You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Türk-İslâm Ülküsü ve Türk Cihan Hâkimiyeti

Türk-İslâm Ülküsü ve Türk Cihan Hâkimiyeti

Acemi Üye
Türk-İslâm Ülküsü ve Türk Cihan Hâkimiyeti
Türk-İslâm Ülküsü ve Türk Cihan Hâkimiyeti

Millet

Arâmîce, İbrânîce ve Arapça; Semitik dil âilesine üye akrabâ dillerdir. "Melel" sözcüğü Arâmîce'de ve İbrânîce'de "söylemek" mânâsına, "mille" kelimesi ise "sözcük" anlamına gelir. "Mille" kelimesi Aramîce'de ve Süryânîce'de "konuşmak" anlamında kullanılmıştır. Sözcüğün tam karşılığı; "müşterek bir dili konuşan topluluk" demektir. "Mille" kelimesi Arapça'ya "Milla" olarak geçmiştir ve "imlâl" kökünden türemiştir. Sözcük Arapça'ya geçtikten sonra anlam değişikliğine uğrayarak; duyulan ve okunan bir şeyi belirtmesi, dikte etmesi, ezberden yazdırılması bakımından; "belirli bir yasaya bağlı olan toplum, aynı dîne inananlar, ortak bir hukuk sisteminin üyeleri" anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Hülâsâ, aynı dili konuşan, aynı dîne inanan, ortak bir hukuk sistemine sahip olan ve müşterek bir ideolojinin çevresinde birleşen topluluğa "millet" denir.

Allah, Kur'an'da "millet" kavramını; "tâkip edilen yol, inanç birlikteliği, ortak bir ülkünün etrâfında kenetlenen topluluk" olarak tanımlamıştır.

"Kendini bilmezlerden başka kim İbrâhim'in milletinden yüz çevirir?" (Bakara 130)

Kur'an, "millet" kavramını târif ederken, milletin târihsel vâroluş sürecinin öncül ve ardıl ilişkisine dayandığını, bir topluluğun siyâsî, coğrâfî koşullar, yâhut herhangi bir çevresel faktör netîcesinde başka bir topluluğa evrilerek yeni bir milleti oluşturduğunu beyân etmektedir. Kısaca "sosyal evrim" olarak tanımlayabileceğimiz inşâ süreci, toplumsal mekanizmanın işleyiş biçimidir.

"Rabb'in ihtiyaçsızdır (varlığını hiçbir şeye gereksinim duymadan devâm ettirendir) ve rahmet sâhibidir (fonksiyonu merhamet doğrultusundadır) Dilerse (irâde mekanizmasıyla) sizin varlığınıza (güncel pozisyonunuza) son verebilir ve sizi başka bir kavmin soyundan oluşturduğu gibi, sizin ardılınız olarak varlığını sürdürecek yeni bir toplum meydana getirir." (En'am 133)

Demek ki millet kavramı bir sürecin bitip, yeni bir sürecin başladığı, kendinden önceki târihsel neden-sonuç ilişkisinin nihâyetinde oluşan siyâsi ve kültürel bir teşekküldür. Kişi hangi toplumun ve ülkenin dâhilinde dünyâya gelmişse, o toplumun mensûbudur. İslâm'ın millet târifinde etnik kökene ve antropolojik yaklaşımlara yer yoktur. Milliyetçilik mânevî bir mensûbiyet duygusundan ibârettir.

Yurtseverlik ile Milliyetçilik Arasındaki Fark

Yurtseverlik göreceli bir kavramdır. Her ülkü kendi görüşlerinin yurdu ihyâ edeceğini iddia edebilir. Komünistler, Kemâlistler, Liberaller, Demokratlar ve diğer ideolojileri veyâ sistemleri savunanlar da yurtseverlik iddiasındadırlar. Komünistlere göre özel mülkiyetin kaldırılması eşitlikçi bir toplum yaratacak ve ülke refaha erecektir. Liberallere göre serbest piyasa ekonomisi yurdu şahlandıracaktır. Demokratlara göre hak isteyen herkese hakları verilince vatan huzûra kavuşacaktır. Kemâlistlere göre memleket laiklik sâyesinde ilerleyecektir. Hattâ ne hazindir ki, Türkiye'de azınlık ırkçılığının ve etnik faşizmin yegâne temsilcisi olan HDP bile gerçek yurtseverlerin kendileri olduğunu iddia etmektedirler. Velhâsılıkelâm, yurtseverlik ile milliyetçilik farklı kavramlardır. Girdiği kalıbın şeklini alan ve ağızlara sakız olan yurtseverlikle, Müslüman Türk milletinin her alanda güçlenmesini ve yükselmesini hedefleyen milliyetçilik birbirlerine uzak kavramlardır. Her milliyetçi yurtseverdir. Fakat her yurtsever, milliyetçi değildir.

