Forum Gündemi:

Konu Başlığı : Türkiye’nin bölünmesinin neresindeyiz?

*
Bu konu; tarihinde açılmış olup, 0 defa yorumlanmıştır.
Konu Sahibi : Aristo
Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 0/5 - 0 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Çevrimdışı
Yeni Üye
*
8
mesajlar
6
konular
0
REP PUANI
Yeni Üye

Apr 2020
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#1
25-04-2020, Saat:02:21 PM
Türkiye’nin bölünmesinin neresindeyiz?

Emperyalizm gittiği bütün ülkelerde her zaman en gerici güçler ve bölücüler ile işbirliği yapmıştır. İngilizler, Hindistan’da ve Kurtuluş Savaşı öncesi Türkiye’de böyle yaptılar. Hindistan’da doğan İslamcılığın mimarlarından olan Cemalettin Afgani, İngiliz ajanı idi. İngilizlerin yerel ajanları vasıtası ile ektiği tohumlar bugün Afganistan-Pakistan ve Hindistan’ı içine alan İslamcı terörün kaynağı oldu. O dönemden beri İngilizler, İslamcılık felsefesinin entelektüel gücü oldular. Yeni Türkiye’yi kendi mandalarına sokmak isteyenler İngilizler, milli güçler karşısında gericiler ve bölücüler ile işbirliği yaptılar. Rahip Frew gibi Müslüman kılığına girmiş ajanlar Türkiye’ye Hindistan’dan geldiler. İngiliz ajanı Molla Sait ve Şeyh Sait gibi isimler gerici ve bölücü hedefler peşinde İngiliz çıkarlarına hizmet ettiler. Bugün de ılımlı İslam projesinin arkasındaki entelektüel güç İslam dünyasında değil, Batılı ülkelerde yaşamaktadır. Seçilmiş İslamcılar uzun bir zamandır başta İngiltere’deki Exeter Üniversitesi’nin İslam Çalışmaları Enstitüsü olmak üzere önce Batılı üniversitelere burs verilerek çekilmekte, Arap ülkelerinden birinde bir süre çalıştırıldıktan sonra Türkiye’deki görevlerine başlamakta ve hızla yükselmektedirler. Kurtuluş Savaşı döneminde olduğu gibi bugün de ülkemiz için yabancılar tarafından yazılmış bir dönüştürme ve bölünme senaryosunun hayata geçmesi için İslamcı-Kürtçü ittifakı ile karşı karşıyayız. Bu projenin bir ayağında, tüm Ortadoğu’da yapmaya çalıştıkları gibi etnik kökene ve ulus-devlet özelliğine sahip olmayan, adında ve anayasasında Türk kelimesi geçmeyen bir İslam devleti kurmak, diğer tarafında ise bölgeyi terör bataklığına ve kontrol edilmesi kolay minyatür devletlere dönüştürmek için yeni Kürt ve Arap devletçiklerinin kurulması planı vardır. Çünkü Batının özelde ABD ve İsrail’in çıkarları bunu dikte etmektedir.

