Din kalıplaştırılmamalı, din yaşanılmalı. Hazreti Peygamber dini yaşadı, Hazreti Ali de öyle, keza Hazreti Ebû bekir de r.a.. İslam'ın özünü reddeden bir anlayışı topluma empoze ettiğinizde doğal olarak Muhyiddin ibn'ül arabi'yi tanımayan bir İslam topluluğu meydana getirirsiniz ki, burada tanımaktan bahsedilen şey isminden, cisminden, hayatından haberdar olmak değil ki öyle olsaydı İslam coğrafyası Mevlana'dan istifade edebilirdi ne yazık ki, sözlerinin de suyu çıkartıldı. Gerçek tanıma, velilerden mânâ olarak yararlanmaktır ve veliye muhabbettir. Velinin vefat etmiş olması durumu değiştirmez, çünkü onlar yardım etmeye devam ederler. Bir ölü varsa onu velide değil, mana bakımından çalışmayan kalbte aramak yerinde bir hareket. Muhyiddin İbn'ül Arabi Hazretlerini tanımıyorsanız, birileri çıkar ve onun sözlerini cımbızlar ve İslam anlayışı içinde olmayan metafizikte, selefi anlayışında hatta felsefi meteryalizmde kullanır ve siz onu savunamazsınız bile. Sonra çekip alırlar elinizden bu zatları ve size herhangi bir cûma hutbesinde onlardan söz bile etmezler.
İslam'ın merkezi diye empoze edilen kişilere dini öğrenmek için ne yapmak gerektiği sorulacak olsa, artık yetersiz olarak üç beş videoya, söze, zanna dayalı putperest dine teşvik hareketleri gözlemlersiniz. Çünkü haberi yoktur, İbn'ül Arabi'nin, "Allah'a en iyi basiret üzere çağrılır" beyanından. Artık bu zihniyete şu denilmeli, kardeşim sen kimi kime çağrıyorsun? Peygamber insanları puta mı çağırdı, yoksa muhabbet duyduğu Allah'a mı?.. akılla ispatçılar türedi, ne yazık ki iyi bir şeyler yaptığı zannı içerisinde ama tefekkür ise bu düşünce eyvallah. Aksi takdirde ise Hazreti Mevlana bir beytinde şöyle buyuruyor, "Söz de bir şeyi nefy etmek, bir şeyi isbat etmek içindir. Sen nefyi bırak da söze ispattan başla." "İstanbul'un ilk kadısı Hızır Bey'in oğlu ve Fatih'in hocası olan Sinan Paşa, gençliğinde nasılsa bu "sofistler" yani şüpheciler inancına kapılmış. Bir gün babası ile yemek yerken Hızır Bey:"Sinan! O derece sapıklığa düştün ki, şu önündeki sahanın bakır olduğundan şüphe edeceksin", demiş. Sinan da;"Evet biz bakır gördüğümüz halde onun başka bir şey olması ihtimali vardır." deyince Hızır Bey, sahanı yakalamış ve oğlunun başına vurmuş ve;"şimdi bakır olduğunu anladın mı?" demiş. Güç ve kudret Allah'ındır, sebeplere ve onlara karşı iyi netice almak için pir'lerden yardım alırken bu idraktan mahrum kalmayı da dilemem.
Yâ dostun rızasını alırsın
yâhut kendi nefsinin hevâsını sevgili edinirsin.
İşin başka tarafı yoktur.(Hazreti Mevlana)
"Bizim eserlerimizden her gün bir kaç sayfa tetebbu edenlere biz seyr sülûk yaptırırız" buyurmakta Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri. Kendi aşıklığımın sebebi de yine İbn arabi'dir. Kendisi rüya'da bade verdiğinden beridir.. Nedir bade mevzusu? "Şarap anlamına gelen Bâde özellikle tasavvuf edebiyatında "Aşk" manasında kullanılır. Bade olgusu, tasavvuf edebiyatındaki öneminin yanı sıra geleneksel Türk Halk Şiiri içinde de farklı bir öneme sahiptir. Halk şiiri şairleri olan âşıkların geleneklerine göre bir aşığın mahlas alabilmesinin yollarından biri de mahlasını rüyasında bade içerken almasıdır. Halk şairi, rüyasında bade içtikten sonra gerçek anlamıyla "âşık" olur. Bunun Türk geleneklerinde önemli bir yeri olan rüya motifiyle derinden bir bağlantısı vardır kuşkusuz. Rüyada içilecek olan bade, şarap, şerbet, su gibi içilecek bir mai olabileceği gibi elma, nar, ekmek, üzüm gibi herhangi bir yiyecek de olabilir. Âşık edebiyatında bade içme rüya motifi bir gelenek icabıdır. İnanışa göre âşık olmak için ya usta yanında yetişmek ya da mutlaka "pir" elinden bade içmek gerekmekte. Âşıklar rüya görmeden önce onları bu olaya hazırlayan bbazı nedenler vardır. Çıraklık, çevre, saz-söz, maneviyat, sıkıntı ve ani depresyon gibi nedenlerden sonra rüya görülmekte, bade içilmektedir."