yüzü hareketli siller taşıyan epitel hücreleri ile döşenmiştir. Bu hücrelerin meydana getirdiği epitel tabakası altında salgı bezleri bulunduğu gibi, hücrelerin arasında da salgı yapan goblet hücreleri bulunur. Bu hücreler mukus denilen bir madde çıkarırlar. Mukus hareketli siller üzerinde ince bir tabaka oluşturur. İnce mukus tabakası, hem epitel yüzeyin nemli kalmasını sağlar, hem de solunumla giren havadaki toz ve diğer yabancı maddeleri tutar. Bu tüycükler sürekli olarak akciğerin ters yönünde yani ağıza doğru kamçı benzeri bir hareket yaparlar. Bu şekilde tüycüklerin üzerlerine düşen çok daha küçük parçalar boğaz bölgesine doğru ilerlemiş ve akciğerden uzaklaşmış olur. Boğaz bölgesinde yemek borusuyla birleşen nefes borusu, içinde biriken atık parçalarını ve bazı bakterileri yemek borusuna iletir. Boğazda biriken parçalar yutma refleksini başlatır.<br />
Böylece atık maddelerin ve akciğerde hastalık oluşturabilecek bakterilerin tümü yutularak mideye iletilir ve mide asitinde parçalanıp yok edilir. Sabah uyanıldığında boğazda hissedilen doluluk ve ses değişikliğinin sebebi de gece boyunca nefes borusunun kendini temizleme işlemi sırasında biriken yabancı madde ve bakterilerdir.Kazara nefes borusuna yiyecek ya da nem parçaları kaçsa bile, bunlar da ve öksürük olarak isimlendirilen hava patlaması ile çıkartılır. Bir öksürüğün hava itmesi saatte 960 kilometreye kadar çıkabilir.<br />
Soluk borusunun yapısında epitel tabakasından sonra kıkırdak doku tabakası bulunur. Kıkırdak doku, soluk borusunun duvarlarının birbirine yapışmasını önleyecek şekilde bir gerginlik sağlar. Yemek borusuna bakan yüzeyde kıkırdak yoktur. Soluk borusu arkada dördüncü sırt omuru hizasında iki kola ayrılır. Bu kollara bronş adı verilir. Bronşların herbiri akciğere girdikten sonra binlerce ince borucuğa ayrılır. Bunlara bronşçuk adı verilir. Bronşçukların uçlarında hava keseleri bulunur (alveol). Alveoller çok ince, tek sıra epitel hücrelerden oluşmuş olup dışı kılcal damarlar ile donatılmıştır.<br />
<br />
<br />
Nefes borusu gırtlaktan akciğerlere kadar uzanan yaklaşık 30 cm uzunluğunda bir borudur. Bu boru her an açık olmak zorundadır. Aksi takdirde havanın ciğerlere iletimi durur ve insan boğularak ölür. Boyun gibi hareketli bir bölgeden geçen ve etten yapılmış olan bu esnek borunun sürekli açık kalmasını sağlamak gerçekte oldukça zordur. Ancak nefes borusunun mükemmel tasarımı sayesinde bu zorluk ortadan kalkmıştır. Nefes borusu C harfi şeklinde kıkırdaklarla desteklenmiştir. İşte bu kıkırdaklar nefes borusunun kapanmasını engeller.<br />
Bu karmaşık sistemin herhangi bir parçasının eksikliği vücutta onarılması zor hasarlar oluşmasına neden olur. Örneğin genetik bir hastalık olan Kartagener sendromunda, sistemin tüm elemanları eksiksiz var olmalarına rağmen nefes borusunu örten tüycüklerin hareket etme özellikleri yoktur. Bu eksiklikle doğan bebeklerin çok büyük bir bölümü sık sık tekrarlayan akciğer enfeksiyonları nedeniyle daha çocukluğa ulaşamadan hayatlarını kaybederler<br />
<br />
5-Akciğerler,Yeri,Yapıs ı ve Görevleri:<br />
<br />
