![[Resim: yoksulafrika.jpg]](http://medya.yenibahardergisi.com/yenibahar/2011/06/30/yoksulafrika.jpg)
Hakiki mü’min olabilmek için “Rabb’im bizi nefsimizle baş başa bırakma.” diye dua eder, her türlü hırstan ve mala düşkünlükten Allah’a sığınırız. Nefsimizin zehirli oklarından korunmanın bir yolu da emaneti yerine teslim edip zekât vermek.
Herkes can kulağıyla O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) dinliyor. Namaza davet eden kutlu çağrıya uyup mescide gelenler saflar halinde önünde dizilmiş bekliyor. Mabet her yeri ateşin kızıllığına boyayan güneşle ısınıyor, ısınıyor. Aralarından birçoğu yoksul ancak O’nun huzuruna gelirken kıyafetlerine özenle seçmeye gayret ediyor. Yünden dokunmuş kalın elbiselerin onları kan ter içinde bırakmasına rağmen bir an olsun meclisten ayrılmıyor. Nitekim Allah Resûlü’nün sohbeti güneşi ılık bir cennet meltemine çevirmeye yetiyor. Efendimiz’in incilerinden istifade etmek isteyenler arasında varlıklı kişiler de var. Onlardan biri de Mudarlı Uyeyne bin Hısn. Zenginliği ile tanınan Uyeyne, bir an nefsinin hamlesine yenik düşüp o topluluğa katılmakta tereddüt eder. Bir süre sonra “Zenginler için ayrı fakirler için ayrı bir mekan.” formülünü geliştirir. Aklınca Merhamet Peygamberi’nin sohbetini kendine yakıştıramadığı toplulukla birlikte dinlemek zorunda kalmayacaktır. Bu çözümü mantıklı bulanlar ona destek olur. Allah Resûlü, mü’minleri tarağın dişleri gibi tek saf ve eşit kabul ettiği halde bu düşünce halk arasında yayılır. O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek sözlerinin İlahî nurla kuvvetlenmesi gecikmez: “Sabah akşam demeksizin rızasını kazanmak için Rab’lerine kulluk eden (yoksul) sahabenin yanında ol. Dünya hayatının maddi gücünü elde etmek arzusuyla gözlerin onların dışında başka kişilere çevrilmesin. Bizi anmaktan kalplerini gafil kıldığımız, arzuları doğrultusunda hareket eden ve işleri güçleri aşırılık olan kişilerin dediklerini yapma.” (Kehf Sûresi, 28) Ayet-i kerimeler mü’minlerin birbirinden hiçbir koşulda kopamayacağını ve Hakk’ın katında eşit olduklarını bildirir. İnananlar arasındaki uhuvvet bağını sağlayan asıl köprü ise zekât olur. Arınmak, temizlenmek anlamına gelen zekât, kimilerimizi maddî sıkıntılardan kimilerimizi ise nefsin baskısından temizler. Çünkü sahip olduklarımızı paylaşmak bizi yeniler. Bütün peygamberlerin ümmetine emredilen bu yükümlülüğümüz, zorluklar sınavdır aslında. Dünyaya bağlılığımızın göstergesi olan sahip olduklarımızı paylaşabilme meziyeti, çoğu zaman nefsimize ağır gelir. Namazdan sonra Kur’an-ı Kerim’de en sık anlatılan zekât, o kadar zorlar ki benliğimizi Peygamber Efendimiz’in ebedî âleme göçünden hemen sonra zincirin dağıldığı husus ‘vermek’ olur ve bazı kabileler bu hussuta fireverir. Hz. Ebubekir, bu toplulukların namaz kıldığı ve oruç tuttuğu halde Müslüman sayılmayacaklarını söyler. Halife bu tutumuyla mü’min olmanın ‘Allah için vermek’ söz konusu olmadan gerçekleşemeyeceğini açık biçimde ortaya koyar.
Kazancımızı paylaşmak yalnızca bizi birbirimize yakınlaştırmaz. Kâinatın Sahibi’ne ulaşmak da ancak bencillikten kurtularak sağlanır. Bir başka deyişle manevî zenginlik dediğimiz sermayeye sahip olmanın yolu cömertlikten geçer. Başkalarının ihtiyaçlarını kulak arkası etmemek ve merhamet göstermek aynı zamanda ahlakî direncimiz olur. Zira arzularımızın esiri olmadığımızı ve biriktirdiklerimizin bizi tüketmediğini ancak zekat aracılığla paylaşarak gösterebiliriz. Sahip olduklarımızın yalnızca Allah’a ait olduğunu bilmek hırs ve tamahı da kalbimizden atacak yegâne kapıdır. Tabii usulüne riayet etmek kaydıyla...
Kulluk yolculuğumuzun azığı olan her ibadet gibi zekâtın da şartları bulunuyor. Malın bir kısmının yoksullara bırakılması için temel ihtiyaçların giderilmiş olması ve birikimin üzerinden bir yıl geçmesi gerekiyor. Cenâb-ı Hak, zekâtın nereye verileceğini Tevbe Sûresi’nde “Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihat edenlere, yolcuya mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.” diyerek tayin eder. Böylece bu amelin yalnızca yoksullara ulaşmakla sınırlı bir kavram olmadığını gösterir.
Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murtaza Köse’ye göre infak etmek çok geniş bir anlam içeriyor: “Zekât farziyyetinin yerine getirilmesinde kişinin bulunduğu çevre itibarıyla fakire ulaşamayabilir. Bu durum sorumluluk duygusuyla hareket eden insanlar için problem haline gelmemeli. Bu noktada Kur’an’da geçen ‘fî sebîlillah’ kavramına yoğunlaşmak gerekir.
Öğrenci, eğitim kurumu veya hastanelere yapılan harcamalarla da zekât ibadeti yerine getirilebilir. Aynı zamanda eğitim faaliyetleri sayesinde insanlık yeniden İslâm’ın hayat veren soluklarını duyacağından bu yolda yapılan infak da ‘fi sebilillah’ yani Allah yolunda gidenler için verilmiş sayılır.” Yani “Bana zekât düşmüyor, benim gelirim ancak bana yetiyor.” gibi savunmalara başvurmak apaçık hükümlerden bizleri muaf tutmaz. Bunun en büyük delili ise Âli İmran Sûresi’nde yer alan “O sakınanlar hem varlıkta hem yoklukta harcederler.” ayeti. Dolayısıyla sıkıntıya sokmayan ve benliğimize ağır gelmeyen bir miktar bizi nefsimize galip etmeye yetmiyor. Niyet, sadece Allah için vermek olduğunda yapılabileceklerin sınırı da genişliyor. Durumu el verenler malının kırkta biriyle yetinmeyip, cömertlikleri ölçüsünce dilediğince paylaşıyor.
Kalpleri titrediği halde ellerinden bir şey gelmeyenlerin yüreklerine ise Merhamet Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem) su serpiyor. Çünkü para vermeye gücü yetmeyenlerin hayır ve hasenatta bulunma hususunda yapabileceği birçok şey var. Peygamberimiz her şeyin bir zekâtı olduğunu bildirerek hepimizin yapabileceği güzel ameller olduğunu nazara veriyor. İlmin infakının hakikati yaymakla gerçekleşeceğini hatırlatarak bilgi sahibi olan herkesi sorumluluğa davet ediyor. Her mü’min, Allah’ın lütfettiği nimetlerden bir kısmını değişik vesilelerle başkalarına aktarabiliyor. Bunu bazen bilgiyi, bazen de yetenek ve imkânları ortaya koyarak gerçekleştirmek mümkün.
Gönüllülükle ilerleyen hayır işleri zekâtın farklı manzaraları. Dünyanın dört bir yanındaki ihtiyaç sahiplerine el uzatan sivil toplum örgütlerinin çalışmaları bunun en güzel örneği. Kızılay, Kimse Yok mu, Deniz Feneri gibi kuruluşlarda başkasının sıkıntılarını dert edinen herkes gücü yettiğince hayırda yarışmaya gayret ediyor. Birçok vatandaş da onlar aracılığıyla hem ülkesindeki hem de uzak diyarlardaki felaketzede ve yoksullara yardım ediyor.
Sahip olduklarımızı başkalarıyla paylaşmanın nefsimize ağır gelmesi gibi zekâtı almak da gururumuza dokunabilir. Bu noktada bize uzanan elin bir vesile olduğunu hatırda tutmamızda fayda var. Zira her şeyin sahibi olan Allah’tır. Bize kendi servetinden veren, ihtiyaçlarımızı giderecek çıkış yolunu gösteren de yine O. Bu halet-i ruhiye ile hareket edip paymıza düşeni bir hediye olarak görebiliriz. Tabii burada infak eden kişiler ve hayır kurumlarının da aynı hassasiyeti göstermesi lazım. Her durumun bir imtihan olduğunu düşünerek onur kırıcı söz ve davranışlardan kaçınmak gerekiyor. Bu inceliği düstur edinen kişi, dernek ve vakıflar, ihtiyaç sahibinin haysiyetini zedeleyecek uygulamalardan kaçınıyor. Babaya iş bularak, çocuğu okula yazdırarak ya da ev hanımlarına meslek edindirerek de yardımlaşılabileceğini gösteriyor.
Belli alanlarda ihtisas sahibi kuruluşlar ise mesleklerini başkaları için icra ederek ilmin zekâtını veriyor. Mesela farklı meslek gruplarından hanımlar Aileyi Koruma ve Destekleme Derneği’nde günümüzün en sorunlu alanlarından biri olan medya üzerine kafa yorarak zararlarını en aza indirmek için çırpınıyor. Fedakâr hekimlerin kurduğu ‘Yeryüzü Doktorları’, en basit rahatsızlıkların bile ölümlere yol açtığı coğrafyalara ulaşıyor. Dünyaya meyletmenin beyhude olduğunu farklı yollarla anlatan daha birçok kuruluş var burada zikredemediğimiz. Eğer biz feda etmeye hazır olursak her biri nefisle imtihanımızı kazanmamızı sağlayabilir.
Bütün samimi hayır ve hasenat faaliyetlerini yağmur olarak tasavvur edelim. Zira yağmur rahmet ve bereketle anılır. Birbirinden habersiz de olsa her damlanın amacı aynıdır aslında. Hepsi toprağı kuraklıktan korur. Tevhid ekseninde yapılan her hayır da o damlalar gibi haritanın bilmediğimiz bir noktasına ulaşıyor. Bütün parçalanmışlıklar, dağılmışlıklar tamamlanıyor bu sayede. Birgün her filiz rengarenk gökkuşağı altında toplanabilsin diye...