RE: Vahdet-i Vücut (Vücudun Birliği), Vahdet-i Şuhut (Şahit Olunan Birlik), Fenafillâh
Vahdet-i Vücut (Vücut Birliği), Vahdet-i Şuhut (Şahit Olunan Birlik), Fenafillâh (2)
Duygu ve coşkular sonuçta düşüncelere dayanır. İlahi bir sarhoşluk ve muhabbet hali (duygusu, coşkusu) ile sofilerin ağzından çıkan çoğu görünüşte şeriata ters düşen ve onunla çatışan sözler, böyle düşünsel bir temelden kaynaklanamaz mı?
Duygu ve coşkular sabun köpüğü gibidir. Dışarıdan bakan onun bir şekle ve cisme sahip olduğunu düşünür, ama onlar ele avuca girdi mi yok olurlar. Yani duygu ve coşkuları bir düşünce kalıbına sokmaya çalıştığımızda onlar bir anda sönerler. Tabii duygu ve coşkular bir düşünsel temelden kaynaklanır. Ama bu düşünsel temeli ararken duygu ve coşkulardan hareket etmek doğru değildir. Bu insanı yanlış yargılara götürebilir. Örneğin Hallac-ı Mansur’un ‘Enel-Hak (Ben Hakkım)’ sözü, bir tasavvufi coşkunlukla ve muhabbetle söylenmiştir. Buradaki coşku ve duygu Allah’ın el-Hak güzel isminin kendi üzerinde tecelli ettiğidir. Şimdi bizler onun bu duygu ve coşkusunu temel alıp onu böyle bir düşünce ve mantık kalıbına koyduğumuzda Hallac-ı Mansur’un ilahlık davasında olduğunu düşünebiliriz. Onu haksız yere mahkûm ederiz. Nitekim devrinde de mübareği bu sözüyle mahkûm edip ilgili sözü şeriata uygun bulmadıkları için kanına girmişlerdir. Hâlbuki günde bin rekât nafile namaz kılan, ilgili sözü nedeniyle hapsedildiğinde ayağındaki ve kollarındaki zincirlerin tazyiki yüzünden ancak günde beş yüz rekât nafile namaz kılabilen Hallac-ı Mansur, böyle bir düşünceden, iddiadan uzaktır. Ama dedik ki, duygu ve coşkular, bir düşünsel temelden kaynaklanır. Öyle ise Hallac-ı Mansur’u bu sözü söyletmeye sevk eden düşünce temeli nedir? Evet, bu o kadar zor bir soru değildir. Görünmesi, anlaşılması güçlük arz eden karmaşık bir konu da değildir. Köpüğü ele avuca alamayız ama onun su ve sabundan kaynaklandığını hemen biliriz. Sabunu bilmeyen bir çocuk köpüğe bakıp da onun su ve sabundan kaynaklandığını hiçbir zaman anlayamayacaktır. Çünkü köpüğün ne suyla ne sabunla görünüşte bir ilgisi ve yakınlığı bulunmamaktadır. Bizler sofilerin rabıtanın ve zikrin, tabii en başta ‘Allah’ ve ‘La- ilahe illallah’ kelimelerinin zikirlerinin etkisiyle tasavvufi haller, hususiyle vahdet-i vücut halini yaşamakta olduğunu biliyoruz. Eldeki sabunun suyla teması neticesinde köpüğün oluşması kadar açık, gözler önünde olan bir gerçektir bu. Çünkü bu yol tevhit akidesiyle başlıyor, tevhit akidesinin derinleştirilmesi ile de ilerliyor. Bu yolun içerisindeki, dışındaki herkes de bu gerçeği bilmektedirler.
