لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىَّ الْقَيُّومَ وَاَتُوبُ اِلَيْهِ
“Kendisinden başka ilâh bulunmayan, ebedî hayatla daima diri olan, her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kâinatı yöneten Allah’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tövbe ederim” diyerek, mağfireti ummaya devam etmelidir.
İmam-ı Gazâlî’nin beyanı üzere, hakiki tevbe üç şeyin toplanmasından ibarettir. (İlim, Pişmanlık, Terk)
Birincisi: Kendinden meydana gelen günahın zararını bilip ve her sevdiği (şeyin) Allah (Celle Celâluhu)’dan mahrum edip, Mevlâsına itaate ve muhabbete perde ve engel olduğunu bilmektir.
İkincisi: Bunun üzerine kalbi yanarak, pişman olmaktır.
Üçüncüsü: Bundan sonra böyle günahları terk etmeye azimet edip, hemen o günaha karşılık olacak iyiliklerle, kaçırdıklarını tedariğe çalışmalıdır. Yoksa; kalbi gâfil, kendi câhil ve günaha ısrarlı ve meyilli iken, sadece lisanıyla tevbe ve istiğfarın faydası olmaz. Nitekim:
اَلَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ ۩
اُولٰئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَهُمْ دَرَجَاتٌ
عِنْدَ رَبِّهِمْ وَمَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ ۩
Onlar ki, namazı gereği gibi kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yoluna harcarlar.
İşte gerçek mü'minler onlardır! Onlara Rablerinin katında dereceler, mağfiret ve güzel rızık vardır!”
âyet-i celîlesinde, mü’minlerin kâmilleri ancak şu kimselerdir ki, imanlarına Allah (Celle Celâluhu) korkusu, ihlas, tevekkül ve tevbe ile görünmeyen amellerini güzelleştirmeyi; namaz kılarak, zekat vererek ve sadakalarla da görünen amelleri güzelleştirmeyi arttırarak, bunların hariçlerinden kaçınarak, mağfirete ve yüksek derecelere ve sonsuz büyük nimetlere ulaşmayı ummuşlardır. Kısaca manası budur.
“Tevbe” kelimesi, “kul” ile vasıflandığı vakitte, günahtan dönen kastedilir. Allah-u Teâlâ’ya vasıflandığı vakitte, (kulunu) azaptan mağfirete döndüren kastedilir.
Tevbe ikidir. Biri zâhir, biri bâtındır:
Tevbe-i zâhir, görünen günahtan, yani şeriata muhalif görünenden tevbe ve muhalefeti terk etmektir ve âzâlarını itaatte kullanmaktır.
Tevbe-i bâtın ise iç âlemde işlenen günahtan kalbin tevbe etmesidir. O da zikirden kalbin gaflet etmesidir. Tevbe, öyle bir itibarla ola ki, lisanı sussa, kalbi zikirden geri durmamalıdır.
Nefsin tevbesi, zikri haram olan dünya alakalarından kesilmesidir. İffet ve kanaat ile dünyanın kolay ve azından almasıdır.
Aklın tevbesi, geçen zamanlarda, çeşitli yalnızlıklarda, ayetler ışığında ruhlar ve melekler âleminin sanatını düşünerek vakit geçirmektir.
Vehb’den (Radiyallahu Anh) rivayettir; havariler İsa (Aleyhisselam)’a:
–“Evliyâullah (Allah dostları) kimlerdir?” diye sordular.
İsa (Aleyhisselam) buyurdu:
–“Onlar o kimselerdir ki, dünyanın zâhirine nazar etmediler, bâtınına ve ahirete nazar ettiler. Ölümün zikrini ihya ettiler, hayatın zikrini öldürdüler. Onlar Allah-u Teâlâ’ya muhabbet ederler ve Allah-u Teâlâ’nın zikrini severler” buyurdu.