Vicdanen müsterih olana şahit olarak Allah yeterdi. İnsanın vicdanı müsterihse galip gelenin Allah olduğunu bilmekten ötürü müsterih olurdu. Müsterih vicdana kavuşmuş kişi dış ve izâfî âlemdeki değerlendirmeler dolayısıyla acı çekmeyecek değil. Onun istirahatı iç ve mutlak âlemdeki hüküm yerini bulduğu içindir. Oysa vicdanen müsterih olmadıkları halde vicdan azabı çekmeyen kimseler gün be gün dünya şartlarının tadını çıkarmak suretiyle galebe çalmış görünen her ne olursa onun şahadetine güvenmişlerdir. Eğer onlara da şahit olarak Allah yetseydi dünya şartlarından yararlanmayı bu derecede yüceltmez ve dünya şartlarının elverişsizliğine de bu derecede üzülmezlerdi. Hazları kazanç, acıları kayıp sayanlar kazandıkça haz, kaybettikçe acı duyan yaratıklara dönüşüyor. Böylece kendi bedenleri onların şahitleri haline geliyor. Şahit olarak Allah yeter sözü onlara hitap etmiyor.
Muhatap olduğumuza inandığımız söz "şahit olarak Allah yeter" ise vicdanen müsterih olanı ararken gerçekte kendimizi aradığımız fark edilir. Aradığımız vicdanen müsterih kişiyse ve bu kişiyi dünya şartlarının tadını çıkaranlar arasında bulamayacağımızı biliyorsak acaba tuttuğumuz yol bizi kasvetli bir hayatı mı tercihe mi zorluyor? Hiç de değil. Bir insanın hayatını kasvetli kılan dış ve izâfî âlemde uğradığı başarısızlıklar yani mağlubiyetlerdir. Galip olanın Allah olduğunu bilmekten ötürü vicdanen müsterih olanın hayatı niçin kasvetli olsun ki?