azapta bir ruh gibi, gıcırdıyor durmadan
bir şeyler hatırlıyor belki maceramızdan
kuru güz yaprakları uçuşuyor rüzgarda
Ahmet Hamdi Tanpınar
”zamanın ne içinde, ne de dışında kalabilmiş” büyük bir edebiyat üstadıydı. Ve kendi tabiriyle mahkum bir neslin evlatlarından birisiydi.
Milli Şef zamanında, bir Ramazan gecesi Sultanahmet Camiinin önüne kadar gelen Tanpınar'ın, caminin parmaklıklarına asılarak, içeride teravih namazı kılmakta olan Müslümanları seyrederken, hüngür hüngür ağladığı görülmüş.
Doğu-batı derken Araf’ta takılan o devrin kimi aydınlarının hazin iç dünyası...
işte mütevazı yemekler ile iftarını açmış olan cemaatin hınca hınç doldurduğu Sultanahmet Camisinde kılınmakta olan teravih namazını izlemek Tanpınar'ı büyük bir hüzne boğmuştu.
Bu gözyaşlarının büyük önemi vardı. Zira tüm teravih süresince yani yirmi rekat boyunca dinmeyen gözyaşları, kökleri Osmanlı’ya ait ancak yüzü Batı’ya dönük bir Türk aydınının hani öyle biranda bunalıverdiği o geçici sıkıntı anlarından birinin neticesinde ortaya çıkmamıştı...
Bu öyle bir ikilemde kalmaktı ki;
camiden içeri girmesini engelleyen moderniteye aidiyet duygusu ağır basıyor,
bir yandan da kafesin arkasındaki kuş misali tutsak ruhu isyan ediyor,haykırıyor,
çünkü Allah'tan uzaklaşan ruhlar feryat ederler ama nefsin cenderesindeki sahipleri habersizdir çoğu kez bu feryattan...
İşte bir Ramazan günü, tıpkı ruhu gibi parmaklıklar arkasından; kaybettiği o manevi huzura iştiyak duyup ağlayan, özünden koparılmış bir Osmanlı aydınının hali...