RE: Tagutu Reddetmek ve Reddetmenin Şartları
5 - Tagutlara ve Onlara Tapanlara, İmkan Dahilinde Düşmanlık Göstermek, Onlarla Dil ve Elle Cihad Etmek
İslam akidesinin, "Allah-u Teâlâ için sevmek, Allah-u Teâlâ için buğzetmek" ifadesi üzerine bina ettiği en büyük kaide olan "dostluk ve düşmanlık" kaidesi, imanın şartı ve tevhidin rüknudur.
Bunun, imanın şartı olduğunu Allah-u Teâlâ'nın şu ayeti ifade etmektedir:
"Eğer onlar Allah’a, nebiye ve ona inene iman etmiş olsalardı onları dost edinmezlerdi." (Maide: 81)
Tevhidin rüknü olduğunu ise Allah-u Teâlâ'nın şu ayeti göstermektedir:
"Kim tagutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa tutunmuş olur. Allah işitendir, bilendir." (Bakara: 256)
Vela ve bera -Allah-u Teâlâ için sevmek, Allah-u Teâlâ için buğzetmek- kaidesi; lâ ilâhe illallah’ın gerektirdiği şeylerin en önemlisidir.
Kafirlere karşı düşmanlık göstermek ve onlara buğzetmek, tevhidin rüknu olan tagutu reddin pratik göstergesidir. Aynı şekilde İbrahim aleyhisselam’ın milleti ve bütün nebilerin dininin pratik tercümanıdır.
Zaten, İslam ümmeti bu meseleyi ihmal ettiği için zelil olmuş, onlara kafirler tarafından hükmedilmiş, İslam dini zayıflamış ve bu sebeble tevhid yok olmaya yaklaşmıştır. İşte, bu asılın ihmal edilmesinden dolayı kopmak bilmeyen sağlam kulp kopmuştur.
Nebilerin babası ve muvahhidlerin imamı İbrahim aleyhisselam, sadece lâ ilâhe illallah’ın söylenmesini yeterli görmemiş ve Allah-u Teâlâ'ya olan sevginin, ancak kafir ve müşriklere düşmanlık ve kin göstermekle tamamlanacağını, "vela" ve "bera"nın Allah-u Teâlâ için olması gerektiğini bizzat pratik hayatında yaşayarak göstermiştir.
Allah-u Teâlâ onun hakkında şöyle buyuruyor:
"İbrahim şöyle demişti: "Şimdi, gerek siz ve gerekse daha evvelki atalarınız, nelere ibadet ettiğinizi görüyor musunuz? Alemlerin rabbi hariç onların hepsi benim düşmanımdır." (Şuara: 75-77)
İşte bu lâ ilâhe illallah’ın manasıdır.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
"İbrahim babasına ve milletine demişti ki: "Beni yaratan hariç sizin taptığınız şeylerden uzağım. Beni doğru yola iletecek muhakkak ki O’dur. Böylece (İbrahim) belki dönerler diye ardından gelenlere bu kelimeyi devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı." (Zuhruf: 26-27)
İbrahim aleyhisselam, Allah-u Teâlâ'ya dostluk göstermeyi ve Allah-u Teâlâ'dan başkasına ibadet etmekten kaçınıp ona düşmanlık göstermeyi, kendisinden sonra gelenlere bir miras olarak bırakmıştır. İşte onun bıraktığı kelime budur!
Muvahhidlerin imamı İbrahim aleyhisselam’dan sonra kendisine tabi olanların ve ondan sonra gelen bütün nebilerin miras olarak bırakmaları gereken yine; "sadece Allah-u Teâlâ'ya dostluk göstermek ve Allah-u Teâlâ'dan başka ibadet edilenleri reddetmek" idi. Miras bırakılacak şey, ancak işte bu kelimedir.
Allah-u Teâlâ, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i son rasul olarak gönderdiği zaman, babası İbrahim aleyhisselam’ın söylediği kelimeyi söylemesini ona emretti ve bu kelimeyi açıklayan tam bir sure indirdi. İşte bu, Kafirun suresidir.
"De ki: Ey kafirler! Ben sizin taptığınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapmazsınız. Ben sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim. Sizler de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz sizin, benim dinim benimdir." (Kafirun: 1-6)
İşte bu sure, lâ ilâhe illallah şehadet kelimesini açıklamaktadır. Aynı zamanda İbrahim aleyhisselam’ın miras olarak bıraktığı kelimenin manasının da açıklamasıdır.