Azınlık Irkçılığı/Etnik Faşizm

Türkiye'de yaşayan, Türkiye Cumhûriyeti vatandaşı olan, Kur'ân'ın "sosyal evrim" netîcesinde gerçekleşen "kültürel millet" tanımına göre Türk olan ve Türk olduklarını kabûl etmeleri gereken bâzı zümreler; "Bizim kökenimiz farklı" diyerek etnik faşizm/azınlık ırkçılığı yapmaktadırlar. Etnik kökene vurgu yaparak Müslüman Türk milletini bölmeye çalışan ve Kur'an'ın "kültür eksenli millet" târifine muhalefet eden azınlık ırkçılarının/etnik bölücülerin, Kur'an'ın millet tanımını kabûl etmeleri ve Müslüman Türk milletinin mensûbu olduklarını onaylamaları gerekmektedir. Bu hakîkati onaylamadıkları müddetçe Kur'an'a muhalefet ediyorlar demektir. Türk milliyetçiliğini antropolojik ırkçılığa indirgemek ne kadar tehlikeliyse, "demokratik hak" kisvesi altında etnik faşizm ve azınlık ırkçılığı yapmak da o kadar tehlikelidir. Zîrâ Müslüman Türk milleti bölünmez bir bütündür.

Tek Seslilik/Kolektif Bilinç

Millet, yâni aynı dili konuşan, aynı yolu tâkip eden, aynı dîne inanan topluluk bir vücut gibidir. Vücûdun düzgün çalışması için organların sağlıklı olması gerekir. Bu bakımdan millet canlı bir organizmadır. Millet bir vücûdun bütününü oluşturan yapının âzâlarından meydana gelen organik bir mekanizma gibi işlemelidir. Allah'ın kulu ve elçisi Muhammed, kolektif bilincin ve tek sesliliğin önemini vurgulamıştır.

Îmân edenler birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhametli davranmakta ve birbirlerini korumakta bir vücûda benzerler. Vücûdun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar. (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66)

Nizâm-ı Âlem

İslâm âleminin düştüğü üzücü durumun en büyük sebebi Türklerin güç kaybetmesidir. Zîrâ İslâm coğrafyasında Türk yönetimi hâkimken, ümmetimiz barış ve huzûr içerisinde yaşıyordu. Türkler bu toprakları kaybedince İslâm coğrafyasında gözyaşı ve zûlüm hâkim olmaya başladı. İslâm'ın ve müslümanların yeniden güçlenmesini, barış ve huzûr içerisinde yaşamasını istiyorsak, Türk cihan hâkimiyeti mefkûresinin destekçileri olmalıyız. Nizâm-ı Âlem dâvâsı bütün dünyâ milletlerinin Türk'ün himâyesinde müreffeh ve mutlu yaşamalarını, din ve vicdan hürriyetlerinin korunmasını ve dünyâ genelinde adâletin, sevginin, barışın sağlanmasını hedefleyen bir ülküdür. Türk-İslâm uygarlığı insânî, dînî ve vicdânî açıdan mânevî bir üstünlüğün temsilcisidir. Dünyânın huzûra kavuşması için yüksek Türk kültürünün mânevî değerlerinin evrensel anlamda egemen olması gerekmektedir.

Haçlı Seferleri Bitmemiştir

Müslüman Türk milletine yapılan saldırıların kökeninde İslâm düşmanlığı yatmaktadır. 1071'de gerçekleşen Malazgirt Meydan Muharebesi'nde Alp Arslan'ın komutasında Müslüman Türk milleti olarak Bizans ordusunu yenilgiye uğrattık ve Anadolu'yu İslâm yurdu hâline getirdik. Anadolu'nun müslümanların vatanı olmasını, bu topraklarda ezan okunmasını, namaz kılınmasını, tevhîdin egemen olmasını hâlâ içine sindiremeyen haçlı zihniyeti, Anadolu'yu Müslüman Türk milletinin elinden almak, emperyalizmin kontrol ettiği bir coğrafya hâline getirmek için Türk milletine saldırmaktadır. Bu saldırılarını finansal ve lojistik destek sağladığı taşeron terör örgütleriyle yapmaktadır. Geçmişte Asala terör örgütü vardı, günümüzde PKK vardır, gelecekte de Müslüman Türk milletini imhâ etmek isteyen emperyalist güçler ve onların taşeronluğunu yapan terör örgütleri olacaktır. Müslüman Türk milletinin can güvenliği tehdît altındadır.

Türk Kadını

Âilenin temelini evlilik oluşturur. Eğitim âilede başlar. Türk kadınının birinci görevi evlâdını vatana-millete bağlı bir Türk milliyetçisi olarak yetiştirmek, Kur'an'ın emir ve yasaklarını öğretmektir. Çocuklar âilesinden Türklük sevgisini, yâni Müslümanlığı öğrenmelidir. Eski Türk toplumlarında âile büyük bir önem taşırdı. Katun (Hâtun) sosyal hayâtın faâl bir unsuruydu. İlk Türk yazıtlarından olan Bilge Kağan Kitâbesi'nde Kağan: "Sizler anam hâtun, büyük annelerim, hala ve teyzelerim" hitâbıyla sözlerine başlamıştır. Tören ve şölenlerde kadın, Kağanın solunda oturur, siyâsî ve idârî konularda görüşlerini beyân ederdi. Meselâ büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Mete Han'ın hâtunu imzâlamıştır. Ünlü gezgin İbn Battûta şöyle söylemiştir: "Burada ilginç bir duruma tanık oldum ki, o da Türklerin kadınlara gösterdiği saygıydı. Burada kadınların kıymeti ve derecesi erkeklerden daha üstündür."

