Millet
Arâmîce, İbrânîce ve Arapça; Semitik dil âilesine üye akrabâ dillerdir. "Melel" sözcüğü Arâmîce'de ve İbrânîce'de "söylemek" mânâsına, "mille" kelimesi ise "sözcük" anlamına gelir. "Mille" kelimesi Aramîce'de ve Süryânîce'de "konuşmak" anlamında kullanılmıştır. Sözcüğün tam karşılığı; "müşterek bir dili konuşan topluluk" demektir. "Mille" kelimesi Arapça'ya "Milla" olarak geçmiştir ve "imlâl" kökünden türemiştir. Sözcük Arapça'ya geçtikten sonra anlam değişikliğine uğrayarak; duyulan ve okunan bir şeyi belirtmesi, dikte etmesi, ezberden yazdırılması bakımından; "belirli bir yasaya bağlı olan toplum, aynı dîne inananlar, ortak bir hukuk sisteminin üyeleri" anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Hülâsâ, aynı dili konuşan, aynı dîne inanan, ortak bir hukuk sistemine sahip olan ve müşterek bir ideolojinin çevresinde birleşen topluluğa "millet" denir.
Allah, Kur'an'da "millet" kavramını; "tâkip edilen yol, inanç birlikteliği, ortak bir ülkünün etrâfında kenetlenen topluluk" olarak tanımlamıştır.
"Kendini bilmezlerden başka kim İbrâhim'in milletinden yüz çevirir?" (Bakara 130)
Kur'an, "millet" kavramını târif ederken, milletin târihsel vâroluş sürecinin öncül ve ardıl ilişkisine dayandığını, bir topluluğun siyâsî, coğrâfî koşullar, yâhut herhangi bir çevresel faktör netîcesinde başka bir topluluğa evrilerek yeni bir milleti oluşturduğunu beyân etmektedir. Kısaca "sosyal evrim" olarak tanımlayabileceğimiz inşâ süreci, toplumsal mekanizmanın işleyiş biçimidir.
"Rabb'in ihtiyaçsızdır (varlığını hiçbir şeye gereksinim duymadan devâm ettirendir) ve rahmet sâhibidir (fonksiyonu merhamet doğrultusundadır) Dilerse (irâde mekanizmasıyla) sizin varlığınıza (güncel pozisyonunuza) son verebilir ve sizi başka bir kavmin soyundan oluşturduğu gibi, sizin ardılınız olarak varlığını sürdürecek yeni bir toplum meydana getirir." (En'am 133)
Demek ki millet kavramı bir sürecin bitip, yeni bir sürecin başladığı, kendinden önceki târihsel neden-sonuç ilişkisinin nihâyetinde oluşan siyâsi ve kültürel bir teşekküldür. Kişi hangi toplumun ve ülkenin dâhilinde dünyâya gelmişse, o toplumun mensûbudur. İslâm'ın millet târifinde etnik kökene ve antropolojik yaklaşımlara yer yoktur. Milliyetçilik mânevî bir mensûbiyet duygusundan ibârettir.
Yurtseverlik ile Milliyetçilik Arasındaki Fark
Yurtseverlik göreceli bir kavramdır. Her ülkü kendi görüşlerinin yurdu ihyâ edeceğini iddia edebilir. Komünistler, Kemâlistler, Liberaller, Demokratlar ve diğer ideolojileri veyâ sistemleri savunanlar da yurtseverlik iddiasındadırlar. Komünistlere göre özel mülkiyetin kaldırılması eşitlikçi bir toplum yaratacak ve ülke refaha erecektir. Liberallere göre serbest piyasa ekonomisi yurdu şahlandıracaktır. Demokratlara göre hak isteyen herkese hakları verilince vatan huzûra kavuşacaktır. Kemâlistlere göre memleket laiklik sâyesinde ilerleyecektir. Hattâ ne hazindir ki, Türkiye'de azınlık ırkçılığının ve etnik faşizmin yegâne temsilcisi olan HDP bile gerçek yurtseverlerin kendileri olduğunu iddia etmektedirler. Velhâsılıkelâm, yurtseverlik ile milliyetçilik farklı kavramlardır. Girdiği kalıbın şeklini alan ve ağızlara sakız olan yurtseverlikle, Müslüman Türk milletinin her alanda güçlenmesini ve yükselmesini hedefleyen milliyetçilik birbirlerine uzak kavramlardır. Her milliyetçi yurtseverdir. Fakat her yurtsever, milliyetçi değildir.
