You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

TIRTILIN KELEBEK OLMASI

TIRTILIN KELEBEK OLMASI

Forumcu
RE: TIRTILIN KELEBEK OLMASI
"Hiç kimise kendinden halden hale gelmedi
Cümlemizin halini ma'şuk eder mukarrer" (46)


Varlıklar ve varlık sistemleri olan evren (âlemin), zaman içinde bir noktada Allah tarafından yaratılmıştır ve yaratılış her yerde, her zaman devam etmektedir. Oysa insanlar yaratılışın geçmişte bir kere veya çeşitli kademeler halinde olup, bugün tabiî akışı içinde gidiyormuş gibi bir hisse veya zanna kapılırlar ve hep ilk yaratışları merak ederler. İlk yaratılış gerçekten görkemlidir; ama şu anda evrenin her yanında cereyan etmekte olan yaratış da, daha az görkemli değildir.

Mutasavvıflar, evrenlerin yaratılışını sadece Allah'ın var olup hiç bir şeyin olmadığı "lâ taayyün" devresinden, evrenlerin kademe kademe yaratılıp insaniyet mertebesine gelinceye kadarki yedi evre içinde incelerler. Onlara göre insan, varlık evreninin gayesi olduğu için en son yaratılan tür odur.

"Biz, gökleri ve yeri ve bunlar arasındaki ecrâmı altı günde yarattık da bize yorgunluk aczi dokunmadı" (Kur'ân-ı Kerim 50/38). Bu evrenleri zaman ve mekân içinde en ince ayrıntılarına kadar plânlayıp baştan sona levh-i mahfuza kaydeden yüce Allah, bunları mekânın bizim için uygun gördüğü bir yerinde, zamanın tatlı akışı içinde bize yaşatmaktadır.

Evrenin yaratılışına dair Kur'ân'da çeşitli âyetler bulunmaktadır. Allah, yedi kat gökleri ve yerde de göklere benzeyen tabakaları yaratmıştır. Bunların arasında her türlü emirler iner durur (Kur'ân-ı Kerim 65/12). Şu gök kubbe, şu gece, şu gündüz, şu güzelce döşenmiş-bezenmiş yeryüzü, akan sular, otlaklar, oturan dağlar... Bütün bunları Allah yaratmıştır ve biz insanların faydalanılması için yaratılmıştır (Kur'ân-ı Kerim 79/27- 33). "O, yaratışta ne dilerse onu arttırır" (Kur'ân-ı Kerim 35/1). Onun yarattığı herşey güzeldir ve o yaratışta en küçük bir hata bile bulamazsınız.

Bütün yaratılmış ve yaratılmakta olanlar, insan içindir. "O bir hâliktir ki, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra semaya inayet buyurdu da onları yedi sema halinde nizama koydu. O, herşeyi bilir bir alîmdir" (Kur'ân-ı Kerim 2/29).

İnsanın yaratılmasına gelince, bu hem ilk insanın hem de daha sonraki tek tek her insanın yaratılmasında önemli bir konudur. Evrenler için yer küresi (arz), onun içinde maden-bitki-hayvan üçlüsü diğerlerine göre ayrılmıştır. "Asıl"dan madenler, madenlerden bitkiler, bitkilerden hayvanlar seçilerek geliştirilmiştir ("ıstıfa"). Hayvanlar içinde birçok grup vardır ve insan da ayrı bir varlık katmanı olarak bunlardan seçilip yaratılmıştır. Bu, ilk yaratılmış insan olan Âdem'de böyle olduğu gibi, şimdi yaratılmakta olan her insanda da böyledir.

İnsan, hayvanlar dünyasının en gelişmiş ve en mükemmel türü değil; o ayrı bir varlık türüdür. Mükemmellik ise her varlık için ayrı bir anlam taşır. Bazı hayvanların mükemmel oldukları öyle alanlar vardır ki, insan bu mükemmellik düzeyine ulaşamaz. Artık insanda, "hakkında pek fazla bir şey bilemeyeceğimiz" (Kur'ân-ı Kerim 17/85) bir insanî ruh vardır ki, bu, insanı bütün hayvanlar dünyasının kat kat üzerine çıkarmaktadır.

Bütün varlıklar insanın yaratılmasının hazırlıklarıdır; hepsi insana rahat bir temel, bir nimet ve sınav yeri olarak hazırlanmışlardır. İnsan, Allah'ın yer yüzündeki halifesi olması dolayısıyla bütün hizmetler ona yöneltilmeli ve hiçbir şey insanın üzerine çıkartılmamalıdır.

İnsanın dışında yaratılmış olan hiçbir varlık türü; ne melekler ne hayvanlar ne bitkiler, madenler vs. günahkâr değildir. Onlar öyle bir makamda yaratılmışlardır ki, ne terfi ederler ne de rütbeleri düşer. İsyan, günahkârlık, kötülük gibi şeyler, gelişmek üzere yaratıtmış insanların fiilleridir (Ali el-Havvas). İnsan, yaratılmış olan bütün tabiatın ortak ürünüdür. İnsan bütün canlılarla alâka halinde olduğu için her canlının saadeti ile mes'ut, elemiyle de müteellim olur (Bediüzzaman Said Nursî).

Yeryüzündeki insan, "Allah'ın halifesi" olarak yaratılmıştır (Kur'ân-ı Kerim 2/30). Allah'ın halifesi demek, onun iradesiyle onun çok şanlı ve hayırlı yaratmalarına vesile olacak demektir. Bu yetkinin doğru kullanılıp kullanılmaması melekleri bile endişeye sevketmiştir. Ama Allah, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" diyerek insanın liyakatını ve ona olan güvenini göstermiştir. Bu görev ve bu güven insana büyük bir şeref bahşettiği gibi, büyük bir sorumluluk da yüklemektedir. Hz. Âdem, kendine gösterilen bu güveni Cennet'te iyi kullanamamış, kendine çizilen sınırı aşmış ve yeni sınav yeri olan bu Arz'a gönderilmiştir. Hem İblis'in Allah'a isyan etmesi, hem Âdem'in Cennet'te kendi nefsine zulmederek dünyaya gönderilmesi, Hakk'ın takdiri ve bilgisi dahilinde olmuştur. Her şey, her an onun iradesine göre cereyan etmektedir.

Allah, evrendeki her şeyi her an yeniden yaratmaya devam etmektedir "De ki, yeryüzünde gezin dolaşın da, Allah'ın yaratışa nasıl başladığını görün. Allah, yeni bir âhiret hayatını da tekrar başlatacaktır" (Kur'ân-ı Kerim 29/20).

