You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

TASAVVUF / Kendini Bilmek, Allah-Ü Teâlâ'yı Bilmenin Anahtarıdır

TASAVVUF / Kendini Bilmek, Allah-Ü Teâlâ'yı Bilmenin Anahtarıdır

~Laedri~
TASAVVUF / Kendini Bilmek, Allah-Ü Teâlâ'yı Bilmenin Anahtarıdır
Kendini Bilmek, Allah-Ü Teâlâ'yı Bilmenin Anahtarıdır
Bil ki geçmiş peygamberlerin kitaplarında, insana hitap eden şu söz meşhurdur: «Ey insan! Rabb’ini tanımak için kendini tanı»
Hadislerde ve eserlerde [selef-i sâlihînin sözlerinde] nakledilerek bildirildi ki: “Kendini bilen, Rabb’ini bilir”. Bu söz şuna işarettir ki insanın kendisi bir aynadır, ona bakan, Hakk’ı görür! Birçok insan kendisine bakar fakat Hakk’ı göremez. O hâlde kendini bilmek için, Allah-ü Teâlâ'yı bilmeye hangi yolun vesile olduğunu öğrenmek lâzımdır. Bu da iki şekildedir: Biri çok derindir. Bunu çok kimse anlayamaz. Bundan bahsetmek doğru olmaz. Herkesin anlayabildiği şekil ise, su götürmez biçimde açıktır. Avam insan, kendi zatından Allah-ü Teâlâ'nın zatının varlığını, kendi sıfatlarından Allah-ü Teâlâ'nın sıfatlarını, kendi bedeni ve azaları olan şahsî memleketindeki tasarruftan, Allah-ü Teâlâ'nın bütün âlemlerdeki tasarrufunu bilendir. Bu, şöyle izah edilir:
İnsan her şeyden önce kendini varlığıyla bilince anlar ki bundan önce, nice yıllar geçmiştir. İnsanın namı, nişanı yok idi. Hususan Allah-ü Teâlâ buyurur: “İnsanın üzerine uzun devirden öyle bir zaman gelip geçti ki [o vakit] o, anılmaya değer bir şey bile değildi. Hakikat, biz insanı birbiriyle karışık bir damla sudan yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple onu işitici, görücü yaptık”
İnsanın kendi aslından anlayabildiği, varlığından önce nutfe olmasıdır. Fena kokulu bir damla su; onda akıl, kulak, göz, baş, el, ayak, dil, damar, sinir, kemik, deri ve et gibi şeyler yoktur. Belki, beyaz şekilde bir sudur. Fakat bütün bu akıllara durgunluk veren hâller onda meydana gelmiştir. Ama bunları o mu, yoksa bir başkası mı meydana getirdi? Ve yine zaruri olarak bilir ki insan, kemal mertebesinde, her azası yerinde olduğu hâlde, bir kıl ucu yaratmaktan acizdir. Demek ki bir su damlası iken daha aciz ve noksan idi. Netice olarak anlaşıldı ki kendi zatının varlığından, Allah-ü Teâlâ'nın zatının varlığı belli olur. Bir kısmını anlattığımız bedenindeki zahirî ve bâtıni şaşılacak hâllere bakınca, kendini yaratanın kudretini görür ve bilir ki her bakımdan tam bir kudret [yaratan] vardır, istediğini istediği gibi yaratır. Bundan daha üstün hangi kudret olabilir ki böyle hakir ve aşağı bir damla sudan olgun, güzel, hikmetli ve şaşılacak bir şahıs yaratıyor.
Kendinde olan akıl almaz bu inceliklere ve azalarının faydalarına ve her birinin ne hikmetle yaratıldığına, el, ayak, göz, dil ve diş gibi zahirî azalarına, dalak, ciğer ve öd kesesine ve buna benzer diğer iç azalarına bakınca, kendini yaratanın ilmini bilip her bakımdan tam ve her şeyi kuşatmakta olduğunu ve yine böyle bir âlimin bildiğinin hiçbir şey olmadığını anlar. Çünkü bütün akıllıların aklı bir araya gelse, onlara uzun ömür verilse, bu azalardan birini, yaratılışında olduğu şekilden çıkarıp daha iyi yapmayı düşünseler, yapamazlar! Meselâ, yenilen şeyleri kesmek için keskin olan ön dişlerini, ezmek ve öğütmek için uçları düz olan azı dişlerini, değirmene ezebileceği, öğütebileceği şeyleri atan dil küreğini, dilin altında bulunup, icab ettiği vakitte yemekleri ıslatacak, hamur hâline getirecek kadar salgı yapan kuvvetini, sonra boğaza gidip, orada da kalmamasını, bütün dünyanın akıllıları, bundan daha mükemmel ve bundan daha iyi bir şekilde yapamazlar.
