You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Yetmiş Üç Fırka ve Ehli Sünnet ve’l Cemaat

Yetmiş Üç Fırka ve Ehli Sünnet ve’l Cemaat

Yetmiş Üç Fırka ve Ehli Sünnet ve’l Cemaat
Yetmişüç Fırka ve Ehli Sünnet ve’l Cemaat
Şeyh’ul İslam İbni Teymiyye, Mecma’ul Feteva, 3/345-358, tercüme 3/295-307

بسم الله الرحمن الرحيم

Şeyh’ul İslam Ahmed ibni Teymiye'ye -Allah ruhunu mukaddes kılsın-; (Rasulullah) sallallahu aleyhi ve sellemin:

تفترق أمتي ثلاث وسبعين فرقة

"Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacak" sözü soruldu ve dendi ki: Bu fırkalar hangileridir? Her bir fırkanın temel akideleri nelerdir?

(Şeyh’ul İslam İbni Teymiyye) şöyle cevapladı:

Elhamdulillah (Hamd, Allah'a mahsustur)!..

Bu hadis Sahih olup Sünenler ve Müsnedler’de; örneğin Ebu Davud, Tirmizi, Nesai ve diğerlerinin Sünenleri gibi, meşhurdur. (Hadisin) tamamı şöyledir:

"‏افترقت اليهود على إحدى وسبعين فرقة، كلها في النار إلا واحدة، وافترقت النصارى على اثنتين وسبعين فرقة كلها في النار إلا واحدة، وستفترق هذه الأمة على ثلاث وسبعين فرقة، كلها في النار إلا واحدة‏"

"Yahudiler, yetmişbir fırkaya ayrıldılar. Bu yetmişbir fırkadan sadece birisi hariç diğerlerinin tamamı Cehennem'dedir. Hıristiyanlar ise, yetmişiki fırkaya bölündüler. Bunların da sadece biri müstesna diğerlerinin hepsi ateştedir. Bu ümmet de, yetmişüç fırkaya ayrılacak. Bu yetmişüç fırkadan, sadece birisi dışında diğerleri tamamen cehennemliktir." (Ebu Davud; Tirmizi; İbni Mace; Darimi; Ahmed, Müsned)

Diğer bir rivayette:

‏على ثلاث وسبعين ملة‏‏

"Bu ümmet, yetmişüç millete ayrılacak" buyurulmuştur. (Tirmizi; Ahmed, Müsned)

Bir başka varyantta ise şunlar nakledilir:

قالوا‏:‏ يا رسول الله، من الفرقة الناجية‏؟‏ قال‏:‏ ‏"‏من كان على مثل ما أنا عليه اليوم وأصحابي‏"‏‏

"Sordular: Ya Rasulullah, bu Fırkay-ı Naciye kimlerdir?' Cevaben: 'Bugün benim ve ashabımın bulunduğu yol üzere olanlardır' buyurdular".

(Hakim, Müstedrek; Acurri, eş-Şeria; Lailaki, Şerh Usul İ'tikad Ehl’us Sünne ve’l Cema'a; İbni Batta, el-İbane ala Usul’us Sünne ve’l Diyane)

Diğer varyantta bu cevap şöyledir:

قال‏:‏ ‏‏هي الجماعة، يد الله على الجماعة‏

(Rasulullah) dedi ki: "Fırkay-ı Naciye, cemaattir. Allah'ın eli, cemaat üzerinedir." (Ebu Davud; Tirmizi; İbni Mace; Darimi; Ahmed)

Bundan dolayı Fırkay-ı Naciye, "Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat" olarak vasıflandırılmıştır ki, onlar Cumhur’ul Ekber ve Sevad’ul Azam’dır.

Kalan fırkalar ise, şazz görüş, tefrika ve bid'at ve heva sahibi kimseler olup bu fırka mensuplarının adedi, Fırkay-ı Naciye'ye denk olmak bir tarafa, onun toplamına bile yaklaşamaz. Bu sapık fırkalardan her birinin mevcudu, son derece azdır. Bu Fırka-i Dalle'nin (sapık fırkaların) şiarı, Kur'an'a, Sünnet'e ve İcma’ya muhalefet edip bunlardan uzaklaşmaktır. Kitab, Sünnet ve İcma’ya tabi olan kimse Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'tandır.

Bu (sapık) fırkaların tayin ve tespiti mes'elesine gelince; alimlerimiz bunlar hakkında, birtakım eserler yazmışlar ve makalat (görüşler ve mezheblerle ilgili) kitablarında bunlardan bahsetmişlerdir. Ancak vasfedilen bir fırkanın -…- (orijinal nüshada burada silik kalmış bir kelime vardır), dalalette olan yetmişiki fırkadan birisi olduğuna kesinlikle karar verip bunu beyan edebilmek için mutlaka delillere sahip olmak gerekir. Çünkü Allah (Te’ala) umumen (genel olarak), bir konuda bilgi sahibi olmaksızın ileri-geri söz etmeyi, hususen de (özel olarak da, bu tip meselelerde) bilgisi bulunmaksızın konuşmayı haram kılmıştır. (Allah) Te’ala, şöyle buyurur:

قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالإِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَأَن تُشْرِكُواْ بِاللّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَأَن تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

"De ki: 'Rabbim, ancak kötülükleri, gerek açığını, gerek gizlisini, günahı ve haksız yere saldırmayı; hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi haram etmiştir." (el-A'raf 7/33) (Allah) Te’ala şöyle de buyurmaktadır:

َا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُواْ مِمَّا فِي الأَرْضِ حَلاَلًا طَيِّبًا وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ إِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّوءِ وَالْفَحْشَاء وَأَن تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

"Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helal ve temiz şeylerden yeyin, şeytanın adımlarını izlemeyin; çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır. O size daima kötülük ve çirkin iş (yapmanızı), Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder." (el-Bakara 2/168-169) (Allah) Te’ala şöyle de buyurmaktadır:

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولًا

"Bilmediğin bir şeyin ardına düşme." (el-isra 17/36)

Öte taraftan insanlardan pek çoğu, bu fırkalardan zan ve heva hükümlerine göre bahsetmekte ve kendisine dost edindiği bu fırkalardan bir grubu ve onun reisinin müntesiplerini Ehl-i Sünnet ve'l Cema’atten saymakta; bunlara muhalif olanları bid'at ehli kabul etmektedir, işte bu da apaçık bir sapıklıktır. Çünkü hak ve sünnet ehlinin önderi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemdir (ki Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır):

لا ينطق عن الهوى، إن هو إلا وحي يوحى

O, hevadan konuşmaz; O'nun söylediği sözler, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir. (en-Necm 53/3)

Ki onun (sallallahu aleyhi ve sellem) haber verdiği bütün hususların şüphesiz tasdik edilmesi, verdiği bütün emirlerde mutlaka itaat olunması Vacib’dir. Bu mertebe, onun dışında hiçbir Eimme (imamlar) için söz konusu olamaz. Aksine insanlardan her bir şahsın sözü alınırda, terkedilir de... Ancak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunun dışındadır.

Artık kim, Rasulullah dışında herhangi bir şahsı sevenleri ve ona muvafakat edenleri Ehl-i Sünnet ve'l Cema’attan kabul ederken, ona muhalefette bulunanları Ehl-i Bid'at ve'l Firkat sayarsa -ki bu duruma, dini hususlarda kelamdaki ve diğer dallardaki imamların etbaından bazı grublarda rastlanmaktadır-, kendisi bid'at, dalalet ve tefrika ehlinden olur. Böylelikle ortaya çıkmaktadır ki;

İnsanlar içinde Fırkay-ı Naciye'den olmaya en ziyade hak sahibi olanlar Ehl’ul Hadis ve’s Sünnet’tir.

Ki onların, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında, kendisine bağlandıkları hiçbir önderleri yoktur; onlar, (Rasulullah’ın) sözlerini ve hallerini insanların en iyi bilenleri, ona isnat edilen sözlerden hangilerinin Sahih, hangilerinin yakıştırma olduğunu birbirinden en güzel ayıranları ve bu hususlarda Fekahet (yüksek anlayış ve kavrayış) sahibi imamlarıdır.

Onlar, Ehli Marife; (Rasulullah'ın) sözleri ve davranışlarının manalarını en iyi bilir ve ona tabi olur, tasdik eder, amel eder, (bu inanca) vela gösterenleri sever ve muvalat gösterir, düşmanlık gösterenlere düşmanlık ederler.

Onlar, mücmel ve müphem olan sözleri ve görüşleri, Rasulullah'ın getirdiği Kitab ve Hikmet’e (Sünnet'e) arzederler. Eğer bir söz (görüş), o (sallallabhu aleyhi ve sellem)'in getirdiği esaslar içinde mevcut değilse onu asla Usul’ud Din’den (dinin temel konularından) saymaz ve sözlerinin hülasası, kılmazlar. Bilakis kendisiyle Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in gönderildiği Kitab ve Sünnet'i, itikad ve itimat ettikleri asıl kabul ederler.

İnsanların ihtilaf ettikleri, (ilahi) sıfatlar, kader, vaid, esma (isimler), emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker gibi mes'eleleri Allah ve Rasulü’ne arzederler. Ehli Tefrika ve İhtilaf’ın ihtilaf ettikleri mücmel lafızları tefsir eder; bunların manalarından Kitab ve Sünnet'e uygun olanları kabul edip, Kitab ve Sünnet'e aykırı olanları red ve iptal ederler.

Asla zanna ve nefislerin arzuladığı hevaya uymazlar. Çünkü zanna tabi olmak cehalet, Allah'tan bir hidayet olmaksızın nefsin hevasının peşine takılmak da zulümdür. Cehalet ve zulüm, şerrin bir araya gelmesi demektir. Allah Teala buyurur:

وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا

"(Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar) onu insan yüklendi; (bununla beraber onun hakkını tam yerine getirmedi.) Çünkü o, çok zalim, çok cahildir..." (el-Ahzab 33/72) Sure’nin sonuna (el-Ahzab 33/73) kadar.

