İlk isim, Hümeyra Ökten. İmam-Hatip okullarının kuruluşuna büyük emeği geçen merhum Celalettin Ökten Hoca'nın kızı.
Tıp Fakültesi'ni, -o zaman bilinmeyen bir tabir olan- 'mahalle baskısı' yüzünden, başını örtemeden okumuş. Yani, okulun kapısına kadar başı örtülü gelip kapıda başörtüsünü çantasına koyan ilk kız öğrenci. Okulu 1949'da bitirmiş. Aynı baskı, ihtisasını ilerletmek yerine hemen doktorluk mesleğine başlamasına sebep olmuş.
Okul birincisi olan ilk başörtülü öğrenci de, Dr. Gülsen Ataseven. 1964'te tıp fakültesini birinci olarak bitiriyor ama, başörtülü olduğu için birincilik ödülünü alamıyor. Gülsen Hanım, okul birincisi olduğu halde 'mahalle baskısı' yüzünden ödül törenine katılamayan ilk kız öğrenci.
O zamanlar, kızlar okula gitmiyormuş. Bazı insanların 'sorun' olarak gördüğü başörtüsü, kızlar okula gitmediği için çok az hissediliyormuş.
Kıyafeti sebebiyle okuldan ihraç edilen ilk başörtülü öğrenci de, 1968'de Ankara İlahiyat'ta okulla ilişiği kesilen Hatice Babacan.
70'li yılları, nisbeten 'özgür' yıllar olarak hatırlıyorum. Okullarda, sayıları az da olsa başörtülü kızlar okuyordu ve kamuoyunu meşgul eden büyük tartışmalar çıkmıyordu.
Hümeyra ve Gülsen Hanımları, adları bu bahiste pek geçmiyor diye anmak istedim. 'Başörtüsü'nün tarihçesi, hem çok bilindiği, hem çok konuşulduğu için, tekrar, uzun uzun anlatmak içimden gelmiyor.
Asıl konuşmak istediğim, 'başörtüsü'nün 'dil'i.
'Türban', herhalde, kendi anlamından bambaşka bir anlama doğru en hızlı 'kaydırılan' kelimedir. Hintli erkeklerin giydiği, batıda kadınların nadiren aksesuar olarak kullandıkları, sarığa benzer bir 'serpuş' olan 'türban' 80'lerde, kaşla göz arasında 'başörtüsü'nün yerine geçirildi.
Millet, başörtüsünü benimsediği için, 'başörtüsü yasak' demek uygun görülmemiş, başörtülü kızların kendi ülkelerinde okumalarını engelleyen yasağı 'türban yasağı' diye adlandırmak daha 'sakıncasız' bulunmuştu.
Başörtüsü yasağının, aslında, kadına yönelik bir 'negatif ayrımcılık', bir tür 'kadın karşıtlığı' olarak uygulandığını çok az kimse dile getiriyor. (Devlet Bakanı Nimet Çubukçu'nun önceki gün bu noktaya değindiğini not etmemiz gerekiyor.)
'Haydi kızlar okula' kampanyalarının, 'haydi bazı kızlar okula' diye anlaşılmasına sebep olan bir ayrımcılık bu.
Kadın kuruluşları, feminist hareketler, sadece kadını mağdur eden bu haksızlığa fazla ses çıkarmadığına göre ortada bir 'samimiyet' sorunu var.
Evet, 'başörtüsü yasağı' diye bir yasak, herhangi bir anayasa ya da kanun maddesine istinad etmediği halde, uygulanıyor.
Ama, bana göre asıl yasak olan, başörtülü genç kızların, okuması, öğrenmesi. Sorunu tanımlamamı isteseler, ben 'eğitim yasağı' olarak tanımlamaya öncelik veririm.
Bir simge mi? Hayır. Simge olsa, böyle olmazdı. Onca kız, onca kadın, bir simge için, okulunu, işini bırakmazdı.
Belki, yasakçıların, yasağın devam etmesini sağlamak için geliştirdikleri bir simge. Yani, 'türban' kelimesi gibi, anlamı değil de bu kez 'yeri, konumu kaydırılmış' bir simge. Hakkı yenilenlerin değil, hak çiğneyenlerin simgesi!
Başörtüsü, zaman zaman mağduriyetle değil, hayatın içinden, 'yasak' 'mağduriyet' gibi negatif unsurlar içermeyen görünümlerle masamıza geliyor.
Önceki hafta, Yeni Şafak'ta, Uludağ'da kayak yapan genç kızların haberi vardı. O haberi gazeteye koyduk.
Birkaç gün sonra, bir gazetede haberi eleştirdiler.
Başörtülü, güleryüzlü kızların kayak yapmasından bile rahatsız olan meslekdaşlarımız var.
Demek ki işimiz zor.
Ben gazeteciliğe 1986'da zaman gazetesinde başladım. Fehmi Koru genel yayın yönetmenimizdi ve Zaman, canla başla özgürlük mücadelesi veriyordu.
Tam Doğramacı devriydi, 'türban' lafı yeni icad edilmişti.
Yasağın dozu arttı, eksildi, yine arttı, ama bitmedi. 20 küsur yıldır aynı 'hukuksuzluk'la uğraşıyoruz.
Şu yasak nasıl bitecekse, kim bitirecekse, bitse de hepimiz daha verimli, daha faydalı işlerle uğraşsak!
Alıntı**