Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed (Sallallâhu aleyhi ve sellem)’in âlinin, ashabının ve yolundan gidenlerin üzerine olsun..
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Allah’ın indirdiği şeriatı ile hükmetmeyip onu lanetlenmiş uydurma kanunları ile değiştiren demokrasi, laiklik gibi tağuti sistemlerin savunuculuğunu yapan ve Allah’ın dinini yüceltmek, hakim kılmak gayesi dışında kurulmuş olan her ordu tağuti bir ordudur. Üzerinde yaşadığımız coğrafyadaki askeri kurumun İslam düşmanı olduğu ise zaten aşikardır. Başörtülü annenin veya sakallı bir babanın askeri bir törene, kışlalara veya orduevlerine girmesine bile asla müsaade edilmez. Bünyesinde namaz kıldığı açığa çıkan veya eşi örtülü olan rütbeliler derhal ihraç edilirler. Hal böyle iken müslüman bir kimsenin yapması gereken bu tağuti rejimlere, yöneticilerine yardımcı ve destek olmamak, onları red etmek ve onların eliyle, diliyle, malıyla savunuculuğunu yapan tüm kişi, kurum, kuruluş, ordu ve emniyet teşkilatlarından beri olmaktır. Tağuti ordularda askerlik yapanlar birçok alanda Allah’a isyan etmiş ve İslam dininden çıkmışlardır. Bunlardan bazıları şunlardır ;
Allah Subhanehu ve Teala imanın sahih olmasının şartını tağutu inkara bağlamıştır. Kim tağutu inkar etmezse iman sözü, tağutu inkar etmediği sürece geçerli olmayacaktır. Tağutları eliyle, diliyle, malıyla, destekleyen savunucuları ve yandaşları olanlar ise Allah Teala’nın emretmiş olduğu tağutu inkarı yerine getirmemişlerdir. Ve böylece tağuta iman etmekle Allah’ı inkar etmişlerdir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur ;
“Şüphesiz hak, bâtıldan iyice ayrılmıştır. Artık her kim tağutu red ederek, Allah'a iman ederse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır.”(Bakara Suresi / 256. Ayet)
Allah Subhanehu ve Teala tağutların velilerinin yani dostlarının, destekçilerinin ve yardımcılarının kafirler olduğunu beyan etmiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki onlara destek olanlar veya yardım edenlerde onlar gibi kafirdir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur ;
“Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut'tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.” (Bakara Suresi / 257. Ayet)
İnsanlar iman edenler ve inkar edenler olmak üzere iki bayrağın altında, iki ayrı gruba ayrılmıştır. İman edenler, Allah’ın sistemini gerçekleştirmek, nizamını yerleştirmek için savaşanlardır. İnkar eden kafirler ise, bugünde olduğu gibi Allah’ın izin vermediği çeşitli değerleri ve ölçüleri koyup uygulamak, demokrasi gibi çeşitli nizamları ve bayrakları yüceltmek için savaşırlar. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur ;
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli düzeni pek zayıftır.” (Nisâ Suresi / 76. Ayet)
Eğer mü’minler kafirlere itaat ederlerse onları dinlerinden gerisin geriye döndürürler. Onlar, küfürde kendileri ile eşit olmaları için müslümanların kafir olmalarını isterler. Bu nedenle Allah Teala onlara itaate ruhsat vermemiştir. Kafirlere itaat edenlerin ise İslam dininden çıkacağı bildirilmiştir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur ;
“Ey iman edenler! Eğer kafirlere itaat ederseniz, sizi (dininizden) gerisin geriye döndürürler de hüsrana uğrayanlar olarak geri dönersiniz. Halbuki dostunuz Allah’tır. Ve O, yardımcıların en hayırlısıdır.” (Âl-i İmrân Suresi / 149-150. Ayet)
“Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz de müşrik olursunuz.” (En’âm Suresi / 121. Ayet)
Bugün toplumda insanların genelinin dünya menfaatlerinden mahrumiyet korkusu ile ikrahı öne sürmeleri geçersiz bir mazerettir. Kişinin oturduğu yerden askerlik yapmazsam şöyle olur, böyle olur gibi sözleri ikrah olarak ileri sürmesi kabul edilemez. Bu insanlar henüz olmamış bir şeyin, olabileceği korkusu ile kafirleri dost edinmiştir. Bu insanların ikraha dahil ettiği, vuku bulmamış, tehdit mahiyetindeki vehimler Allah’ın yanında özür değildir.