Elin beş parmağı da bunun gibidir. Dördü bir tarafta, başparmak ise onlardan biraz daha uzakta ve kısadır. Şöyle ki: Hepsiyle birleşebilir ve hepsinin üzerine gelebilir. Hepsinde üç boğum, bunda ise iki boğum vardır. Öyle yapılmıştır ki isterse tutar, isterse avuç yapar, İsterse kürek gibi yapar, isterse sıkar yumruk yapar, isterse tekrar açar, kevgir veya tabak gibi yapar. Birçok şekillerle nice işler yapar.
Eğer cihanın âlimleri bu parmakların yaratılışında bir başka şekil düşünseler, meselâ hepsi aynı hizada yahut üçü bir tarafta, ikisi bir tarafta yahut beş yerine altı veya dört olması icab ederdi yahut boğumlar üç veya dört olması lâzım gelirdi deseler veya düşünseler, böyle düşünce ve sözleri eksik olur. Zira Allah-ü Teâlâ'nın bu yarattığı en mükemmelidir.
Bununla anlaşılıyor ki, “Yaratanın ilmi bu şahsı muhittir ve her şeye muttalidir.” İnsanın, her bir parçasında bunun gibi hikmetler, faydalar vardır. Bir kimse bu hikmetleri ne kadar çok bilirse, Allah-ü Teâlâ’nın ilminin azametine hayranlığı o kadar çok olur. İnsan kendi ihtiyaçlarına, önce yemeye, giymeye ve meskene bakınca ve yenecek şeylerin yağmura, rüzgâra, buluta, sıcağa ve soğuğa muhtaç olduğuna dikkat edince, onu salâha kavuşturacak sanatlara ve sanat için lâzım olan demir, tahta, bakır, pirinç ve diğer âletlere ve bu aletlerin nasıl yapıldığına dair bilgilere bakar. Sonra bütün bu yaratılan ve yapılanlardaki şeklin tamamlığına ve güzelliğinin mükemmeliyetine bakar. Her birinden o kadar çeşitler bulunur ki eğer yaratılmış olmasalardı, kimsenin hatırına gelmeyeceklerine, istenemeyeceklerine dikkat ederse, istenmeyen ve bilinmeyen bu şeylerin Allah'ın lütuf ve merhametiyle olduğunu görür. Buradan bir husus daha bilinir: Velilerin [Allah dostlarının] hayatı Allah-ü Teâlâ' iledir. Bu da, bütün mahlûklara, lütuf, rahmet ve inayettir. Hususan, «Rahmetim, gazabımı aşmıştır», buyuruldu. Bunun gibi, Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
“Allah-ü Teâlâ'nın kullarına, şefkati, bir annenin süt emzirdiği çocuğuna şefkatinden daha çoktur” O hâlde, insan kendi zatının zuhurundan, Allah-ü Teâlâ'nın zatını görür. Kendi inceliği, parçalı ve azalarının çokluğundan; Hakk’ın kudretini, kemalini görür. Etrafındaki şaşılacak hikmetler ve faydalarda, Hakk’ın ilminin kemalini görür. Zaruri olarak yahut ihtiyaç olarak yahut iyilik ve güzellik için olanların hepsinin kendinde yaratıldığını ve bir arada bulunduğunu anlayınca, Allah-ü Teâlâ'nın lütuf ve rahmetini görür, işte bunun için kendini tanımak, Allah-ü Teâlâ'yı bilmenin anahtarı olur.