Evrendeki her varlığın ve her oluşun özünde Allah olduğu için, ve Allah bütün âlemlerin terbiyecisi ("Rabbu'l-âlemin") olduğu için her şey şuurludur. Allah, yarattığı âlemlere karşı lütuf ve inayet sahibidir (Kur'ân-ı Kerim 3/108). Her varlık türü Allah'ın kuludur, sonunda ona gidecektir. Her varlık ona şükreder, hamdeder ve Allah katında bu varlıklar öylesine duyarlıdırlar ki, bizim cansız saydığımız varlıklar dahi ağlar (Kur'ân-ı Kerim 44/29). Yerdeki ve gökteki her şey, Allah'ın kendisine verdiği görevleri yapar (Kur'ân-ı Kerim 13/13, 15; 24/41 42); cinler ve melekler de öyle (Kur'ân-ı Kerim 51/56; 39/75).

Allah insanı, insan gibi düzülmüş kara balçıktan yaratmıştır (Kur'ân-ı Kerim 15/26-28). Evrenin bütün özelliklerini dikkate alarak onu en güzel şekilde yaratmıştır (Kur'ânı Kerim 95/4). Bu ilk insandan, ilk önce eşi olan Havva yaratılmıştır ve buradan da üreme yoluyla bütün insanlar yaratılmıştır ve hâlâ da yaratılmaktadır (Kur'ânı Kerim 7/189-191). İlk insan olan Hz. Âdem'in yaratılışında meleklerin muhalefetini; Allah'ın Âdem'i özel olarak eğitip meleklerle sınava tâbi tuttuğunu, meleklerin "Senin bize bildirdiğinden başka bizim hiç bir bilgimiz yoktur" diyerek sınavdan çekindiklerini, Âdem'e secde ettiklerini, İblis'in ise mukayese yapıp, gururlanıp secde etmediğini ve Allah tarafından lânetlendiğini Kur'ân haber veriyor (2/30-39).

Yunus, Hz. Âdem'in yaradılışında geçen bu olayları şöyle şiirleştirmiş:

"Çalap, Âdem cismini topraktan var eyledi
Şeytan geldi Âdem'e tapmağa âr eyledi.

Eydür, ben oddan-nûrdan, ol bir avuç topraktan
Bilmedi kim, Âdem'in için gevher eyledi.

Zâhir gördü, Âdem'in batınına bakmadı
Bilmedi kim, Âdem'i halka server eyledi.

Kırk yıl kalıbı yattı, adı âlemi tuttu
Gör şeytanı, buğzundan ne fitneler eyledi.

Âdem, İblis kim ola, işi işleten Çalap
Ay ü güni yaratıp leyl ü nehâr eyledi.

Çalap eydür şol kula, inâyet benden ola
Ne şeytan azdurısar, ne kimse kâr eyledi." (134-135)

Âdem ile eşi mutlu bir hayat yaşamaları için Cennet'e yerleştirilmiş, ancak bu kadar bolluk içinde kendilerine bazı sınırlar konulmuştur (Kur'ân-ı Kerim 2/35). Şeytan onların aklını çelerek bu yasağı çiğnetmiştir (Kur'ân-ı Kerim 7/20-22). Bunun üzerine Allah onları, geçici bir zaman için bu Arza göndermiştir (Kur'ân-ı Kerim 2/36). Bu da ancak Âdem'in tevbe etmesi, af dilemesi karşılığında olmuştur (Kur'ân-ı Kerim 7/23; 2/37).

Yunus Emre, "Risâlet al-Nushiyye" adlı eserinin başında, ilk insan olan Âdem'in yaratılışını şöyle anlatır:

"Padişahın hikmeti gör neyledi
Od u su, toprag u yele söyledi.

Bismillah diyüp getirdi toprağı
Ol arada hâzır oldu ol dağı.

Toprağıla suyu bünyad eyledi
Ona Âdem demeği ad eyledi." (1)

Bu şekilde başlayan söyleyiş hava ile toprağın birleştirilip bedenin meydana getirilmesi, ateşin bu bedeni kızdırarak canı alabilir hale getirmesi ve Allah'ın emriyle bedene canın girmesi, canın girmesiyle bedenin nurlanması, bu sûrete ve bedene kavuşan canın sevinci, Âdem'in, kendisini yarattığından dolayı Yüce Allah'a şükretmesi anlatılıyor.

Daha sonra ise, bedenin yaratılmasında kullanılan dört ana maddenin (toprak, su, hava, ateş) insana ne gibi özellikler kazandırdığı sıralanıyor. Buna göre toprak sabır, iyi huy, tevekkül ve mekrümet (kerem, cömertlik) sıfatlarını; su safâ, sehâ (cömertlik), lütuf ve visâl (sevdiğine kavuşma) hallerini; hava kizb, riya, tezlik ve nefs heveslerini; ateş şehvet, kibir, tamah ve haset tadlarını; can ise izzet, vahdet, haya ve âdâb hisallerini (özelliklerini) kazandırmıştır.

"Yer gök yaradılmadan Hakk bir gevher eyledi
Nazar kıldı gevhere sığmadı, devreyledi." (133) diye başlayan şiirinde de, o cevherden buğu çıktığını, buğudan gök yaratıldığını, gökyüzünün birçok yıldızlarla bezendiğini; aya-güneşe dönmelerinin emredildiği, suyun üzerinde göğün yaratıldığı, Azrâil'in yere inip bir avuç toprak aldığı ve bunun yoğurularak Âdem Peygamber'in yaratıldığı, can verildiği, dilinin söyler hale getirildiği ve insana çok büyük güçler verildiği anlatılmaktadır.

"Hakk bir gevher yarattı kendinin kudretinden" diye başlayan şiirinde de (109), bu cevhere bakarak onu erittiğini, buradan yedi kat gök ve yedi kat yer, yedi deniz yarattığını, yaratılmışlara şefkatinden Hz. Muhamed'i yarattığını anlattıktan sonra şöyle bitiriyor:

"Gayip işin kim bilir, meğer Kur'ân ilminden
Yunus içti esridi ol gevher denizinden." (109)

Bizim canlarımız her şeyden evvel yaratılmıştı. O zaman henüz evren yaratılmamıştı. Canlar Allah ile dost halinde ve bütün canlar bir olarak uzun zaman geçti.

"Ne gök varıdı ne yer, ne zeber vardı ne zîr
Konşıyudık cümlemiz, nûr dağın yaylar iken." (107)

Her şey sonradan yaratılmıştır.

"Ezelî biliş idik, birliğe bitmiş idik
Mevcudat düştü ırak, vücut can yatağıdır." (54)

Demek ki, yaratılışla canlar birbirlerinden uzaklaşmış, ayrı ayrı vücutlar içine yerleştirilmiştir. Canlar her bedende Allah'ın emirleridir. Canlar nurdandır ve daha sonra da nura kavuşup gideceklerdir (147).