Solunum sisteminde gaz değişiminin yapıldığı organdır.Göğüs boşluğu içinde yer alır. Kalple birlikte göğüs boşluğunu doldurur. Sağda 3 solda 2 olmak üzere 5 lobtan oluşur. Sol akciğerin küçük olmasının nedeni, kalbin buraya yakın oluşudur.Göğüs ve karın boşluğunu ayıran diyafram denilen zarın üzerindedir.Akciğerle rin yapısı süngere ben-zer. Hacmi büyüyüp küçülebilir. Rengi açık pembedir. Akciğerlerin üzeri plevra denilen çift katlı bir zarla çevrilidir.Damar,sini r ve bronşların akciğere girdiği yerde plevra zarı yoktur. Bu zarların arasında sıvı bulunur. Bu iki zarın iç ve dış yaprakları arasındaki boşluklarda az miktarda lenf sıvısı ve hava bulunur. Bronşlar akciğerlerin içinde bronşcuklarla devam eder. Bronşcukların ucunda üzüm salkımına benzeyen alveol denilen hava keseleri bulunur. Alveoller kılcal kan damarları ile çevrilidir. Oksijen ve karbondioksit değişimi alveollerde gerçekleşir. Alveole giren havadaki oksijen kılcal kan damarlarına geçer. Kirli kandaki karbondioksit de yine alveollerde tutularak dışarı verilir. Buna hücre dışı solunum denir.<br />
Akciğerde bulunan hava kesecikleri (alveol) ile bunun etrafını saran kılcal damarlar arasında oksijen ve karbon dioksit geçişi olur.<br />
<br />
Akciğerlerin çok önemli olan iki görevi vardır.<br />
&#8226; Dışarıdaki havayı alıp (soluk alma), hava içindeki oksijenin alveollerin etrafındaki kılcal kan damarlarına geçmesini sağlamak.<br />
&#8226; Organlardan kirli kanla gelen karbondioksidi alveollere alıp dışarı atılmasını (soluk verme) sağlamaktır.<br />
Diyafram ve Göğüs Kaslarıiyafram kası, göğüs boşluğuyla karın boşluğunu birbirinden ayırır. Göğüs boşluğunun alt kısmını kaplayan yassı bir kastır. Aşağı-yukarı kasılıp gevşeyerek göğüs boşluğunun hacmini değiştirir. Bu nedenle akciğerlere hava giriş-çıkışı kolaylaşır. Ayrıca göğüs kasları kasılıp gevşeyerek kaburgaların açılıp kapanmasını ve akciğerlere havanın girip çıkmasını sağlarlar.<br />
Diyafram aşağıya doğru çekilip, göğüs kasları kasıldığında kaburgalarımız yukarı kalkacağından, göğüs boşluğunun hacmi genişler. Akciğerlere hava dolar, soluk alırız. Diyafram yukarı doğru şişkin; kaburgalanmızı hareket ettiren kaslar gevşek iken göğsümü-zün hacmi küçülür. Bu durumda dışarıya hava verilir.<br />
Dakikada 16-18 defa soluk alıp veririz. Solunum hızı omirilik sağındaki solunum merkezi yönetir.<br />
<br />
SOLUK ALIP VERME MEKANİZMASI<br />
<br />
Göğüs boşluğu ve akciğerlerin genişleyip daralmasına dayanır.bu mekanizmada diyafram ve göğüs kasları da görev alır.<br />
İnsan vücudundaki hücrelerin her birinin sürekli olarak oksijene ihtiyacı vardır. Örneğin şu anda sayfayı okuyabilmeniz, gözünüzün retina tabakasındaki milyonlarca hücrenin hiç durmaksızın oksijenle beslenmesi sayesinde mümkün olmaktadır. Bunun gibi, vücuttaki tüm kasların, bu kasları oluşturan hücrelerin, karbon bileşiklerini "yakarak", yani bunları oksijenle reaksiyona sokarak enerji elde etmeleri gerekir. Her nefes aldığınızda vücudunuza 100 trilyona yakın hava molekülü girer. Bunun yaklaşık %21'i yani 21 trilyonu, oksijen molekülüdür. Solunum sistemi yoluyla vücudunuza giren ve kan dolaşımına yüklenen bu moleküller, yine kan yoluyla vücudun en derin noktalarına kadar ulaştırılır. Ve burada bulunan karbondioksit molekülleriyle yer değiştirir. Biz sadece nefes aldığımızı zannederken, gerçekte bu sırada vücudumuzun derinliklerinde hiç durmadan oksijen, karbondioksit ve su alış-verişi gerçekleşir.<br />
