İki binlerden sonra İslamcı cephede kültürel alanda konuşulan baş konulardan biri yozlaşma. Zenginleşme, iktidar duygusu, “kamusal alana çıkış” vs. ile özellikle gençlerde çeşitli veçheleriyle yozlaşma gözlemleniyor; gençlerimiz dünyadan habersiz, kafe köşelerinde nargile eşliğinde siyaset konuşup zevk ü sefa ediyorlar, düşünmüyorlar, okumuyorlar, okusalar bile bunu şaşaalı, afili bir hale getirmekten başka birşey ile ilgilenmiyorlar vs. vs. Bunlar yozlaşma eleştirilerinin en yüzeyde kalan kısımları. Daha derine, farklı kuşaklara doğru da genişletilebilir bu eleştiriler ve çoğunda da eleştiriyi getirene hak vermek çok zor değildir. Sonuçta gizli saklı değil açık seçik önümüzde yaşananlardan konuşuyoruz, değil mi?
Yozlaşma yeni bir mevzu değil, dünyamıza giren her yeni şeyde tekrar yozlaşma gözlemleyebiliyoruz: internet ile, televizyonla, neo-liberal politikalarla, kentleşme ile ilh. karşılaştığımızda hep yozlaşma da beraberinde geliyor. Bunu taa batılaşma maceramızın başına kadar çekebiliriz. 19. yüzyılda ilk Türk romanları yozlaşmaya işaret etmiyorlar mıydı? Burada asıl soru şu: Bütün bu yozlaşma eleştirileri ne kadar gerçekçi, daha doğrusu ne ölçüde gerçek bir meseleye işaret ediyorlar?
Konuyu biraz daha açmak gerekirse: Söz gelimi 19. yüzyılda bu yozlaşma muhabbetlerinin gerisinde hemen Tanzimat Fermanı var. Gavura gavur denmeyecek sözünü dilimize pelesenk eden Tanzimat yani. Bu söz niçin önemliydi, daha doğrusu Tanzimat niçin bu kadar kritik bir yer teşkil ediyordu bizim için? Bunun cevabı Tanzimat’ın özde müslüman ile gayri-müslim arasındaki ilişkiyi yeniden düzenlemesinde yatıyor. Türk ile gavur arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi Batılaşma tarihimiz hatta bütün tarihimiz içindeki en önemli anlardan bir tanesi, zira söz konusu düzenleme zamanla bugüne kadarki neredeyse bütün siyasi, iktisadi ve sosyal ilişkilerin hukuki zeminini oluşturmaya başlıyor. Üstelik bu anlayış ileride müslümanın gayri-müslime eşitliği bir yana, gayri-müslimin üstünlüğünü kabul etmesine de kapı aralıyor. Batılı değerlerin tartışmasız kabulü, AB kriterleri vs. hep bu anlama gelir. Kısaca batılaşmanın özünde Türk’ün yozlaşması değil bizatihi yabancı etkisinin/etkinliğinin artmasının memleketimizde her geçen gün daha da artması yatmaktadır.
Peki yabancı etkisinin/etkinliğinin artması ne demek? Bunun tersi kendimizi yabancılara tamamen kapatalım anlamını mı taşıyor? Hayır tabii ki. İktisadi ya da kültürel anlamda bir kapalılığı savunuyor değilim, bugüne kadar İslam toplumları da böyle bir siyaset gütmediler şüphesiz. Üstelik kapalılığın zararları nihai kertede ancak kendi toplumumuza döner.
Asıl mesele yerli ile yabancı arasındaki ilişkide zamanla ibrenin yabancıdan yana döndürülmesindedir. Bugün şirketlerin, bankaların varlıklarını hayatımızda her geçen gün daha fazla artırması böyle bir hiyerarşik dönüşümün neticesi midir? Siz ne kadar devlet kontrolünden söz etseniz de faizin hakim olduğu, Merkez Bankası’nın ne karar vereceğinin tartışıldığı, Merkez Bankası’nın ise karar vermek için FED’in kararlarını beklediği dünya sistemine entegre bir ekonomide aksini iddia etmek zordur. Turizm aleyhine her müdahalenin neredeyse vatan hainliğine eş tutulduğu bir ülkede elbette bir yabancı üstünlüğünden söz edilmelidir. İstanbul’un merkezi Sultanahmet’in ve bütün Suriçi’nin turizm merkezli dönüştürülmesini nasıl açıklamamız bekleniyor. Siyasi ve kültürel alanda batılı ilke ve değerlerin tartışmasız kabulünü neye yormak gerekiyor?
Görüleceği üzere yozlaşma ile yabancı etkisinin/etkinliğinin Türkiye’de artması karşılaştırıldığında yozlaşma ancak sonuç olarak karşımıza çıkar ve tali bir konumdadır. Oysa yozlaşma eleştirileri bugüne kadar nadiren müslüman ile gayri-müslim arasındaki bu hiyerarşik duruma ve yabancı etkisinin/etkinliğinin artmasına dikkat çeker. Oysa bunu dert etmeyen bir yozlaşma eleştirisi ancak muhafazakar bir tepki olarak kalmaya mahkumdur. Üstelik bu eleştirileri getirenlerin çoğu acaba söz konusu eleştirilerden beri midir?
Türkiye’de gerçekten (ama gerçekten) bir şeyleri dönüştürmek istiyorsak, yozlaşmadan uzak durmak istiyorsak, yabancı etkisinin/etkinliğinin artmasına ilk elde dikkat çekmemiz gerekir. Bugün kafelerde gençler de turistler de nargile çekiyor. Turistin nargilesinden rahatsız olmayanın gençlerin nargilesine laf atması fasa fiso.
M.N pesen