(Allah) Subhanehu ve Te’ala bu ayetin devamında tevbeyi zikreder, Allah tevbeyi dilediğinden kabul eder. Zira her insanda mutlaka cehalet ve zulmün bulunur. Mü'min kul için daima, bilmediği bir hakk ortaya çıkar ve bu kul zulüm içinde bulunduğu bir amelden böylece rücu eder. (Bknz: el-Ahzab 33/73)

İnsanoğlunun en hafif zulmü, kendine olan zulmüdür. (Allah) Te’ala şöyle buyurur:

اللّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُواْ يُخْرِجُهُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّوُرِ

Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura ulaştırır. (el-Bakara 2/257)

(Allah) Te’ala yine şöyle buyurur:

هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلَى عَبْدِهِ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ

"Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna açık açık ayetler indiren O'dur." (el-Hadid 57/9),

(Allah) Te’ala yine şöyle buyurur:

الَر كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ

"Elif. Lam. Ra. (Bu) bir Kitab'dır ki, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için O'nu sana indirdi." (İbrahim 14/1)

Burada şunu da bilmek gerekir ki, Usul'ud Din ve Kelam’da şahsiyetlere bağlı zümreler, derece derecedirler. Bunlar arasında önemli usul meselelerinde Sünnet'e muhalefet etmiş olanlar vardır, sadece dakik (ince) birtakım mes'elelerde Sünnet'e muhalif olmuş olanlar vardır. Bir de Sünnet'i kendisinden daha ziyade terk etmiş olanları reddetmiş olanlar vardır ki, bunlar reddettikleri batıl ve söyledikleri hak hususlarda övülürler; fakat bunlar diğer taraftan birtakım hak unsurları red ve inkar, batıl hususları da kabul ve ifade etmek suretiyle bu redlerinde adalet ölçülerini aşmış; büyük bir bid'ati, ondan biraz daha hafif bir bid'atle, bir batılı, ondan biraz daha hafif bir batılla reddetmişlerdir. İşte bu durum, (Ehl-i) Sünnet ve'l Cemaat'a mensup kelamcıların birçoğunda görülmektedir.

Böyleleri, ortaya koydukları bid'atı, müslümanların cemaatını parçalayan ve ona göre dost edinip, ona göre düşman bildikleri bir görüş haline getirmedikleri takdirde bu, bir hata kabilindendir ve Allah Subhanehu ve Teala, böyle durumlarda mü'minlerin bunun gibi hatalarını bağışlar.

Bu durum, ümmetin selefi ve imamlarından birçoğunun düştüğü durumdur. Onların, bir ictihad neticesinde ileri sürdükleri birtakım görüşleri vardır ve bunlar, Kitab ve Sünnet'e muhaliftir. Ama kendilerine muvafakat edenleri dost bilen, muhalif kalanlara düşmanlık besleyenlerle, müslüman cemaatın arasına tefrika sokan, ictihad ve görüşe dayalı mes'elelerde kendisiyle uyuşanları değil de, muhalif kalanları kafirlik ve fasıklıkla itham eden, yine muvafıklarıyla değil de muhalifleriyle savaşmayı dahi helal sayanların durumu farklıdır, işte bunlar, tefrika ve ihtilaf ehlidir.

Bundan dolayıdır ki, müslümanlar içinde cemaatından ayrılıp uzaklaşan ilk bid'at ehli, Hak'tan uzaklaşan Hariciler olmuştur. Hariciler hakkında Nebi sallallahu aleyhi ve sellemden on vecihle sahih hadis varid olmuştur ki, bunları İmam Müslim, "Sahih"inde tahric etmiştir. İmam Buhari de birden fazla vechi tahric etmiştir.

Nebi sallallahu aleyhi ve sellemin ashabı, Emir'ul Mü'minin Ali bin Ebi Talib (radiyalalhu anh)'ın yanında bu Haricilerle çarpışmış, onlar arasında, Cemel ve Sıffin Günü ortaya çıkan fitnede çarpışma konusunda düştükleri ihtilaf, Haricilerle çarpışma konusunda asla çıkmamıştı.

(Ashab) Cemel ve Sıffin Günü'nde çarpışma konusunda üç gruba ayrılmıştı: Bir grub, onun (Ali ibni Ebi Talib’in) yanında savaşmış; bir grup diğerlerinin yanında (Aliş ibni Ebi Talib’in karşısında) savaşmış ve bir başka grub ise savaştan el çekip bir kenarda oturmuşlardı ki, aslında bu durumun tercih edilmesi gerektiğine dair naslar varid olmuştur.