Azınlık Irkçılığı/Etnik Faşizm
Türkiye'de yaşayan, Türkiye Cumhûriyeti vatandaşı olan, Kur'ân'ın "sosyal evrim" netîcesinde gerçekleşen "kültürel millet" tanımına göre Türk olan ve Türk olduklarını kabûl etmeleri gereken bâzı zümreler; "Bizim kökenimiz farklı" diyerek etnik faşizm/azınlık ırkçılığı yapmaktadırlar. Etnik kökene vurgu yaparak Müslüman Türk milletini bölmeye çalışan ve Kur'an'ın "kültür eksenli millet" târifine muhalefet eden azınlık ırkçılarının/etnik bölücülerin, Kur'an'ın millet tanımını kabûl etmeleri ve Müslüman Türk milletinin mensûbu olduklarını onaylamaları gerekmektedir. Bu hakîkati onaylamadıkları müddetçe Kur'an'a muhalefet ediyorlar demektir. Türk milliyetçiliğini antropolojik ırkçılığa indirgemek ne kadar tehlikeliyse, "demokratik hak" kisvesi altında etnik faşizm ve azınlık ırkçılığı yapmak da o kadar tehlikelidir. Zîrâ Müslüman Türk milleti bölünmez bir bütündür.
Tek Seslilik/Kolektif Bilinç
Millet, yâni aynı dili konuşan, aynı yolu tâkip eden, aynı dîne inanan topluluk bir vücut gibidir. Vücûdun düzgün çalışması için organların sağlıklı olması gerekir. Bu bakımdan millet canlı bir organizmadır. Millet bir vücûdun bütününü oluşturan yapının âzâlarından meydana gelen organik bir mekanizma gibi işlemelidir. Allah'ın kulu ve elçisi Muhammed, kolektif bilincin ve tek sesliliğin önemini vurgulamıştır.
Îmân edenler birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhametli davranmakta ve birbirlerini korumakta bir vücûda benzerler. Vücûdun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar. (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66)
Nizâm-ı Âlem
İslâm âleminin düştüğü üzücü durumun en büyük sebebi Türklerin güç kaybetmesidir. Zîrâ İslâm coğrafyasında Türk yönetimi hâkimken, ümmetimiz barış ve huzûr içerisinde yaşıyordu. Türkler bu toprakları kaybedince İslâm coğrafyasında gözyaşı ve zûlüm hâkim olmaya başladı. İslâm'ın ve müslümanların yeniden güçlenmesini, barış ve huzûr içerisinde yaşamasını istiyorsak, Türk cihan hâkimiyeti mefkûresinin destekçileri olmalıyız. Nizâm-ı Âlem dâvâsı bütün dünyâ milletlerinin Türk'ün himâyesinde müreffeh ve mutlu yaşamalarını, din ve vicdan hürriyetlerinin korunmasını ve dünyâ genelinde adâletin, sevginin, barışın sağlanmasını hedefleyen bir ülküdür. Türk-İslâm uygarlığı insânî, dînî ve vicdânî açıdan mânevî bir üstünlüğün temsilcisidir. Dünyânın huzûra kavuşması için yüksek Türk kültürünün mânevî değerlerinin evrensel anlamda egemen olması gerekmektedir.
