![[Resim: 5_newsdetail.gif]](http://medya.todayszaman.com/yenibahar/2014/04/08/5_newsdetail.gif)
Yaşanmış bir olay:
Her şey, adının Abdurrahman olduğu bilinen Arabistanlı profesörün Fatih’te yolunu kaybetmesiyle başlar.
İstanbul’a ilk kez gelen Abdurrahman Hoca, Sultanahmet’te bir otele yerleşir. Yağmurlu bir günde tek başına Fatih’te gezerken yolunu kaybeder. Telefonla yardım almak ister ancak şarjı bittiğinden kimseye ulaşamaz.
Çaresiz, bir otoparka girer. Görevlilerden Ahmet Sarıgül’e durumu izah etmeye çalışır. Meçhul yabancıya yardımcı olmak için elinden geleni yapar Sarıgül. İnternetten kaldığı otelin adresini bulur, telefonunun bataryasını yaşlı adamın telefonuna takar. Bir yandan da iş arkadaşı Bülent Musaoğlu’na durumu haber verir. Bülent Bey biraz İngilizce biliyordur. Hemen oteli arar, resepsiyonla konuşurlar. Gördüğü ilgi adamın çok hoşuna gitmiş, memnuniyeti diline düşmüştür. Sık sık “Şükran” der.
Onlara anlatmak istediği bir şey daha vardır. Türkçe bilmediği için işaretlerle ifade etmeye çalışır. Kendisine yardımcı olan bu iki görevliye “Kâbe’ye gitmek ister misiniz?” diye soruyordur. Tabii iki arkadaşın cevabı can-ı gönülden dile gelir: “İnşallah, kim istemez ki?” Otoparktan ayrılmadan kendisine yardımcı olan ikilinin isimlerini, telefon numaralarını ister Abdurrahman Hoca. İki arkadaş bilgilerini verir ama akıllarına kurt düşmüştür bir kere. “Hiç tanımıyoruz, ya başımıza bir iş gelirse!” düşüncesi sarmıştır zihinlerini…
Beş gün sonra gelen telefonla herkes şaşkına döner. Telefondaki görevli Ahmet Sarıgül ve Bülent Musaoğlu adına iki kişilik umre kontenjanı ayrıldığını söylüyordur. Tüm masraflar da ödenmiştir. Dolandırıldıklarını düşünerek araştırmaya başlarlar. Tur şirketinin uzun yıllardır var olan, güvenilir bir şirket olduğunu öğrenirler önce. Ardından da kendilerine bu hediyeyi verenin yağmurlu günde yardım ettikleri Abdurrahman Hoca olduğunu… Suudi Arabistan’da ilahiyat profesörüdür o. Üç senedir bu şirket aracılığıyla dilediği kişileri umreye gönderiyordur.
Bu araştırmadan sonra rahatlar iki arkadaş. Ancak çalıştıkları için umreye gitmeleri mümkün değildir. Her ikisi de eşlerini göndermeye karar verir. Mevlüde Musaoğlu ve Zehra Sarıgül’ün umre macerası işte böyle başlar. Zehra Sarıgül haberi aldığında dakikalarca ağlar. Çünkü iki gün önce rüyasında kendisini Kâbe’nin üzerinde namaz kılarken görmüştür. “Eşimden haberi alınca bir anda rüyamı anımsadım. Bir gün nasip olacağını biliyordum, çünkü çok istiyordum. Ama böyle bir vesileyle gideceğim aklıma gelmezdi.” diye anlatıyor hislerini.
İşlemler tamamlanır, nihayet vuslat günü gelir. Heyecanla kutsal topraklara ayak basar iki arkadaş. Medine’ye gittiklerinin ikinci gününde Abdurrahman Bey’le tanışırlar. O an bütün önyargılarından utandığını anlatıyor Mevlüde Hanım: “Çok temiz bir insandı karşımızdaki. Bizimle özel misafirleri gibi ilgilendi. Aldığı izinlerle kimsenin giremediği tarihi yerleri gezmemize vesile oldu. Sularımızı dahi kendi çantasında taşıdı. Bizler onun misafiri olarak 12 kişiydik. Ama grup 60 kişiydi. Kimseyi ayırt etmeden programa dâhil etti.”
Aslıhan Köşşekoğlu
