You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Yeşil Müstekbirler...

Yeşil Müstekbirler...

General
RE: Yeşil Müstekbirler...
tefsir yapmış değilim, tefsircilerin dediklerini naklettim.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Yeşil Müstekbirler...
Seyyid Kutub (Allah ona Rahmet Etsin) - Fizilal'il Kur'an Tefsiri

Maide 44-45 Tefsiri:

Alıntı:44- Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik; bu kitap doğru yol kılavuzluğu ve ışık içerir. Gerek İslâm'a bağlı peygamberler ve gerekse Allah'a bağlı bilginler ile din adamları Allah'ın bu kitabının görevli koruyucuları ve doğruluğunun şahitleri sıfatı ile yahudiler arasında buna göre hüküm verirler.
buna göre insanlardan değil, benden korkunuz da ayetlerimi bir kaç para karşılığında satmayınız. Kim Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermez ise onlar kafirlerin ta kendileridir.


45- Tevrat'ta, yahudilere yazılı olarak bildirdik ki, canın karşılığı can, gözün karşılığı göz, burnun karşılığı burun, kulağın karşılığı kulak, dişin karşılığı diştir ve yaralamalarda da karşılıklılık (kısas) ilkesi geçerlidir. Kim kısas hakkını bağışlarsa bu onun günahlarına kefaret olur. Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyenler ise zalimlerin ta kendileridirler.


Allah katından gönderilmiş her dinle amaçlanan, yaşama yön vermektir. Pratik, gerçekçi bir yaşam biçimi belirlemekdir. Allah'ın dine yüklediği misyon, insanların yaşam biçimlerini belirlemek, düzenlemek, yönlendirmek ve koruma altına almaktır. Dinler insanların, heykellerin, ikonların ya da mihrapların karşısına geçerek tapınmalarını sağlamak üzere, kişinin salt iç dünyasına yönelik olarak indirilmemiştir. İnsanların yaşamlarında ve onların iç dünyalarının eğitiminde bunların hiçbir önemi yoktur demiyoruz. Ancak bunlar, insanların yaşam biçimlerini belirleme, düzenleme, yönlendirme ve koruma altına alma konularında tek başına yeterli olamaz. İnsanların yaşamlarında pratik bir karşılığı olması gereken bir şeriat, bir düzen, bir sistem salt bunlar üzerine ikame edilemez. Bu saydıklarımızı insanlar, yasalar ve otorite çerçevesinde belirlerler. Yasalara ve otoriteye ters bir davranışta bulunduklarında bundan sorumlu tutulurlar ve belirli cezalara çarptırılırlar.


İnsanların yaşamlarını en düzgün bir biçimde sürdürebilmeleri ancak, inanç, idealler ve yasaların tek bir kaynağa dayanması durumunda mümkün olabilir. Allah, insanların hareketlerine ve davranışlarına egemen olduğu gibi, onların yüreklerine ve içlerinde sakladıkları her türlü sırra da egemendir. O, insanların davranışlarının ve tutumlarının karşılığını, dünya hayatında, gönderdiği şeriata göre, ahiret hayatında ise yapacağı sorgulamaya göre en adil biçimde verecektir.
Ancak otorite parçalanacak olursa... Anlayışlar farklı kaynaklarla temellendirilecek olursa... Allah'ın otoritesi sadece vicdanlara ve insanların iç dünyalarına indirgenerek, rejim ve yasalar konusundaki otorite Allah'ın dışında birine verilecek olursa... Ahiretteki ceza ve mükafatlar konusundaki otorite Allah'ın, dünyadaki cezalar konusundaki otorite ise bir başkasına ait kabul edilirse... İşte o zaman, insanlığın ruhu, farklı iki otorite, farklı iki yönelim, farklı iki yöntem arasında parçalanmış demektir. İşte bu durumda insanların yaşamlarında aksaklıklar, bozukluklar ortaya çıkmaya başlar. Nitekim, Kur'an'da çeşitli vesilelerle bu bağlamdaki aksaklıklara ve

bozukluklara işaret edilmektedir


"Eğer yerle gökte Allah'tan başka ilahlar olsaydı ikisi de bozulurdu" (Enbiya Suresi, 22) "Eğer gerçek, onların keyfi arzularına göre belirlenseydi, gökler, yer ve oralarda bulunanlar bozulup giderdi." (Müminun Suresi, 71) "(Ey Muhammed!) Seni de din konusunda bir şeriat sahibi kıldık, ona uy; bilmeyenlerin keyfi arzularına uyma."(Casiye Suresi, 18)


Bu nedenledir ki her din, insanlar için bir yaşam düzeni olmak üzere gönderilmiştir. Dinin, belirli bir yöreye, bir ulusa ya da tüm insanlığa gönderilmiş olması, söz konusu olguyu değiştirmez. Her dinde, yaşama en doğru yaklaşımı sağlayacak bir inanç sistemi, insanların yürekleriyle Allah arasında bir bağ oluşturacak ibadet esasları ve bunların yanısıra, yaşamı biçimlendirecek bir şeriat söz konusudur. Bu üç açı, Allah'ın dininin temel direkleri konumundadır. Allah katından gelen her dinde bu saydıklarımız mevcuttur. Zira, insanlığın yaşamının sağlıklı ve düzgün bir biçimde olması, ancak yaşam düzeninin Allah'ın dinine göre belirlenmesi durumunda mümkündür.


Kur'an-ı Kerim'de ilk dinlerin içeriklerine ilişkin çeşitli göstergeler vardır. Belirli bir yörenin ya da ulusun mevcut düzeyiyle uyum içerisinde, belirli bir yöreye ya da bir ulusa gönderilmiş olan ilk dinler, yukarıda sözünü ettiğimiz bütünlüğü tam anlamıyla sağlamıştır. Buradaki ayetlerde, üç büyük dinde de yani yahudilik, hristiyanlık ve İslâm'da da söz konusu bütünlüğün tam anlamıyla mevcut olduğu dile getiriliyor.
Ayetlerde önce, bu bölümde ele almakta olduğumuz Tevrat'tan söz ediliyor:


"Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik; bu kitap doğru yol kılavuzluğu ve ışık içerir."


Tevrat, -Allah'ınindirdiği biçimiyle- yahudileri doğru yola iletmek, Allah'a ulaştıran yol ve yaşam süresince izlenmesi gereken yol konularında onları aydınlatmak üzere indirilmiş bir ilahî kitaptır. Bu kitap, tevhid inancını içermektedir. Kapsamlı bir ibadet sistemi içermektedir. Ve aynı zamanda bir şeriat içermektedir:


"Gerek Allah'a teslim olmuş peygamberler ve gerekse Allah'a bağlı bilginler ile din adamları, Allah'ın bu kitabının görevli koruyucuları ve doğruluğunun şahitleri sıfatı ile yahudiler arasında buna göre hüküm verirler."


Bir inanç ve ibadet sistemini de beraberinde getirmiş olan Tevrat'ı Allah, insanların salt vicdanları ve yürekleri için doğru yol kılavuzu ve ışık olsun diye indirmedi. Onu, bundan da öte aynı zamanda, pratik hayata Allah'ın sistemi doğrultusunda yön verecek ve yaşamı bu sistem çerçevesinde korumaya alacak bir şeriat içermesi hasebiyle, bu bağlamda da bir doğru yol kılavuzu ve ışık olması için indirdi. Kendilerini Allah'a teslim etmiş peygamberler, Tevrat'la hüküm verirler. Onlar ona, kendilerinden birşey eklemezler. O kitap tümüyle Allah'a aittir. İlahlık niteliklerine ilişkin herhangi bir nitelik konusunda, peygamberlerin bir istemi, bir otoritesi ya da bir iddiası asla yoktur. -İslâm'ın özgün anlamı da budur zaten- O peygamberler, yahudilere Tevrat'a göre hüküm veriyorlardı. -Tevrat, sadece yahudilere ilişkin indirilmiş bir şeriattı- onların din adamları yani yargıçları ve bilginleri de yine Tevrat'a göre hüküm verïyorlardı. Zira onlar, Allah'ın kitabını korumakla ve onun doğruluğuna tanıklık etmekle yükümlüydüler. Nitekim, kendi yaşamlarını Tevrat'ın buyrukları doğrultusunda düzenleyerek, dindaşları arasında Allah'ın şeriatını hakim kılarak, söz konusu tanıklıklarının gereğini de yerine getirmekteydiler.
Burada, Tevrat'a ilişkin ayetler noktalanmadan önce, Allah'ın kitabıyla hüküm verilmesi ve de söz konusu hükümleri verirken insanların arzularından, diretmelerinden, savaşlarından etkilenilmemesi için gereken özeni göstermeleri için müslümanların dikkatleri çekiliyor. Allah'ın kitabına sahip çıkan herkes, bu noktada özen göstermek zorundadır. Bunun aksini yapanlara ya da bu konuda çekingen davrananlara gelince:


"İnsanlardan değil, benden korkunuz da ayetlerimi bir kaç para karşılığında satmayınız. Kim Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermez ise onlar kafirlerin ta kendileridirler."