Sokaktaki yaşlı adama soruyorum, diyor ki; “Erdoğan, ABD’ye kafa tutuyor, PKK o var diye saldıramıyor”. Erdoğan’ın danışmanlarının büyük Kürdistan’ın kurulmasının gerekçesi olarak çevrelerine anlattığı hikâye ise; “Kürt konfederasyonu kurulursa petrolü ihraç etmek için bize muhtaç olacak, biz de zengin olacağız”. Erdoğan, TV’de bağırıyor; “Cumhurbaşkanı olunca da mücadeleye devam edeceğiz.” Erdoğan’ın mücadelesini verdiği İslamcı dönüşümün ve bölünmenin şifresi ise; “Yeni Türkiye, Yeni Anayasa” sloganıdır. Erdoğan tarafından algı yönetiminin ana teması olarak seçilen bu slogan altında aşağıdaki alt psikolojik savaş temaları ile kamuoyu üzerinde algılama süzgeci uygulanmaktadır;
- Vesayet rejimlerine ve darbelere son, demokratik devlet.
- Türkiye’nin büyümesini ve güçlenmesini istemeyen derin güçler.
- Akan kanın durması, demokratik çözüm ve barış, geriye dönüş yok.
- Türkiye’nin artık tek bir merkezden yönetilemeyecek kadar büyük bir ülkedir.
- Seçimle işbaşına gelmiş “halk iradesi” her şeyin üstündedir.
Erdoğan iktidarı son on yılda başkalarını komplolarla darbecilikle suçlayarak sivil bir darbe yaptı. Bugün paralel dediği yapılarla her şeyin çok iyi farkında olarak kendi gündemi için işbirliği yaptı, kumpas suçunun ortağı değil asıl planlayıcısı oldu. Bugün Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’ün kumpasın tetiğine basan ilk açıklamayı yapan kişi olduğunu unutmayalım. Ülkedeki Atatürkçü aydın kesimler içinde pek çok kişi susturuldu, tasfiye edildi, tehdit edildi. Bölünme sürecine ve hükümetin çarpık dış politikasına ses çıkaramasın diye TSK hedef alındı, komuta yapısı hapse atıldı, ordu büyük bir travmaya maruz bırakıldı. Bu işler için yabancılar ve onun manivelası olan cemaat ile işbirliği yapıldı. Fakir halk, istikrar ve Türkiye’de ekonominin çok iyi olduğu algısı ile kandırıldı. 17 Aralık 2013’te suçüstünde yakalanmasına rağmen ülkede hukuk sistemi çöktüğü için iktidar yüzsüzce işine devam etti. Bugün Musul ve Kerkük’e karşılık olduğu söylenmeden, Irak Türkmenlerinin katledilmesine göz yumuluyor. Barzani petrolü müjdesi ile Irak’ın kuzeyinde Kürt devleti kurulmasına onay verilmesi için algı yönetimi yapılıyor. İç ve dış politikası “Sünni mezhepçilik” üzerine oturmuş hükümet, ulus-devletlerin değil Barzani, PKK, Hamas, El Kaide ve IŞİD’in dostudur. Ülkenin bölünmemesi ya da Irak ve Suriye’de Kürt devleti kurulmaması gibi hayati milli çıkarlar Erdoğan yönetiminin umurunda değildir. On yıllardır Türk dünyasına kayıtsız, ama Suudi Arabistan, İsrail ve ABD ile birlikte İslam dünyasının birbirini yok etmesine taraftır. Özetle Erdoğan’ın Sünni İslamcı hükümeti hem Türk hem de İslam dünyasına da büyük zarar vermektedir, Erdoğan bunun mücadelesini yapmaktadır.

Gelelim bölünmenin neresinde olduğumuza; adı “Terörün sona erdirilmesi, Toplumun Bütünleştirilmesi” olan yasa önerisi ile aslında tam tersi yapılacaktır. Ülkenin Türkiye-Kürdistan’ı olarak seçilen bölgesi zaten “de facto” olarak silahlı PKK terör örgütün insafına bırakıldı, şimdi bu hem de uluslararası bir çerçeve altında meşruiyet kazanacaktır. Daha önce Erdoğan hükümetinin; Öcalan, BDP ve dolaylı olarak PKK terör örgütü ile yaptığı görüşmeler ile Kürt devletinin nüvesi olan KCK’yı eli ile kurduğunu ve Oslo görüşmeleri ile Kürt devletinin kurulması için protokoller yaptığını unutmayalım. Gelinen aşama Erdoğan’ın başkanlık hayali ve sonraki genel seçimler için PKK’ya mahkûm edilmiş Kürt seçmenimizin oylarını çekme ve bu destek için ABD ve Kürtçülerin şantajına boyun eğme safhasıdır. Neden şantaj? Çünkü anlaşmalara uymak için zaten hazır olan Erdoğan, 2010 yılından beri Türk kamuoyu tepkisinden korktuğu için tereddüt etmektedir. Bugüne kadar aynı korku ile top dolaştırdı ancak bölücüler seçimler öncesi bazı garantiler almak yani durumlarını ve şartlarını meşrulaştırmak istiyorlar. İşte bu yasa ile Erdoğan’ın “Yeni Türkiye, Yeni Anayasa” süreci öncesi konumlarına meşruiyet yanında uluslararası boyutta kazandırıyorlar.

hükümet, bu işleri bugüne kadar hukuksuz olarak götürdüğü MİT teşkilatı yanında sekretarya olarak Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nı da işlenen suçlara dâhil etmekte, bu işler için kullandığı memurları yeni kanunla bir kez daha koruma altına almaya çalışmaktadır. Bundan sonra yapılacak iş; Türkiye’nin bölünmesinin kitabına uydurulması (yasa önerisinde “mevzuata ilişkin çalışmalar yapmak” diye geçmekte) ve halka bu büyük ve acı lokmayı “demokratik barış”, “analar artık ağlamıyor”, “Kürtler kendi kendini yönetse ne olur?” diye yutturmaktır. Peki, bütün bunlar için neden yapılıyor? Öncelikle Erdoğan, Başkan olabilsin, kendisini ve ailesini kurtarabilsin sonrasında diktatörlük hayallerini hayata geçirebilsin diye.