"Biz bizi bilmezidik biz' yaratan eyledi" (136-137) diye başlayan şiirinde gene benzer konuları işleyen Yunus, Allah'ın bizi açığa koyup kendini gizlediğini, artık insanın bütünlüğü ve gizliliğinin kalmadığını, Âdem'in çamurunu dört feriştehin yoğurduğunu, dolayısıyla bütün insanların özünün, mayasının bir olduğunu anlatır.

"Elest'de bileyidik, göz açtık "Belâ" dedik
Eyiden Yunus idik, cümle birden eyledi." (137)

İlk yaratılış olduğu gibi, herkesi bir ikinci yaratış da olacaktır. "Elest" günü bu bütünlük içinde ele alındığında çok anlamlıdır. "Allah odur ki, mahlukatı ilk önce yaratan, sonra onu ölümünden sonra diriltecek olan odur. Ve bu iki yaratış da ona çok kolaydır. Yarattığı göklerde ve yerde onun için yüksek deliller vardır. Ve o, yarattıkları üzerinde en büyük hükümrandır. Yaratışında tam bir hikmet ve maslahat vardır" (Kur'ân-ı Kerim 30/27). "Biz ilk yaratışta yorulduk mu? Hayır; onlar, yeniden yaratılmaktan şüphe etmedeler" (Kur'ân-ı Kerim 50/15).

Allah gerek ilk insanı topraktan yarattığı zaman, gerekse daha sonraları annelerinin karnında yarattığı zaman onların her halini çok iyi bilir (Kur'ân-ı Kerim 53/32). İnsan, bu güzel şeklini kazanıncaya kadar çok çeşitli safhalardan geçirilerek yaratılmaktadır. İnsan her yaratılışında topraktan yaratılmaktadır ve öldükten sonra toprağa verilmektedir. Kıyâmet günü gene bütün insanlar Allah tarafından topraktan çıkartılacaktır (Kur'ân-ı Kerim 71/14-18). Kıyâmet gününün muhakkak olacağını belirten Yüce Allah, Kıyâmet sûresinin sonunda (36-40. âyetler) şöyle buyuruyor: "İnsanoğlu kendisinin boş bırakılacağını mı sanır? O, akıtılan bir meni damlası değil miydi? Sonra kan pıhtısı olmuş, sonra Allah onu yaratıp şekil vermişti. Ondan erkek ve dişi olarak iki cins yaratmıştı. Bunları yapan Allah'ın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi? Elbette yeter!"

Yunus'un şiirinde "Elest" gününden bahsediliyor. Allah insanı bir tür olarak yaratmaya karar verdiğinde, Kıyâmet'e kadar sırası geldikçe yaratılacak olan bütün insanlarla ahitleşmiştir. "Ben Rabbınız değil miyim?" ("Elestü bi Rabbikum?") sorusuna insanlar "Evet" ("Belâ") diye cevap vermişlerdi. Dolayısıyla Allah'a inanma ve onun çizdiği sınırlar ve gösterdiği doğru yolda yaşama hususunda her insan kendi kendinin şahididir ve Allah'a söz vermiştir. Bu, her insanda doğuştan Allah'a inanma ve doğru yaşama güdüsü, temeli var demektir. Her insan Allah'a ulaşma kudret ve yeteneğine sahiptir. Ancak insanlar çoğu zaman bu ahitleri unutmuşlardır (Kur'ân-ı Kerim 20/115; 2/27-28; 17/34; 32/14; 59/19).

Bu, insanın kendi öz benliğine yabancılaşmasından kaynaklanmaktadır. Öte yandan bu, aslında Allah'ın takdiridir. Çünkü unutma olmasa, günah işlemese insan tevbe edip Allah'ı yaratıcı olarak bilemez. Dolayısıyla günah, yanlış hareket, dinin başlangıcıdır; yeter ki doğrusu anlaşılsın ve doğru yoldan gitmeye karar verilsin. Gerçek insan, dünyanın onca aldatıcılıkları içinde doğruyu bulup Allah'la yaptığı sözleşmeyi hatırlamalıdır. Bunu yapamayan zalimdir, yanlış yoldadır ve bunun hesabı Kıyâmet günü sorulacaktır (Kur'ân-ı Kerim 2/27; 15/29; 24/25,65; 16/95). Allah insanlara bu hatırlatmayı yapabilmek için, doğru ile yanlışı, iman ile küfrü apaçık ortaya koymuştur (Kur'ânı Kerim 2/256). Tabiatta bunu göremeyenlere uyarıcı olarak kitaplarını, peygamberlerini göndermiştir. Ve insanların doğru yolu bulup bulmamaları konusunda çok hassastır. İster ki, bütün insanlar buna ulaşabilsinler, ama buna ulaşmak istemeyen insanların da gözlerini kapar, kulaklarını duymaz hale getirir. İnanmak sınavı çok çetin olarak yapılmaktadır. Bu, genişlik ister, sabır ister; her halükârda Allah'a inanma, güvenme ve ondan razı olma ister...

Allah bu dünyada insanın içinin en içindedir, onun her şeyini açıkca bilmektedir ve âhirette de her insan bu dünyada yaptıklarını tek tek hatırlayacaktır. Bu dünyada bütün gösterilenlere rağmen hâlâ doğru yolu bulamamış olanlar, öbür dünyada kendi kendilerinin şâhitleri olacak; "Yâ Rabbenâ, diyecekler; kendimizin aleyhine şâhitleriz. Evet. dünya hayatı onları aldattı da kendilerinin kâfir olduklarına gene kendileri şâhitlik ettiler" (Kur'ân-ı Kerim 6/130).

Allah bu dünyada her kavme, her insana doğru yolu bulması için gerekli uyarıları gönderiyor. Nihaî sorgulamayı öbür dünyaya bıraktığı gibi, zulümde aşırı giden fert ve toplulukları bu dünyada da cezalandırıyor. Allah'ın yeryüzündeki insanları aydınlatmak için peygamber olarak gönderdiği Hz. Nuh'un kavmi ve hattâ ailesinden birçoğu da kendisine inanmamışlardı ve büyük bir tufanla ortadan kaldırılmışlardı (Kur'ân-ı Kerim 7/59-64; 11/25-48). Ad kavmi kendilerine peygamber olarak gönderilen Hz. Hud'u dinlemedikleri için bir rüzgar ve kum fırtınası içinde yok edildiler (Kur'ân-ı Kerim 11/50-60; 26/123-140; 46/21-25; 69/6-8). Lut Peygamber'in kavmi de, kendisini dinlemeyip ahlâksızlığa devam ettikleri için Allah tarafından helâk edilmişlerdi (Kur'ân-ı Kerim 11/77-82) Aynı şekilde Salih Peygamber'e karşı gelen Semud kavmi, taşlardan oyulmuş evlerde kalmalarına rağmen yok edildiler (Kur'ân-ı Kerim 7/73-79; 26/146-150). Hz. Şuayb ile Medyenliler arasında da aynı şey olmuştu (Kur'ân-ı Kerim 11/84; 26176-190).