Mekke’de müslümanlardan bazıları Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber hicret etmeyip Mekke’de kaldılar. Bedir savaşında zorlanarak savaşa çıkarıldılar. Onlar savaşmadı, sahabeye zarar vermedi fakat sahabe ok attı onlarda öldüler. Bu insanlar hakkında Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur ;
“Melekler, kendilerini zulme mahkum edenlerin canlarını alırken onlara «Dünyadaki durumunuz neydi?» diye sorarlar. Onlar da «Ezilmiş zavallılardık» derler. Melekler onlara «Peki Allah'ın toprağı göç etmenize yetecek kadar geniş değil miydi ki? derler. Bunların barınakları Cehennem olacaktır. Orası ne kötü bir varış yeridir.” (Nisâ Suresi / 97. Ayet)
İbn Kesir (Rahimehullah) bu ayetin tefsirinde şu bilgileri aktarmıştır ; “Bedir savaşında müslümanların eline esir düşenler arasında Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in amcası Abbas (Radıyallahu anh) da vardı. Bunun üzerine Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) amcasına : ‘Kendin için, kardeşinin oğlu Akil bin Ebi Talib için, Nevfel bin Haris için ve müttefikin Haris oğullarından biri olan Utbe bin Cahdam için fidye ver de kendini kurtar‘ dedi. Bunun üzerine Abbas vermek istemedi ve şöyle dedi : ‘Ya Rasulullah, biz senin kıblene dönerek namaz kılmadık mı ? Seninle aynı şehadeti getirmedik mi ?’ O da : Ey Abbas, sizler mücadele ettiniz, kaybettiniz, dedi. Sonra da bu ayeti okudu ‘Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi ?.” [1]
İbn Hazım şöyle demiştir ; “Eğer orada müslümanlara karşı savaşıyor ve yazı veya herhangi bir hizmet ile kafirlere yardımcı oluyorsa böyle bir kimse kafirdir. Eğer -müslümanların topluluğuna ve topraklarına katılmaya gücü yettiği halde- orada sadece dünyalık bir çıkar için duruyorsa yani onlar için adeta bir zımmi konumundaysa küfürden uzak olamayacaktır.“ [2]
Kaçma imkanı olduğu halde kaçmayan ve kafirin küfre zorladığı kimseleri Allah mazur görmemiştir. Dikkat edilirse bunlar müslümanlara karşı savaşmamıştır. Bir fiilde bulunmamışlardır. Buna rağmen Allah bu insanları özür sahibi saymamıştır. Demek ki insan hicret etme veya kaçma imkanı olduğu halde kaçmaz ve bu küfre zorlanırsa mazur değildir. Hicret etme imkanı bulamayan tüm imkanları kullanmasına rağmen istediği dışında yakalanan bir müslüman bu ordulara düşerse kaçma fırsat bulduğu ilk ana kadar mazeretlidir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur ;
“Yalnız, çaresiz kalan, hiç bir çıkar yol bulamayan ezilmiş, erkekler, kadınlar ve çocuklar bu hükmün dışındadırlar. Böylelerini umulur ki, Allah affeder. Hiç şüphesiz Allah bağışlayıcıdır, affedicidir.”(Nisâ Suresi / 98-99. Ayet)
“Kalbi imanla dolu olduğu halde ikrah altında olanlar müstesna kim imandan sonra Allah’ı inkar eder ve küfre saparsa işte Allah’ın gazabı onların üzerinedir.” (Nahl Suresi / 106. Ayet)
Bu kimse kurtulma fırsatı bulduğu ilk anda kaçmazsa bunların içinde durursa ikrah hali tamamen ortadan kalkmış demektir. Bu insan Nisâ suresi 97. ayetinin muhattabı olmuştur.
Hz. Ali (Radıyallahu anh) anlatıyor : