Eteklerindekiler dağılmış, kıyının kaburgalarına sıkışmıştır.
Tekrar toplar.
Bir eliyle eteğini tutarken, diğeriyle yeniden denizin duvağına atılır.
Haki gözlü, ay yanaklı, yosun dudaklı Leyla karşısındadır.
Bakar, bakar, bakar…
Şaşkın, üzgün, kırgındır.
İçindeki güneş söner.
Dili lâl kesilir…
Eteklerindeki taşları denize döker.
Yelkenlerini indirir, donanmasıyla ülkesine döner.
Leyla’nın gözleri dalgalanır bu defa.
Lavlar gibi Mecnun’ un ardından akar.
Mecnun’un sırtı alev alır.
Arkasına bakar.
Leyla kumları savura savura gelmektedir.
Neden benden kaçmadasın Ey Mecnun? der Leyla.
Mecnun yılların yorgunluğu ile inler:
Ey deniz suretli Leyla!
Senin kıyında durmak ateşi avuçta tutmak gibidir.
Aşkınla yıllarca yandım.
Serinlemek için senden deniz değil damla istedim.
Anladım ki, isteyen de istenen de aciz.
İçimdeki harla beraber eteğimdeki taşları da sana bıraktım.
Şimdi serinledim.
Üzerimdeki ağırlıkları attım.
Peşimden gelmek, yanımda olmak ve ölmek istersen cilvelerinden sıyrılarak derinliklerinle gel.
Benim sana verdiklerimle gel…
Leyla vermeye değil almaya alışmıştır.
Hâlbuki Leyla’da ne varsa hep Mecnun’dandır.
Leyla Mecnun’dan başkası değildir.
Leyla bunların farkına varır.
Dakikalarca Mecnun’a baktıktan sonra dile delir:
Bana verdiklerinle sana geliyorum.
Ben senden doğdum ve senden başkası değilim.
Sen olmasaydın ben olmazdım.
Sana kendimi, sana seni getiriyorum.
Yanında olmaya ve ölmeye geliyorum.
İnsan dediğin ya “ol”malı yada “öl”meli.
İnsan dediğin ya sevdiğinin yanında olmalı ya da ölmeli!
Mustafa Oral