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Demek ki, zaman içinde Allah ile imân ahitleşmesini unutanlar, Allah'ın her an yaratmakta olduğu şu evrendeki milyonlarca varlık ve olaydan bir ibret çıkartamayanlar, onun gönderdiği elçilere uymayanlar elim bir şekilde cezalandırılıyor.

Allah'ın yaratması süreklidir. Her yaratma taptazedir ve her insan bu dünyaya tertemiz olarak gelir. İçinde yaşadıkları çevre ve Hakk tebliğleri, onları, doğru inanan ve doğru davranan kişiler yapmalıdır. Ama onlar çoğu kez, geçmişte yaşamış insanların yanlış gelenekleri içinde boğulup kalırlar. Allah kendilerine duyu organları, anlayış, akıl vermişken; tabiat ve Kitap onları açık açık inanmaya çağırırken onlar inanmamakta direnirler veya atalarında gelen yanlış şeylere inanırlar. "Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu bulamamış idiyseler?" (Kur'ân-ı Kerim 2/170).

Bu dünyadaki bütün yaratma Allah'ın eseridir. Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak ve gizli kalamaz. Bundan daha küçüğü, daha büyüğü hariç olmamak üzere hepsi muhakkak apaçık bir kitapta yazılıdır (Kur'ân-ı Kerim 10/61; 35/11; 40/19). Allah, her şeyi hakkıyla murakebe etmektedir (Kur'ân-ı Kerim 37/96). O insan, madde plânında hiç bir şey değilken onu safha safha yaratan Allah'tır. Yunus, bir insanın hayat safhalarını anlattığı şiirine şöyle başlıyor:

"Ata belinden bir zaman anasına düştü gönül
Hakk'dan bize destûr oldu, hazineye düştü gönül.

Anda beni can eyledi, et ü sünük kan eyledi
Dört on günü diyeceğiz, değirtmeye düştü gönül

Yürürdim anda pinhan, Hakk buyruğu vermez aman
Vatanımdan ayırdılar, bu dünyaya düştü gönül." (81-82)

Bizi yaratan Allah, bu dünyada da bizi bir an olsun boş bırakmaz. İnsan belli bir amaçla yaratılmıştır ve bu amaca varıp varmaması hassas bir şekilde izlenir.

Allah, yeryüzündeki bütün canlıların rızıklarını, duracak ve kalacak yerlerini verir (Kur'ân-ı Kerim 11/6). Çünkü onun rahmet hazineleri tükenmez. İnsana düşen Rabbinin gönlüne koyduğu nûru yakalamak, O diledikçe dilemek (Kur'ân-ı Kerim 81/29) ve O'nun emrettiği şeyleri O'nun koyduğu sınırlar içinde yapımaktır. Bu görev ilk önce akıl ile tabiattaki sırları, iman ile de kendi benliğinin derinliklerinde olan iç sırları anlamak ve onlara uygun davranmaktır. Bu sırlara ulaşmadan Allah'ın halifeliğini yapmak, onun emanetini taşımak, onun en yüce varlığı olarak tabiata zulmetmeden onun tecellilerine katılmak mümkün değildir. Onun için önce ruhumuzu, kafamızı sıkıştırıp duran zincirleri kırmalı; Allah'ı bilmeli, inanmalı ve onun çok yönlü ve zor sınavına hazırlıklı olmalıyız. Çünkü bu sınav açlıkla, toklukla, yoklukla, bollukla, belâ ve kurtuluşla, hastalıkla, sağlıkla, ölümle, doğumla, neş'e ve kederle v.s. yapılır. Her durumda, Allah'a inanan onun metin ve kendini kaybetmeyen, ana yemini unutmayan kullarından olmak gerekir.


3.2. İnsan Bedeni ve Nefsi

"Miskin âdemoğlanı nefse zebun olmuştur
Hayvan canavar gibi otlamağa kalmıştır." (376).
İnsanlar bu dünyadaki şekilde yaratılmadan önce ruhları Allah katında günâhsız olarak bulunuyordu. Bunlar topraktan veya Yunus'a göre dört ana unsurdan yaratılmış bedenler için konularak bu dünya şartlarında, çok çeşitli şekillerde sınava tabi tutulurlar. Dolayısıyla sınavda esas kontrol insan bedeni, bu bedenin ihtiyaçlarının dejenere edilmesinin insan ruhunu bozması ve onu yanlış yollara sevketmesidir.

Her varlıkta olduğu gibi, insanda da birbirine zıt iki unsur, mânâ ve madde, can ve beden birleşmiştir. İnsana doğrular ve yanlışlar, hayır ve şer apaçık olarak gösterilmiş ve bunlar arasında istediğini seçme hürriyeti verilmiştir. Âdem, bu seçme hakkını Cennet'te ilk olarak kullanmıştır. Bu olay, insanın iradeli ve şahsiyetli bir varlık olarak ilk davranışıdır. Artık insan bedeninin istek ve arzuları, zihinsel merakları, aceleciliği, zevk peşinde koşma durumları ortaya çıkmıştır. Bu davranış insanlık hayatında bir dönüm noktası veya yeni bir başlangıçtır. Artık bir üretim sistemi başlatılarak, zamanla farklılaşıp birbirine düşman gruplar halinde çoğaldıkları bu dünya ortamına gönderilmiştir.

Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor: "Ey o bütün insan kümeleri! Sakının o Rabbinize karşı gelmekten ki, sizleri o bir tek nefisten yarattı. Ondan eşini yarattı da ikisinden bir çok erkekler ve dişiler üretti.." (4/1). Cennet'te haddi aşan Âdem Allah'tan emirler aldı; onları yerine getirip tevbe edince, Allah da onlara "Birbirinize düşman olarak inin, yeryüzünde bir müddet yerleşip geçineceksiniz" dedi (2/36). İnsanların bu dünyada çoğu zaman birbirlerine düşman olarak yaşamalarında esas sebep, herhalde nefisleridir.

İnsanlar bu dünyaya geldiklerinde tertemizdirler veya "varoluşçu" düşünürlerin dediği şekilde hiçbir şeydirler. Her insan bu dünyada kazandığı iyilik ve kötülüklerinin toplamıdır (Kur'ân-ı Kerim 74/38). Necm sûresinde de (39. âyet) "Şu gerçek ki, insan için çalıştığından başkası yoktur" buyuruluyor.