Soluk alırken, diyafram kası kasılır ve kaburgalar arası açılarak hacim artar, göğüs iç basıncı düşer ve içeriye hava girer. Bu esnada göğüs boşluğu genişlemiştir.<br />
Soluk verirken; diyafram kası gevşer, kaburgalar birbirine yaklaşarak hacim azalır, göğüs iç basıncı artar ve dışarıya hava verilir. Bu esnada göğüs boşluğu daralmıştır.<br />
Solunum hızı kandaki CO2 miktarına göre düzenlenir. CO2 artışı soluk alıp vermeyi hızlandırır.Çünkü CO2 kanın pH sını düşürür ve ortam asit hale gelir Bu da beyni uyarır.<br />
Soluk alış verişinin hızı ve şiddeti omurilik soğanındaki sinirler tarafından denetlenir</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #000080;" class="mycode_color">SOLUNUM SİSTEMLERİ<br />
<br />
Solunum organlarıyla dış ortamdan alınıp verilmesine &#8220;dış solunum&#8221; denir.<br />
Solunum organlarına alınan &#8217;nin hücrelere taşınması ve hücredeki &#8217;nin solunum organlarına getirilmesine &#8220;iç solunum&#8221; denir.<br />
Hücrelerdeki besinlerin le veya siz yakılıp ATP üretilmesine &#8220;hücresel solunum&#8221; denir.<br />
<br />
İNSANDA SOLUNUM SİSTEMİ<br />
İnsanda solunum sistemi akciğerler ve akciğerlere hava taşıyan borulardan meydana gelmiştir.burun,ağız, yutak,gırtlak,soluk borusu,bronşlar da solunumda rol oynar.<br />
<br />
1-Burun: İnsanda solunum sistemi burunla başlar. Burnun yapısında kıllar, mukuslu yüzey ve yüzeye yakın kılcal damarlar bulunur. Bu yapılar, solunum esnasında alınan havanın, mikrop ve tozlarının tutulmasını, ısınmasını ve nemlendirilmesini sağlar.<br />
- Solunum havasının alınmasını ve nemlendirilmesini sağlar.<br />
- İçerisinde bulunan kıllar ile solunum havasının temizlenmesini sağlar.<br />
Burun güzel kokulu çiçeklerin ya da iştah açıcı yemeklerin kokularını algılamamızı sağlamanın ötesinde de, çok önemli işlevleri olan bir organımızdır. Soluduğumuz hava ile birlikte havadan aldığı oksijeni vücudumuzun bütün hücrelerine taşıyan kan arasındaki temel bağlantı yollarından biridir. Kısacası burun hem koklama organı, hem de solunum yollarının başlangıcı olarak büyük önem taşır. İki bölümden oluşan burnun içinde "silya" denen tüycükler ve mukus adı verilen bir salgı vardır. Hava burundan içeri girdiğinde bunlarla karşılaşır ve hemen analize tabi tutulur. Havadaki moleküller ayrıştırılarak incelenir ve beyne iletilerek kokunun ne olduğu belirlenir ve ona göre tepki verilir. Bu işlemlerin hepsi sadece 30 saniye gibi çok kısa bir süre içerisinde gerçekleşir.<br />
Burnun içinde aerodinamik açıdan da kusursuz bir tasarım söz konusudur. Hava içeri girdiğinde doğrudan nefes borusuna gitmez. Burun, adeta bir klima gibi çok özel filtre sistemleriyle dışarıdan gelen kirli, sıcak, soğuk ya da nemli havayı akciğerler için hazır hale getirir. Burundaki özel kıvrımlı yapı sayesinde hava burada bir tur dönüş yapar. Böylece burun çeperinde bulunan tüycüklere ve damar ağına daha fazla temas etmiş olur. İşte bu kıvrımlı sistem sayesinde burun günde 15 m3 havayı süzer, temizler, nemlendirir ve ısıtır. Bu miktar yaklaşık olarak bir odanın içindeki havaya eşittir. Fakat burada kirli hava denince akla sadece tozlu hava gelmemelidir. Havayla birlikte gelen tozun yanı sıra bakteri, polenler vs. gibi yaklaşık 20 milyar yabancı maddenin vücuda girmesi burundaki özel sistem sayesinde engellenmiş olur.<br />