Bütün tasavvufi haller, hususiyle vahdet-i vücut hali temelini tevhit akidesinden alır: ‘La ilahe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur).’ Sofi la ilahe (ilah yoktur) kazmasıyla nefsini, varlık âlemini deşmeye, yok etmeye çalışır. Çünkü bunlar Allah’ın ‘Ol!’ emri ile yokluktan yarattığı varlıklardır. Sofinin de Allah’a ulaşmasını engelleyen masivalardır. Sofi bu engelleri kaldırdıkça Allah’ın varlığını ispat etmiş (illallah) olur. Öyle bir dereceye gelir ki, ilahi bir sarhoşluk ve muhabbet eseri ağzından bazı şeriata ters düşen sözler dökülmeye başlayabilir. İşte örneğini verdiğimiz Hallac-ı Mansur’un ‘Enel-Hak (Ben Hakkım)’ sözü bu kabildendir. Bu sözle ilahlık (benlik) davası değil, bilakis ilahi sarhoşluk ve muhabbetin eseri olarak benliğini Allah’ta (El-Hak) yok etmiş bir kişinin kendisinden (nefsinden) geriye bir şey kalmadığı ve tıpkı kendisini ateşte yakan kelebekler misali eriyip kaybolduğu, yok olduğu ifade edilmektedir. Tabii her fedakârlık bir dava için yapılır. Bir şeyi ispat içindir. Kendini (nefsini) Allah’ın el-Hak güzel ismini ispat için yapılan fedakârlığın ve davanın temeli de apaçıktır ki ‘La ilahe illallahtır (Allah’tan başka ilah yoktur).’ Çünkü davanın amacı, davanın bayrağında, temel taşlarında az çok işaret edilir. Hallac-ı Mansur’un ilgili sözü tevhid-i zat (vahdet-i vücut) hali için klasik bir örnektir. Tevhid-i zat Allah’ın zat veya güzel isimlerinin kulda tecelli ettiği duygu ve coşkusunun mahsulü olarak meydana gelir. Tasavvufta çok ileri bir hal olduğu için onu sıradan bir insan olarak anlayabilmemiz mümkün görünmemektedir. Ancak çok uzak ve biraz da ilgisiz bir örnek olarak şunu verebiliriz: Bir küçük çocuk, babası yeni bir araba alınca, ailenin tüm bireylerinin sevincini daha bir coşkun ve duygusal boyutta yaşayabilir. Kendi yaşındaki arkadaşlarına arabayı göstererek ‘Benim arabam!’ diyebilir. Bunu söylerken de egosu müthiş bir haz duyacaktır. Çünkü araba kavramının yüklendiği sevinç coşku ve duygusu ile küçük çocuğumuz babası ile kendisini özdeştirmektedir. Bunun gibi, insan hangi makamda olursa olsun, Allah (c.c.) karşısında asla kulluktan öteye geçemeyecektir. İnsan insandır, Allah da Allah’tır. Aralarındaki ilişki, yaratanla yaratılandır. Allah (c.c.) kullarına hiçbir suretle muhtaç değildir. Hele Allah’ın insanların ibadetlerine hiçbir ihtiyacı yoktur. Ama insan Allah’a (c.c.) muhtaçtır. İbadetler hem dünyada hem ahrette huzur ve mutluluğumuz için muhtaç olduğumuz büyük nimetlerdir. Durum böyle iken, sofi tasavvuf ve tarikat yolunda çektiği zikirlerle ve yaptığı rabıtalarla yavaş yavaş nefsinden ve masivadan yüz çevirir. Öyle hale gelir ki tevhid-i ef’al, tevhid-i sıfat hallerinden sonra vahdet-i vücut hallerini yaşamaya başlayabilir. Allah’ın Zatına olan iştiyakı, ilahi sarhoşluğu ve muhabbeti ile üzerinde tecelli eden Allah’ın güzel isimlerini sahiplenme halini hissedebilir. Daha doğrusu nefsini ve bütün varlık âlemini yok bilerek tıpkı küçük çocuğun babasının arabasına ‘Benim arabam’ demesi gibi sofi de Allah’ın zat ve güzel isimlerinin üzerinde tecelli ettiğini vurgulayan cümleler söyleyebilir. Bu sözler görünüşteki anlamaları ile şeriata da ters düşebilir.
Vahdet-i vücut halinin tesiri ile iman ile küfrü bir, aynı gören birisi de böyledir. Kuşkusuz iman ve küfür ayrı şeylerdir. Allah (c.c.) küfürden razı değildir. Küfürle vasıflanan kişiyi ebedi cehennemle cezalandıracaktır. İmandan ise razıdır. Onu er geç cennetle mükâfatlandıracaktır. Bu, düşünsel temelde sofinin de bildiği ve onayladığı bir yargıdır. Çünkü şeriat bunu kalın çizgilerle belirlemiştir. Bunu inkâr, bu çizgileri aşmak, çiğnemek küfür demektir. Vahdet-i vücut hali ile ağzından ilahi muhabbetin ve sarhoşluğun etkisi ile iman ve küfrü bir, aynı gördüğünü söyleyen bir sofi bununla tevhid-i sıfat halini yaşadığını vurgulamaktadır. Bunu düşünsel boyutuyla kabul ettiğini iddia etmesi imkânsızdır. Kabul ederse dinden çıkmış olur. Zındıktır.
Tevhid-i ef’al gibi tevhid-i sıfat, tevhid-i zata (vahdet-i vücut) ulaştıran ara basamaklardır. Tevhid-i sıfat nasıl bir karakter arz etmektedir?