Göktürk Devleti'nde İlteriş Kağan'ın eşi İlbilge Hâtun ile birlikte Türk devletini idâre ettiği Bilge Kağan Kitâbesi'nde anlatılmaktadır. Büyük Selçuklu Devleti'nde Melikşâh'ın hanımı Terken Hâtun ve kızı Gevher Nesîbe Hâtun gibi devlet hayâtında önemli görevler almış Türk kadınları vardır. Kazan Hanlığı'nda Süyün Bike Hâtun da devlet yönetmiş Türk kadınları arasında yer alır. Eski Türk devlet geleneğinde kadın ve erkek eşit olarak her toplumsal faaliyette yan yana bulunmuşlardır.

Milliyetçilik

Milliyetçiliğin Fransız devrimiyle başladığını iddia edenler yanılıyorlar. Târihte milliyetçiliğin temelleri Hun Türklerinin hükümdarlarından "Çiçi Yabgu" tarafından atılmıştır. Çiçi Yabgu, Mîlattan Önce 36 yılında Çin kuvvetleri ile yapacağı savaştan evvel Türk ordusunu cesâretlendirmek amacıyla milliyetçi bir konuşma yapmıştır.

"Boyun eğmeyeceğiz, çünkü bu, şan ve şerefle yaşamış olan ecdâdımıza yapılacak ihânetlerin en büyüğüdür. Atalarımız bize geniş ülkelerle birlikte hürriyet ve istiklâl emânet ettiler. Savaşçı ve süvâri hayâtımız sâyesinde yabancıları titreten bir millet olduk. Korumakla mükellef olduğumuz bütün bu emânetleri basit bir ömür uğruna fedâ edemeyiz. Hepinizin de bildiği gibi savaşta yiğitlerin kaderi ölümdür. Biz ölsek de kahramanlığımızın şânı yaşayacak, çocuklarımız ve torunlarımız diğer kavimlerin yöneticisi olacaklardır." (Çiçi Yabgu)

Haksızlığa uğrayan ve imhâ edilmeye çalışılan Türk milletini savunmak her Türk'ün birinci görevi olmalıdır. Asırlar boyunca İslâm'ın sancaktarlığını yapmış bir milleti müdafaa etmek müslümanlığımızın göstergesidir. Zîrâ Türklük yaşarsa İslâm da yaşar, Türklük zayıf düşerse İslâm da zayıf düşer. İslâm'ın ve müslümanların kaderi Müslüman Türk milletine bağlıdır. Târihin bize öğrettiği hakîkat budur. Târihi idrâk ederek incelediğimizde Türklerin yükselişiyle birlikte İslâm'ın da yükselişine, Türklerin güç kaybetmesiyle birlikte İslâm'ın da güç kaybettiğine tanık oluyoruz. Târih tekerrürden ibârettir. Demek ki yaşadığımız çağda ve istikbâlde Türklük güçlenirse İslâm da güçlenecektir, Türklük zayıf düşerse İslâm da zayıf düşecektir. Türk milletine düşmanlık edenlerin gerçek niyetleri İslâm'ı zayıflatmak ve böylece Siyonizmi ve haçlı zihniyetini güçlendirmektir. İslam'ı gâye edinen, Kur'an ahlâkını dünyâ üzerinde egemen kılmayı amaçlayan Türk-İslâm ülküsü öncelikle Müslüman Türk milletinin, sonra da bütün İslâm âleminin müşterek dâvâsı olmalıdır. Ahlâkın/mâneviyâtın/kardeşliğin hâkim olduğu bir dünyâyı inşâ etmek Türk milletinin târihsel misyonu olduğu gibi, çağımızda ve istikbâlde de birinci vazîfesi/hedefi olmalıdır.

Oğuz Destânı ve Göktürk Kitâbeleri'nde değinilen "Kut inancı" gereği Türk Kağanının hem Türklerin, hem de bütün dünyânın Kağanı olduğuna inanılır ve fetihler bu inanca uygun olarak gerçekleştirilirdi. Uygurca yazılmış olan Oğuz Destanı'nda Oğuz Han şöyle diyordu: "Kun tuğ bolgıl, kök kurıkan." Yani: "Güneş tuğumuz (bayrağımız) olsun; gök de çadırımız." Türkler bunu söylerken kendi dünyâ imparatorluğu ideallerini ifâde etmiş oluyorlardı. Türk cihan hâkimiyeti mefkûresi Bilge Kağan'ın da Orhun Yazıtları'nda değindiği bir ülküdür.