Tozlarını ve her türlü zararlı bakterilerini burundaki klima sisteminde bırakan hava, bu işlemden sonra her burun deliğinde üçer tane bulunan kıvrımlı yapıların üstünden geçer. Burundaki tüycüklere takılan yabancı maddeler bu defa da buradaki mukusun antibakteriyel etkisiyle zararsız hale getirilir. Hava bu kıvrımlara çarpınca yön değiştirir ve burun boşluğunun duvarına çarpar. Buraya çarptığında mukus sıvısı içinde tutulur. Solunum havasının yabancı cisimlerden temizlenmesi çok kapsamlı ve çok hassastır. En ufak bir hataya, unutmaya ve atlamaya izin verilmez. Çünkü bir bakterinin ya da zararlı bir cismin akciğer gibi hassas bir organa geçebilmesi, insanın sağlığında olumsuz etkiler oluşturabilir. Ancak herşeye rağmen zararlı cisimlerin burundan geçmeyi başarması ihtimaline karşı, ikinci bir koruma mekanizması daha vardır. Şayet burun boşluğunu geçebilen cisimler olursa, bunlar da solunum yollarında tutulurlar. Burnun içinde temizlenen ve ısısı ayarlanan hava ciğerlerinize gitmek üzere hazırdır. Ciğerlere ulaşmak için takip edilecek yol nefes borusudur.<br />
<br />
2-Yutak:<br />
- Burun ve ağız boşluğunun yemek ve soluk borusuna açıldığı bir yol ağzı gibidir.<br />
- Burun ve ağızdan alınan havanın soluk borusuna iletilmesini sağlar.<br />
3-Gırtlak:<br />
- Soluk borusunun üst kısmının genişlemiş bölümüdür.<br />
- İçerisinde konuşmamızı sağlayan ses telleri bulunur.<br />
4-Soluk Borusu:İlk anda burunda temizlenen hava solunumun bir sonraki aşamasında vücut içinde yol alarak biraz daha aşağılara doğru inecektir. Havanın burundan sonra geçeceği bölge nefes borusudur. Soluk borusu,yutak ile akciğer arasında bulunur. Kıkırdak halkalı yapıdadır. Akciğere hava iletimini sağlar.Ağız boşluğunun son kısmında yer alan yutağa soluk borusu bağlanır. 10&#8211;12 cm uzunluğunda ve 2 cm çapında olan bu borunun başlangıç bölümüne gırtlak denir. Gırtlağın içindeki ses telleri epitel uzantılardan meydana gelmiş olup, gerginlikleri kaslarla ayarlandığından çeşitli tonlarda ses çıkartılmasını sağlar.<br />
Soluk borusunun, düz olan arka yüzü yemek borusu ile komşudur ve iç yüzü hareketli siller taşıyan epitel hücreleri ile döşenmiştir. Bu hücrelerin meydana getirdiği epitel tabakası altında salgı bezleri bulunduğu gibi, hücrelerin arasında da salgı yapan goblet hücreleri bulunur. Bu hücreler mukus denilen bir madde çıkarırlar. Mukus hareketli siller üzerinde ince bir tabaka oluşturur. İnce mukus tabakası, hem epitel yüzeyin nemli kalmasını sağlar, hem de solunumla giren havadaki toz ve diğer yabancı maddeleri tutar. Bu tüycükler sürekli olarak akciğerin ters yönünde yani ağıza doğru kamçı benzeri bir hareket yaparlar. Bu şekilde tüycüklerin üzerlerine düşen çok daha küçük parçalar boğaz bölgesine doğru ilerlemiş ve akciğerden uzaklaşmış olur. Boğaz bölgesinde yemek borusuyla birleşen nefes borusu, içinde biriken atık parçalarını ve bazı bakterileri yemek borusuna iletir. Boğazda biriken parçalar yutma refleksini başlatır.<br />