Dünya, insan için yaratılmıştır. "O bir yaratıcıdır ki, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı..." (Kur'ân-ı Kerim 2/29). Bütün güzellikler Allah katında olduğu halde (Kur'ân-ı Kerim 3/14), bu dünya da -bazı şeylerle de imtihan ortamı yaratmak için- bezenip süslendi. İnsanlar bu ortam içinde birçok arzu ve ihtiyaçlarını, eğilim ve sevgilerini gerçekleştirdiler. Allah, koyduğu sınırlar içinde bu dünya nimetlerinden faydalanmamızı, Allah sevgisi üzerine çıkmaması şartıyla bazı şeyleri sevmemezi ve onlara sahip olmamızı doğru buluyor. Ancak hırs, kibir, öfke, kin, şehvet, cimrilik, yalancılık v.s. gibi birçok nefs özellikleri, insanı Allah'ın çizdiği ölçülerin dışına çekiyor. İnsan, kendinin olmayan Allah'ın nimetlerinden ihtiyacından fazlasına sahip olmak istiyor, başkalarının hakkını vermiyor, şımarıyor, kendisinin olmayan şeyleri kendisinin sanıyor. Bütün bu davranışlar insanı yanlışlara sevkediyor, onun Allah'a inanmasını, ona ibadetini, duasını, onun emirlerine uymasını zorlaştırıyor.

İnsanda nefsin kaynağı, onun bedeninin yaratılmasında kullanılan dört ana maddedir:

"Miskin Yunus'un nefsi dört tabiat içinde
Aşk ile can sırrına pinhan varasım gelir." (60)

"Risâletü'n-Nushiyye"de toprak tarafından insana sabır, iyi huy, tevekkül ve mekremet (kerem, cömertlik) sıfatları; su tarafından safâ, sehâ (cömertlik), lütuf ve visal (sevdiğine kavuşma) halleri; yel tarafından kizb (yalan), riya, tezlik ve nefs hevesleri; ateş tarafından şehvet, kibir, tamah ve haset tatları kazandırıldığını anlatıyor. Bu arada can da insana izzet, vahdet, hayâ ve edep huylarını vermiştir.

Nefis insanın düşmanıdır, hemen bütün nefis özellikleri insanı azdırmak için çabalar durur.

"Düşman benim nefsimdurur, tama'ıla hırsımdurur,
Tama'ıla hırsa uyan gönüllerde yer eylemez." (166)

"Hakikata bakarısan, nefsin sana düşman yeter Var imdi ol nefsin ile vuruş, savaş, tokuş yürü.


Nefsdür eri yolda koyan, yolda kalır nefse uyan Ne işin var kimesneyle, nefsine kakı, boş yürü." (201)

Bu dünyanın şerrinden emin olabilmek için önce kibir ve kini terkedip kendi kendine bir hayat yaşamalıdır. Nefs, tâ ezelden beri insanın düşmanıdır. Nefsin her an harekete hazır dokuzbin haşerâtı vardır. Bunlara aldanıp uyan kişilerin yüzleri karadır. Can besleyen kişi, nefse değil canın isteklerine uymalıdır.

Kötü nefsin sultanı kibirlenmedir. Bunun emri altında dokuz oğlan vardır ki Yunus, Risaletü'n-Nushiyye'sinde, bunlardan şunları sayar: kapısında bin kişinin beklediği; bütün cihan mülkünü alsa doymayacak olan tamah. Onun imanı dünyadır, çünkü dünyaya esir olacak kadar onu sever. Tamah hapsine düşen çıkamaz. Buna karşı mücâdele edecek olan güç, kanaattir. Bundan sonra gene aynı derecede tehlikeli olan kibir, şehvet, gazab ve haset gelir ki, nefsin bu özellikleri üzerinde ayrıntılı olarak durulacaktır.

Eğer nefsimize uymayıp dünya ve âhirete esir olmazsak, Allah'ın doğru yolunu daha kolay izleyebiliriz.

"Soru hesap olmıyasar dünya-âhiret kovana
Münkir ü Nekir ne sorar, terk olıcak cümle murat." (45)

Dünya, Allah'ın yarattığı bir çok güzelliklerle doludur. İnsanlar da uzun boylu düşünmeden bu güzellikleri severler.

"Çalab'ın dünyasında yüzbin türlü sevgi var
Kabul et kend'özüne, gör hangisi lâyıktır." (56)

Dünyada da, ahirette de sevilmesi gereken Allah'ın güzelliğidir. Şeytana uyarak dünya güzelliklerine temelli bağlanıp kalmamalıdır.

"Yunus sana hakikat, budurur buyurduğu
Gözünle gördüğüne dönüp bakma yazıktır." (57)

Çünkü insanlar canları değil, sûretleri severler. Oysa can olmayınca sûretler hemen bozulup kokmaya başlar. Öyleyse sevilecek olan özlerdir, canlardır. Yunus'un varlıktan geçmesi, dervişlik, miskinlik yolunu seçmesi, canlara, gönüllere yönelmesi bundandır.

İnsanlar derin bir gaflet uykusundadırlar. Bunca ilâhi uyarılara rağmen direnirler. Doğru yolu bulmanın ilk başlangıcı, gaflet uykusundan uyanmadır.

"Miskin Yunus, aç gözünü, uyar gafletten özünü
Tâ bilesin kend'özünü, tanla seher vaktinde dur." (59)

Dünyanın çeşitli renklerle donanmış güzelliği insan nefsinin bazı hastalıklarıyla birleşince, çoğu insanların ömrü tamamen gaflet uykusunda geçer. Yunus'un şu gözlemi ne kadar doğrudur:

"Bir nice kişilerin gaflet gözün bağlamış
Hakk yoluna der isen, bir yufkaya kıyamaz." (70)

İnsanın hayatta dört yoldaşı vardır: can, din, imân ve nefis. Bunlardan ilk üçü ile Yunus'un başı hoştur. Ama nefis?

Tasavvuf tarihindeki mutasavvıfların hemen hepsi nefisle mücâdele etme, onu zayıflatma (hattâ öldürme), kontrol altına alıp terbiye etmeyi öğütlemişlerdir. Yunus da bu mutasavvıflardan biridir.

"Ol dördün birisi can, biri din, biri imân
Biri nefsimdir düşman, yolda savaşıp geldim." (89)

Yunus'un bütün savaşı nefisledir. Ama nefse karşı yaptığı bu savaşı kazanmış ve doğru yolu bulmuştur. Çoşkulu anlarında kendini anlattığı bir şiirinde şöyle diyor:

"Irmak gibi ben çağlarım, geh gülerim geh ağlarım
Nefsin ciğerin doğrarım, kibr ü kini yıkan benim.

Kırdım bu nefsin çerisin, bir ettim burc u barusun
Pâk eyledim içerisin, mülketini yuyan benim." (92)

Bu dünyayı böyle koyup âhiret yolculuğuna çıkmaya karar verdiği dönemde, gene ilk aklına gelen nefsi ile savaştır.