"Ey Türk milleti. Ben ki Tanrı’nın izniyle tahta oturmuş Türk Bilge Kağan. Sözümü sonuna kadar dinle. Önce kardeşlerim, çocuklarım, sonra bütün soyum. Güneydeki Şatlar, Apalar, kuzeydeki Tarkanlar, buyruk beyleri, Otuz Tatar, Dokuz Oğuz Beyleri. Milletim, bu sözümü iyice işit, iyice dinle. Üstte mâvi gök, altta kara yer yaratıldığında, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üzerinde de atalarım Bumin Kağan ve İstemi Kağan hükümdâr olmuş. Türk milletinin ilini tutmuş, töresini düzenlemişler. Ordu yürütüp dört bir yandaki başlıya baş eğdirmişler, dizliye diz çöktürmüşler." (Bilge Kağan)

Türkler İslâm'ın kabûlünden önce de cihanşümûl bir egemenliğin temsilcisiydiler. İslâm'ın kabûlünden sonra bu evrensel dâvâ fetih formuna dönüşmüş/İslâmî bir versiyona bürünmüş, Türk kahramanlığı ve İslâm inancı mükemmel bir uyum göstererek Türk-İslâm medeniyetini meydana getirmiştir. Önce Altaylar'dan Tuna'ya kadar tek bayrak altında toplanmış siyâsî/kültürel/ekonomik bir Türk Birliği ve Turan Devleti, sonra Türk'ün himâyesinde bütün İslâm âlemini içine alan Türk-İslâm Birliği ve nihâyetinde adâletin/barışın/sevginin egemen olması için bütün dünyâyı kapsayan "Türk Cihan Hâkimiyeti" gerçekleşmelidir.

Alp Bilge
5 Eylül 2016
Bunu ilk beğenen sen ol.
Yönetici
RE: Türk-İslâm Ülküsü ve Türk Cihan Hâkimiyeti
Milliyetcilik ne fransızlarla ve nede çiçi ile başlamamıştır. Milliyetcilik şeytan ile başlamıştır.

"Benim şöyle şöyle özelliklerim var, ben üstünüm."
(Şeytan)
Diğerleri iyi vatandaş, İslam iyi insan yetiştirmeyi amaçlar.


Herkes aynı fikirdeyse,
hiç kimse yeterince
düşünmüyor demektir.
Mevlana
Bunu ilk beğenen sen ol.
Acemi Üye
RE: Türk-İslâm Ülküsü ve Türk Cihan Hâkimiyeti
Ahlâk

Tabiat boşluk kabûl etmez. İnsan mensûbiyet ihtiyâcı hisseden bir varlıktır. İnsan ruhûnun gereksinim duyduğu boşluklar dînî/millî bir mensûbiyet şuuruyla doldurulmaz ise, kişiler ve toplumlar amaçsız/hedefsiz yığınlar hâline gelirler. İnsânî, dinî, vicdânî, ve millî özelliklerle donatılmamış bireylerin yaşadığı bir dünyâda hırsızlık, haksızlık, sömürgecilik, merhametsizlik, alkol, uyuşturucu, şirk, zînâ ve vicdansızlık egemen olur. Dünyânın yaşadığı ahlâkî dejenerasyonun sebebi budur. Ahlâksız bireyler ahlâksız âilelere, ahlâksız âileler ahlâksız sülâlelere, ahlâksız sülâleler ahlâksız milletlere, ahlâksız milletler ahlâksız devletlere, ahlâksız devletler de ahlâksız bir dünyâya sebebiyet verirler. Ahlâksızlık virüs gibidir. Bu virüse karşı kendimizi korumak için İslâm ahlâkını yaşamalıyız.

"Ey imân edenler! Hamr (aklı örten/zihnî melekelerin doğru çalışmasını engelleyen içkiler ve maddeler) Meysir (kumar ve şans oyunları) Ensab (putlaştırılan mezarlar/kutsallık yüklenen yatırlar/türbeler) Ezlam (Falcılık/medyumculuk) şeytan işi pisliklerdir. O hâlde bunlardan kaçının/uzaklaşın ki kurtuluşa eresiniz." (Mâide 90)

"Zînâya yaklaşmayın (Zînâya zemin oluşturacak davranışlardan/ortamlardan uzak durun) Çünkü zînâ son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur." (İsrâ 32)

"Rabbin başkasına değil, yalnızca kendisine kulluk etmenizi emreder. Bir de annenize ve babanıza iyilik etmenizi/iyi davranmanızı emreder. Eğer onlardan biri ya da ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara "Of" bile deme ve onları azarlama. Onlara gönül okşayıcı sözler söyle." (İsrâ 23)

"Gerçek şu ki, Allah adâleti, iyiliği ve akrâbaya yardım etmeyi emreder. Yüz kızartıcı işleri, fenâlığı ve azgınlığı yasaklar. O, düşünüp nasihat alasınız diye size öğüt veriyor." (Nahl 90)