Böylece atık maddelerin ve akciğerde hastalık oluşturabilecek bakterilerin tümü yutularak mideye iletilir ve mide asitinde parçalanıp yok edilir. Sabah uyanıldığında boğazda hissedilen doluluk ve ses değişikliğinin sebebi de gece boyunca nefes borusunun kendini temizleme işlemi sırasında biriken yabancı madde ve bakterilerdir.Kazara nefes borusuna yiyecek ya da nem parçaları kaçsa bile, bunlar da ve öksürük olarak isimlendirilen hava patlaması ile çıkartılır. Bir öksürüğün hava itmesi saatte 960 kilometreye kadar çıkabilir.<br />
Soluk borusunun yapısında epitel tabakasından sonra kıkırdak doku tabakası bulunur. Kıkırdak doku, soluk borusunun duvarlarının birbirine yapışmasını önleyecek şekilde bir gerginlik sağlar. Yemek borusuna bakan yüzeyde kıkırdak yoktur. Soluk borusu arkada dördüncü sırt omuru hizasında iki kola ayrılır. Bu kollara bronş adı verilir. Bronşların herbiri akciğere girdikten sonra binlerce ince borucuğa ayrılır. Bunlara bronşçuk adı verilir. Bronşçukların uçlarında hava keseleri bulunur (alveol). Alveoller çok ince, tek sıra epitel hücrelerden oluşmuş olup dışı kılcal damarlar ile donatılmıştır.<br />
<br />
<br />
Nefes borusu gırtlaktan akciğerlere kadar uzanan yaklaşık 30 cm uzunluğunda bir borudur. Bu boru her an açık olmak zorundadır. Aksi takdirde havanın ciğerlere iletimi durur ve insan boğularak ölür. Boyun gibi hareketli bir bölgeden geçen ve etten yapılmış olan bu esnek borunun sürekli açık kalmasını sağlamak gerçekte oldukça zordur. Ancak nefes borusunun mükemmel tasarımı sayesinde bu zorluk ortadan kalkmıştır. Nefes borusu C harfi şeklinde kıkırdaklarla desteklenmiştir. İşte bu kıkırdaklar nefes borusunun kapanmasını engeller.<br />
Bu karmaşık sistemin herhangi bir parçasının eksikliği vücutta onarılması zor hasarlar oluşmasına neden olur. Örneğin genetik bir hastalık olan Kartagener sendromunda, sistemin tüm elemanları eksiksiz var olmalarına rağmen nefes borusunu örten tüycüklerin hareket etme özellikleri yoktur. Bu eksiklikle doğan bebeklerin çok büyük bir bölümü sık sık tekrarlayan akciğer enfeksiyonları nedeniyle daha çocukluğa ulaşamadan hayatlarını kaybederler<br />
<br />
5-Akciğerler,Yeri,Yapıs ı ve Görevleri:<br />
<br />
Solunum sisteminde gaz değişiminin yapıldığı organdır.Göğüs boşluğu içinde yer alır. Kalple birlikte göğüs boşluğunu doldurur. Sağda 3 solda 2 olmak üzere 5 lobtan oluşur. Sol akciğerin küçük olmasının nedeni, kalbin buraya yakın oluşudur.Göğüs ve karın boşluğunu ayıran diyafram denilen zarın üzerindedir.Akciğerle rin yapısı süngere ben-zer. Hacmi büyüyüp küçülebilir. Rengi açık pembedir. Akciğerlerin üzeri plevra denilen çift katlı bir zarla çevrilidir.Damar,sini r ve bronşların akciğere girdiği yerde plevra zarı yoktur. Bu zarların arasında sıvı bulunur. Bu iki zarın iç ve dış yaprakları arasındaki boşluklarda az miktarda lenf sıvısı ve hava bulunur. Bronşlar akciğerlerin içinde bronşcuklarla devam eder. Bronşcukların ucunda üzüm salkımına benzeyen alveol denilen hava keseleri bulunur. Alveoller kılcal kan damarları ile çevrilidir. Oksijen ve karbondioksit değişimi alveollerde gerçekleşir. Alveole giren havadaki oksijen kılcal kan damarlarına geçer. Kirli kandaki karbondioksit de yine alveollerde tutularak dışarı verilir. Buna hücre dışı solunum denir.<br />
Akciğerde bulunan hava kesecikleri (alveol) ile bunun etrafını saran kılcal damarlar arasında oksijen ve karbon dioksit geçişi olur.<br />
<br />
Akciğerlerin çok önemli olan iki görevi vardır.<br />
&#8226; Dışarıdaki havayı alıp (soluk alma), hava içindeki oksijenin alveollerin etrafındaki kılcal kan damarlarına geçmesini sağlamak.<br />
&#8226; Organlardan kirli kanla gelen karbondioksidi alveollere alıp dışarı atılmasını (soluk verme) sağlamaktır.<br />
Diyafram ve Göğüs Kaslarıiyafram kası, göğüs boşluğuyla karın boşluğunu birbirinden ayırır. Göğüs boşluğunun alt kısmını kaplayan yassı bir kastır. Aşağı-yukarı kasılıp gevşeyerek göğüs boşluğunun hacmini değiştirir. Bu nedenle akciğerlere hava giriş-çıkışı kolaylaşır. Ayrıca göğüs kasları kasılıp gevşeyerek kaburgaların açılıp kapanmasını ve akciğerlere havanın girip çıkmasını sağlarlar.<br />
Diyafram aşağıya doğru çekilip, göğüs kasları kasıldığında kaburgalarımız yukarı kalkacağından, göğüs boşluğunun hacmi genişler. Akciğerlere hava dolar, soluk alırız. Diyafram yukarı doğru şişkin; kaburgalanmızı hareket ettiren kaslar gevşek iken göğsümü-zün hacmi küçülür. Bu durumda dışarıya hava verilir.<br />
Dakikada 16-18 defa soluk alıp veririz. Solunum hızı omirilik sağındaki solunum merkezi yönetir.<br />
<br />
SOLUK ALIP VERME MEKANİZMASI<br />
<br />
Göğüs boşluğu ve akciğerlerin genişleyip daralmasına dayanır.bu mekanizmada diyafram ve göğüs kasları da görev alır.<br />
İnsan vücudundaki hücrelerin her birinin sürekli olarak oksijene ihtiyacı vardır. Örneğin şu anda sayfayı okuyabilmeniz, gözünüzün retina tabakasındaki milyonlarca hücrenin hiç durmaksızın oksijenle beslenmesi sayesinde mümkün olmaktadır. Bunun gibi, vücuttaki tüm kasların, bu kasları oluşturan hücrelerin, karbon bileşiklerini "yakarak", yani bunları oksijenle reaksiyona sokarak enerji elde etmeleri gerekir. Her nefes aldığınızda vücudunuza 100 trilyona yakın hava molekülü girer. Bunun yaklaşık %21'i yani 21 trilyonu, oksijen molekülüdür. Solunum sistemi yoluyla vücudunuza giren ve kan dolaşımına yüklenen bu moleküller, yine kan yoluyla vücudun en derin noktalarına kadar ulaştırılır. Ve burada bulunan karbondioksit molekülleriyle yer değiştirir. Biz sadece nefes aldığımızı zannederken, gerçekte bu sırada vücudumuzun derinliklerinde hiç durmadan oksijen, karbondioksit ve su alış-verişi gerçekleşir.<br />
Soluk alırken, diyafram kası kasılır ve kaburgalar arası açılarak hacim artar, göğüs iç basıncı düşer ve içeriye hava girer. Bu esnada göğüs boşluğu genişlemiştir.<br />
Soluk verirken; diyafram kası gevşer, kaburgalar birbirine yaklaşarak hacim azalır, göğüs iç basıncı artar ve dışarıya hava verilir. Bu esnada göğüs boşluğu daralmıştır.<br />
Solunum hızı kandaki CO2 miktarına göre düzenlenir. CO2 artışı soluk alıp vermeyi hızlandırır.Çünkü CO2 kanın pH sını düşürür ve ortam asit hale gelir Bu da beyni uyarır.<br />
Soluk alış verişinin hızı ve şiddeti omurilik soğanındaki sinirler tarafından denetlenir</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[DİFÜZYON]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-difuzyon</link>