Sofi tasavvuf ve tarikat yoluna girer girmez tevhid-i ef’al ahlini yaşamaya başlayabilir. Birinci yazımızda buna kısmen de olsa değindik: Yüzüne sebepsiz yere tokat yiyen bir sofinin halini anlattık. Bu halle şeriata aykırı düştüğünde sofinin hale değil şeriata dikkat etmesi, ama elden geldiğince de tevhid-i ef’al halini muhafaza etme yolunda gayret sarf etmesi gerektiğini belirttik. Fiilleri yaratan Allah’tır; ama Allah (c.c.) iyi fiillerden razıdır, kötülerinden razı değildir. Oysa bizim sofi, fiilleri Allah (c.c.) yarattığı için, tabii bir de başa gelen bela ve musibetin kulun yaptığı günahlar yüzünden olması ilahi kanunu ile (daha doğrusu başka nedenler de var ama kul manevi terakkisi için meseleyi böyle bilmelidir) sebepsiz olarak kendisine tokat atan kişiden davacı olmak şurada dursun, ucuz kurtulduğu için haline şükrediyordu. Bu çok kutlu ve kıymetli haldir. Bu halin seyr u sulukta terakki için muhafaza edilmesi gerekiyordu. Ama beri yandan da hale itibar edilmeyip hak hukukun da aranması gerekiyordu. İmam-ı Rabbani Hazretlerine (k.s.) göre insanlar ahrette tasavvuf ve tarikat yolundaki hallerine göre değil şeriata göre hesaba çekilmektedir. Halle, şeriat ahkâmları çatıştığında hale itibar edilmeyip şeriata yönelmek gerekiyordu.
Bu tevhid-i ef’al halinin (tevhid-i sıfat ve tevhid-i zat) en temel sebebi sofinin çektiği zikirle ve yaptığı rabıtalarla Allah’a doğru bir seyr u sulukta olmasıdır. Yani sofimiz manevi olarak yükselmektedir. Bu yükselme ruhen meydana gelmektedir. Elbette bu sırada kişinin ruhu aynı zamanda bedeninde de yer almaktadır. Ama ruh bizim gibi maddi kanunlara bağlı değildir. Onun bağlı olduğu kanunlar bambaşkadır. Allah’tan ilahi bir soluk olduğu için onun kanunlarına akıllar ermez. Onun için insanlar peygamberimize (s.a.s) ruhtan sordukları vakit, ‘Size bu ilimden pek az bir şey verilmiştir.’ diye, Rabb’imiz Kuran-ı Kerim’de açıklama yapmaktadır (bk. İsra suresi, 85). Ruh, bedende yer alırken manevi olarak da ya yukarıya ya da aşağıya doğru bir yolculuk halindedir. Cennet de cehennem de yaratılmış durumdadırlar. Bizleri beklemektedir. Peygamberimiz (s.a.s) miraçta her iki yeri de bizzat hem bedenleri hem de ruhları ile ziyaret buyurdular. Kim bunu inkâr ederse ehl-i sünnet çizgisinden dışarı çıkar. Bizler de bu dünyada ruhen bu iki yerden birisine, yani cennet veya cehenneme doğru bir manevi seyir halindeyiz. İnsanlar şöyle bir kendilerine ve etrafındaki insanlara derin bir nazarla bakarlarsa onların veya kendilerinin nereye doğru koştuklarını, hatta yükseldiklerini veya düştüklerini göreceklerdir. Zira cennet de cehennem de bin çeşit halleri ile çok uzaklardan bile varlıklarını hissettirmektedirler. Günahlar ruhu aşağı doğru çekerler. Hele küfür, kendisini bağlayan halatları kopmuş bir asansör gibi içerisindekileri sonsuz bir hızla cehennem doğru düşürür. O insanların halleri de derin bir nazarla bakıldığında bunu gözler önüne getirir. Sonsuz bir hızla düşen insanlar oldukları her hallerinden bellidir. Cennet kendisine doğru yaklaşan insanların ruhlarına huzurla, yüzlerine nurla esintiler serper. İnsanların uykuda iken aşağı doğru hızla düşmeleri de manevi hallerine bir işaret olabilir. (Tabii bunu pek vesvese yapmamak lazım. Rüyada düşme sadece bu anlama gelmez. Başka anlamları da var.) Tasavvuf ve tarikat yoluna giren sofi rabıta ve özellikle zikir sırasında ruhsal olarak yükselişe geçer. Rüyalarında uçması, denizlerde yürümesi de buna işaret eder. İşte bu durum ilahi sarhoşluğun ve muhabbetin neticesidir. Vahdet-i vücudun (tevhid-i zat) alt basamakları olan tevhid-i ef’al ile tevhid-i sıfatı doğurabilir.
Muhsin İyi
Bunu ilk beğenen sen ol.