Haçlı Seferleri Bitmemiştir
Müslüman Türk milletine yapılan saldırıların kökeninde İslâm düşmanlığı yatmaktadır. 1071'de gerçekleşen Malazgirt Meydan Muharebesi'nde Alp Arslan'ın komutasında Müslüman Türk milleti olarak Bizans ordusunu yenilgiye uğrattık ve Anadolu'yu İslâm yurdu hâline getirdik. Anadolu'nun müslümanların vatanı olmasını, bu topraklarda ezan okunmasını, namaz kılınmasını, tevhîdin egemen olmasını hâlâ içine sindiremeyen haçlı zihniyeti, Anadolu'yu Müslüman Türk milletinin elinden almak, emperyalizmin kontrol ettiği bir coğrafya hâline getirmek için Türk milletine saldırmaktadır. Bu saldırılarını finansal ve lojistik destek sağladığı taşeron terör örgütleriyle yapmaktadır. Geçmişte Asala terör örgütü vardı, günümüzde PKK vardır, gelecekte de Müslüman Türk milletini imhâ etmek isteyen emperyalist güçler ve onların taşeronluğunu yapan terör örgütleri olacaktır. Müslüman Türk milletinin can güvenliği tehdît altındadır.
Türk Kadını
Âilenin temelini evlilik oluşturur. Eğitim âilede başlar. Türk kadınının birinci görevi evlâdını vatana-millete bağlı bir Türk milliyetçisi olarak yetiştirmek, Kur'an'ın emir ve yasaklarını öğretmektir. Çocuklar âilesinden Türklük sevgisini, yâni Müslümanlığı öğrenmelidir. Eski Türk toplumlarında âile büyük bir önem taşırdı. Katun (Hâtun) sosyal hayâtın faâl bir unsuruydu. İlk Türk yazıtlarından olan Bilge Kağan Kitâbesi'nde Kağan: "Sizler anam hâtun, büyük annelerim, hala ve teyzelerim" hitâbıyla sözlerine başlamıştır. Tören ve şölenlerde kadın, Kağanın solunda oturur, siyâsî ve idârî konularda görüşlerini beyân ederdi. Meselâ büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Mete Han'ın hâtunu imzâlamıştır. Ünlü gezgin İbn Battûta şöyle söylemiştir: "Burada ilginç bir duruma tanık oldum ki, o da Türklerin kadınlara gösterdiği saygıydı. Burada kadınların kıymeti ve derecesi erkeklerden daha üstündür."
Göktürk Devleti'nde İlteriş Kağan'ın eşi İlbilge Hâtun ile birlikte Türk devletini idâre ettiği Bilge Kağan Kitâbesi'nde anlatılmaktadır. Büyük Selçuklu Devleti'nde Melikşâh'ın hanımı Terken Hâtun ve kızı Gevher Nesîbe Hâtun gibi devlet hayâtında önemli görevler almış Türk kadınları vardır. Kazan Hanlığı'nda Süyün Bike Hâtun da devlet yönetmiş Türk kadınları arasında yer alır. Eski Türk devlet geleneğinde kadın ve erkek eşit olarak her toplumsal faaliyette yan yana bulunmuşlardır.
Milliyetçilik
Milliyetçiliğin Fransız devrimiyle başladığını iddia edenler yanılıyorlar. Târihte milliyetçiliğin temelleri Hun Türklerinin hükümdarlarından "Çiçi Yabgu" tarafından atılmıştır. Çiçi Yabgu, Mîlattan Önce 36 yılında Çin kuvvetleri ile yapacağı savaştan evvel Türk ordusunu cesâretlendirmek amacıyla milliyetçi bir konuşma yapmıştır.