"Vuram, yıkam nefs evini, oda yana hırs ü hevâ
El getirem şimden geri, nefs ile savaş eyleyem.

Bugün gülen kişi burda, yarın ağlayısar orda
Revan döküp gözyaşını, yastığımı yaş eyleyem." (96)

Hakk nazarı, Yunus'a doğru yolu buldurmuştur. Aklı başına gelmiş, "Hayrı şerden seçer olmuş", sevgisini Allah'a yöneltmiştir. Artık şöyle söylemektedir:

"Hayra döndü benim işim, endişeden âzad başım
Nefsimin başını kestim, kanatlanıp uçar oldum." (104)

Nefse uymadan Hakk yolunda dosdoğru gidebilmek için demir gibi bir yürek lâzımdır. Bu yürekle, her iki cihanda da doğru davranmak esastır. Nefs ile yapılan savaşta da en sağlam düstur, doğruluktur:

"Doğruluk mancınığı istiğfar taşı ile Doğru vardı atıldı, yıkıldı nefs kal'ası.


İmân aldanguçları, bilin, çoktur bu yolda Nefsine uyanların gitmez yüzün karası.


Yüzbin riya çerisi, bilin, vardır bu yolda Nefs öldürmüş er gerek, ol çeriyi kırası." (143)

Yunus'un nefisle savaşta ikinci düsturu, kanaat sahibi olmaktır. Buna dayanarak yaptığı bir nefis savaşını da şöyle anlatıyor:

"Nasihat kandilinden bir işaret göründü
Tenim içinde canım ondan yana süründü.

Nefsimin ejderhası döndü bana hamletti
Kanaat hay demezse, yer ü göğü yer imdi.

Kanaati yar edin, uyma nefs dileğine
Eresin hakikata, yerin buldun dur imdi.

Kanaat dediğini eğer sen tutmaz isen
Nefsine uyar isen, sergerden ol, yor imdi." (146)

Aşk erine dünyada ne harir u ne palas" adlı şiirinde de, nefsi boğazından asabilmek için kanaati bir darağacı gibi kullanmak gerektiğini, bu nefsi iyice çökertmek için varı yok yapıp heveslerden kurtulmak ve akl-ı küll içinde erimek gerektiğini anlatır (70). Bu dünyada imtihanı kazanmanın, Allah yolunda yaşayıp onun yüksek katına çıkmanın, nefis mücâdelesinden geçtiğini anlatan Yunus, insanları şöyle uyarıyor:

"Sen canından geçmedin, cânân arzu kılarsın
Belden zünnar kesmedin, imân arzu kılarsın.

Men arefe nefsehu dersin, evet, değilsin
Melâikden yukarı seyran arzu kılarsın." (114)

Nefsin bizi kötü yollara sürüklediği, doğru ile yanlışı ayırt etmemizi engellediği, dünya bağlarından koparak Allah'ın dosdoğru gerçekliği içinde hür olmamıza mani olduğu ve bu nedenle onunla mücâdele edilmesi gerektiği doğrudur. Ancak bu mücâdeleyi nereye kadar götürmek gerekir?

Unutulmamalı ki, Allah'ın bu dünyada yarattığı hiç bir terkip anlamsız değildir. Canlar, bu dünyadaki imtihanları bitinceye kadar nefislerine, yâni bedenlerine muhtaçtırlar. Bedenlerin günâh işlemesi değil, af dilememesidir kötü olan; yoksa günâh eğer tövbeye, Allah'ı bilmeye yöneltiyorsa insanı olgunlaştırır. Hz. Muhammed'in "Eğer günâh işlemeseydiniz; Allah sizi yok eder ve yerinize günah işleyip ondan af dileyen bir kavim getirirdi" şeklinde bir hadisi vardır. Demek ki insan, kendisine verilen seçme hürriyetini doğru kullanıp kullanmadığını, hata yaptığında hatasını anlayıp af dilediğini, tövbe ettiğini görmek için, dünya nimetlerine düşkün beden içinde candan ibaret bir varlık olarak yaratılmıştır. Allah'ın, insanı en güzel kıvamda yaratıp sonra da düşüklerin en düşüğüne indirmesi, insandaki bu can-beden terkibine işaret etmektedir.

Nefis, Allah ile insan arasındaki psikolojik bir perdedir. İnsanın bu perdeyi mutlaka aşması gerekmektedir. İnsanda ruh ve beden, can ve nefis sürekli olarak birbirleriyle mücâdele ederler. Bazı kişilerde nefis bütün bedeni ve hattâ ruhu bile kontrolu altına alır; artık bütün yetenekler ve zekâ nefse hizmet etmektedir. Bu durumda bütün hayvanlar dünyasının üzerinde bir varlık olarak yaratılan insan, hayvanlardan daha aşağı bir seviyeye düşer.

Aslında ideal olan da, nefsi devamlı kontrol altında tutmak, ruhun hizmetine vermek, yüce Allah'ın çizdiği sınırlar içinde yaşayarak can ile birlikte Allah'a ubudiyet (kulluk) görevini yapmaktır. Bu şekilde, kötülükten ubudiyete doğru giden bir nefsin merhaleleri, tasavvuf çevrelerinde, Kur'ân'ın bazı âyetlerine dayanılarak şöyle çizilmiştir:

1. Nefs-i emmare: Ruhun kontrolunda olmayan şehvet, kin, hırs, haset, alay, kibir, gaflet, gazap, bencillik gibi özellikleri olan kötü nefis (Kur'ân-ı Kerim 12/53 43/51-52; 2/258; 40/16). Bu safhadaki nefis büyük bir yanılgı içindedir. çünkü insanın canı ve bedeni bile geçici olarak kendine verilmiştir. Bunun dışındakiler ise onun değildir.

2. Nefs-i levvâme: Şüphe içindeki nefs. Burada ruh doğru ile yanlışın farkına varmıştır. Ama kendiliğinden yüce yaratıcıya bir türlü koşamıyor; sadece kendini kınıyor, azarlıyor (Kur'an-ı Kerim 75/1-3).

3. Nefs-i mülheme: İlham almaya müsait hale gelmiş nefse, artık içten azar azar ilhamlar ve doğrudan iyilik-kötülük bilgileri gelmeye başlamıştır (Kur'ân-ı Kerim 91/1-10).

4. Nefs-i mutmaine: İlâhî nurla aydınlanan nefistir. Artık nefs-i emmarenin baskılarından kurtulmuş, sükun bulmuş, yaptığı her işte Allah'a teslim olan nefis.