Yüce Allah, -her zaman ve her ulustan- kimi insanların, Allah'ın indirdikleri ile hüküm verilmesine karşı çıkacaklarını biliyordu. Bu tür insanların öz benlikleri, Allah'ın hükümlerine razı olmaya ve söz konusu hükümlere boyun eğmeye kesinlikle yanaşmayacaktır. Burjuvalar, tağutlar, tahtları ve üst makamları ellerinde bulunduran mirasyediler, Allah'ın indirdikleriyle hükmedilmesine kesinkes karşı çıkacaklardır. Zira Allah'ın indirdiği hükümler uygulandığında, onların yüzlerine geçirmiş olduğu ilahlık maskesi yere düşecek ve ilahlık sadece Allah'a ait olacaktır. Böylece, insanlar için Allah'ın izin vermediği kanunlar koyan söz konusu kimselerin elindeki egemenlik, yasama ve yürütme yetkisi çekilip alınmış olacaktır. Sömürü, zulüm ve haram üzerine kurdukları düzene kendilerine maddi ve ekonomik çıkar sağlamakta olan söz konusu kimseler elbette ki Allah'ın indirdiği hükümlerin uygulanmaması için yırtınacaklardır. Çünkü Allah'ın şeriatı, onların zulüm üzerine kurulu çıkar mekanizmalarının kökünü kazıyacaktır. Şehvetlerinin, tutkularının, yarmaladıkları malların esiri olanlar, ahlâkî çözülmeyi yaşayanlar, Allah'ın indirdiği hükümlerin yürürlüğe konmaması için elbette ki direneceklerdir. Çünkü Allah'ın dini, onları bu niteliklerinden arınmaya zorlayacak, bunu yapmamaları durumunda ise onları cezalandıracaktır. Söz konusu kimseler, yeryüzünde iyiliğin, adaletin, barışın yaygınlaşmasından rahatsız olduklarından dolayı, her türlü yola başvurarak, Allah'ın hükümlerinin yürürlüğe konmasını engellemek için çabalayacaklardır.
Allah, indirdiği hükümler yürürlüğe konmak istendiğinde, her cephede bu tür direnişlerle karşılaşılacağını biliyordu. Bu durumda, Allah'ın dinini sahiplenenlerin ve dinin doğruluğuna tanıklık edenlerin yapacağı iş, karşıt-güçlere karşı direnmek, onları göğüslemek, mal ve can pahasına da olsa mücadele etmektir. Allah, onlara hitaben diyor ki:


"İnsanlardan değil, benden korkunuz!"


Onların, Allah'ın şeriatını uygulamaları dışında bir korkuları olamaz insanlardan. Bu insanlar ister, Allah'ın şeriatına boyun eğmemekte direten ve ilahlığın sadece ama sadece Allah'a ait olduğunu kabullenmeye yanaşmayan tağutlar olsun... İster, Allah'a isyan içerisinde olmakla birlikte, O'nun şeriatını kendi kişisel çıkarlarını korumak için kullanmakta olan kimseler olsun... İster, Allah'ın şeriatındaki hükümleri ağırlaştıran ve çarpıtan sapık güruhlar olsun... Her halukârda, durum değişmemektedir. Ayette kendilerine hitap edilenlerin, sözünü ettiğimiz kimselerden ve onların dışındaki insanlardan, yaşamda Allah'ın şeriatını hakim kılmak için didinme dışında korkmaları söz konusu olamaz. Asıl korkulması gerekenin, Allah olduğu hiç bir zaman unutulmamalıdır. Allah dışında hiç kimseden korkulmamalıdır.


Yine Allah, kitabının koruyucuları ve kitabının doğruluğunun tanıkları durumundaki din bilginlerinden kimilerinin, dünya hayatının çekiciliğine kapılıp baştan çıkabileceklerini de biliyordu. Bu tür din bilginlerinden, Allah'ın hükümlerini istemeyen devlet yetkilileri, zenginler ve şehvet düşkünleri ile diyalog içinde bulunanlar ve de dünya hayatının cazibesine kapılarak onların yaptıklarına hiç ses çıkarmamayı yeğleyenler de olacaktır. Zaten bu tür yoldan çıkmış din adamlarına her zaman, her toplumda rastlayabilmek mümkündür. Nitekim bu tür din adamları yahudiler arasında da vardı. İşte Allah, böylesi bir tutum içerisine girmiş din bilginlerine diyor ki:


"Ayetlerimi birkaç paralık çıkarlarınız uğruna satmayınız."


Burada suskun kalanlara, ayetleri çarpıtanlara, yamama fetvalar ürete bilmek için çaba harcayanlara sesleniliyor!


Gerçekten de bu tür kimselerin, yaptıklarına karşılık olarak alacakları para ya da sağlayacakları çıkar ne olursa olsun, neticede bir "hiç"tir. Maaş, görev, makam, unvan, titır ya da birtakım çıkarlar uğruna, dini satıp bile bile cehennemi satın aldıkları düşünülürse, kazançları gerçekten de bir hiç değil midir?


Bir emanet yüklenmiş kişinin, tutup ihanet etmesinden daha kötü bir şey düşünülemez. koruyucu konumundaki birinin, vurdumduymazlaşmasından daha korkunç birşey yoktur. Tanık konumundaki birinin, gerçeği. saptırmasından daha iğrenç bir şey olamaz. Ne var ki "din adamı" kisvesi altında pek çok kimse, dine ihanet etmekte, bu konuda vurdumduymazlaşmakta ve gerçekleri saptırmaktadır. Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeleri gerekirken, suskun kalmayı yeğlemektedirler. Yöneticilere hoş görünmeyi Allah'ın kitabına tercilı ederek, ayetleri çarpıtmaktadırlar.


"Allah'ın indirdikleri ayetlere göre hüküm vermeyenler, kafirlerin ta kendileridirler."


Bu son derece kesin ve su götürmez bir ifadedir. Gerek ayetin orijinalinde şart edatı olarak "men"in kullanılması ve gerek cevap cümlesi, bu hükmün, herkesi kapsayabileceğinin göstergesidir. Ayette herhangi bir kapaklık olmadığı gibi bu hüküm, zaman ve mekan sınırlarını da aşmaktadır. Bu, hangi kuşakta ve hangi ulusta olursa olsun, Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyen herkesi kapsamına alan genel bir hükümdür.


Bunun nedenini ise daha önce açıklamıştık. Zira, Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyen, Allah'ın ilahlığını reddediyor demektir. Oysa ilahlık zorunlu olarak, egemenliği ve yasamayı da içermektedir. Allah'ın :ayetlerine göre hüküm vermeyen bir kimse ise bir yandan, Allah'ın ilahlığını ve ilahlığının niteliklerini reddetmekte, diğer yandan da ilahlık hakkını ve ilahlığın niteliklerini kendisine mal etmeye kalkışmaktadır. Gerçekten de küfür bu değil de nedir? Pratik -ki bu teoriden çok daha önemlidir- sırf küfür kokuyorsa, dil ile mümin ya da müslüman olduğunu savlamanın anlamı nedir?


Son derece kesin olan bu hüküm konusunda demagoji yapmak, gerçekten kaçmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Böylesi bir hükmü tevil etmeye Çabalamak, ayeti çarpıtmaktan başka bir şey olamaz. Bu bağlamda yapılan demogojiler ya da teviller, söz konusu ayetin muhatabı konumundaki kimseler hakkında Allah'ın koyduğu hükmü hiçbir biçimde değiştiremez.


KISAS
Allah'ın tüm dinlerindeki bu temel prensibin açıklanmasından sonra, Tevrat'taki şeriattan örnekler sıralanıyor. Ki Allah Tevrat'ı gerek Allah'a teslim olmuş peygamberler, gerekse Allah'a bağlı bilginler ile din adamları -Allah'ın bu kitabının koruyucuları ve doğruluğunun şahitleri sıfatıyla- yahudiler arasında ondaki ayetlere göre hüküm versinler diye indirmişti:


"Tevrat'ta yahudilere yazılı olarak indirdik ki, canın karşılığı can, gözün karşılığı göz, burnun karşılığı burun, kulağın karşılığı kulak, dişin karşılığı diştir ve yaralanmalarda da kârşılıklı (kısas) ilkesi geçerlidir."


Tevrat'ta belirtilen bu hükümler, İslâm şeriatında da aynen muhafaza edilmiştir. Bu hükümler, kıyamete dek tüm insanlığın şeriatı olmak üzere indirilmiş bulunan, müslümanların şeriatının da bir parçası olmuştur. Gerçi bunlar, pratik zorunlulukların gereği olarak sadece "daru'l-İslâm"da uygulanabilir. Zira, "daru'l-İslâm" olmayan yerlerde, bu hükümleri uygulayabilecek bir İslâmî otorite yoktur. Ancak, madem ki İslâm şeriatı Allah'ın iradesiyle her zaman ve tüm insanlar için geçerli olacak bir şeriat olarak indirilmiştir, bu durumda her nerede olursa olsun İslâmî bir yönetim iş başına geldiğinde, söz konusu hükümleri yürürlüğe koymak ve uygulamakla yükümlüdür.