"Boyun eğmeyeceğiz, çünkü bu, şan ve şerefle yaşamış olan ecdâdımıza yapılacak ihânetlerin en büyüğüdür. Atalarımız bize geniş ülkelerle birlikte hürriyet ve istiklâl emânet ettiler. Savaşçı ve süvâri hayâtımız sâyesinde yabancıları titreten bir millet olduk. Korumakla mükellef olduğumuz bütün bu emânetleri basit bir ömür uğruna fedâ edemeyiz. Hepinizin de bildiği gibi savaşta yiğitlerin kaderi ölümdür. Biz ölsek de kahramanlığımızın şânı yaşayacak, çocuklarımız ve torunlarımız diğer kavimlerin yöneticisi olacaklardır." (Çiçi Yabgu)
Haksızlığa uğrayan ve imhâ edilmeye çalışılan Türk milletini savunmak her Türk'ün birinci görevi olmalıdır. Asırlar boyunca İslâm'ın sancaktarlığını yapmış bir milleti müdafaa etmek müslümanlığımızın göstergesidir. Zîrâ Türklük yaşarsa İslâm da yaşar, Türklük zayıf düşerse İslâm da zayıf düşer. İslâm'ın ve müslümanların kaderi Müslüman Türk milletine bağlıdır. Târihin bize öğrettiği hakîkat budur. Târihi idrâk ederek incelediğimizde Türklerin yükselişiyle birlikte İslâm'ın da yükselişine, Türklerin güç kaybetmesiyle birlikte İslâm'ın da güç kaybettiğine tanık oluyoruz. Târih tekerrürden ibârettir. Demek ki yaşadığımız çağda ve istikbâlde Türklük güçlenirse İslâm da güçlenecektir, Türklük zayıf düşerse İslâm da zayıf düşecektir. Türk milletine düşmanlık edenlerin gerçek niyetleri İslâm'ı zayıflatmak ve böylece Siyonizmi ve haçlı zihniyetini güçlendirmektir. İslam'ı gâye edinen, Kur'an ahlâkını dünyâ üzerinde egemen kılmayı amaçlayan Türk-İslâm ülküsü öncelikle Müslüman Türk milletinin, sonra da bütün İslâm âleminin müşterek dâvâsı olmalıdır. Ahlâkın/mâneviyâtın/kardeşliğin hâkim olduğu bir dünyâyı inşâ etmek Türk milletinin târihsel misyonu olduğu gibi, çağımızda ve istikbâlde de birinci vazîfesi/hedefi olmalıdır.
Oğuz Destânı ve Göktürk Kitâbeleri'nde değinilen "Kut inancı" gereği Türk Kağanının hem Türklerin, hem de bütün dünyânın Kağanı olduğuna inanılır ve fetihler bu inanca uygun olarak gerçekleştirilirdi. Uygurca yazılmış olan Oğuz Destanı'nda Oğuz Han şöyle diyordu: "Kun tuğ bolgıl, kök kurıkan." Yani: "Güneş tuğumuz (bayrağımız) olsun; gök de çadırımız." Türkler bunu söylerken kendi dünyâ imparatorluğu ideallerini ifâde etmiş oluyorlardı. Türk cihan hâkimiyeti mefkûresi Bilge Kağan'ın da Orhun Yazıtları'nda değindiği bir ülküdür.
"Ey Türk milleti. Ben ki Tanrı’nın izniyle tahta oturmuş Türk Bilge Kağan. Sözümü sonuna kadar dinle. Önce kardeşlerim, çocuklarım, sonra bütün soyum. Güneydeki Şatlar, Apalar, kuzeydeki Tarkanlar, buyruk beyleri, Otuz Tatar, Dokuz Oğuz Beyleri. Milletim, bu sözümü iyice işit, iyice dinle. Üstte mâvi gök, altta kara yer yaratıldığında, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üzerinde de atalarım Bumin Kağan ve İstemi Kağan hükümdâr olmuş. Türk milletinin ilini tutmuş, töresini düzenlemişler. Ordu yürütüp dört bir yandaki başlıya baş eğdirmişler, dizliye diz çöktürmüşler." (Bilge Kağan)
Türkler İslâm'ın kabûlünden önce de cihanşümûl bir egemenliğin temsilcisiydiler. İslâm'ın kabûlünden sonra bu evrensel dâvâ fetih formuna dönüşmüş/İslâmî bir versiyona bürünmüş, Türk kahramanlığı ve İslâm inancı mükemmel bir uyum göstererek Türk-İslâm medeniyetini meydana getirmiştir. Önce Altaylar'dan Tuna'ya kadar tek bayrak altında toplanmış siyâsî/kültürel/ekonomik bir Türk Birliği ve Turan Devleti, sonra Türk'ün himâyesinde bütün İslâm âlemini içine alan Türk-İslâm Birliği ve nihâyetinde adâletin/barışın/sevginin egemen olması için bütün dünyâyı kapsayan "Türk Cihan Hâkimiyeti" gerçekleşmelidir.
Alp Bilge
5 Eylül 2016