İslamiForum.Net sitemizdeki linkleri görebilmek için sitemize buraya tıklayıp üye olmanız veya giriş yapmanız gerekiyor.
Sitemize üyelikler ücretsizdir!



*******************************************






Türkiye’nin rejim sorunu nereye gidiyor?

Son on yıldır büyük bir hukuksuzluk ve yolsuzluk batağına saplanmış, gittikçe diktatörleşen bir liderin elindeki Türkiye, büyük bir rejim sorunu ile karşı karşıyadır. Türkiye’deki rejim sorununun ana unsurlarını şu şekilde sıralayabiliriz;

(1) Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet ilkelerine dayalı rejimin tasfiye edilerek İslamcı bir devlet yapısına dönüştürülmesi, bu kapsamda devletin demokratik, laik ve hukuk devleti özelliklerinin yok edilmesi,
(2) Atatürkçü kesimlere kumpaslar kurularak başlayan hukuksuzluğun, zaman içinde tüm hukuk sisteminin yürütme kontrolüne alınarak, yasama-yürütme-yargı arasında olması gereken kuvvetler dengesinin tamamen yürütme lehine bertaraf edilmesi,
(3) Kuvvetler dengesini gözetmesi beklenen Cumhurbaşkanının iktidar partisinin onay makamı gibi hareket etmesi, yeni dönemde Cumhurbaşkanlığı’nın Erdoğan tarafından hesap vermekten kurtulma ve ideolojik gündemini gerçekleştirme vasıtası olarak görülmesi,
(4) Son yıllarda polis, MİT gibi kurumları da parti organı haline getiren ve kendi derin devletini kuran Erdoğan’ın yeni Başkanlık sarayında bütün erkleri üzerinde toplayarak kurmaya çalıştığı başkanlık rejimi ile ülkeyi diktatörlük rejimine götürmesi,
(5) İslamcı iktidarın geliştirdiği seçim hileleri ve adil olmayan seçim sistemi nedeni ile ülkede demokratik yollardan İslamcı iktidarın gitmesinin imkânsızlığının kamuoyu üzerinde yarattığı artan baskı ve ümitsizlik,
(6) Suçluluk güdüsü ile hareket eden Erdoğan’ın hiçbir kanun ve sınır tanımaz, intikamcı, kindar ve kabadayı tavrı ile hedef seçtiği kişi ve kurumları açık ve örtülü yollardan sindirmeye ve bertaraf etmeye çalışması,
(7) Ülkenin kara para ile dönen ekonomisi yanında dış borcun tavan yapması, fütursuzca özelleştirilen (banka, kamu teşkili vs.) kuruluş ve doğal kaynaklarımızın ciddi birer milli güvenlik sorunu haline gelmesi,
(8) Türkiye’nin her yerinde TOKİ ve AVM inşaatları ile kendine yakın iş adamlarına verilen ihalelerden alınan rüşvetlerin, çeşitli dernekler vasıtası ile Müslümanlara yardım amacı ile toplanan yardım paralarının parti amaçları için (TV satın alma, şirket ele geçirme vb.) kullanılması, ülke medyasının yarısının bu şekilde yandaş hale getirilmesi,
(9) Ülkede medya sahibi olan sermayedar kesimin RTÜK ve ihaleler yolu ile baskı altına alınarak, çok küçük bir medya organı dışında halkın haber alma özgürlüğünün kısıtlanması, özellikle inşaat sektöründeki devlet ihaleleri yolu ile kendilerine yakın bir sermayedar (yeşil sermaye) kesimi oluşturulması,
(10) Sadece kendisine oy veren kesimi “halk iradesi” kabul ederek, toplumun diğer kesimlerini hasım haline getirip ülkedeki kutuplaşmanın körüklenmesi, Türk-Kürt, Sünni-Alevi ayrışmasının körüklenmesi,
(11) Çıkarılan kanunlarla TSK içinde terfi ve atamalara karışma, komutanları mahkemeye verme, orduyu siyasi amaçları için kullanma yetkisi edinen hükümetin, ordunun yeniden yapılanması çalışmaları adı altında Ak MİT’ten sonra “AK Ordu” kurma gayreti içinde olması,
(12) Eğitim sistemini kendi ideolojik gündemine göre düzenlenme yanında, polis, dışişleri bakanlığı gibi önemli kurumlara giriş ve üniversite vb. eğitim kurumlarına seçme sınavlarında yaptığı düzenbazlıklarla kendi yandaşlarına haksız kadrolaşma imkânı sağlaması.