Tevrat'ta da geçen bu hükümlere İslâm, bir hüküm daha ekliyor:
"Kim kısas hakkını bağışlarsa bu, onun günahlarına kefaret olur."


Tevrat'ta bu hüküm yer alınıyordu. Tevrat'taki hükme göre kısas, mutlaka uygulanırdı. Bu konuda ödün vermek, kısas hakkından vazgeçmek ve bu o kişinin günahlarına kefaret olması söz konusu değildi.


Burada, kısas cezalarına bir parça da olsa değinmekte yarar var.
Allah'ın şeriatında kısasla getirilen ilk şey, eşitlik prensibidir. İslâm şeriatında, kanda ve cezada eşitlik prensibi esastır. İnsanların makamları, sınıfları, soyları, ırkları ne olursa olsun, onlar arasında cana canla ve yaralara da karşılıklı ödeşmeyi getirmek, can konusunda tüm insanları eşit kabul etmek, Allah'ın şeriatı dışında hiç bir şeriatta söz konusu değildir.


Allah'ın şeriatında canın karşılığı candır. Gözün karşılığı gözdür. Burnun karşılığı burundur. Kulağın karşılığı kulaktır. Dişin karşılığı diştir. Yaralamalarda da karşılıklılık ilkesi geçerlidir. Bu hükümlerin uygulanmasında insanlar arasında hiçbir ayrım yapılmaz. Kişi hangi ırka, hangi sınıfa mensup olursa olsun, ister yönetici, ister yönetilen olsun, gerektiğinde bu hükümler kendisine uygulanacaktır. Çünkü her insan, Allah tarafından yaratılmıştır ve Allah'ın şeriatı önünde, herkes eşittir.


Allah'ın şeriatında getirilen bu yüce prensip, gerçekten de "insan"ın yeniden doğuşunu muştulamaktadır. Artık, her insan eşittir. Çünkü bu şeriat sayesinde insanlar, birincisi aynı kanun ve aynı yargı huzurunda mahkemeleşme, ikincisi ise aynı esasla ve aynı ölçüde ödeşme imkanına kavuşmuş bulunmaktadırlar.


Bu prensibi ilk kez İslâm getirmiştir. Asırlar boyunca beşer tarafından pek çok görece şeriatlar belirlenmişti. Bu şeriatlarda, kanun bakımından teorik düzlemde oldukça iyi düzeyde bulunanlar olduysa da, pratikte aynı düzeyin korunabilmesi mümkün olmadı.
Yahudiler, kendilerine indirilen Tevrat'ta da bulunan bu yüce prensipten sapmışlardı. Kendileri ile diğer insanlar arasında bu yüce prensibi bir kenara bırakmışlardı: "Ümmilere (kendi dinimizden olmayanlara) karşı hiçbir sorumluluğumuz yoktur." (Ali İmran Suresi, 75) diyorlardı. Hatta kendi aralarındaki ilişkilerde bile bu yüce prensibi unutmuşlardı. Benî Kurayza ile Beni Nadir kabileleri arasında olup bitenler bunun en güzel örneğiydi. Sonunda peygamberimiz geldi de onları tekrar Allah'ın şeriatına eşitlik ilkesini getiren şeriata döndürdü ve de perişan durumdaki Benî Kurayza ile üstün durumdaki Benî Nadir arasında tam bir eşitlik sağladı.


Bu yüce prensiple belirlenen kısas, -insanın yeniden doğuşunu muştulamasından da öte- bir insanı öldürmeye, yaralamaya ya da onun bir organına zarar vermeye kalkışabilecek kişilere karşı, aynı zamanda caydırıcı bir cezadır. Çünkü kısas söz konusuysa, bunları yapmaya kalkışan kişi, böyle bir eylemi gerçekleştirmezden önce, olayı kendi kendine, nedeniyle niçiniyle, defalarca düşünmek zorunda kalacaktır. Çünkü bilir ki karşısındaki insanı öldürdüğünde; -görevi, soyu-sopu, sınıfı, ırkı ne olursa olsun- kendisi de öldürülecektir. Karşısındaki insana ne yaparsa, aynısı kendisine de yapılacaktır. Bilir ki karşısındaki insanın elini ya da ayağını kesse, kendi eli ya da ayağı da kesilecektir. Karşısındakinin göz, kulak, burun ya da dişine zarar verse, kendi organının da aynı şekilde zarara uğramasına neden olacaktır. Ama kişi bu suçları işlediğinde, sadece hapis cezasına çarptırılacağını biliyorsa, bu durumda cezanın caydırıcılığı kısastakiyle hiç bir zaman eşdeğer olamaz. Hapis cezası uzun olmuş, kısa olmuş birşey fark etmez. Bedende yaşanan acı ya da bir organın yitirilmesiyle duyulan ıstırap ile hapiste yatmanın verdiği acı kesinlikle eş değildir. Bunları, hırsızlığın cezasına ilişkin ayetin açıklanması sırasında da açıklamıştık.
Bu yüce prensiple belirlenen kısas, -yine insanın yeniden doğuşunu muştulamasından da öte- aynı zamanda, insanın öz benliğini rahatlatan, iç dünyasındaki sarsıntıları ve yüreğindeki yaraları gideren, gözü kör bir öfkeyle harekete geçen dayanılmaz intikam tutkusunu yatıştıran bir hükümdür. Kimi insanlar bir yakınları öldürüldüğünde, diyet almaya ya da yaralandıklarında sadece tazminat almaya razı olabilirler. Ama kimi insanlar da acılarını, ancak aynı şeyin suçluya da yapılmasıyla, yani kısasın uygulanmasıyla dindirebilirler.


Allah'ın İslâm'la belirlediği şeriat -tıpkı Tevrat'la belirlediği şeriat gibi insanın doğasını gözeterek, kısas hakkını garanti altına almıştır. Ancak, insanların vicdanlarına ve hoşgörülerine seslenerek, kısas uygulanmasını isteme hakkına sahip olan kişileri, yine de bağışlamaya özendirir:


"Kim kısas hakkını bağışlarsa bu, onun günahlarına kefaret olur.."


Kişinin kendi arzusuyla, kısas hakkını bağışlamasında durum bu şekildedir. İster bir yakını öldürülen kan sahibi olsun, (Bu durumda bağışlama, kan sahibinin, kısas yerine diyet alması ya da hem kısas hem de diyet hakkından vazgeçmesiyle olur. Her ikisi de kan sahibinin hakkıdır. Zira, cezayı uygulatmak ya da bağışlamak ona bırakılmıştır. Onun bağışlaması durumunda hükümdara düşen, kâtil için uygun bir tazir cezası belirlemektir.) isterse yaralanmış durumdaki hak sahibi olsun, dilerlerse kısasın uygulanmasını istemeyebilirler. Kişinin, kısas hakkını bağışlaması durumunda bu, onun günahlarına kefaret olur ve Allah, onun günahlarını affeder.


Bu çağrı daha çok, insanları hoşgörü ve bağışlamaya, özendirmeye ve yürekleri Allah'ın affına ve bağışlamasına, eğitmeye yöneliktir. Çünkü öyle insanlar olabilir ki, yitirdikleri kişi ya da uğradıkları zarar sonucu duydukları acıyı, ne aldıkları tazminat ne de uygulattıkları kısas dindiremeyecektir... Öldürülen kişinin velisi, katili öldürtse bile, giden geri gelecek midir? Yitirdiği kişi için tazminat alacak olsa da bunun ne kıymeti olacaktır? Burada asıl amaç, yeryüzünde azami düzeyde adaleti sağlayabilmek ve toplumu güvenlik altına almaktır. Bu durumu yaşayan bir kişinin, yüreğinde elbette bir acı olacaktır. Ancak bu acıyı, yüreğini, Allah katından gelecek karşılığa bağlamaktan başka hiçbir biçimde dindiremez...


İmam Ahmed'in rivayetine göre: "Vekî' ve Yunus bin Ebî İshak'ın aktardıklarına göre Ebû Sufr şöyle dedi: "Kureyşli bir erkek, Ensar'dan bir erkeğin dişini kırınca, Muaviye'den yardım istedi. Muaviye de: `Onu ikna ederiz' dedi. Ancak dişi kırılan kişi ikna olmuyordu. Muaviye bunun üzerine: `Meseleni arkadaşınla hallet' dedi. O arada, orada oturmakta olan Ebû Derdâ dedi ki; Peygamberimizin şöyle dediğini işitmiştim:
`Bedeni zarara uğratılan bir müslüman eğer hakkını bağışlayacak olursa, Allah da onun derecesini yükseltir ya da bir günahını bağışlar'. Bunun üzerine Ensardan olan kişi de: `Öyleyse bağışladım' dedi."