			<pubDate>Wed, 07 May 2008 16:13:13 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=0">Kayıtsız</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-difuzyon</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><span style="color: #A52A2A;" class="mycode_color">Difüzyon<br />
<br />
Difüzyon, bir maddenin konsantrasyonun yüksek olduğu yerden düşük olduğu yere doğru hareketine denir.<br />
<br />
Örneğin bir kokunun bütün odaya yayılması veya bir damla mürekkebin bir bardak suya atılınca bütün bardağı boyaması gibi.<br />
Gaz molekülleri aralarındaki çekim kuvvetlerinden kurtulmuş olup aralarından geçerek difüze olurlar.(Yayılırlar.)<br />
Sularda ise moleküller birbirleri üzerinde serbestçe kayıp yuvarlana bilirler. Fakat aralarındaki çekim kuvvetleri onları birbirlerine yakın tutar ve difüzyonları orta hızlı sayılır.Katılarda moleküller katı bir yapı içinde büyük ölçüde titreşim hareketi yaparlar ve moleküllerin ferdi difüzyonları oldukça yavaştır.<br />
Moleküllerin hareket veya kinetik enerjileri mutlak sıcaklıkla doğru orantılıdır.<br />
Sıcaklık yükseldikçe hareket artar.Dol asılıyla sıcaklık artınca difüzyon hızı artar.</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><span style="color: #A52A2A;" class="mycode_color">Difüzyon<br />
<br />
Difüzyon, bir maddenin konsantrasyonun yüksek olduğu yerden düşük olduğu yere doğru hareketine denir.<br />
<br />
Örneğin bir kokunun bütün odaya yayılması veya bir damla mürekkebin bir bardak suya atılınca bütün bardağı boyaması gibi.<br />
Gaz molekülleri aralarındaki çekim kuvvetlerinden kurtulmuş olup aralarından geçerek difüze olurlar.(Yayılırlar.)<br />
Sularda ise moleküller birbirleri üzerinde serbestçe kayıp yuvarlana bilirler. Fakat aralarındaki çekim kuvvetleri onları birbirlerine yakın tutar ve difüzyonları orta hızlı sayılır.Katılarda moleküller katı bir yapı içinde büyük ölçüde titreşim hareketi yaparlar ve moleküllerin ferdi difüzyonları oldukça yavaştır.<br />
Moleküllerin hareket veya kinetik enerjileri mutlak sıcaklıkla doğru orantılıdır.<br />
Sıcaklık yükseldikçe hareket artar.Dol asılıyla sıcaklık artınca difüzyon hızı artar.</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[FOTOSENTEZ NEDİR?]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-fotosentez-nedir</link>
			<pubDate>Sun, 03 Feb 2008 14:20:03 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=0">Kayıtsız</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-fotosentez-nedir</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://herkonudan.com/images/stories/fotosentezra8.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: fotosentezra8.jpg]" class="mycode_img" /><br />
Fotosentez, bitkilerde ışık enerjisi kullanılarak organik bileşiklerin üretilmesidir. Yeryüzündeki her canlı, metabolizma etkinlikleri için gerekli olan enerjiyi temelde üç yoldan sağlar. Fotosentetik organizmalar, ışık enerjisinden yararlanarak enerjiyi depolarlar ve organik bileşikler üretebilirler.İlk kez 1771 yılında Joseph Priestley, bitkiler tarafından dışarı verilen oksijenin hayvanlar tarafından kirletilen havayı temizlediği fikrini ortaya atmıştır. <br />