Yukarıdaki liste uzayıp gitmektedir. Türkiye’deki rejim sorunundan anlamamız gereken; demokratik bir ülkede olması gereken serbest ve adil seçimlerin Türkiye’de yapılamaması, ülkemizin her yerini ve tarafsız olması gereken kurumları particiliğin ve yandaşlığın sarmış olması, hukuk sistemine güven kalmaması, ülkeyi yöneten liderin kendi ideolojik amaçları için demokrasi ve hukuk sistemini diktatörlüğe giden yolda istismar etmesi, eğitiminden ekonomisine MİT’inden askerine parti amaçlarına uygun olarak ülkemizin dönüştürülmesidir. Halk iradesi; yasama ve hukuk sistemi ile birlikte bir bütündür. Atatürk 1923 yılında; “Bu devletin dayandığı temeller, tam bağımsızlık ve milli egemenliktir, bu millet egemenliğinin bir zerresinden bile taviz vermeyecektir” demişti. Bugün Türkiye’de ne “milli egemenlik” hâkimdir ne de iç ve dış politikasını Batıya özelde ABD’ye dayamış bir ülke olarak “tam bağımsızlık” söz konusudur. İkinci Dünya Savaşı sonrası içimize sızan küresel sermaye ve ABD tarafından başlatılan Türkiye’nin dönüşümü BOP kapsamında İslamcılığın iktidara getirildiği AKP ile birlikte yeni bir şekil almış, ülkemiz hem rejiminin değiştirildiği hem de bölündüğü yeni bir sürece sokulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti içinde hepsinin de arkasında AKP tezgâhı bulunan devlet içinde pek çok devlet (paralel, derin, KCK) bulunmaktadır. Yapılan tüm hukuksuzluklar, ihanetler ve ülkeyi İslamcı bir diktatörlüğe götürme gayretlerinin örtüsü olarak “halk iradesi” yalanı söylenmekte, toplumun diğer kesimleri, yasama ve yargı, muhalefet, sivil toplum örgütleri, AKP dışında hiçbir kurum ve kuruluş halk iradesinden sayılmamaktadır.

Türkiye’deki seçimler; milyonlarca fazla oy pusulasının kullanıldığı, yurt dışında oy kullanma tezgahı ile kontrol edilemeyen 2.3 milyon oyun doğrudan AKP’ye gittiği, seçim sonuçlarının belirlenme aşamasında elektriklerin kesildiği, hükümetin devletin tüm imkanlarını ve seçim yardımlarının tamamına yakını yanında birkaçı dışında medya vasıtalarını da tamamen parselleyerek adaletsiz bir seçim süreci ile gerçekleşmektedir. Örneğin Erdoğan, istifa etmesi gerektiği halde başbakanlığı bırakmadan; devleti, belediyeleri ve medyanın büyük çoğunluğunu arkasına alarak 41 seçim mitingi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi için halka yönelik algı yönetimi yapmaya çalışırken, demokrasinin temel şartı olan seçimlerde adil ve eşit kampanya yürütme ilkesi nerede kalmaktadır? Erdoğan bir kere başbakanlık ya da yürütmenin başı olma konumunu kaybederse bir daha onu ve yakın ekibini kimsenin hapislerden kurtaramayacağının farkındadır. İşte bu korku ile bugüne kadar dönüştürdüğü yargı, MİT, polis gibi yapıların kendisine ihanet etmeyeceğini düşünerek, her türlü hukuksuzluğu ve düzenbazlığı yapmakta gözü kara davranmaktadır. Çünkü buralarda vereceği en küçük taviz sonunu getirecektir. Her gece yatarken, kendisine kimin ihanet edebileceğinin korkusu ve ülke yönetiminin dizginlerinin elinden kaçması kâbusu ile uykuya dalmaktadır. Ortada bir darbe çalışması olmadığının artık iyice anlaşılmış olması nedeni ile halka söyleyebileceği cemaatle mücadele, şantiye, ekonomi ve analar ağlamayacak sözlerinden başka yalan kalmamıştır. Bütün hesabı sadece Cumhurbaşkanı olmak değil, yürütmenin, devletin ve partisinin de dizginlerini elinde tutabilmektir ve bu diktatörlük çelişkisi onun sonunu getirecek gelişmelerin çok uzak olmadığının habercisidir. Burada önemli olan artık Erdoğan ve tayfasının değil, Atatürkçülerin ne yaptığı ya da yapmadığı, yeni gelişmelere ne kadar hazır olduğudur.

İslamiForum.Net sitemizdeki linkleri görebilmek için sitemize buraya tıklayıp üye olmanız veya giriş yapmanız gerekiyor.
Sitemize üyelikler ücretsizdir!


Hızlı Menü:


Görüntüleyenler: 1 Ziyaretçi