"Olur ki bir şey hoşunuza gitmez. Fakat o sizin için hayırdır. Bir şeyi de seversiniz, fakat, sizin için şerdir. Allah bilir. Siz ise bilemezsiniz." (Bakara/216)
"Onlar ki sabretmiş, yalnız Rablerine güvenmişlerdir." (Nahl/42)
"İçinizden mücahede edenler, sabır gösterenler belli oluncaya kadar elbette sizi deneriz." (Muhammed/31)
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdular:
"Size en az verilen nimetlerden biri yakîn, diğeri sabra azimdir. Bunların ikisinden nasibini alan kimse, gecesini kıyam, gündüzünü sıyam ile geçirmediğinden dolayı müteessir olmasın."
Gene buyurdular:
"Sabredin. Genişliği beklemek ibadettir. Eleminden şikâyet etmemek musibetini anlatmamak, Allahü zül'celâli tanzimden ve O'nun hakkını bilmekten ileri gelir.
Hadis-i şerifde vârid olmuştur:
"Allah Teâlâ mahlûkatı cem'ettiği zaman bir münâdi:
-Ehl-i sabır nerededir? diye çağırır. Bir kısım kimseler de kalkıp sür'atle cennete koşarlar. Melekler onlara kimler olduklarını sorarlar. Onlar da:
-Biz ehl-i sabırız, derler. Kendilerine, neye sabrettikleri sorulunca:
-Allah'a itaate sabrettik, Allah'a isyan olacak şeylere karşı sabrettik, derler. Melekler de:
-Öyle ise siz de girin cennete, derler.
Enes bin Malik radıyallahu anh'den rivayete göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdular:
"Allah bir kula hayır murad ettiği, yahud onu kendisine dost edinmeyi murad ettiği zaman ona belâlar yağdırır. Üzerine yağan bu belâlar neticesinde kul Rabbına dua edince melekler: "Ya Rabbi, bizce yabancı olmayan bir ses işitiyoruz!" derler. İkinci defa dua edip de, "Ya Rabbi" dediği anda ise Allah Teâlâ ve takaddes hazretleri şöyle der:
-Buyur ey kulum! İstediğin her şeyi sana verdim. Senin için hayırlı olmayan her şeyi senden uzaklaştırdım. Senin için en şerefli olan şeyleri indinde hazır ettim.
Kıyamet günü olunca, dünyada iken iyi ameller işlemiş, fakat hiç felâketlere maruz kalmamış olanlar getirilir. Namaz oruç, sadaka, zekât, hacc... gibi ameller mîzâna vurulur. Böylece mükâfatları ödenir. Yine iyi ameller işlemiş olmakla beraber, aynı zamanda felâketlere maruz kalmış olanlar getirilir. Fakat bunların amelleri için mîzânlar kurulmaz, amelleri tartılmaz, defterleri açılmaz. Bilakis üzerlerine dünyada musibetlerin dökülmesi gibi kendilerine ecirler, mükâfatlar dökülür. Bu arada dünyada iken ehl-i rahattan olduklarını gören diğer zümre "Keşke biz de dünyada iken böyle musibetlere düçar olsaydık da bugün büyük mükâfatlar alsaydık!" derler. Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleri:
"-Ancak sabredenlere ecirleri hesapsız ödenecektir" buyurur. (Zümer/10)
Akıllı insan musibete uğradığı zaman sabır ve metânet göstermek suretiyle büyük derece ve makamlara nail olur. Böyle zahiren keder verici hadiseler karşısında kula düşen Cenab-ı Hakk'ın emrine tam teslim olup, gönül hoşluğunu muhafazaya azimli olmaktır.
Yukarıdaki hadis-i şerifi dikkatlice okur ve dünyada musibete uğrayıp gönül hoşluğu ile sabredenlere, namaz, niyaz, oruç, hacc, zekât gibi pek fazîletli ibadetlerle meşgul olanları mukayese ederek, sırasına göre musibete uğrayıp da tam teslimiyet ve sabır gösterenlerin derecelerinin yükseldiğini anlamakta güçlük çekmeyiz.