5. Nefs-i raziyye: Artık evreni Allah'ın bir parçası olarak seyredip ondan razı olan nefis.

6. Nefs-i merziyye: İnsanlar arasında ahlâk güzelliği, merhamet ve lütuf göstererek yaşamak.

7. Nefs-i kâmile: Çoklukta birlik, birlikte çokluk görme kademesine ulaşmış olan nefis.

Tasavvufun gayesi, insan nefislerini öldürmekten ziyade bu kademelerden geçirerek iyice olgun bir nefis haline getirmektir.
Hû deyip ölsem
Bir ebedi nura bürünsem
Haşr günü yâ Rabb
Allah deyip dirilsem

Yüzde bir tebessüm,yüzde bir sevgi
Alırken benden beni,
Resul'ün gözlerin rengi :-)
Hû deyip ölsem ey yâ ilahi

Kalbimde Lâ ilâhe illallah zikrin
Dilimde Allah ismin
Senle dolu iken bu aklım fikrim
Hû deyip ölüversem...
Bunu ilk beğenen sen ol.
Forumcu
RE: TIRTILIN KELEBEK OLMASI
Başkalaşım ( Metamorfoz) Nedir?

Bazi canlilar yasamlarinin farkli dönemlerinde, bulunduklari ortamin sartlarina uyum göstermelerini saglayacak fiziksel degisimler geçirirler. Bu farklilasma sürecine biyolojide metamorfoz (BASKALASIM) adi verilir. Bu süreç, biyoloji ve evrimin iddialari konusunda fazla bilgi sahibi olmayan çevreler tarafindan zaman zaman evrim teorisine delil gibi gösterilmeye çalisilir. Metamorfozu "evrim örnegi" gibi gösteren kaynaklar, konu hakkinda bilgisiz kesimleri yaniltmaya yönelik dar kapsamli, yüzeysel propaganda kitaplaridir.Evrim konusunda otorite sayilan, dolayisiyla evrimin temel açmazlari ve çeliskileri konusunda ayrintili bilgi sahibi olan bilim adamlari ise bu tür iddialari gündeme getirmekten çekinirler. Ne kadar temelsiz bir iddia oldugunu konusunda hemfikirlerdir çünki .Kelebek, sinek, ari gibi canlilar metamorfoz geçiren canlilardan bazilaridir.



Hayati suda baslayan daha sonra karada devam eden kurbagalar da metamorfoza bir örnektir. Bu farklilasmanin evrimle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü evrim teorisi canliliktaki farklilasmalari tesadüflerle gerçeklesen mutasyonlarla açiklamaya çalisir.



Oysa metamorfoz evrimin bu temel iddiasi ile hiçbir benzerlik tasimayan, tesadüfle, mutasyonla ilgisi olmayan, önceden planlanmis bir süreçtir.



"Metamorfozu gerçeklestiren etken tesadüf degil, o canlida daha dogdugu andan itibaren bulunan genetik bilgidir. "



Örnegin kurbagada, bu canli henüz sudaki hayatini devam ettirirken, daha sonra karada sürecek yasamiyla ilgili bilgi, genetik yapisinda mevcuttur.



Sivrisinegin de pupa ve eriskin hallerindeki yapisi ve fonksiyonlari daha larva asamasindayken genetik sifresinde bulunmaktadir. Bu durum metamorfoz geçiren tüm canlilar için geçerlidir.



Metamorfoz bir yaratilis delilidir.Son yillarda metamorfoz hakkinda yapilan bilimsel arastirmalar, metamorfozun farkli genler tarafindan kontrol edilen kompleks bir süreç oldugunu göstermistir. Örnegin kurbaganin baskalasiminda sadece kuyruk ile ilgili islemler "bir düzineden fazla gen" tarafindan kontrol edilmektedir.

Bunun anlami bu sürecin, birçok parçanin birbiriyle uyumu sayesinde gerçeklesebildigidir. Bu özelligiyle metamorfoz yaratilisin delili olan "indirgenemez komplekslik" özelligi tasiyan biyolojik bir süreçtir. "Indirgenemez komplekslik", evrim teorisinin geçersizligini gösteren çalismalariyla ünlenen biyokimyaci Prof. Dr. Michael Behe tarafindan bilim literatürüne kazandirilan bir kavramdir. Anlami, kompleks biyolojik organ ve sistemlerin kendilerini meydana getiren parçalarin her birinin katilimi ve uyumuyla isleyebildigi ve içlerinden en küçük bir parçanin çikmasiyla dahi söz konusu sistem ya da organin is görememesidir.



Buradan çikan sonuç, bu tip kompleks yapilarin evrimin iddia ettigi gibi tesadüfler neticesinde yasanan kademeli küçük degisimlerle meydana gelmesinin mümkün olmadigidir. Metamorfozda yasanan da budur. Metamorfoz süreci, farkli genlerin etkiledigi hormonlarin son derece hassas ölçü ve zamanlamalariyla gerçeklesir.



Olusabilecek en küçük hata ise canlinin yasamiyla ödenecektir. Bu derece kompleks bir sürecin tesadüfle ve kademeli olarak olustugunu iddia etmek ise mümkün degildir. Küçücük bir hatanin bile o canlinin hayatina mal oldugu gerçegi ortadayken, evrim teorisinin öne sürdügü dogal seleksiyonla "deneme yanilma" mekanizmasindan bahsedilemez.



Canli milyonlarca sene diger eksik parçalarinin "tesadüflerle" olusmasini bekleyemez.Bu gerçek dikkate alindiginda ise metamorfoz geçiren canlilarin konu hakkinda yeterince bilgisi olmayan bazilarinin zannettigi gibi evrime delil olusturmalarinin söz konusu olmadigi görülür.



Kaldıki mikro evrimlede doğrudan veya uzaktan yakından bır ılgısı yoktur.Tam aksine, metamorfoz geçiren canlilar, bu sürecin ve süreci kontrol eden sistemlerinin kompleksligi düsünüldügünde, kusursuz bir yaratilisin delilidirler.



Filozoflar, her seyi olusum nedenini açiklayabilecek bir ana maddenin var olmasi gerektigini düsünerek, Thales bunu su, Anaximenes hava, Heraklitos ates olarak kabul ettiler.Kisaca heraklitosunda evrimle bir ilgisi yoktur .canlilarin var olma sebebplerinin bir nedene bagli oldugu felsefesinden yola çikmis ve bunu atese baglamistir sadece .kisaca evrim ile ilgili bir destekleyici bir durum söz konusu degildir .



Empedokles, tek ana maddeyle yola çikarak seylerin ve olaylarin çesitliligini açiklamakta güçlügünden kurtulmak amaciyla, bircilikten ilk olarak çogulculuga geçen kisi oldu ve toprak, su, ates ve hava olmak üzere dört ana eleman kabul etti.Anaxagoras sonsuz derecede küçük tohumlardan bahsederek, olusum mekanizmasinin temelinde bunlarin oldugunu ortaya atarak, modern atom bilimine bir yaklasim yaratmistir. Sonradan Leukippos ve Demokritos maddenin sadece dolgunluktan degil bosluktan ve bos uzaydan da olustugu fikrini ortaya atarak atomist filozoflar olarak kabul edilmislerdir.