Hariciler, müslümanların cemaatından ayrılıp onları kafir kabul ederek onlarla çarpışmayı helal sayınca; Sünnet’te bunun olacağı bildirilmiştir. Mesela Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir:

يحقر أحدكم صلاته مع صلاتهم، وصيامه مع صيامهم، وقراءته مع قراءتهم يقرؤون القرآن لا يجاوز حناجرهم، يمرقون من الإسلام كما يمرق السهم من الرمية، أينما لقيتموهم فاقتلوهم، فإن في قتلهم أجرًا عند الله لمن قتلهم يوم القيامة

"Sizden biriniz, onların namazı yanında kendi namazını, onların orucu yanında kendi orucunu ve onların kıraati yanında kendi kıraatini küçük görür, önemsiz sayar. Onlar Kur'an'ı okurlar, ama gırtlaklarından öteye geçmez. Bunlar okun, avı delip sür'atle geçip gittiği gibi İslam'dan sür'atle uzaklaşırlar. Nerede karşılaşırsanız bunları öldürünüz! Çünkü bunların öldürülmesinde Kıyamet Günü Allah nezdinde, bunları öldüren kimse için ecir ve mükafat vardır." (Buhari; Müslim; İbni Mace; Ahmed, Müsned)

İlk Harici, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde çıkmıştı. Nebi sallallahu alşeyhi ve sellemin (Huneyn Gazvesi'nde elde edilen ganimetleri) taksimini görünce: يامحمد، اعدل؛ فإنك لم تعدل "Muhammedi Adaletli davran; adil taksimat yapmadın!" deme küstahlığında bulunmuş, buna karşılık nebi sallallahu aleyhi ve sellem: لقد خبت وخسرت إن لم أعدل "Eğer ben adil davranmamışsam ziyan ve hüsrana uğramışım demektir" buyurmuşlardı. Durumu gören Ashab’dan bazıları: دعني يا رسول الله أضرب عنق هذا المنافق "Ya Rasulullah, izin ver de şu münafığın boynunun vurayım" demiş; (Rasulullah) ise şöyle buyurmuştur:

‏إنه يخرج من ضئضئ هذا أقوام يحقر أحدكم صلاته مع صلاتهم، وصيامه مع صيامهم، وقراءته مع قراءتهم

"Bunun soyundan öyle kimseler çıkacak ki, sizden biriniz bunların namazı yanında kendi namazınızı, bunların orucu yanında kendi orucunu ve bunların kıraatı karşısında kendi kıraatinizi küçük ve önemsiz görecek..."

Görüldüğü gibi bid'atlerin kaynağı zan ve hevaya göre Sünnet'e ta'n etmektir. Nitekim İblis de, re'yi ve hevasına göre (Allah’ın) emrine ta'n etmişti.

Helakte olan fırkaların tayini mes'elesine gelince; öncelikle, bu fırkaların dalalette sayılmaları konusundaki açıklamaları bize ulaşanlar, Yusuf bin Esbat ve Abdullah ibn’ul Mübarek’dir. Her ikisi de, Müslümanların büyük imamlarından iki imamdır ve şöyle demişlerdir:

أصول البدع أربعة‏:‏ الروافض، والخوارج، والقدرية، والمرجئة

"Asl’ul Bid’at (Bid'atın temelleri) dörttür: Rafıziler, Hariciler, Kaderiyye ve Mürcie."

Bunun üzerine İbn’ul Mübarek'e soruldu: "Peki ya Cehmiyye?" Cevaben şöyle dedi: ليسوا من أمة محمد Onlar Ümmet-i Muhammed'den değildir. Abdullah ibn’ul Mübarek şöyle derdi:

إنا لنحكي كلام اليهود والنصارى، ولا نستطيع أن نحكي كلام الجهمية‏.‏

"Biz, yahudilerin ve hristiyanların sözlerini naklederiz; ama Cehmiyye'nin sözlerini nakletmeyiz."

Onun bu sözüne tabi olmuş; (İmam) Ahmed'in ashabından Ulemadan bir taifenin ve başkalarının dediğidir. Şöyle demişlerdir:

إن الجهمية كفار فلا يدخلون في الاثنتين والسبعين فرقة، كما لا يدخل فيهم المنافقون الذين يبطنون الكفر ويظهرون الإسلام، وهم الزنادقة‏.‏

"Cehmiyye (mensupları) kafirdir; yetmişiki fırka içerisine, aynen küfürlerini gizleyip müslüman olduklarını söyleyen münafıkların dahil olmadığı gibi, giremezler; onlar zındıktırlar."

İmam Ahmed'in ashabından bazıları ve başkaları: Aksine, Cehmiyye yetmişiki fırkaya dahildir demiş, böylelikle (onların sınıflandsırmasına göre) Usul’ul Bid’at beş olmuştur.

Bunlara göre göre (bid'atçı beş ana grubtan) her biri (kendi içinde) oniki fırkadan oluşmaktadır. İlk görüş sahiplerine göre ise (bid'atçı dört ana grubtan) her biri kendi içinde onsekiz fırkaya ayrılmaktadır.

فمن أخرج الجهمية منهم لم يكفرهم؛ فإنه لا يكفر سائر أهل البدع، بل يجعلهم من أهل الوعيد بمنزلة الفساق والعصاة، ويجعل قوله‏:‏

Bu farklı bakış açısı ve grublandırma, diğer bir esasa dayanmaktadır ki bu; bid'at ehlinin tekfiridir. Cehmiyye'yi (kafir olduklarından dolayı) onların (yetmişiki bid'at ehli fırkaların) dışında kabul eden kimseler, bu fırkaları kafir saymamışlardır. Çünkü bu kimseler, Cehmiyye dışındaki diğer bid'at ehlini kafir saymamakta; ama onları fasıklar ve asiler menzilesinde, vaid ehli kabul etmekte; (Rasulullah’ın) هم في النار "Onlar, ateşte (Cehennem’de)dir" sözünü, diğer günahlarda olduğu gibi örneğin yetim malını yemek ve benzeri hakkında varid sözler gibi değerlendirmektedirler. (Allah) Te’ala şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا

"Zulüm ile yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar ve çılgın bir ateşe gireceklerdir." (en-Nisa 4/10)

Cehmiyye'yi bu fırkalardan kabul edenler ise, iki görüşe ayrılırlar: (Bir grub; onları Tekfir etmemektedir); bir grub ise onların tamamını kafir kabul etmektedir ki, bu; imamlara ve kelamcılara müntesib bazı kimselerin görüşüdür.