İnsanın saadeti, Allah-ü Teâlâ'yı tanımakta ve O’na kulluk ve ibadet etmektedir. Kulluk ve ibadet etmenin insanın saadetine sebep olması şöyledir: İnsan ölünce, Allah-ü Teâlâ ile olacaktır. “Dönüş O'na doğrudur” (Maide/18) Bir kimse, bir kimse ile devamlı kalacaksa, onun rahat ve saadeti o kimseyi sevmesindedir. Onu ne kadar çok severse, o kadar mes'ûd olur. Zira sevdiğini görmesiyle lezzet ve rahatı artar. Marifet ve çok zikir olmaksızın Allah sevgisi kalpte galip olmaz. Herkes sevdiğini çok zikir eder, çok anar. Onu ne kadar çok zikrederse o kadar çok sever. Bunun için Davut Aleyhisselâma vahiy geldi:
“Senin çaren Benim, esas işin Benimledir. Bir an Benim zikrimden gafil olma.” Zikrin kalbi istilâsı, ibadete devamla olur. İbadet zevkini o zaman bulur. İşte bu zaman arzu ve şehvet bağları kalpten kopar. Arzu bağlarının kalpten kopması, mâsiyetten, günahtan el çekmekle olur. O hâlde günahlardan sakınmak, kalbin rahatlığına sebep olur. Saadetin tohumu da budur. Buna «felah [kurtuluş] denir. Hususan Allah-ü Teâlâ buyurur:
“Muhakkak ki, kendini temizleyen ve Rabb’inin ismini anan kurtuldu” (Â’lâ/14,15) Bütün ameller ibadet olmaya lâyık değildir. Bazıları lâyık, bazıları değildir. Bütün isteklerden el çekmek de mümkün değildir. Zaten bütün arzu ve isteklerden el çekmek doğru da değil. Zira insan yemek yemezse ölür, cima' etmezse (cinsi münasebette bulunmazsa) nesli kesilir. O hâlde bazı arzuları bulundurmamak, bazılarını yapmak lâzım olup, birini diğerinden ayıracak sınırı da bilmek lâzımdır. Bu sınır, iki şıktan biridir: Ya insan; aklı, isteği ve gayreti tarafını tutar ve kendi görüşünü tercih eder yahut da bir başkasına uyar. İhtiyar [kendi seçimi] ve gayreti ile iş yapması mümkün olmaz.
Çünkü onda galip olan arzular daima doğru yolu ona gizler, istediği şeyi doğruymuş gibi ona gösterir. O hâlde tercih dizgininin onun elinde değil, bir başkasının elinde olması icap eder. Herkes, halkın en doğru görüşlüsü olmaya lâyık değildir. Görüşleri en doğru olanlar, peygamberlerdir (salâvatullahi aleyhim ecmâin). Demek ki Şeriat’a uymak, hudut ve ahkâmını gözetmek, saadet yolunun anahtarıdır. Ve kulluk da bu demektir. Kendi tasarrufuyla, Şeriat’ın hududunu aşan helak olur. Bunun için Allah-ü Teâlâ buyurdu:
“Her kim Allah-ü Teâlâ'nın gösterdiği ölçü ve hududu aşarsa kendine zulmetmiş olur” (Talak/1)

İstimdat
Yardım, medet ve himmet istemek demektir. Önce şunu belirtmeliyiz ki her türlü yardımın kaynağı ve başvurulacak merci Cenab-ı Zülcelâl Hazretleridir. Allah'tan başkasından doğrudan yardım dilemek söz konusu olamaz. Tasavvuf’ta Hz. Peygamberden (sav), tarikat pirinden veya şeyh gibi maneviyat büyüklerinden istimdat, doğrudan onların şahıslarından yapılan bir talep olarak değerlendirilmemelidir.
Böyle bir istimdat, onların Allah katındaki derece ve değerlerinden yararlanmaktır. Bu şahıslar hakkındaki manevi sevgi ve hüsn-ü zannın bir ifadesidir. İnsan, beşer olmanın gereği olarak sığınma duygusu taşır. İstimdat, sığınma duygusunun bir tezahürüdür. Çocuk anne-babasına, talebe hocasına, mürid şeyhine sığınmak ve yakın olmak ister. Nasıl küçük bir çocuk anne-babasının yanında daha güvende olduğunu sanır ve onlardan uzakta iken; “Anne! Baba!” diyerek ebeveyninden medet umarsa, mürid de öyledir. O da kendisini mürşid ve manevî büyüklerin yanında daha bir güvende hisseder. Onlardan uzak olduğu zaman ise annesine seslenen yavru gibi onlara sığınır.
Tasavvuf’taki “İnsan-ı Kâmil” telâkkisi, Allah ve Resûlü’nün ahlakıyla ahlaklanmış, kemal sıfatlarıyla muttasıf ve Hakk'ın mazharı demektir. Bu yüzden bu zâtlar, ruhanî bir tasarrufa mazhar kabul edilir. "Mazhar kabul edilir" diyoruz, çünkü gerçek tasarruf Allah'ındır. Kul veya kişi, bu tasarrufun görüntüsüdür. Vahdet-i vücut telâkkisinde bütün fiiller Allah’ındır. Kudret ve kuvvet sadece O'na aittir.
Medet ve himmet istenen kişinin bizzat kendisinde bir varlık görüp talep ondan beklenecek olursa, elbette caiz olmaz. Sahibini şirke düşürür. Ama “Ya Rabbi! Benim Sana şahsım adına elimi açmaya yüzüm yok, nezdinde sevgili kulun olduğuna hüsnü zan ettiğim falan kulun hürmetine bana medet eyle!” anlamında bir istimdat insanın benlik duygularını da siler. Böyle bir himmet ve medet talebinin gıyabda olması ile huzurda olmasının bir farkı yoktur.