"Hakkında bilgin olmayan bir şeyin ardına düşme/zanda bulunma. Çünkü kulak, göz ve gönül bunlardan sorumlu tutulacaktır/sorguya çekilecektir." (İsrâ 36)

"(Ticârette/alışverişte) ölçtüğünüz zaman tam ve dürüst ölçün, hîlesiz terâzi kullanın. Bu davranış hem (dünyâda) daha hayırlıdır, hem de (âhiretteki sonucu bakımından) daha güzeldir." (İsrâ 35)
"Ey îmân edenler! (Birbiriniz hakkında) kötü zandan (doğruluğundan emîn olmadığınız konuda fikir yürütmekten) kaçının. Muhakkak ki bâzı zanlar ağır bir vebâldir. Birbirinizin gizlisini (özel hayâtını) araştırmayın ve birbirinizin gıybetini/dedikodusunu yapmayın..." (Hucûrat 12)

Ölçümüz Kur'an Olmalıdır

Milliyetçilik atalarımızı körü körüne taklit etmek olmadığı gibi, atalarımızın dokunulmaz ve eleştirilmez olduğunu iddia etmek de değildir. Zira böyle bir milliyetçilik anlayışı değişen ve gelişen dünya koşullarında ilerlememize ve gelişmemize engel olur. Atalarımızdan kalan kültürel mirası Kur'an süzgecinden geçirmeden körü körüne müdafaa edersek, Allah'ın elçileri toplumlara tevhidi anlattıklarında, "Siz bizi atalarımızın yolundan döndürmeye mi çalışıyorsunuz?" diyen Mekke müşriklerinden farkımız kalmaz. Zaten böylesine bir taassup asla milliyetçilik olamayacağı gibi, körü körüne müdafaa edildiğinden ve tevhide ters düştüğünden dolayı kafirlik olur. Milliyetçiliğimiz Kur'an'ın müsaade ettiği ölçülerde olmalıdır. Allah'ın ayetlerine ters düşen bir gelenekçilik anlayışının Türk-İslam davasında yeri yoktur. Allah Kur'an'da tevhide ters düşen ve Kur'an'la çelişen gelenekleri/gelenekçiliği/ muhafazakarlığı/muhafazakarları eleştirmekte ve onları atalarının yolundan körü körüne gitmekle suçlamaktadır.

Onlara "Allah'ın indirdiğine uyun" dendiğinde, onlar "Biz atalarımızdan ne gördüysek ona uyarız" dediler. Peki, ya şeytan onları alevli ateş azabına çağırıyorsa (Lokman 21)

Onlar bir kötülük işlediklerinde 'Biz atalarımızdan böyle gördük, böyle yapmamızı emreden Allah'tır' derler. Onlara de ki; Allah kötülük işlemeyi emretmez. Allah adına bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?(Araf 28)

Allah'ı bir yana bırakarak taptığınız düzmece ilahlar, ya sizin ya da atalarınızın taktığı birtakım boş, içeriksiz adlardan başka bir şey değildirler. Allah onlara hiçbir kuvvet vermemiştir. Egemenlik sadece Allah'ın tekelindedir. O yalnızca kendisine kulluk etmenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmiyor. (Yusuf 40)

Kur'an ve Bilim

Kur'an ayetleri çağın koşullarına göre çağdaş biçimde yeniden yorumlanmalı, psikologlardan, arkeologlardan, jeologlardan, sosyologlardan ve diğer bilim dallarından oluşan bir heyet önderliğinde akılcı ve bilimsel bir metotla meal çalışmaları yapılmalıdır. Din ve bilim birlikte değerlendirilmelidir.

Kur'an'daki bilimsel ayetlerden birkaç örnek verelim.

Arapça'da "rec'i" kelimesi "geri döndüren" anlamına gelir. Bilim insanlarının araştırmaları sonucunda göt katmanlarının geri döndürme özelliği olduğu keşfedilmiştir. Troposfer okyanuslardan yükselen su buharını yoğunlaştırır ve yeryüzüne geri çevirir. Ozonosfer ultra viyole gibi zararlı kozmik ışınları evrene geri döndürür. İyonosfer radyo dalgalarını yeryüzüne geri çevirir.

"Dönüşlü olan göğe andolsun." (Tarık 11)

Amerikalı astronom Edwin Hubble kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, galaksilerin ve yıldızların birbirlerinden uzaklaştıklarını keşfetmiştir. Her şeyin sürekli olarak birbirinden uzaklaştığı bir evren ise sürekli genişleyen bir kainat anlamına gelmektedir.

Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz Biz onu genişletiyoruz. (Zariyat 47)

Geçtiğimiz yüzyılda yapılan bilimsel çalışmalar neticesinde yüzey gerilimi sebebiyle yoğunlukları farklı olan denizlerin birbirlerine karışmadığı keşfedilmiştir.