Selef ve imamlar ise; "Tafdil" (Ali radiyallahu anhın Raşid Halifeler’in en faziletlisi olduğu inancı) görüşüne sahip bulunan (Mürcie) ve (Şia) ve benzerlerinin tekfir edilmemesi konusunda herhangi bir ihtilafta bulunmamışlardır. (İmam) Ahmed'den gelen rivayetler de onları tekfir etmediğinde birleşmiştir. Gerçi ona (İmam Ahmed’e) veya onun mezhebine aykırı olarak, onun ashabı arasında -gerek bu grublar, gerek diğerlerinden- bütün bid'at ehlinin tekfir olunacağını nakledenler çıkmıştır. Hatta bunlardan bir kısmı, bu ve diğer bid'at grublarının ebediyyen cehennemde olduklarını ifade etmişlerdir. Ancak bu, İmam Ahmed'in mezhebine ve şeriata atfedilmiş bir yanılgıdır.

Onlardan bir diğer grub ise; bid'at ehlini, masiyet ehline (günahkarlar zümresine) ilhak ettikleri için, bid'at ehlinden hiçbir şahsı tekfir etmez ve şöyle derler: "Nasıl ki bir günah sebebiyle hiç kimseyi tekfir etmemek Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'ın temel prensiplerinden ise, tıpkı bunun gibi onlar (Ehl-i Sünnet hiçbir) kimseyi bir bid'at sebebiyle tekfir etmez."

Selefden ve imamlardan onların sadece "katışıksız Cehmiyye"yi tekfir ettikleri nakledilmiştir ki onlar (ilahi) sıfatları inkar ederler onlara göre: (Haşa) Allah hakkiki manada konuşmaz, görmez, mahlukattan ayrı değildir; O'nun ilmi, kudreti, semi (işitme), basar (görme) ve hayat sıfatları da yoktur; Kur'an mahluktur, ateş (cehennem) ehlinin Allah’ı görmeyeceği gibi cennet ehli de Allah’ı görmeyecektir, vs.,s.

Hariciler ve Rafizilere gelince; bunların tekfiri konusunda (İmam) Ahmed'den ve diğer imamlardan nakledilen ihtilaf ve tereddütler vardır.

Ama bu kimseler, (Allah’ın) yazgısını (kaderini) ve ilmini inkar eden Kaderiyye'yi tekfir etmişler; yalnız Allah'ın ilmini ispat (kabul) edip kulların fiillerini yarattığını isbat (kabul) etmeyenleri tekfir etmemişlerdir.

Bu mes'elede fasl’ul hitab (ayırıcı söz) olarak şu iki esasın zikredilmesi gereklidir:

Birincisi: Bilinmelidir ki, ehl-i salat'tan (görünüşünün aksine) hakikat-ı halde kafir olan kişi, ancak ve ancak münafıktır.

Allah, Muhammed sallallahu aleryhi ve sellemi peygamber olarak gönderip ona Kur'an'ı inzal buyurduğu ve o Medine'ye hicret ettiği andan bu yana insanlar, üç sınıfa ayrılmışlardır: (ona iman eden) Mü’min, (ona karşı) küfrünü izhar eden kafir ve (ona karşı) küfrünü gizleyen münafık.

Bu sebeble Allah, Bakara Suresi’nin başında bu üç sınıfı zikretmiş; mü'minlerin tavsifiyle ilgili olarak dört ayet, kafirler hakkında iki ayet, münafıklar hakkında ise on küsur ayet inzal buyurmuştur.

Allah, Kur'an’ın birçok yerinde kafirlerden ve münafıklardan bahsetmiştir. (Allah’ın) şu buyrukları gibi:

وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ

"Kafirlere ve münafıklara itaat etme." (el-Ahzab 33/1) ve (Allah’ın) şu buyruğu:

إِنَّ اللّهَ جَامِعُ الْمُنَافِقِينَ وَالْكَافِرِينَ فِي جَهَنَّمَ جَمِيعًا

"Şüphesiz Allah, bütün münafıkları ve kafirleri Cehennem'e toplayacaktır." (en-Nisa 4/140) ve (Allah’ın) şu buyruğu:

فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا

"Bugün artık ne sizden (münafıklardan), ne de kafirlerden fidye alınmaz." (el-Hadid 57/15)

(Bu ve benzeri ayetlerde Allah) İslam’ı izhar etmeleri sebebiyle münafıkları kafirlerden ayırdetmek üzere, ikisi arasında atıf kullanmıştır. Yoksa aslında münafıklar, kafirlerden daha beterdirler. Nitekim (Allah) Teala şöyle buyurur:

إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ

"Doğrusu münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar." (en-Nisa 4/145) ve (Allah)ın) şu buyruğunda olduğu gibi:

وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِّنْهُم مَّاتَ أَبَدًا وَلاَ تَقُمْ عَلَىَ قَبْرِهِ إِنَّهُمْ كَفَرُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ

"Ve onlardan (münafıklardan) ölen birine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma. Çünkü onlar, Allah'ı ve Rasulü’nü inkar ettiler." (et-Tevbe 9/84) ve (Allah)ın) şu buyruğunda olduğu gibi:

قُلْ أَنفِقُواْ طَوْعًا أَوْ كَرْهًا لَّن يُتَقَبَّلَ مِنكُمْ إِنَّكُمْ كُنتُمْ قَوْمًا فَاسِقِينَ وَمَا مَنَعَهُمْ أَن تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ إِلاَّ أَنَّهُمْ كَفَرُواْ بِاللّهِ وَبِرَسُولِهِ وَلاَ يَأْتُونَ الصَّلاَةَ إِلاَّ وَهُمْ كُسَالَى وَلاَ يُنفِقُونَ إِلاَّ وَهُمْ كَارِهُونَ

"De ki: İsteyerek veya istemiyerek infak edin; sizden kesin olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü siz bir fasıklar topluluğu oldunuz. İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey, Allah'ı ve elçisini tanımamaları, namaza ancak isteksizce gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken infak etmeleridir." (et-Tevbe 9/53-54)

Durum böyle olduğuna göre, bid'at ehli arasında da zındık münafıklar vardır; işte bunlar kafirdir. Ve böyleleri, Rafızilerle Cehmiyye arasında çoktur. Bunların reisleri de zındık münafıklardır. Aynı şekilde "rafz" bid'atını ilk çıkaran bir münafıktı. Bunun gibi Cehmiyye’nin aslı da zındıklık ve nifak idi. Bu sebebledir ki, batini felsefeci Karmatiler ve benzerlerinden münafık zındıklar, aralarındaki yakınlık dolayısıyla Rafıziliğe ve Cehmiyye'ye meylederlerdi.

Bid'at ehli arasında batınen ve zahiren iman sahibi olan, ama aynı zamanda cehalet ve zulüm sebebiyle Sünnet'ten ayrılarak hatalar içerisine düşenler de vardır. Bunlar ne kafirdirler, ne de münafık.

Bunlarda bazen, fasık veya asi duruma düşmelerine sebeb olan bir taşkınlık ve zulüm meydana gelebilir. Bazan da Te'vil ederek hataya düşmüş, bu sebeble de hataları afvedilmiş olabilirler.

Bu kimselerde öyle bir iman ve takva bulunabilir ki, bu kimseler, iman ve takvaları oranında Allah'ın veliliğini kazanabilirler. Bunlar iki esastan birincisidir.

İkinci esas: bir söz ve görüş, küfür olur; namazın, zekatın, orucun ve haccın vacib olduğunu inkar; zinayı, içkiyi, kumarı, kendileriyle evlenilmesi yasaklanmış kimselerle evlilikleri helal saymak gibi. Ama bunlara böylece inanan kimse, kendisine hitabın ulaşmadığı bir konumda ve durumda bulunabilir. Bu sebeble de bu hitabı inkar eden kişi tekfir olunmaz. Mesela henüz yeni İslam’a girmiş, ya da uzak bir çölde doğup yetiştiği için İslam'ın prensipleri kendisine tamamen ulaşmamış kimse böyledir. İşte bu kimse, Rasul’e indirildiğini bilmiyorsa, Rasul’e indirilen herhangi birşeyi, inkar etmekle Kafirlikle hükm olunmaz.

İşte Cehmiyye'nin söz ve görüşleri de bu türden olup bunlar Rab Te’ala'nın üzerinde bulunduğu hali ve Allah'ın Rasulü’ne inzal buyurduğu esasları inkar etmektedirler.

Cehmiyye'nin görüşleri, üç yönden aşırılığa gitmiştir:

Birincisi: Kitab'ta, Sünnet'te ve İcma’da bunların görüşlerine muhalif nasslar pek çok ve meşhurdur. (Bu nassları) tahrif etmek suretiyle reddederler.

İkincisi: Cehmiyye'nin görüşlerinin gerçek yüzü, yaratıcıyı Ta’til’dir (işlevsiz kılmakdır). Bunlar arasında sözlerinin ve görüşlerinin yaratıcıyı Ta’til’i gerektirdiğini bilmeyenler de vardır. İman’ın aslı Allah’ı ikrar olduğu gibi Küfrün aslı da Allah’ı inkardır.

Üç: (Cehmiyye), bütün din salikleri ve bütün fıtrat-ı selime sahiplerinin üzerinde ittifak ettikleri hususlara muhalefet etmektedir. Fakat buna rağmen onların (Cehmiyye'nin) görüşlerinden birçoğu iman ehlinden birçoğuna gizli kalabilir ve (insanlar aldanarak) hakkın onların yanında olduğunu zannedebilirler. Onlar (insanları) şüpheye düşürmek isterler.