İşte, kendisine Muaviye'nin tazminat olarak önerdiği karşılığı kabul etmeyip kısasta direten söz konusu kişi, bu hadisi duyar duymaz rahatlamış ve hakkından vazgeçmeye razı olmuştu.
İşte, yaratıkların, onların iç dünyalarındakï duyguları ve kımıltıları, yüreklerinin derinliklerinde neler olduğunu ve nasıl huzur bulacağını en iyi biçimde bilen Allah'ın şeriatı budur. O, belirlediği hükümleriyle, insanların yüreklerinde gerçek huzur ve güvenceyi en iyi biçimde sağlamaktadır.
Aynı zamanda, Kur'an'ın da bir parçası haline gelen, Tevrat'tan bu parçalar aktarıldıktan sonra, genel bir hüküm belirtiliyor:
"Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyenler, zalimlerin ta kendileridirler."


Bu, genel bir ifadedir. Bunu özele indirgeyebileceğimiz herhangi bir dayanak söz konusu değildir. Ancak burada, "zalimler" diye yeni bir nitelik daha ekleniyor.


Bu yeni nitelik, daha önce geçen "kafirler" biçimindeki nitelikten farklı bir durumun olduğu anlamında değildir. Bu, Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyen kişiye sadece yeni bir niteliğin eklenmesinden ibarettir. Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyen kişi, Allah'ın ilahlığını ve kullar üzerindeki yasama yetkisinin ona özgü olduğunu reddetmesinden ve de insanlar üzerinde yasama yetkisini kendisine mal ederek ilahlık iddiasına kalkışmasından ötürü kafirdir. Yine, insanları, -onlar için en uygun olan- Allah'ın şeriatından koparıp başka bir şeriata uymaya zorlamasından ötürü de zalimdir. Aslında bu tür bir kişi, tehlikeli bir yola atılmakla, küfrün cezasına çarpılmayı haketmekle ve -aralarında yaşadığı- insanların yaşamlarını kargaşaya, bozguna maruz bırakmakla, bizzat kendisine de zulmetmektedir.


Gönderme yapılan nokta ve "Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyenler" biçimindeki şart cümlesi, ayeti böyle anlamamızı gerektiriyor. İkinci şart cümlesinin cevabı, birinci şart cümlesinin cevabına ekleniyor. Her ikisinde de, mutlaklık ve genellik ifade eden şart edatı "men (kim ki...)" kullanılmış ve aynı noktaya gönderme yapılmıştır.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Yeşil Müstekbirler...
Alıntı:5- "Küfrun Dune Küfür" Görüşünün Dirayet Yönünden Tahkiki

Burada üzerinde durmamız gereken diğer bir husus ise Maide Suresi'nin 44. ayetinde geçen "küfür" lafzının büyük küfre mi yoksa küçük küfre mi hamledileceğidir. Her ne kadar İbn-i Abbas'a isnad edilen ifadenin zayıf ya da mühmel olduğunu söylesek de bir çok eserde gerek tabbinden gerekse daha sonra yaşayan alimlerden ayetteki "küfür" ifadesinin sahibini dinden çıkaran bir küfür olmadığı yönünde görüşler nakledilmiştir. Bu yüzden konuya dair bazı bilgilerin sunulmasında fayda vardır.

Öncelikle bilinmelidir ki, usul ilminin mukarrer kaidelerinden bir tanesi şudur: Kur'an ve sünnette geçen lafızlar ilk olarak dinden bilinen anlamlarına hamledilirler. Ancak ne zaman lafza dinde bilinen anlamını yüklemek imkânsızlaşırsa o zaman mecaz ya da lugat anlamlarına hamletmek caiz olur ki bunun içinde lafzi ya da manevi bir karinenin olması gerekir. Bu usul alimleri arasında ihtilafsız kabul edilmiş bir esastır. Örneğin "salat" lafzının lugat anlamı dua iken dinde bilinen anlamı namazdır. Kur'an ve sünnette geçen bütün "salat" ifadeleri öncelikle dinde bilinen namaz anlamına hamledilmelidir. Ancak Allah'a izafe edildiği zaman rahmet, meleklere izafe edildiği zaman istiğfar, mü'minlere izafe edildiği zamansa dua anlamına gelmektedir. Allah (sb) şöyle buyurur:

"Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin." (33, Ahzab/56)

Görüleceği üzere bu ayette salat lafzının dinde bilinen anlamına hamledilmesi manen mümkün değildir. Zira Allah'n ve meleklerin Rasulullah'a namaz kılması ve mü'minlere de Rasulullah'a namaz kılmalarının emredilmesi manayı ifsad etmektedir. İşte bu şekilde Kur'an ve sünnette geçen lafızları dinde bilinen anlamlarından başka anlamlara hamletmek için karine olması gerekir. Delilsiz bir şekilde lafızları farklı anlamlara hamletmek kesinlikle hatadır. Bu noktada örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Küfür lafzı her ne kadar lugat anlamıyla örtmek ya da mecaz anlamıyla nankörlük şeklinde kullanılsa da dinde bilinen anlamı sahibini İslam dininden çıkaran inkar şeklindedir. Kur'an ve sünnette geçen küfür lafızlarının hiç bir karine olmaksızın dinde bilinen anlamlarından farklı anlamlarla tefsir etmek usul ilmi açısından oldukça hatalı bir tutumdur. Bu yüzden Maide Suresi'nin 44. ayetinde geçen küfür lafzını "küfrun dune küfür" şeklinde tefsir eden bütün görüşler yanlıştır. Zira ayette geçen küfür lafzını dinde bilinen anlamının dışında bir anlam üzere kullanmak için mutlak surette bir delil gereklidir.

Şayet bu noktada "Ayetin manası umumdur. Ancak sahabi kavli onu tahsis etmiştir" şeklinde bir itiraz gelirse buna iki şekilde cevap veririz.

Birinci olarak, sahabe kavlinin ayetin umum ifadesini tahsis ettiğine dair delil getirmeniz lazımdır. Zira yukarıda da görüldüğü üzere bu noktada gelen rivayetler ya zayıf ya mühmeldir. Bununla birlikte karşıt görüşleri bulunmaktadır.

Bununla beraber sahabi sözünün Kur'an'ın umum ifadesini tahsis edemeyeceği usul ilminde üzerinde icma olunan konulardan bir tanesidir. Bu yüzden Maide Suresi'nin 44. ayetinde geçen "küfür" lafzının sahabe kavli ile "küçük küfür" şeklinde tahsis edilmesi mümkün değildir.

Burada Maide Suresi'nin 44. ayetinin "küfrun dune küfür" şeklinde tefsirinin hatalı bir tefsir olduğuna dair son bir noktayı da hatırlatmak isteriz.

Bilindiği üzere Arapça’da isimler marife ve nekra olmak üzere ikiye ayrılırlar. Marife isimler belirli, bilinen, muayyen bir varlığa işaret ederler. Başlarında “Elif-Lam” takısı bulunan kelimeler mutlak surette marifedirler. Nekra isimler ise belirli, bilinen, muayyen bir varlığa işaret etmeyip tamamen umum ifade ederler. Nekra isimlerin başında “Elif-Lam” takısı bulunmaz. Bundan dolayı Kur’an ve Sünnette marife olarak gelen lafızlarda kastedilen, kesinlikle kelimenin dinde bilinen ıstılahi anlamıdır. Eğer kelime nekra olarak gelmiş ise, kelimenin ıstılahi anlamı kastedilebileceği gibi mecazi anlamı da kastedilebilir.

Bu açıklamalardan da anlaşılmaktadır ki, Maide Suresi’nin 44. ayetinde geçen küfür lafzı direk olarak büyük küfre delalet etmektedir. Zira ayette küfür lafzı mutlak olarak gelmiştir. Malum olduğu üzere mutlak ifadeler ferdi kâmile delalet ederler. Bununla beraber ayette mübteda ve haberin her ikisinin de marife gelmesi ve fasl zamiri ile birbirlerinden ayrılması hasr ve kasr ifade eder ki bu bir nevi Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenlerin tüm küfür çeşitlerini işlediklerine delalet eder. Yine mübtedanın “ulaike” şeklinde ism-i işaret olarak gelmesi, haberin ise “el-Kafirun” şeklinde ism-i fail olarak gelmesi ve ism-i failin başında elif-lam takısının bulunması ayette geçen küfür lafzının tamamen büyük küfre delalet ettiğini tartışmaya yer vermeyecek şekilde ortaya koymaktadır ve Şeyh Abdulkadir bin Abdulaziz'in de belirttiği gibi ayette geçen küfür lafzının, “kufrun dûne kufr” (küfrün dışında bir küfür) olduğunu söyleyen tüm görüşler yanlıştır. (Abdulkadir b. Abdulaziz, El-Camiu Fi Taleb’il Ilmi’ş Şerif: 2/112.) Ebu Hayyan El’Endülisî, “el-Bahru’l Muhît” isimli tefsirinde şöyle demektedir:

“Buradaki küfrün, nimeti inkâr olduğu söylenilmişse de bu zayıf kalmış bir sözdür. Çünkü küfür kelimesi mutlak olarak geldiğinde, dindeki küfre delalet eder.” (El-Bahru’l-Muhît, 37/493.)