İmam İbni Teymiye şöyle dedi:
"lâ ilâhe illallah’ı söylemek"; manasını bilmeden ve gerekleriyle amel etmeden sadece dille söylemek değildir. Münafıklar bu kelimeyi söylemelerine, sadaka vermelerine ve namaz kılmalarına rağmen cehennemde kafirlerden daha aşağıda, cehennemin en dibinde olacaklardır.
"lâ ilâhe illallah’ı söylemek"; "bu sözü söylemekle beraber kalbin bu kelimenin manasını bilmesi, inanması, sevmesi ve bu kelimeye bağlı olanları sevmesi, bu kelimeye muhalefet edenleri ise sevmemesi, onlara buğzetmesi ve düşmanlık göstermesidir." (Mecmuatut Tevhid s: 108)
Şeyh Hamed b. Atik şöyle dedi:
"Müslüman ve müminlere düşen en önemli görev; Allah-u Teâlâ'yı ve O’nun sevdiği gizli aşikar bütün söz ve amelleri, O’nun sevdiği kulları (melekler ve Adem oğullarının salih kullarını) sevmek, onlara dost olmak, Allah-u Teâlâ'nın buğzettiği gizli veya aleni bütün söz ve amellere ve bunları işleyenlere buğzetmektir.
İşte bu temel, müminin kalbine tam olarak yerleşirse Allah-u Teâlâ'nın düşmanına karşı asla mutmain olmaz, onlarla oturmaz, haşir neşir olmaz ve onlara devamlı kötü gözle bakar.
Fakat bu asıl, insanların çoğunun kalbinde zayıflar veya azalırsa Allah-u Teâlâ'nın düşmanlarına karşı gösterdikleri tavır, Allah-u Teâlâ'nın dostlarına gösterdikleri tavıra eşit olur, her iki topluluğa da güler yüz gösterirler. Böylece harp diyarı, İslam diyarı gibi olur. Böyle bir duruma düştükleri zaman artık Allah-u Teâlâ'nın gazabından çekinmez olurlar.
Oysa Allah-u Teâlâ'nın gazabına gökler, yerler ve dağlar bile dayanamaz...
Onların kalplerinde dünya metaının çok önemli bir yeri vardır. Bu sebeble dünya metaını elde etmeye çok önem verir ve bütün çabalarını buna göre harcarlar. Hatta, Allah-u Teâlâ'ya karşı gelmek söz konusu olsa bile, dünya metaını elde etmek için bütün güçleriyle çalışırlar." (Eddurerüs Seniye 7. bölüm. s: 196)
Şeyh Hamed b. Atik bir başka yerde şöyle dedi:
"Bütün rasullerin dininin aslı; "tevhidi yerine getirmek, onu ve ona bağlı olanları sevmek, onlara dost olmak, şirki reddetmek, şirk ehlini tekfir etmek, onlara buğzetmek ve onlara düşmanlık göstermektir."
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
"İbrahim ve beraberinde olanlarda sizler için güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: Biz, sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi reddettik. Bizimle sizin aranızda, bir olan Allah’a iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve kin başlamıştır." (Mumtahine: 4)
Allah-u Teâlâ'nın bu ayette buyurduğu "Bede" (başladı) sözü; "apaçık bir şekilde belli oldu" demektir ve bu söz, Allah-u Teâlâ'yı birlemeyenlere (tevhid etmeyenlere) karşı kin ve düşmanlığın devam ettiğini ifade eder.
Her kim bu şartları bilir, ameliyle uygular ve bulunduğu yerdeki insanlara bunu açıkça söyleyebilirse, bulunduğu yerden hicret etmesi üzerine farz olmaz. Fakat kim de bu söylenenleri yapamaz, buna rağmen o beldede namaza, oruca, haccetmeğe izin verilmesine bakarak hicret etmesinin üzerine farz olmadığını zannederse aslında o, İslam dininden haberi olmayan, rasullerin risaletinin mahiyetini bilmeyen, bu konuda gaflete düşmüş cahil bir kimsedir." (Eddurerüs Seniye 7. bölüm s: 199)
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
"Küfrün önde gelenleriyle savaşın! Zira onların yeminleri yoktur." (Tevbe: 12)
Ayetteki "küfrün önde gelenleri" tagutlardır.
"Onlarla savaşın ki Allah, sizin elinizle onlara azab etsin, onları zelil etsin ve onlara karşı size yardımda bulunsun." (Tevbe: 14)
Bunu ilk beğenen sen ol.