Daha sonra 1779&#8242;da Jan Ingenhousz havanın temizlenmesinin yeşil bitkiler tarafından ışıkta yapıldığını açıklamıştır. <br />
<br />
1804 yılında De Saussure fotosentez esnasında eşit hacimde CO2 ve O2 alış verişi olduğu, buna benzer eşit hacimde bir gaz alış verişinin solunum esnasında da meydana geldiğini ileri sürmüştür. <br />
<br />
Yirminci yüzyılın başlarında tek hücreli yeşil su yosunlarında (Chlorella vulgaris) fotosentezle ilgili araştırmalar Warburg tarafından yapılmıştır. <br />
<br />
  <br />
<br />
Genel Fotosentez denklemi: <br />
<br />
nCO2 + 2nH2O + Işık enerjisi &#8594; (CH2O)n + nO2 + nH2O <br />
<br />
Ancak heksoz şekerleri ve nişasta ana ürünler olduğundan, genelde aşağıdaki spesifik (basit) denklem fotosentezin ifadesinde kullanılır: 6CO2 + 12H2O + Işık enerjisi &#8594; C6H12O6 + 6O2 + 6H2O + 673 Kalori <br />
<br />
Havadaki karbondioksit güneş enerjisi kullanılarak, nişasta ve diğer yüksek enerjili karbonhidratlara dönüştürülür. Karbon kullanıldıktan sonra ortaya çıkan oksijen ise havaya bırakılır. <br />
<br />
Bitki daha sonra besine ihtiyaç duyduğunda bu karbonhidratlarda depoladığı enerjiyi kullanır. Bu bitkilerle beslenen canlılar da bitkide bulunan karbonhidratlardan enerji ihtiyaçlarını karşılarlar.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://herkonudan.com/images/stories/fotosentezra8.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: fotosentezra8.jpg]" class="mycode_img" /><br />
Fotosentez, bitkilerde ışık enerjisi kullanılarak organik bileşiklerin üretilmesidir. Yeryüzündeki her canlı, metabolizma etkinlikleri için gerekli olan enerjiyi temelde üç yoldan sağlar. Fotosentetik organizmalar, ışık enerjisinden yararlanarak enerjiyi depolarlar ve organik bileşikler üretebilirler.İlk kez 1771 yılında Joseph Priestley, bitkiler tarafından dışarı verilen oksijenin hayvanlar tarafından kirletilen havayı temizlediği fikrini ortaya atmıştır. <br />
Daha sonra 1779&#8242;da Jan Ingenhousz havanın temizlenmesinin yeşil bitkiler tarafından ışıkta yapıldığını açıklamıştır. <br />
<br />
1804 yılında De Saussure fotosentez esnasında eşit hacimde CO2 ve O2 alış verişi olduğu, buna benzer eşit hacimde bir gaz alış verişinin solunum esnasında da meydana geldiğini ileri sürmüştür. <br />
<br />
Yirminci yüzyılın başlarında tek hücreli yeşil su yosunlarında (Chlorella vulgaris) fotosentezle ilgili araştırmalar Warburg tarafından yapılmıştır. <br />
<br />
  <br />
<br />
Genel Fotosentez denklemi: <br />
<br />
nCO2 + 2nH2O + Işık enerjisi &#8594; (CH2O)n + nO2 + nH2O <br />
<br />
Ancak heksoz şekerleri ve nişasta ana ürünler olduğundan, genelde aşağıdaki spesifik (basit) denklem fotosentezin ifadesinde kullanılır: 6CO2 + 12H2O + Işık enerjisi &#8594; C6H12O6 + 6O2 + 6H2O + 673 Kalori <br />
<br />
Havadaki karbondioksit güneş enerjisi kullanılarak, nişasta ve diğer yüksek enerjili karbonhidratlara dönüştürülür. Karbon kullanıldıktan sonra ortaya çıkan oksijen ise havaya bırakılır. <br />
<br />
Bitki daha sonra besine ihtiyaç duyduğunda bu karbonhidratlarda depoladığı enerjiyi kullanır. Bu bitkilerle beslenen canlılar da bitkide bulunan karbonhidratlardan enerji ihtiyaçlarını karşılarlar.]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>