Bu mü'minler, batınen ve zahiren Allah'a ve Rasulü’ne inanan kişilerdir. Böylece durum, diğer bid'at grublarına olduğu gibi bunlara da karışmış, şüphe ve iltibaslar ortaya çıkmıştır. İşte bu kişiler asla kafir değillerdir. Aksine bunlar arasında fasıklar ve asiler bulunabilir; hata sahibi oldukları halde hataları bağışlanmış kimseler olabilir; bunlarda iman ve takva bulunabilir, bu iman ve takva oranında kişi Allah'ın veliliğini kazanmıştır.

Ehl-i Sünnet'in kendisiyle Hariciler, Cehmiyye, Mu'tezile ve Mür'cie'den ayrıldığı görüşün aslı şudur ki, iman artar ve cüz'lere ayrılır. Nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyururlar:

يخرج من النار من كان في قلبه مثقال ذرة من إيمان

"Kalbinde zerre mikdarı iman bulunan kişi Cehennem'den çıkacaktır." (Buhari; Müslim; Tirmizi)

Bu takdirde bu imana göre Allah'ın velisi olma keyfiyeti de artar ve cüz'lere ayrılır.

Bid'atların temeli böylece bilinince Haricilerin görüşlerinin temeli şudur ki; Hariciler, günahlar sebebiyle tekfir ederler; günah olmayan şeyleri günah sayarlar; -mütevatir bile olsa- Kitab'ın zahirine muhalif olan Sünnet'e değil, Kitab'a ittibayı gerekli görürler; kendilerine muhalefet edenleri Tekfir ederler; asli kafir olanlar hakkında helal saymadıkları şeyleri, kendileri nezdinde mürted oldukları için muhalifleri hakkında helal sayarlar. Nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يقتلون أهل الإسلام وَيَدعون أهل الأوثان

"Ehl’ul İslam’ı (Müslümanları) öldürür, Ehl’ul Evsan’ı (putperestleri) bırakırlar." (Buhari; Müslim; Ebu Davud)

Bu sebeple, benzeri şer'i görüşleri arasında Osman (radiyallahu anh)'ı, Ali (radiyallahu anh)'ı ve taraftarlarını Tekfir etmişler, aynı şekilde Sıffin Ehli’nden her iki taifeyi de Tekfir etmişlerdir, bunun gibi habis görüşleri vardır.

Rafizilerin görüşlerinin temeli de şudur:

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, Ali (radiyalalhu anh)'ı, özre mahal bırakmayacak bir şekilde kesin olarak tayin etmiştir. (Ali radiyalalhu anh), Ma'sum İmam’dır; ona muhalefet eden, kafir olur. Muhacirler ve Ensar, Ali (radiyalalhu anh)'ın tayini ile ilgili bu nassı gizlemiş ve ma'sum imamı inkar etmişler; hevalarına uyup dini tebdil, Şeriatı tağyir etmişlerdir; zulme ve taşkınlığa gitmişler, hatta ashabtan ya on küsur, ya da biraz daha fazla olmak üzere çok az bir topluluk dışında diğerlerini tamamen kafir saymışlardır.

Sonra (Rafiziler) şunu da söylerler: "Ebubekr, Ömer ve benzerleri baştan beri hep münafık idiler." Bazan da şöyle derler: "Hayır, önce iman etmişlerdi; ama sonra kafir oldular."

Onların (Rafizilerin) çoğu, kendi görüşlerine muhalif olanları tekfir eder, kendilerini "mü'min" diye isimlendirip muhaliflerine "kafir" derler. Görüşlerinin yayılma imkanı bulamadığı İslam şehirlerini "Daru Ridde" kabul edip, müşriklerin ve hıristiyanların şehirlerinden daha kötü durumda sayarlar. Bu sebeble yahudileri, hıristiyanları ve müşrikleri, Müslümanların cumhurundan bazılarına karşı onlarla muharebe ve mukatele hususunda dost edinirler. Nitekim onların Müslümanların cumhuruna karşı müşrik kafirlerle muvalatları (dostlukları) bilinmektedir; onların Hıristiyan frenklerle Müslümanların cumhuruna karşı muvalatları ve Yahudilerle Müslümanların cumhuruna karşı muvalatları (da bilinmektedir).

Ayrıca onlardan (Rafızilerden) -Batıni Karamita Zındıklığı ve benzerleri gibi- Zenadika ve Nifak’ın anası zuhur etmiştir. Şüphe yok ki bunlar, bid'atçı taifeler arasında Kitab ve Sünnet'ten en uzak olanlardır. Bu sebebledir ki onlar (Rafiziler), halk nezdinde Sünnet'e muhalefetle meşhurdurlar. Halkın cumhuru "sünni"nin karşıtını "rafızi"den başkasıyla tarif etmez. Halktan biri: "Ben, sünniyim", dediği zaman bunun manası: "Ben, rafızi değilim" demektir.