Enes bin Malik radıyallahu anh'den rivayete göre Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz bir kabrin başında ağlayan bir kadının yanından geçti. Ona:
-Allah'dan kork ve sabret! buyurdu. Kadın:
-Geç git... Zira benim başıma gelen, musibet senin başına gelmemiştir! dedi. Hazreti Peygamber'i tanıyamamıştı. Onun peygamber olduğunu kadına söylediler. Bunun üzerine kadın peygamber aleyhisselâmın kapısına geldi, kapıda bevvablar bulunmadığını gördü ve:
-Ben seni tanıyamadım... diye Hazreti Peygamberden özür diledi.
Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
-Asıl sabır, musibetin ilk ânında olandır, buyurdu.
Abdülkadir Geylânî kuddise sirruh sabrı şöyle tarif etmektedir;
Halinden kimseye şikâyet etmemek. Hiç bir suretle sebeblere güvenmemek, dayanmamak. Belâ ve musîbetler karşısında hoşnudsuzluk göstermemek. Belâ ve musibetten kurtulunca sevinç duymamak.
Abdülkadir Geylânî kuddise sirruh buyurur:
"Ey oğul! Musibetler, üzerine yağdığı günlerde bile daima Allahü teâlâ ve tekaddes Hazretlerinin huzurunda ol. Sen, O'nun sevgisinin basamağında duruyorsun. Bu Allah'ın huzurunda bulunuş ve sevgi basamağında oluş halini hiç bozma. Rüzgârlar ve fırtınalar seni yıkmasın. Süngüler seni delmesin. Sana dehşet vermesin. Bu takdirde gerek dış halinde, gerek iç âleminde sabit olursun. Öyle bir makamda bulunuyorsun ki, orada yaratılanlar yokdur. Dünya yoktur. Allah teâlâ'dan başka hiçbir şey yoktur. Fânileri (yaratılmışları) görmek ve aile efradının geçimi sana dert olmaz.
Nail olduğun nimetlerin azlığı veya çokluğu, övülmek veya zemmedilmek, ikbâle kavuşmak veya ikbâlden olmak sebebleriyle bu halini değiştirme. O zaman insanların, cinlerin, meleklerin ve diğer varlıkların, idrakinin ötesinde Allahü teâlâ ile beraber olursun.
Sana daha önceleri izah ettiğim gibi, sabır, ihlâs, doğruluk, samimiyet esasdır."
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurur:
"Şüphe edilen altını ateşte muayene ettikleri gibi, Allahü teâlâ insanları dert ile imtihan eder. Bazısı belâ ateşinden hâlis olarak çıkar, bazısı bozuk olarak çıkar."
İmam Rabbânî kuddise sirruh buyurur:
-Sıkıntıların gelmesi görünüşte çok acı ise de, bunların nimet oldukları umulur. Bu dünyanın en kıymetli sermayesi sıkıntılar ve üzüntülerdir. Bu dünya sofrasının en tatlı yemeği dertler ve musibetlerdir. Bu tatlı nimetleri acı ilâçla kaplamışlar, bununla imtihan yolunu açık tutmuşlardır. Akıllı olanlar, bunların içlerine yerleştirilmiş olan tatlıları görür. Acı örtüleri de tatlı gibi çiğnerler, acılardan tat alırlar.
Sehl İbn-i Abdillah et-Tüsteri kuddise sirruh:
"Şayed belâ olmasaydı Hakk'a yol bulunmazdı" buyurmuşlardır.
Ebu Abdullah Muhammed bin Hafif kuddise sirruh:
-Ubudiyet ne zaman dürüst olur? sualine:
-Kul kendi işlerini tamamen yüce Allah'a havale edip belâlar içinde sabredince! cevabını vermiştir.
İbn-i Abbas radıyallahu anhüma'dan rivayete göre Nebiyy-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize bir hatun müracaat edip:
-Ya Resûlullah, ben sar'a illetine duçar oluyorum. Hem de sar'a halinde açılıyorum. Allah teâlâ'ya dua ediniz ki bu illeti benden izâle etsin, dedi.
Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kadına hitaben:
-Dilersen sabret, bu illet mukabilinde sana cennet verilsin. Dilersen sıhhat ve afiyetin için Allah teâlâ'ya dua edeyim.
Sonra o hatun:
-Ya Resûlallah böylece sabrederim. Yalnız sar'a halinde açılmamam için Allah teâlâ hazretlerine dua ediniz, dedi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de o halinde açılmaması için dua buyurdular.
Mahmud Sâmî kuddise sirruh, Musahabe 2'de nakleder:
İmam Gazalî kuddise sirruh buyurur:
"-Sabır ihtiyacı bütün ahvalde görülür. İnsan, işine gelen şeyler için de sabra muhtacdır, gelmeyenler için de. Meselâ sıhhat, selâmet, servet, ikbal, mansıb gibi, kavim ve kabilesi çok olmak gibi hoşa giden cihetlerde insan sabra muhtacdır. Çünkü bu şerait içinde kendini zabtedemeyecek olursa azar. Nâz ü nâime gömülmekten, hevesat arkasında koşmaktan mebdeini de unutur, meâdını da. Bu sebebdendir ki: "Belâya her mü'min sabredebilir. Nimete ise ancak sâdıklar sabreder" demişlerdir. Nimet ve refah içindeki sabrın manası, bunların hiç birine güvenmemek, gaflete, naz ü nimete dalmamak, Cenab-ı Allah'ın lutfuna şükürden geri durmamaktır.
Sonra namaz, oruç, zekât gibi şeriat tekliflerine tahammül de sabır cümlesindendir. Çünkü ne kadar kolay olsa, yine teklif ve icbar suretindeki şeylerden nefsi nefret eder.
Günahlara karşı durmak da sabır sayılır. Zira nefsi fesâd verici şeylerden alıkoymak, hele itiyâd etmiş ise büyük cihada muhtacdır.
Evet, insan böyle bir halde iki kuvvete karşı müdafaaya muhtacdır.
Abdülkadir Geylânî kuddise sirruh hazretleri buyurur:
-Ey ahali, sabrediniz, metin olunuz. Zira dünya hayatının tamamı âfetlerle musibetlerden ibarettir. Musibetlerden âfetlerden hâli olan bu hayattan başkasıdır.
"Halin ya belâ veya nimet halidir. Belâ içinde isen sabretmeğe çalış. Şu var ki, zorla ve istemeyerek sabretmek pek makbul sayılmaz. Razı olarak sabretmelidir. Bundan sonra da uysal olmak da iman sahibi için en güzel şeydir. Kendini yok bilip kadere teslim olmak iyidir. Amma bunu herkes yapamaz. Bu ancak, ilâhî varlığa kendi varlığını veren zümrenin işidir.
Belâ halinde insanlara şikayette bulunma. Bu halinde en ufak bir sıkıntı hali de olsa belli etmemeğe çalış. Halini kimse bilmesin. Hakk'ın hikmetine karışma. Nimetini boşa götürme. Eğer bir derdin var ise, Cenab-ı Hakk dilemedikten sonra kimse şifa veremez."
Gene buyurur:
"Cenab-ı Hakk'dan geçmiş günahların için mağfiret iste. Bundan sonra o günahlardan başkasının gelmemesi için yalvar. İlâhi emirlere uymak için Allah'dan yardım iste. Kaza ve kaderin gelmesini hoş karşıla. Belâlara karşı sabırlı ol. Elindekilere şükret. Elindekilerin kadrini bil. Ölüm gününü hayırla neticelendirmeğe bak.
Cenab-ı Allah'dan dünyayı isteme. Belânın gitmesini, fakrın geçmesini, zenginliğin gelmesini isteme. İçinde bulunduğun manevî halin gitmemesini iste. Belâ mı senin için hayır getirir, yoksa dünya rahatlığı mı? Acaba zenginlik mi hayır getirir yoksa fakirlik mi? Bilemezsin hangisi hayırlıdır. İşlerin iç yüzünü bilmek sana saklıdır."