Yine Fahreddin Razi ayete dair görüşlere yer verirken, "nimete küfür ya da küfrun dune küfür" görüşlerinin hatalı olduğunu belirterek şöyle demiştir:

“Küfür lafzı mutlak olarak zikredildiğinde dini inkâr manasına hamledilir.” (Tefsiri Kebir, 9/87.)

Ömer Abdurrahman konuya dair şöyle demektedir:

“Burada küfrün dışında bir küfür görüşleri gündeme getirilmektedir. Fakat bu görüş zayıftır. Çünkü küfür lafzı bir şeyde veya bir yerde kullanıldığı zaman dinde bilinen küfür anlamına gelir. Bunun, lafzın zahirinin hilafına olduğunu söylemek hiç mümkün değildir. Ayette geçen küfür lafzı, cümlede her iki “Ulaike/işte onlar”, “El’kafirun” kelimesinde görüldüğü üzere “El” tarif harfiyle açıkça belirtilerek zikr olunur. “Hum/onlar” zamirinin de, “ulaike” kelimesi ile “kafirun” kelimesi arasına girmesi, bu anlamı daha da güçlendirmekte ve desteklemektedir. Buna ‘kasr ve hasr’ üslûbu denir. Bu üslub, söz konusu küfrün küçük küfür değil, dinden çıkaran büyük küfür olduğunda en ufak bir şüphe bırakmayacak kesinlikte açıktır ve nettir.” (Kelimetu-l Hakk, sy:79.)

Aynı şekilde Şeyh Abdulmecid Şazeli’de, buradaki lafzın mutlak olarak zikredildiğini ve kesinlikle büyük küfre delalet ettiğini, ayetteki ifadenin Elif-Lam takısı ile marife gelmesine bağlamış ve buna dair diğer ayetlerden deliller getirerek şöyle demiştir:

“O halde burada asıl olan küfür lafzının mutlak olarak bilinen küfre delalet ettiğidir. Açık bir delil ya da karine olmadan kesinlikle buradaki küfür lafzının mecazi olduğu söylenemez.” (Haddu-l İslam, sy:412.)
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Yeşil Müstekbirler...
Bu konu hakkında Allah'ın hükmünü belirten en önemli ayetler aşağıdaki ayetlerdir:
"Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir." (Maide: 44)

"Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir." (Maide: 45)

"Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir." (Maide: 47)

Ancak şeytan insanların bazılarını aldatarak, yukarıdaki ayetlerin; "Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler müslümanların ta kendileridir." şeklinde anlaşılmasını sağladı.

Şeytan bunu yaparken insanlara mertçe, apaçık bir şekilde yaklaşmamakta, bilakis bu anlayışı bazı sahabe, tabiin ve müfessirlerin sözleriyle destekleyerek takdim etmektedir. Bu şekilde batılı süslemekte ve batıla sapmışların içine düştükleri gafleti katmerleştirmektedir.

Bu ayetlerin sebebi nuzulü ve tefsirleri konusunda değişik görüşler vardır. İşte bu ayetler hakkında değişik görüşler olduğu için, bazı kimseler şeytana uyarak bunların manası hakkında hataya düşmüşlerdir.

Şimdi, bu ayetler hakkındaki alimlerin görüşlerini, ihtilaf ettikleri konuları ve zamanımızdaki insanların alimlerin açıklamalarını nasıl yanlış anladıklarını Allah'ın izniyle açıklamaya gayret edeceğiz.


İlk önce bu ayetlerin kimler hakkında nazil olduğu ve kimleri kapsamına aldığı konusunda alimlerin görüşlerine bakalım:


1 - Alimlerin bir kısmı, ayetlerin sebebi nuzulünün yahudiler hakkında olduğunu söylemekte, diğer bir kısmı da bütün kafirler hakkında olduğunu söylemektedir.

Şeyh Muhammed Emin Şankıtiy bu konu hakkında şöyle diyor:

"Alimlerden bir kısmı bu ayetin yahudiler hakkında nazil olduğu görüşündedir. Onlar bu konuda şöyle diyorlar:

"Çünkü Allah-u Teâlâ bu ayetten önce;

"Kitabı tahrif ederek aslından olmayan şeyler koyuyorlar." (Maide: 41)

diye buyuruyor. Evet yahudiler gerçeği tahrif ediyorlar ve tahrif ettikleri şeyler hakkında;

"Size bunları söylerlerse hemen alın." (Maide: 41)

Tahrif ettikleri ayetlerin hakiki manaları hakkında ise,

"Onlar size söylenince sakın almayın" (Maide: 41) diyorlar.

Ve yine, Maide: 44'ün yahudiler hakkında olduğunu gösteren bir başka delil olarak, ondan sonra gelen;

"Tevratta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş..." (Maide: 45) mealindeki ayeti delil gösteriyorlar.

Bu ayetlerin yahudiler hakkında olduğunu söyleyen alimler şunlardır:

Ber'a b. Azib, Huzeyfe b. Yeman, İbni Abbas, Ebu Mecliz, Ebu Reca El Ataridi, İkrime, Ubeydullah bin Abdullah ve Hasan-ı Basri ve başkaları." (Edvaul Beyan c:2, s: 90)

Şeyh Sıddık Hasan Han şöyle diyor:
"Bu ayet yahudiler hakkında nazil olmuştur" da denildi, "Genel olarak tüm kafirler hakkında nazil olmuştur" da denildi. Çünkü müslüman büyük bir günah işlediği zaman tekfir edilmez. (Çünkü müslüman, kafirlerin yaptığı gibi, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmemezlik yapmaz. Ancak bu konuda büyük günah sayılabilecek ve müslümanı dinden çıkartmayacak günahlar işleyebilir.) İbni Abbas, Katade ve Dahhak da bu görüşe sahiptirler.

Bazı alimler, bu ayetin Beni Kureyza ve Beni Nadir kabileleri hakkında nazil olduğunu söylemektedirler.

Bera b. Azib radiyAllahu anh şöyle diyor:
"Allah bu ayetleri (Maide: 44, 45,47) tüm kafirler hakkında indirmiştir."

Bera b. Azib radiyAllahu anh'nın sözü Müslim'de geçmektedir." (Fethil Beyan Fi Makasidil Kur'an Tefsiri c:2, s: 29)
İbni Kayyım bu konu hakkında şöyle diyor:
"Bazı alimler bu ayetin ehli kitap hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Katade, Dahhak ve başkaları gibi... Fakat bu görüş doğru değildir. Çünkü onların bu sözü ayetin zahiri anlamına muhaliftir dolayısıyla bu görüşe itibar edilemez. (Medaricus Salikin c: 1, s:33)

Bu ayetin yahudiler hakkında indiğini söyleyen görüş; ayetin hükmünün, yahudiler gibi yaptıkları takdirde müslümanları da kapsamına aldığını kabul etmektedir.

İbn-i Kesir diyor ki:
"Hasan-ı Basri; "bu ayetler ehli kitap hakkında nazil oldu ama hükmü bizim için de geçerlidir" dedi.

Abdurrezzak, Süfyani Sevri'den, o da Mansur'dan, o da İbrahim'den naklederek şöyle demiştir:

"Bu ayetler iİsrailoğulları hakkında nazil oldu ve Allah-u Teâlâ bu ümmeti de kapsamına aldı." (İbni Kesir Tefsiri)
Şeyh Sıddık Hasan Han şöyle diyor:
Huzeyfe'den sahih senetli şöyle bir rivayet vardır:
"Maide: 44,45,47 ayetleri Huzeyfe radiyAllahu anh'nun yanında zikredildiği zaman bir adam; "Bunlar israiloğulları hakkında nazil olmuştur, hükmü bizi kapsamaz." dedi.

Huzeyfe'de; "beni İsrail size ne güzel kardeş oldu. Tatlı olan her şey size, ama acı oldu mu onlara ha... Hayır! VAllahi siz de onların yollarını adım adım takip edeceksiniz."

İbni Abbas'dan da böyle bir rivayet gelmiştir." (Fethul Beyan c:3, s:30)
Kurtubi Tefsirinde de bu görüşler geçmektedir.

Şeyh Cemaleddin-i Kasımiy, tefsirinde şöyle diyor:
"İsmail el Kadiy, Ahkamul Kur'an adlı kitabında Maide: 44,45,47 ayetleri hakkında şöyle demektedir:

"Ayetlerin zahiri manası, yahudilerin yaptığını yapan, dolayısıyla Allah'ın hükmüne muhalif hüküm vazeden, bunu kanun edinerek onunla amel eden kişinin yahudiler hakkında inen hükmün kapsamına gireceğini belirtmektedir. Bu kişi ister hükmeden, isterse bu hükümlere tabi olan kimse olsun farketmez." (Mahasinut Te'vil tefsiri s:200)

2 - Bazı alimler;
"Allah'ın indirkdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir." (Madie:44)

ayetinin müslümanlar hakkında nazil olduğunu,

"Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir." (Maide:45)

ayetinin ise yahudiler hakkında nazil olduğunu,

"Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir." (Maide:47)

ayetinin ise hristiyanlar hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.

Bu görüşü destekleyen alimlerden birisi de Ebu Bekir bin Arabi'dir.