Şüphe yok ki (Rafiziler), Haricilerden daha şerlidirler. Lakin Hariciler, İslam'ın ilk döneminde ehl-i cemaata karşı kılıç çekmişlerdi. (Ama Rafizilerin), kafirlerle muvalatı (dostluk kurması), Haricilerin kılıçlarından daha tehlikelidir. Karamita, İsmailiyye ve onlar gibi ehl-i cemaat'a karşı savaş açmış fırkalar da onlara (Rafiziliğe) müntesiptirler. Hariciler, doğru sözlülükle biliniyorlardı. Rafiziler ise yalancılıkla bilinirler. Hariciler, İslam'dan ayrılıp uzaklaşmışlardı; bunlar (Rafiziler) ise İslam'a karşı savaş ilan ediyorlar.

Katışıksız Kaderiyye'ye gelince; Kaderiyye bunlardan (Rafizilerden) çok çok daha iyi, Kitab ve Sünnet'e daha yakındır. Yalnız Kaderiyye'nin, Mu'tezile ve benzeri bazı fırkaları, aynen Cehmiyye gibidir. Bunlar da kendilerine muhalefet edenleri tekfir eder, müslümanların kanını helal sayar ve böylece onlara yakınlık gösterirler.

Mürcie ise; bu üstüste yığılmış bid'at taraftarlarından değildir. Bilakis bunların görüşüne, fıkıh ve ibadet ehli bazı kimseler de katılmıştı ve önceleri ancak Ehl-i Sünnet'ten sayılıyorlardı ta ki; giderek saçma sapan görüşleri alıp benimsemeleri sebebiyle (Ehli Sünnet’ten) ayrıldı.

Ne zaman ki kendilerine tabi olunan meşhur zevattan bir topluluk "İrca" ve "Tafdil" görüşüne nispet olundu, işte o zaman, bunların görüşünden nefret ettirmek üzere meşhur sünnet imamları, tafdil görüşüne sahip Mürcie'yi zem konusunda açıklamalarda bulunmaya başladılar. Mesela Süfyan es-Sevri diyordu ki:

من قَدَّم عليًا على أبي بكر والشيخين فقد أزرى ‏‏أي‏:‏ حطَّ من شأنهم‏‏ بالمهاجرين والأنصار، وما أرى يصعد له إلى الله عمل مع ذلك‏.‏

"Kim, Ali (radiyallahu anh)'ı, Ebu Bekir (radiyallahu anh)'a ve iki şeyhe (Ebu Bekir ve Ömer) takdim eder, onlardan faziletli görürse, Muhacir ve Ensar'ı zem ve tahkir etmiş olur. Böyle bir inanca sahip olan kişi için Allah'a ulaşacak bir amel olacağını sanmıyorum."

(Süfyan es-Sevri’nin) sözü böyle veya buna benzerdir. O, bunları, bazı Küfeli imamlara Ali (radiyallahu anh)'ın (fazilette) takdimi mes'elesi nispet edilince söylemişti. Bunun gibi, Eyyub es-Sahtiyani de şöyle diyordu:

‏من قدم عليا على عثمان فقد أزرى بالمهاجرين والأنصار،

"Kim, Ali (radiyallahu anh)'ı Osman (radiyallahu anh)'a takdim ederse, Muhacir ve Ensara eziyet etmiş olur."

O, bunları kendisine bazı Küfe imamlarının böyle bir iddiası ulaştığı zaman söylemişti. (Eyyub es-Sahtiyani'nin) daha sonra bu görüşünden rücu ettiği de nakledilir. Bazı meşhur kimselere İrca nisbet edildiğinde; Sevri, Malik, Şafi’i ve diğerlerinin söyledikleri Mürcie'nin zemmi hususundaki sözleri de böyledir.

İmam Ahmed'in bu konudaki açıklaması da, kendisinden önce yaşamış hidayet imamlarının açıklamalarının bir benzeridir. (İmam Ahmed'in) bu hususta kendiliğinden uydurup ortaya attığı bir söz yoktur. Ancak o, Sünnet'i izhar etmiş, beyan etmiş (açıklamış), Sünnet'i savunmuş ve Sünnet muhaliflerinin halini ortaya koymuş; Sünnet üzere cihad etmiş; Sünnet uğrunda, hevaların ve bid'atların çıkardığı eziyetlere sabretmiştir. Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا

"Onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten önderler yetiştirmiştik." (es-Secde 32/24)

Sabır ve yakin... İşte bu ikisi ile dinde imamlık mertebesine erişilir...

İşte İmam Ahmed bütün bunları ifa edince isminin başına, kendisiyle şöhret bulduğu "Sünnet'te imamlık" vasfı gelmiş ve o, kendisinden önce gelenlere nasıl tabi olmuşsa artık sonrakilere de önder olmuştur.

Ya değilse... Sünnet, Sahabenin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den, onlardan (sahabeden) tabiunun, sonra onlardan (tabiundan) etba'ın... Kıyamet Günü’ne kadar devam edecek sırayla telakki ettikleri şeylerdir. Gerçi bazı imamlar Sünnet'i daha iyi bilir ve üzerinde (daha ziyade) sabrederler.

Şüphesiz Allah Subhanehu ve Te’ala, en iyi bilen ve en güzel hükmedendir; Vallahu A’lem (Allah en iyi bilendir)
These are the days of our lives...
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.