İnanç, güven terimlerini işlevsiz duruma getirmekle, işlevini değişitirmek, dönüştürmek arasındaki ayrıma; gözleme dayalı olduğu savlanan yorumların tinbilim kılavuzluğunda, kişileri bilimsel gerçeklerle tinsel inançlar arasında seçim yapmaya sürükleyen, ikisinin bireşimini sağlayamayan bakış açısı neden olmaktadır. Güven ya da güvensizlik belirli bir ereğin dayanağını oluştursaydı, yandaşlık konunun odağında olsaydı, düzeneğin işlevselliğini dönüşüme uğratmaya gerek kalmayacaktı. Ancak kişiden topluma doğru gelişen olayların yönlendirici niteliği, toplumdan bireye doğru gelişiyorsa, yaşanan dönüşümün sürecinde inançsızlığın inanç durumuna gelmesi, yasakçı düşünce yapısının yalnız belirli bir ülküyü kapsamadığını, baskıcı tutumun bütün ülkülerde evrensel bir boyuta büründüğünü gösterir. Uzlaşmacı kuram önermelerinin kimileyin biçimlendirilmeye gereksinim duymayan, "gereksinim duyma olanağı var mı? sorusunu yanıtlamaktan kaçınan, inançsızlığı dizgeleştiren, yönlendirilme karşıtı tutum sergilemesine karşın, yönlendirme isteğinden ödün vermeyen bir yapıya dönüştüğüne tanık oluyoruz. Ardından sürükleme giziline iye olan tinsel ülkülerin, inançları çıkar aracı olarak değerlendirmesi ne denli sakıncalıysa, ardından sürükleme giziline iye olan tinsellik karşıtı ülkülerin de inançsızlığı çıkar aracı olarak görmeleri o denli sakıncalıdır. Geçmişte yaşanan, yaşananların yalnız geçmişi ilgilendirdiğini savunan görüş, söz konusu kendi çıkarları olduğunda çağımızın bilgi düzeyinin geçmişten gelen deneyimlerle oluştuğunu görmezden gelmektedir. Bir yandan günümüzde yaşananların geleceğimizi biçimlendireceğini savunan görüş, diğer yandan büyük bir tutarsızlık sergileyerek geçmişle bağlantıyı koparmakta, devrimci söylemlerle varlığını sürdürmeye çalışmaktadır.
Bilgi kuramının dolaylı açıdan kısır döngüye dönüşmesi; belirleyici niteliği olduğu varsayılan etkenlerin inanç eğilimli koşullarla topluma sunulmasına, eleştirel bir tutumun karşısında; "yansızlık benim tekelimde" söylemiyle, kendi düşüncelerinin dışında kalan bütün düşüncelere karşı çıkmasına, böylece kendi savunma düzeneğini baskıcı ögelerle ayakta tutmasına neden olacaktır. Söz gelimi, yansız bir eleştiriye yöneltilen, toplumca da uçuk düşünce ulamına üye olan düşüncelerin, savların inançla ya da inançsızlığı tapılacak ongun durumuna getirip kutsayan, yeni inanç dizgesi oluşturan bakış açısıyla bağdaştığı ölçüde değer kazanması, toplumsal öfkeyi kışkırtmaya ya da dindirmeye neden olacak denli güçlüyse, kısır döngüye dönüşen bilgi kuramının ikiyüzlü, yapay uzlaşı çağrıları inandırıcılığını yitirecektir. Yorumsuz, yansız tutumlarını görkemli bir şölen eşliğinde kurultaylarda gösteriye dönüştürenlerin, söylemleriyle eylemleri çelişenlerin, yansızlığın özünde değişik bir yandaşlık biçimi olduğunu gizlemeye uğraşanların, oy kaygısıyla duruşunu değiştirenlerin, bir yandan solcu, toplumcu söylemlerle kendi tabanının ağzına bir parmak bal çalanların; varsıl, gösterişli özel yaşamları yadsınamayacak bir tutarsızlıktır. Bu çelişki belirli bir ülküyü savunduklarını, o ülküyle uyumlu yaşadıklarını savlayanların kendi tabanını, seçmenlerini kandırdıklarının, duygularını sömürdüklerinin göstergesidir. Sol eğilimli söylem, tutucu tinsel oluşumların ülkülerindeki çelişkileri topluma açıklama uğraşına girerken, kendi düştüğü çelişkiyi unutmuşa benziyor. Bağnazlığın bütün türleri hangi ulamda ve ülküde olurlarsa olsunlar eleştirilmeleri gerekir. Düşünce özgürlüğünün güvence altına alınması, evrensel boyuta dönüşen bağnazlığa karşı dirençli duruşun düşünsel dayanağının tutarlılığıyla sağlanabilir.
Aydınlanmanın bütüncül söylemlerle, eylemlerle gerçekleşeceğinin doğru bir yol olduğunu savunmak, yasal olmayan bir dayanağın inançlar ya da inançsızlıklar üzerinden kötüye kullanılarak yasallaştırılmasını tek çözüm yolu olarak göstermek, denetlenme düzeyinin düşüklüğünü göz yanıltıcı ögelerle bezedikten sonra, yönetim erkini elinde tutmak; ülküsel oluşumların çoğunlukçu ya da çoğulcu dizge savlarını kendi çıkarları için araç olarak kullandıklarını göstermektedir. Toplumerki dizgesinin inandırıcılığı, çoğunlukçu yapıdan çoğulcu yapıya dönüşmesiyle güvence altına alınabilir. Tersi durumda toplum kendisinin yapay bir seçme özgürlüğü yanılgısıyla, özgür istencine göre yargıya vardığına inanacaktır. Toplumerki dizgesinin ülküsel ereklere ulaşmak, kendi çıkarlarına uyumlu duruma getirmek için araç olarak kullanılması, ulusun kendi içinde karşıt bölüklere ayrılmasına neden olur. Toplumerkinin araç değil, erek olduğu özümsenirse, toplumsal, özel yaşamın bütün alanlarında uygulanması gereken bir dizge olduğunun ayrımına varılırsa, ulus gerçek anlamda özgür istençle yargıya varmış, seçimini yapmış olacaktır.
Alp Bilge
26 Mayıs 2015