(Muhammed b. Abdillah b. Ahmed El-Maarifi El-Endalüsi El-İşbili: H. 468’de Endalüste doğmuştur. Mısır, Şam, Bağdad ve Mekke’yi dolaşmıştır. H.543’te Fas şehrinde vefat etmiştir.)

Zaide, İbn Şibrime ve Şa'bi de bu görüştedirler" (Kurtubi tefsiri: s: 2187)
Ebu Bekir bin Arabi bu konu hakkında şöyle demiştir:

"Ayetlerin zahirinden ve siyakından bu anlaşılmaktadır. İbn Abbas, Cabir bin Zeyd, İbn Ebi
Şeyh Şankıtiy şöyle diyor:
"Mukayyide radiyAllahu anh şöyle demektedir:

"Ayetlerin siyakı (dizilişi),

"Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir." (Maide:44)

ayetinin müslümanlar hakkında nazil olduğunu göstermektedir. Çünkü Allah-u Teâlâ bu ayetten önce müslümanları muhatab alarak:

"İnsanlardan değil benden korkunuz ve ayetlerimi az bir ücret karşılığında değiştirmeyiniz." (Maide:44)

diye buyurduktan sonra

"Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir." (Maide:44)

buyuruyor. Bundan anlaşılıyor ki, hitab müslümanlaradır." (Edvaül Beyan c: 2 s: 92)


3 - Bazı Alimlere göre; bu ayetler, Allah'ın hükmü ile hükmetmeyen bütün herkes hakkında inmiştir. Bu kimseler ister müslüman, ister yahudi, ister kafir olsun hiç farketmez.

Şeyh Sıddık Hasan Han şöyle demektedir:

"Kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse" ayetinde geçen "kim" kelimesi geneli (umumu) ifade eden bir lafızdır. Bu sebeble bu ayetin hükmünü bir grup ile sınırlandıramayız. Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyen kim olursa olsun, hepsini kapsamına alır. En doğru olan ve tercih edilmesi gereken tefsir budur. Suddi radiyAllahu anh de bu görüştedir.

İbn-i Mesud, Hasan-ı Basri ve Nehai: "Maide: 44, 45, 47 ayetleri geneldir. Yahudilerden olsun, bu ümmetten olsun herkesi kapsar" demişlerdir.

Her kim rüşvet yiyip Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse, aynı anda hem kafir, hem zalim, hem de fasık olmuştur. Ayetlerin bu şekilde anlaşılması daha doğru ve uygundur. Çünkü ayetler nuzül sebebleri ile sınırlandırılamaz. Onların genel hükmü alınır. (Fethul Beyan c: 3 s: 29)

Sıddık Hasan Han başka bir yerde şöyle demektedir:

"Bu ayetler yahudiler hakkında nazil olmuştur ama hükmü yalnız onlarla sınırlandırılamaz. Çünkü sözlerin genel manasına itibar edilir. Nuzül sebeblerine değil.

Ayrıca ayette geçen "kim" kelimesi şart edatı olduğu için geneli kapsamaktadır. Dolayısıyla bu yüce ayetler, Allah'ın kitabı ve rasulünün sünneti ile hükmetmeyen herkesi kapsar." (Fethul Beyan c: 3 s: 30)

Kurtubi diyor ki:

İbn Mes'ud ve Hasan-ı Basri şöyle demektedirler:

"Bu ayetler (Maide: 44,45,47) genel olarak Allah'ın hükmü ile hükmetmeyen herkes içindir, ister yahudi, ister kafir, ister müslüman olsun farketmez." (Kurtubi Tefsiri s: 2187)

Allame el Kasımi, "Tenbihat" başlığı altında dördüncü maddede şöyle diyor:

"Müslim, Berra'dan nakletti: Allah-u Teâlâ'nın buyurduğu; "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse" şeklindeki üç ayet bütün kafirler hakkında inmiştir.

Ebu Davud da İbni Abbas'dan şu şekilde rivayet etmiştir.

"Bu ayetler yahudiler (Kureyza ve Nadir) hakkındadır. Ama bu başkalarının bu ayetin kapsamı dışında kalacağı anlamına gelmez. Çünkü ayetlerin nuzül sebeblerine değil, genel manalarına itibar edilir.

Ayrıca, "Kim" kelimesi bir şart edatıdır, dolayısıyla Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyen bütün insanlar için geneldir. Yani, kim olursa olsun Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse bu hükmün kapsamına girer." (Mahasınu et Te'vil Tefsiri s: 1999)

Şimdiye kadar anlatılanlar bize, İslam alimlerinin ihtilaf ettiği noktanın yalnızca ayetlerin sebebi nuzulü hakkında olduğunu göstermektedir. Fakat bu ayetlerin hükmünün müslümanları da kapsamına aldığı konusunda ihtilaf etmemişlerdir. Çünkü bu genel İslami kavrayışa da uygundur.

Eğer; "bu ayetlerin hükmü yalnızca yahudileri kapsamına alır. Müslümanlar bu hükmün dışında kalır" dersek, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'i söylediğini tatbik etmemekle suçlamış oluruz. Yani bu söz ile; Rasulullah'ın yahudilere "siz Allah'ın indirdiği ile hükmetmezseniz kafirlerin ta kendileri olursunuz, ama bana gelince, bu benim için geçerli değil" demek istediğini iddia etmiş oluruz. Bu sözden, bundan başka bir anlam çıkar mı?

Oysa şu ayeti hatırlamamız gerekmektedir:

"Siz kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği (veya iyilikle muamele etmeyi) emredip nefsinizi unutuyor musunuz? Akletmez misiniz?" (Bakara: 44)

Bu ayetlerin (Maide: 44, 45, 47) sadece yahudileri bağladığını iddia eden kimse, akidenin bütün rasullerde aynı, fakat sadece teşrilerinin (yasamanın) farklı olduğunu unutmaktadır.

Allah-u Teâlâ'ya itaat itikadi bir meseledir. Allah-u Teâlâ'ya itaat etmekle emrolunan yalnız yahudiler değildir. Elbette müslümanlar da bu emre dahildir. Eğer yahudiler Allah-u Teâlâ'nın indirdiği ile hükmetmedikleri zaman kafir oluyorlarsa, şüphesiz aynı şeyi yapan müslümanlar daha öncelikle kafir olurlar.

Buna şöyle bir örnek verelim:

İlk, orta ve lise öğrencilerinin, yalın ayak okula gitmeleri doğru olmaz dersek, mantiken üniversite öğrencilerinin bu çirkin davranıştan kaçınmaları öncelikle gerekmektedir demiş oluruz. Bu hadisenin delile ihtiyacı yoktur.

Allah-u Teâlâ'nın:

"Allah'ın indirdikleri ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir" (Maide: 44) buyruğunun hükmüne ilk planda müslümanlar dahil olmalıdır, çünkü onlar yahudilerden üstündürler.

Özet olarak; Maide: 44-45-47 ayetlerinin sebebi nüzulü hakkında alimler ne kadar ihtilaf etmişlerse de, hepsi ihtilafsız olarak: "bu ayetlerin hükmü müslümanlara da uygulanır" demişlerdir.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Yeşil Müstekbirler...
önceden de belirttiğim gibi ehli hadisi de, kelamcısı da, tasavvufçusu da kısacası tüm islam ümmetinin alimleri yesakın içinde barındırdığı çok az islami hüküme rağmen küfür anayasası olduğuna ve de bu anayasa ile hükmeden Moğolların her türlü ibadeti yapsalar da mürted olduklarında icma etmişlerdir.

Alıntı:Makrizi şöyle dedi: “Cengiz Han, Tatarların kralı Onkhan’ı yendikten sonra Doğu ülkerinde bir devlet kurdu ve bu devlet için kanunlar yaptı. Bu kanunları, “Yasa” veya “Yesak” ismini verdiği bir kitabta topladı. Daha sonra bu kanunları çelik levhalara işleterek onları kavminin uyacağı bir şeriat haline getirdi. Kavmi de bu kanunlara uydu. Cengiz Han, hiçbir dine bağlı değildi.” (El Makrizi, El Mevaid vel İ’tibar, ElHıtat c: 2 s: 120)


El Kal Kaşandi, Alaeddin El Cuveyni’den şöyle nakletti:“Cengiz Han’ın ve kendisinden sonra çocuklarının bağlandığı din, Cengiz Han’ın koyduğu yesak kanunlarıdır. Yesak ise, Cengiz Han’ın kendi kafasından uydurduğu kanunlardır. Bu yesak içerisine bir takım hükümler ve cezalar koymuştu. Yesak içerisindeki hükümlerin çoğu İslam şeriatine muhalif idi. Ancak çok az bir kısmı Muhammed (a.s)’in şeriatine uygundu. Cengiz Han, koymuş olduğu bu kanunları, “Büyük Yasa” olarak isimlendirdi ve bu kanunları yazdırdı. Sonra da bu kanunlar kendisinden sonra gelecek olan nesillere miras olsun ve böylece her bir aile onları gerek kendileri öğrensin ve gerekse çocuklarına öğretsin diye, kendisine ait kasada saklanmasını emretti.” (Tarih Fatihil Alem Cihank Şay c: 1 s: 62- 63)