İşte kâmil bir veli, darda kalıp kendisinden yardım isteyen bir mümine ilahi izinden sonra bu nur ile yardımcı olmaktadır. Mesafe ne olursa olsun, kalbi ilahi nur ile cilalanmış kâmil bir veli, Allah’ın izni ve dilemesiyle dünyanın her yanını görebilir. Her sesi işitebilir, her yana el uzatabilir. Bu, Allah-ü Teâlâ’nın dilediği kulları için kolay ve mümkündür. Ancak bu nimeti kime, ne zaman, ne ölçüde vereceğini Cenâb-ı Hak tayin eder.
İstiğaze
Yani "Dahilek Üstadım" yahut "Ya sultan Abdulkadir! Şey’enlillah El Meded" gibi sözlerle evliyanın ruhaniyetinden yardım istemeye gelince bu da caizdir. Hiçbir beis yoktur. Allah-ü Teâlâ’nın “Allah’tan sakının ve O’na (ulaşmak için) vesileler arayın” buyurmuştur.
Ebu Said Hadimi Hazretleri der ki:
Allah-ü Teâlâ’ya velileri vesile ittihaz etmek ve nebiler ve salihlerle onların ölümünden sonra istiğase yani yardım talebinde bulunmak caiz olur. Çünkü mucize ve keramet onların ölümleriyle kesilmezler.(El Berika)
Meşhur, Şeyhül İslam Ebus Suud Efendi fetvalarından:
Mesele: Bir kimse, yerinden kalktığında yahut bir belaya uğradığında evliyaullahdan birinin ismini çağırsa, şer’an ne lazım olur?
El-Cevap: Bir şey lazım olmaz.
Mesele: Bir kimse, evliyaullahtan veya şühedadan bir kimsenin mezarına gidip, onlardan imdat istemek için bir hasta iletip, onların ruhları için koyun kurban edip fukaraya sadaka olarak dağıtsa, şer’an o kimseye bir şey lazım olur mu?
El-Cevap: Kurbanı Hak Teâlâ tazimi üzerine kesip, sevabını onların (evliyanın) ruhlarına hediye edip, imdat dilerse bir şey lazım gelmez.(Ebussuud Efendi Fetv.)
Şu hadis-i şerife dikkat buyurun:
Müzeyne kabilesinden bir evin halkı evin reisine:
─Açlıktan ölmek üzereyiz, bize bir koyun kes, dediler. Aile reisi onlara:
─Sürüde kesilmeye layık bir koyun yok, dedi.
Fakat onlar ısrar edince koyunun birisini kesti. Onu yüzdüklerinde kıpkızıl kemikle karşılaştı ve o zaman:
─Ey Muhammed, diye bağırdı. Rüyasında Hz. Peygamber (sav) ona gelerek: “Yağmurun gelmesiyle müjdelen. Ömer’e var, O’na selam söyle ve dedi ki: Sen ahdini yerine getiren ahdini şiddetle yapan kişisin. Ey Ömer! Düşün ve tedbirli ol.” dedi.
Adam Hz. Ömer ’in (ra) kapısına gelerek kapıda ki hizmetçiye:
─Allah Resulü’nün elçisi için Ömer’den izin iste, dedi.
Yine şöyle nakledilmiştir. Hz. Ömer (ra) zamanında büyük bir kıtlığa maruz kaldı. Birisi Rasulullah (sav)’ın kabrine vardı ve:
“Ey Allah’ın Resulü (sav) ümmetini sulandırmak için Allah’tan yardım iste. Çünkü ümmetin nerde ise helak olacaktır” dedi.
Hz. Peygamber (sav) gece adamın rüyasına girerek:
─Ömer’e git Benim selamımı söyle ve de ki; Tedbir al, tedbir al, dedi.
Bunun üzerine kişi Hz. Ömer’e (ra) vardı ve haber verdi. Hz Ömer (ra) ağladıktan sonra:
─Ya Rab, aciz olduğum şey müstesna her gayreti gösterdim, dedi. (Hayat-üs Sahabe)
Peygamber(sav) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde:
“Ümmetimde ebdaller otuz (diğer rivayette kırk) tanedir. Onlar vesilesiyle yer ayakta durur ve onlar vasıtasıyla yağmurlanırsınız. Yine onlar vesilesiyle yardımlanırsınız.” (Tevessül)
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.