İki denizi birbirleriyle kavuşmak üzere salıverdi. İkisinin arasında bir engel vardır, birbirlerinin sınırını geçmezler. (Rahman 19, 20)

Demirin dünya koşullarında meydana gelmediği, dış uzaydaki süpernova patlamaları sonucunda yeryüzüne indiği bilimsel çalışmalar neticesinde keşfedilmiştir.

"Kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için faydalar olan demiri de indirdik." (Hadid 25)

Kur'an Türkçe Okunmalıdır

Millet olmanın en büyük göstergelerinden biri dil meselesidir. Dil milletlerin millî varlıklarının korunmasında birinci sırada gelmektedir. Allah Kur'an'da dilin önemine değinmiştir.

"Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O'nun âyetlerindendir. Bunda ilim sâhipleri için (Allah'a yönlenmenizi sağlayacak işâretler) vardır. (Rum 22)

Yeryüzündeki bütün diller Allah'ın âyetleri olarak değerlendirilmeli, Allah'a yönlendiren bir unsur olarak kabûl edilmeli ve İslâm'ın evrensel öğretilerinin rehberliğinde dünyâ medeniyetinin gelişmesini/ilerlemesini sağlamalı ve uygarlıklar arasında barışın/adâletin têsis edilmesi için iletişim vazîfesi görmelidir. Kur'ân'a baktığımızda peygamberlerin Allah'ın mesajlarını kendi toplumlarına o toplumun kendi diliyle tebliğ ettiklerine tanık oluyoruz.

"Biz her peygamberi yalnızca kendi kavminin diliyle gönderdik ki, mesajı onlara açık ve net olarak anlatsın, açıklasın." (İbrâhim 4)

Demek ki müslüman toplumların Kur'ân'ı kendi dilleriyle idrâk ederek okumaları gerekiyor. Mânâsını bilmeden anlamadığımız bir dille okunan âyetlerin özel ve sosyal hayatımıza hiçbir olumlu etkisi olmayacaktır. Allah Kur'an'da anlamadan okuyan veyâ okusa bile okuduklarını eyleme dökmeyenleri, âyetleri kişisel ve toplumsal hayatına yansıtmayanları "kitap yüklü eşek" olarak târif etmektedir.

"Tevrat'la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini inkâr eden topluluğun hâli ne kötüdür. Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez." (Cumâ 5)

Müslüman Türk milleti olarak Kur'an'la yükümlüysek, millî şahsiyetimizi vahiyle inşâ etmeyi hedeflemişsek ve sorumlu tutulduğumuz âyetleri idrâk edip uygulamakla mükellefsek; âyetleri kendi dilimizde okumamız gerekmektedir.

Alp Bilge
6 Eylül 2016

Bunu ilk beğenen sen ol.
Acemi Üye
RE: Türk-İslâm Ülküsü ve Türk Cihan Hâkimiyeti
Kur'an Popülizmi Yasaklamıştır

Oy kaygısıyla/iktidar hırsıyla dizayn edilen politik fikirler, popülist tutumlar sergileyerek çoğunlukçu bir siyâset perspektifiyle halka hitâb ederler. Câhil/eğitimsiz çoğunluğun beğenisini ve desteğini kazanmak, popülist siyâsetin başlıca hedefidir. Popülizm Fransızca bir kelimedir ve "halkçılık" anlamına gelir. Lâkin zaman içerisinde mânâ değişikliğine mâruz kalmış ve "halk yardakçılığı" anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Popülist siyâsetçiler siyâsî ve toplumsal problemleri dramatize ederek, halkın hoşuna gidecek söylemlerde bulunarak iktidarlarını garanti altına almaya çalışırlar.Toplumun geri kalmasına sebep olan taassuplardan ve ilerlemeye engel olan bağnaz/tutucu bakış açılarından kurtulmamız gerekiyor. Çoğunlukçu değil, seçkinci bir yaklaşımla kavramları ve olayları değerlenirmek gerekmektedir. Bir ideolojinin tâkipçi sayısının fazla olması, o ideolojinin doğru ve haklı olduğu anlamına gelmez. Alllah bu konu hakkında seçkinci bir tutum sergilememiz gerektiğini söylüyor.

Yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanlarına uyarlar ve yalanlar uydururlar. (En'âm 116)

Nereye baktığımız değil, nereden baktığımız önemlidir. Kavramlar hakkında fikir yürütürken, yargıya varırken "kime göre, neye göre?" sorusunu sormalıyız. Biz müslümanlar olarak bu soruya "Kur'ân'a göre" cevabını vermekle mükellefiz. Doğrular ve yanlışlar yoktur, yorumlar vardır ve müslümanlar her kavramı/olayı Kur'ân'ın rehberliğinde yorumlamalıdırlar. Milletperverliği İslâm'ı referans alarak ve tevhid inancının toplumda egemen olması için ilmî bir mücâdele sergilemek olarak değerlendiriyorsak, milletimizi İslâm'ın neferi hâline getirmek niyetindeysek, kavmimizin idrâkine sunduğumuz îman ve ahlâk ölçülerini yalnızca Allah'ın rızasını kazanmak için müdafaa ediyorsak; kendi kavimlerini tevhid inancına çağıran peygamberlerin yolundan gidiyoruz demektir. Milletperverlik bu bakımdan nebevî bir sosyal olgudur.