Şeyh Muhammed Hamid el Fıkki, “Fethul Mecid” adlı kitabının dip notunda Yesakla ilgili olarak şöyle demiştir:


“Yesak gibi hatta ondan daha şerli olan şey ise; kan, ırz ve mallar hakkında Allah (c.c)’ın Kitabında ve Rasulunün sünnetinde hükümler açıkken, kişinin, batılıların kanunlarını bu konularda kendisine kanun edinip, onlara muhakeme olmasıdır. Böyle yapan kimse şüphesiz kafirdir, mürteddir. Bu ameller üzerinde ısrar ettiği ve Allah (c.c)’ın indirdiği hükme dönmediği müddetçe onun müslüman olarak isimlendirilmesi, İslam’dan olduğu açık olan namaz, oruç, hac ve bunlar gibi amelleri yerine getirmesi kendisine hiçbir fayda sağlamaz.” (Fethul Mecid dip notta)

Şeyh Muhammed b. İbrahim şöyle dedi:
“İnsanları uyarması için Muhammmed (a.s)’in kalbine Ruh’ul Emin’in apaçık arab dili ile indirdiği Kur’an’ı kerim ile beşer aklının ürünü olan kanunları hüküm konusunda aynı seviyeye yükseltmek ve ihtilaf olduğunda Kur’an ile değil de insan ürünü kanunlarla hükmetmek, apaçık büyük küfür olan amellerdendir....
5 - Bu küfür, büyük küfürlerin en büyüğü, en kapsamlısı, en açığıdır. Bu küfür, şeriate karşı en şiddetli ve ortaya en açık bir şekilde çıkmış olanıdır. Bu küfür, şeriatin hükümlerine şiddetli bir şekilde büyüklenen, Allah (c.c) ve rasulünün hükümlerine en zıd olan ve şer’i mahkemelere rakip olan mahkemeler kurmaktır. Sözde bu mahkemeler için, şer’i mahkemelerde olduğu gibi düzenli, teferruatlı, teşkilatlı ve zorunlu hükümler veren merciler oluşturulmuştur.
Şer’i mahkemelerin mercisi nasıl Kur’an ve sünnetse, beşeri kanunlarla hükmeden mahkemelerin de mercileri vardır ve onların mercileri de; değişik ümmetlerin şeriatleri, Fransa, Amerika, İngiltere gibi değişik devletlerin anayasalarından derlenmiş kanunlar, bidatçilerin ve müslüman olmadıkları halde İslam’a nispet edilmiş sapık taifelerin mezheblerinden alınmış kural, ilke ve prensiplerdir.
Bu tür mahkemeleri İslam diyarında çokça görmekteyiz. İnsanların ihtilaflarını çözmek için kapıları açıktır. İnsanlar da saf saf onlara gitmektedirler. Bu mahkemeler, ihtilaflı olan insanlar arasında Kur’an ve sünnete muhalif beşer’i kanunlarla hükmederler ve verilen hükmü uygulamaları için onları zorlarlar. Acaba bu küfürden daha büyük bir küfür var mıdır?” La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah şehadetine zıt ve onu bozan bundan daha kötü bir amel var mıdır acaba?
Bu zikrettiğimiz meselelerin delillerinin ilim kitaplarında var olduğu bilinmektedir. Bunları tek tek zikretmeye kalkışırsak bu küçük risalemiz buna yetmez.
Ey akıllılar topluluğu! Ey zekiler cemaati! Ey uyanık olanlar! Size benzeyen (sizin gibi mahluk olan) veya siz-den daha düşük olan, hata işleyebilen, hatta hataları doğrularından daha çok olan, ancak yaptıkları doğrular Allah (c.c)’ın kitabı ve rasulünün sünnetinden alınan doğrular olan kişilerin, kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız, kadınlarınız, çocuklarınız ve diğer haklarınız hakkında hüküm vermelerine nasıl izin verebiliyorsunuz?
Bu konularda kendi hükümlerini veriyor ve kendisinde hata bulunmayan, hiçbir yönden batılın kendisine yaklaşamadığı, Hakim ve Hamid tarafından indirilen Allah (c.c) ve rasulünün hükümlerini uygulamıyorlar? Halbuki insanlar, Allah (c.c)’ın hükümlerine boyun eğdiklerinde, kendilerini yaratanın hükmüne, O’na ibadet etmek için boyun eğmiş olurlar. İnsanlar nasıl ki Allah’a secde ediyor ve o konuda sadece O’na ibadet ediyorlar, O’ndan başkasına bu konuda secde etmiyorlarsa, aynı şekilde hüküm konusunda da sadece Hakim, Alim, Hamid, Rauf, ve Rahim olan Allah (c.c)’ın hükümlerine boyun eğmeleri gerekir.
Zalim, cahil, şüpheci, heva ve hevesine uyan, şüpheler içine düşen, kalplerine gaflet, sertlik ve karanlıklar hakim olan yaratılmışın hükümlerine hiçbir zaman boyun eğmemeleri gerekir.
Akıl sahibi kimseler, bu gibilerin hükümlerine boyun eğmez ve o hükümlere asla teslim olmazlar. Çünkü böyle yaptıkları zaman, onlara köle olmuş olurlar. Ayrıca, bu hükümlere boyun eğdiklerinde heva, heves ve şahsi arzulara göre yapılmış, yanlışlarla dolu kanunlara uymuş olurlar. Ayrıca böyle hükümlere boyun eğmek, Allah (c.c)’ın şu ayetindeki buyruğuna göre küfürdür:
“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” (Maide: 44)
Şehirdeki olsun çöldeki olsun, böyle topluluklardan çoğunun reisleri, ihtilaf ettikleri konularda, kendisinden başka güç ve kuvvet sahibi olmayan Allah’ın ve O’nun Rasulünün hükmünden yüz çevirerek ve bunları bir kenara atarak, cahiliyeden arta kalan, babalarından ve dedelerinden rivayet edilen hükümlerle ve kendilerine miras kalan adetleri ile muhakeme olmaya dair hüküm veriyorlardı. İşte bu ameller de İslam milletinden çıkartan birer küfürdür.” (Tahkimu’l Kavanin s: 58)Bu meseleyle ilgili olarak zikrettiğimiz deliller ve alimlerin sözlerinden; İslam şeriati dışında, mensuh olmuş başka bir şeriate muhakeme olanın kafir olduğunda icma edildiği anlaşılır. Buna göre, bir zamanlar İslam diyarı olan ülkelerde zamanımızdaki hakimlerin uyguladığı beşeri kanunlar ise mensuh olmuş şeriatler değildir. Bu kanunlar Cengiz Han’ın yesağına çok benzemektedir, hatta ondan daha kötü ve daha tehlikelidir. Bu sebeble bu kanunları koyanlar ve onlara tabi olanlar hakkında küfür hükmünü vermek daha önceliklidir.
Bu meseleyle ilgili olarak daha bir çok delil vardır. Zira teşri koyma, hüküm verme ve muhakeme olma meseleleri dinin aslıyla ilgili olan, La ilahe illallah’ı direkt ilgilendiren meselelerdir. İşte bu sebeble İslam şeriatini bir kenara atarak beşeri kanunları uygulayan hakimler, İslam milletinden çıkartan bir değil, bir çok küfür işlemişlerdir.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Yeşil Müstekbirler...
oy kullananları tek tek tekfir etmiş değiliz, kendi imanımızı kutsayıp başkalarını aşağılamak amacı ile tağutları tekfir etmekte değiliz. rte nin kafirliği gayet açık ve nettir, küfrü demokrasi ile sınırlı değildir pek çok islam düşmanı ittifakta boy göstermesi de demokrasi küfrüne kattığı katmerli küfrüdür. oy verenler hakkında şu başlıkta tek bir şey söylemiş değilim henüz, aktardığım nakiller alimlerin görüşlerinden oluşmaktadır. her küfür olan iş her yapanını kafir etmez ki oy verenin tekfiri konusunda engeller vardır.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
هل أنا حقاً أنا ؟
RE: Yeşil Müstekbirler...
Mezkur ayet(ler) hakkında gereken açıklamayı yapmış ahi, fakat şunu da faydalı olması temennisi ile eklemiş olayım:

Alıntı:''Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse... ''Ayet(ler)ine Mutedil bir Yaklaşım


Ayet(ler) üzerinde geçmişte birçok spekülasyonlar olmuş ve bu spekülasyonlar günümüzde de devam etmektedir. Söz konusu ayetleri daha iyi idrak edebilmek için öncesi ve sonrası ile buraya aktarıyoruz:


“Gerçek şu ki, biz Tevratı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler (Rabbaniyyun) ve yüksek bilginler de (Ahbar), Allah'ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.) Öyleyse insanlardan korkmayın, benden korkun ve ayetlerimi az bir değere karşılık

satmayın. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kâfir olanlardır. (70)


Biz onda, onların üzerine yazdık: Can'a can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaralara (karşılık da) kısas vardır. Ama kim bunu sadaka olarak bağışlarsa o kendisi için bir kefarettir. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, zalim olanlardır. (71)