Platon atomist bir felsefeci degildi, Demokritos`a öylesine karsiydi ki tüm kitaplarinin yakilmasini bile istedigi söylenir. Fakat düsünceleri, Pitagoras okulunun ögretileri için temel olusturmustur. Bu ögretideki, enteresan nokta din ile matematik arasinda dikkate deger bir iliski kurulmasi olmustur. Matematiksel biçimlendirme gücü ile, temelinde yatan o yaratici kuvvet arasindaki iliski, o zamandan bu yana insan düsünü üzerinde en güçlü etki yapan bir iliski oluvermistir. Sanıldıgının aksine hiç bir islam alimide ne makro nede mikro evrimi destekler bir eser bırakmamışlardır.
Hû deyip ölsem
Bir ebedi nura bürünsem
Haşr günü yâ Rabb
Allah deyip dirilsem

Yüzde bir tebessüm,yüzde bir sevgi
Alırken benden beni,
Resul'ün gözlerin rengi :-)
Hû deyip ölsem ey yâ ilahi

Kalbimde Lâ ilâhe illallah zikrin
Dilimde Allah ismin
Senle dolu iken bu aklım fikrim
Hû deyip ölüversem...
Bunu ilk beğenen sen ol.
Forumcu
RE: TIRTILIN KELEBEK OLMASI
Günümüzde de baktığınızda Avrupa’da ve Amerika’da evrime inanmadığını söyleyen bilim adamları üniversitelere sokulmuyor. Evrime inanmadığını açıklayan bir bilim adamı hemen üniversiteden uzaklaştırılıyor. Dolayısıyla birçok bilim adamı yaratılışa inanıyor ama işlerinden olmamak için evrime inanmadıklarını açıklamıyorlar. Cesur olanlardan bazıları da evrimin hiç gerçekleşmediğini bakın nasıl itiraf ediyorlar:

Prof. Derek Ager:

Öğrenci iken öğrendiğim bütün evrim hikâyelerinin bugün doğru olmadıklarının anlaşılması oldukça önemli.

Dr. Robert Milikan (Nobel ödüllü, ünlü bir evrimci):

Şu çok acıklı: Biz bilim adamları şu ana kadar hiçbir bilim adamının kanıtlayamadığı evrimi kanıtlamaya çalışıyoruz.

Dr. Lewis Thomas:

Biyolojinin, evrimde yönlendirici güç için "hata" sözcüğünden başka bir sözcüğe ihtiyacı var. Tesadüf doktrini ile uzlaşmam mümkün değil. Doğadaki amaçsızlık ve kör tesadüfler kavramına tahammül edemiyorum. Ve bununla beraber zihnimi sakinleştirmek için bunun yerine ne koyabileceğimi hala bilmiyorum.

H. S. Lipson:

Eğer canlılık atomların, doğa güçlerinin ve radyasyonun karşılıklı etkileşimleri sonucunda oluşmamışsa nasıl oluşmuştur?.. Sanırım tek kabul edilebilir açıklamanın yaratılış olduğunu kabul etmeliyiz. Bundan ne kendim ne de fizikçiler hoşlanmamaktadır. Ancak eğer bir teoriyi bilimsel deliller destekliyorsa, o teoriyi sırf hoşlanmadığımız için reddedemeyiz. Aslında evrim bir anlamda bilimsel bir din haline geldi; hemen hemen bütün bilim adamları bunu kabul etti ve birçoğu onunla uyumlu olması için gözlemlerini eğip bükmeye hazırlandılar.

Evrim teorisinin yaşayan canlıların tüm özelliklerini sayabilme yeteneği beni daima teoriden kuşkulanmaya itmiştir (Örneğin zürafanın uzun boynu). Bu nedenle son 30 yıllık biyolojik araştırmaların Darwin'in teorisine uygun olup olmadığına baktım. Uygun olduğunu düşünmüyorum. Bana göre teori ayakta bile duramamaktadır.

Dr. Albert Fleischman (Zoolog): Çöküşte olan Darwin'in teorisi doğa aleminde ispatlanması gereken tek gerçek değildir. Bilimsel araştırmaların bir sonucu değildir, ama kesin olarak hayal gücünün bir ürünüdür.
.
.
.
.
.
.
.

vs.daha bir çok bilim adamının görüşü var bunlar bir kaçı...........
Hû deyip ölsem
Bir ebedi nura bürünsem
Haşr günü yâ Rabb
Allah deyip dirilsem

Yüzde bir tebessüm,yüzde bir sevgi
Alırken benden beni,
Resul'ün gözlerin rengi :-)
Hû deyip ölsem ey yâ ilahi

Kalbimde Lâ ilâhe illallah zikrin
Dilimde Allah ismin
Senle dolu iken bu aklım fikrim
Hû deyip ölüversem...
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 26-06-2015, Saat:02:52 PM, Düzenleyen: Rohan.
Forumcu
RE: TIRTILIN KELEBEK OLMASI
Hû deyip ölsem
Bir ebedi nura bürünsem
Haşr günü yâ Rabb
Allah deyip dirilsem

Yüzde bir tebessüm,yüzde bir sevgi
Alırken benden beni,
Resul'ün gözlerin rengi :-)
Hû deyip ölsem ey yâ ilahi

Kalbimde Lâ ilâhe illallah zikrin
Dilimde Allah ismin
Senle dolu iken bu aklım fikrim
Hû deyip ölüversem...
Bunu ilk beğenen sen ol.
Forumcu
RE: TIRTILIN KELEBEK OLMASI
Hû deyip ölsem
Bir ebedi nura bürünsem
Haşr günü yâ Rabb
Allah deyip dirilsem

Yüzde bir tebessüm,yüzde bir sevgi
Alırken benden beni,
Resul'ün gözlerin rengi :-)
Hû deyip ölsem ey yâ ilahi

Kalbimde Lâ ilâhe illallah zikrin
Dilimde Allah ismin
Senle dolu iken bu aklım fikrim
Hû deyip ölüversem...
Bunu ilk beğenen sen ol.
Forumcu
RE: TIRTILIN KELEBEK OLMASI
Hû deyip ölsem
Bir ebedi nura bürünsem
Haşr günü yâ Rabb
Allah deyip dirilsem

Yüzde bir tebessüm,yüzde bir sevgi
Alırken benden beni,
Resul'ün gözlerin rengi :-)
Hû deyip ölsem ey yâ ilahi

Kalbimde Lâ ilâhe illallah zikrin
Dilimde Allah ismin
Senle dolu iken bu aklım fikrim
Hû deyip ölüversem...
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.