Kur'an Odaklı Milliyetçilik

Milleti/milliyetçiliği dışlayan bir Müslümanlık anlayışı Kur'an'a ne kadar ters ise, Müslümanlığı dışlayan bir milliyetçilik anlayışı da Kur'an'a o kadar terstir. Zîrâ Kur'an bu iki kavramın birbirlerinden farklı olmadığını, birbirlerini tamamlayan iki kavram olduğunu belirtiyor. Allah insan topluluklarını kabîlelere ayırdığını, toplulukların soylar hâlinde yaşadığını, birbirlerini tanımaları, yâni birbirlerinin haklarına riâyet etmeleri gerektiğini söylüyor. Böylece milletler millî varlıklarını muhafaza ederek birbirleriyle kültürel etkileşim içine girecekler, bilgi alışverişinde bulunacaklar, ekonomik/siyâsî anlaşmalar yaparak dünyâ medeniyetine evrensel anlamda katkı sağlayacaklardır. Kur'an üstünlüğün takvâda olduğunu belirtmiştir. Müslüman Türk milleti târihteki misyonu bakımından en takvâlı millettir. Türk-İslâm medeniyeti cihanşümûl bir medeniyetin sancaktarlığını yapmış ve "Yaratılanı severim Yaratan'dan ötürü" perspektifiyle hareket ederek insanlar arasında din ve ırk ayrımı gözetmeksizin sevgiyi, barışı ve adâleti têsîs etmiştir.

"Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi soylara ve kabîlelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız; O'na karşı sorumluluk bilinci/takvâsı en güçlü olanınızdır. Kuşkusuz Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır. (Hucûrat 13)

Allah insanları soylara/kabîlelere ayırdığını söylerken ve "millet" dediğimiz sosyal teşekkülün varlığını kabûl ederken, müslüman olduklarını iddia eden bâzı kişi ve kuruluşların milleti ve mlliyetçiliği inkâr etmeleri Kur'ân'a muhalefet ettiklerinin göstergesidir. Bilgisizlikten inkâr ediyorlarsa Kur'ân'ı idrâk ederek okumalarını temennî ederiz. Kasıtlı inkâr ediyorlarsa Kur'ân'a muhalefet etmekten vazgeçmelerini dileriz. Millet "gidilen yol" anlamına, milliyetçilik de "gidilen yolu tâkip etmek" mânâsına geldiğine göre, Türk milletinin dîni de İslâm olduğuna göre, millet ve milliyetçilik dînî kavramlardır. Milliyetçiliğimiz mânevî bilinçten ve psikolojik mensûbiyet duygusundan ibârettir. Samîmî biçimde "Ben Türk'üm" diyen, "kökenim farklı" diyerek azınlık ırkçılığı yapmayan, Müslüman Türk milletinin yükselmesi ve güçlenmesi için çaba sarf eden herkes Türk'tür. Hülâsâ Türklük bir yoldaşlık hukûkudur ve gâyemiz/istikâmetimiz "Sırât-ı Mustakîm" olmalıdır.

Kimliğin/kişiliğin oluşum sürecinde genetiik unsurlar kadar çevresel faktörler ve koşullar da önemlidir. İnsan sosyal bir varlıktır. Birey kimliğini inşâ ederken özelden genele/benlikten bizliğe doğru bir dönüşüm yaşar ve toplumsal statüsünü belirleyerek âidiyet bilinciyle hareket eder. Önemli olan ve dikkat etmemiz gereken husus âidiyetin/mensûbiyetin hangi unusurlarla donatılacağı ve yönlendirileceğidir. Bugünün çocukları yarının büyükleri olacaklardır. Yetişecek çocuklarımızın dînî/millî mensûbiyetlerini özümsemeleri ve kolektif bir kimlik kazanmaları lüzûmu vardır. İnşâ edilen millî kimliğin Kur'an âyetleriyle çelişmemesi ve tevhid eksenli olması gerekmektedir.