Onların (Peygamberlerin) ardından yanlarındaki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve ona içinde ve hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat'ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil'i verdik. (72)


İncil sahipleri Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, fasık olanlardır. (73)


Sana da kendinden önceki Kitabı doğrulayıcı ve onu kollayıp koruyucu olarak Kitabı gerçekle indirdik. Artık onların aralarında -Allâh'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılıp onların keyiflerine uyma! Sizden her biriniz için bir şeri'at ve bir yol belirledik. Allâh isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat size verdiğ(i ni'met)ler(i) içinde sizi sınamak istedi. Öyleyse hayır işlerine koşun, hepinizin dönüşü Allah'adır. O size ayrılığa düştüğünüz şeyler(in hakikatin)i haber verecektir. (74)


Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların hevalarına uyma, Allah'ın sana indirdiklerinin bir

kısmından seni şaşırtmasınlar diye onlardan sakın. Şayet yüz çevirirlerse, bil ki, Allah bir kısım günahları nedeniyle onlara bir musibeti tattırmak istemektedir. Şüphesiz, insanların çoğu(Allah'ın indirdikleri ile hükmetmedikleri için) fasıktırlar.(75)


Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir?” (76)



Görüldüğü gibi Kur'an, Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyeni üç kategoride değerlendiriyor. Bunlar; Kafir,Zalim ve Fasık. Bunların nasıl anlaşılması gerektiği konusunda âlimlerden muhtelif nakiller ve görüşler okuyoruz. Bunlardan bazılarını aktaralım:


İbni Abbas'tan (r.a.) şöyle bir nakil vardır: "Kasden inkar ederek Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyen kimseler kafirdir. Kabul ettiği halde (inkar etmediği halde) onunla hükmetmezse zalim veya fasık (günahkar) olur."

Yine İbni Abbas'tan (r.a.) buradaki küfrün dinden çıkarıcı bir küfür olmadığına dair yani küçük küfür olduğu dair bir rivayet daha vardır. İbn Abbas'tan (r.a.) gelen rivayetlerde her ne kadar bazı spekülasyonlar olsa da bu konuda diğer sahabe ve tabiin ehlinden benzer manada rivayetlerde vardır.


Bunların hepsi de esasında kendi bütünlüğünde isabetli görüşlerdir. Fakat dikkat edilmesi gereken nokta frekansı karıştırmamaktır. Yani bu görüşleri kendi bütünlüğünde ve bağlamında değerlendirmek gerekir. Söz gelimi bir İslam devletinde Kadılık (hâkimlik) yapan bir Müslüman hevesine uyarak rüşvet almış veya bir yakınını kayırarak

Allah'ın indirdiği ile hükmetmemiş olabilir. Bu Müslümanın yapmış olduğu vakıayı küfürle değerlendirmek bir hata olacaktır. Belki burada isabetli olan görüş, zulmetmiş (zalim) olmasıdır. Diğer bir nokta ise bazı kardeşlerimizden duyduğumuz ''Biz bu kimseleri, Allah'ın indirdikleri ile hükmetmedikleri için değil; Allah'ın indirdiklerinin gayrısı ile hükmettikleri için tekfir ediyoruz'' şeklindeki sözlerinin üzerinde biraz tefekkür etmelerini istiyorum. Gelişi-güzel şekilde düşünüldüğünde gayet mantıklı bir temel üzerine kurulmuş bir cümle gibi görünen bu söylem, derinsel düşünüldüğü takdirde bir paradoksun olduğunu size sezdirecektir. Zira, Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyen kadı; Allah'ın indirdiğinin gayrısı ile hükmedecektir. Aksi halde davanın düştüğü ve hakkında bir hüküm verilmediği sonucuna gidilir ki bu da son derece absürd bir çıkarımdır. Bununla beraber bir hata veya yanılma nedeniyle Allah'ın indirdiğinin gayrısı ile hükmeden kimse ise hadiste belirtildiği üzere (Allah'ın hükmünün gayrısı ile hüküm verse bile) verdiği hükümden dolayı bir günah değil; sevap alacaktır.


Bu konuda Tahavi Akaidi şarihi şunları söyler:

''Allah'ın indirdiğiyle hükmetmemek küfür de olabilir, büyük ve küçük günah da. Eğer küfür olursa ya bu mecazi olur ya da küçük küfür olur. Bu hükmedenin durumuna bağlıdır. Eğer o kimse Allah'ın indirdiğiyle hükmetmenin farz olmadığına, onu uygulamakla uygulamamak arasında muhayyerlik bulunduğuna inanıyor ya da onun Allah'ın hükmü olduğunu iyi bildiği halde o hükmü küçümseyip hafife alıyorsa işte bu en büyük küfürdür. Yok eğer Allah'ın indirdiğiyle hükmetmenin farziyyetine ve hayatta onunla amel edilmesinin gereğine inanıyor, bununla beraber onu uygulamaktan vazgeçiyor ve bundan dolayı haram

işlediğini ve uhrevi cezayı hak ettiğini itiraf ediyorsa bu kimse Allah'a isyan etmiştir. Onun küfrü hakiki değil mecazidir, küçük küfürdür. Yok, Allah'ın o konudaki hükmünü bilmiyor, tüm arama ve taramalarına rağmen o konuda bir ilahi nas bulamamaktan dolayı bütün gayret ve çabasına rağmen hatalı bir içtihada varıyorsa, bu hatadır. Onun için içtihadında da ecir vardır ve hatası da affedilir.''
(77)


Tabi bu kimselerden kastımızın Müslümanlar olduğunu vurgulamam gerekiyor. Zira Allah'ın sistemini arkalarına atmış ve İslami hükümlerin (bir kaçını istisna edersek) bütün hükümlerini yürürlükten kaldırmış günümüz yöneticilerini ''Müslüman'' kategorisine alamam. Zira bunlar Allah'ın bir kaç hükmünü uygulamamaktan ziyade dini devletten tamamen tecrit etmişlerdir. Diğer bir nüans ise günümüz yöneticileri söz konusu batıl ideolojilerine meşruluk vasfı kazandırmaktadırlar.


Hasan el-Hudaybî bu konuda der ki:

“Bir şeye veya bir işe Allah’ın emrine muhalif olduğu halde meşruluk vasfı kazandırarak hükmeden kimseye gelince; bu kimse −icmaen− Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeyi caiz görmüş, kendisi için malum olan nassı yalanlamış, küfre ve şirke düşmüştür.” (78)


Dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta ise: Müslüman bir yöneticinin nasları (ayet ve hadisleri) müslümanların maslahatına uygun olarak yorumlaması, kesinlikle Allah'ın indirdiği ile hükmetmeme olarak değerlendirilemez. Hz. Ömer'in uygulamaları buna örnektir.


Mesela: Hz. Ömer'in ayetle sabit olduğu halde illetini dikkate alarak müellefe-i kulub'a Efendimiz (s) ve Hz. Ebubekir zamanında verilen zekatı kesip vermemesi, kıtlık zamanında hırsızlara el kesme cezasını uygulamaması, ayet tarafından caiz olduğu kesin olduğu halde bazı siyasi gerekçelerle Müslüman erkeklerin Hıristiyan kadınlarla evlenmesine izin vermemesi, Rasulullah bir lafızda söylenen üç talakı kabul etmediği halde Hz. Ömer'in kabul etmesi gibi. Müslümanların maslahatını ve dinin ruhunu esas alan bu gibi hükümler, Allah'ın indirdiği ile hükmetmeme değildir.


Ayeti gerçek anlamından kaydırarak ''Yalnızca Ehli kitabı ilgilendirir bu ayetler'' diyenlere ise cevap verme lüzumu görmüyor, herhangi bir şey söylemiyorum.

70- Kur’ân-ı Kerim: 5/44

71- Kur’ân-ı Kerim: 5/45

72- Kur’ân-ı Kerim: 5/46

73- Kur’ân-ı Kerim: 5/47

74- Kur’ân-ı Kerim: 5/48

75- Kur’ân-ı Kerim: 5/49

76- Kur’ân-ı Kerim: 5/50

77- İbn Ebi'l-İzz, Şerh-u Akideti't-Tahavi, 11/446.)

78- Fi Zilâli’l-Kur’an fi’l-Mîzân” Bkz: sf. 220.


Mehmed GÜNEŞ, Tekfir Problemleri: Sayfa 79-84.
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Yeşil Müstekbirler...
günümüzde islam şeriatının uygulandığı bir devlette değiliz ki Allahın indirdiği ile hükmetmemenin küfür olmayan kısımlarını günümüz hukuk sistemi için söyleyebilelim. tüm açıklamalarda geçtiği gibi, kalemşör abinin de yinelediği gibi normalde İslam şeriatının hüküm kaynağı olduğu bir hukuk ile yönetilen devletlerde rüşvet, adam kayırma gibi günahları hükmetme yolu ile işleyen kişi yaptığını helal görmediği sürece nasıl kebair işleyenler tekfir edilmiyorsa aynı şekilde tekfir edilmezler.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.