Milliyetçilik dünyâ hayâtı denen çetin yaşam alanında ayakta kalmak için sosyal bir ihtiyaç ve zorunluluktur. Güçlünün/koşullara en iyi uyum sağlayanın ayakta kalabildiğini, güçsüzün/koşullara uyum sağlayamayanın tabiatta elendiğini/yok olduğunu hatırımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Tabiatın işleyiş tarzıyla çelişmeyen, Allah'ın doğadaki âyetlerini idrâk eden bir millet varlığını sürdürebilir. Bunu idrâk edemeyen milletler ise vâroluş mücâdelesinde yenik düşerler. Zîrâ ne kadar haklı olursanız olun, güçlü değilseniz ve içinde bulunduğunuz şartlara uyum sağlayamıyorsanız, haklı olmanızın hiçbir faydası olmayacaktır. Hakkımızı savunmak istiyorsak güçlü olmak mecbûriyetindeyiz. Kuvvetli olmanın başlıca koşulu birlik olmaktır. Birlikten kuvvet doğar. Müslüman Türk milletini tehdît eden unsurlara karşı tek yumruk olmalıyız. Aynı dîne inanan, aynı dili konuşan, müşterek bir ülkünün mensûbu olan topluluk millet olma şuuruna erişmiş demektir. Bu unsurlardan biri eksik olursa o topluluğa millet değil, yığın denir. Millet olamayan, ortak bir dâvânın etrâfında kenetlenmeyen dağınık yığınlar başka milletlerin kölesi oldukları gibi, milliyetçiliği devlet politikası hâline getirmeyen devletler de emperyalist güçlerin sömürgesi olurlar.

Millet büyük bir âile gibidir. Âile fertleri birbirlerini sevmek, tehlikelerden korumak ve yardımlaşmakla mükelleftirler. Bu insânî bir görev ve sosyal bir sorumluluktur. Kendi âilesinin mutluluğunu istemeyen, âile bireylerini tehlikelerden korumayan, âilenin dağılmasına sebep olan kişilerin insanlığından söz edilemeyeceği gibi, akıl sağlıklarından da kuşku duymak gerekir. Türk milliyetçiliğinin temelinde insan sevgisi vardır. Milliyetçiliği insânî bir görev, aklî ve vicdânî bir sorumluluk/ideal olarak değerlendirmeliyiz. İdeal; düşüncede beliren ve biçimlenen, ulaşılmak istenen mükemmel gâye demektir. İdealist ise tasavvur ettiği ülkünün gerçekleşmesi için mücâdele veren kişi demektir. Müslüman Türk milletinin mensupları olarak idealist bir toplum inşâ etmeliyiz.

Akıl

Allah, Yunus Sûresi'nin 100. âyetinde aklını kullanmayanları pisliğe/rezilliğe mahkûm edeceğini söylemektedir. Allah, Enfâl Sûresi'nin 22. âyetinde ise canlıların en kötüsünün aklını kullanmayanlar olduğunu ve aklı/akılcılığı rehber edinmedikleri için hakîkati duymayan "mânevî sağırlar" ve hakîkati söylemeyen "mânevî dilsizler" hâline geldiklerini belirtmektedir. Allah, Â'raf Sûresi'nin 179. âyetinde cehenneme gitmeye lâyık olan insanlardan bahsederken, "onların kâlpleri var fakat anlamazlar, gözleri var fakat görmezler, kulakları var fakat işitmezler" demektedir. Akıl ve îman birleşmelidir. Bunlar birbirini tamamlayan unsurlardır. Biri olmadan diğeri olmaz. Bu sebepten dolayı îmânı aklın rehberliğinde, aklı da îmânın kılavuzluğunda değerlendirmeliyiz.

Dünyâ - Âhiret Dengesi/Madde ve Mânâ

Mânâyı reddeden bir maddecilik anlayışı ne kadar eksik ise, maddeyi reddeden bir mâneviyatçılık anlayışı da o kadar eksiktir. Bunlar birbirine zıt değil, birbirini tamamlayan kavramlar olarak düşünülmelidir. İslâm âlemi dünyâ hayâtını ihmâl ettiği, bilimsel çalışmalardan, teknolojiden, sanattan uzak kaldığı için Avrupa'nın gerisinde kaldı. Avrupa ise dînî inanca ve mâneviyâta gereken değeri göstermediği için ahlâkî bir dejenerasyona sürüklendi. İnsanın dünyevî ve uhrevî saadetini sağlamak için madde ve mânâ birlikte değerlendirilmelidir. Dünyâ-âhiret dengesi sağlanmalıdır.

İslâm âlemi dünyânın geçirdiği dönüşümleri iyi okumalı, referans aldığı temel görüşlerini çağın koşullarına göre yeniden yorumlamalı ve dünyevîleşmeye olan negatif bakış açısından bir an evvel kurtulmalıdır. Kâinat dengeler üzerine kuruludur. Dünyevîleşmekten kastımız elbette dinsizlik değildir. Âhireti ve dünyâ hayâtını dengeleyen, bakış açısını Bakara Sûresi'nin 201. âyeti gereği "Rabbim, bize hem bu dünyâda, hem âhirette iyilik ver" duâsıyla şekillendiren bir dindarlık anlayışını savunmalıyız.

Alp Bilge
7 Eylül 2016




Bunu ilk beğenen sen ol.
Profesör
RE: Türk-İslâm Ülküsü ve Türk Cihan Hâkimiyeti
Göz sayesinde görüyor olsaydın gece uyurken rüya göremezdin.
Demek ki görmüyorsun, sana gösteriliyor.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 09-10-2016, Saat:07:21 PM, Düzenleyen: Nazlıcan.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.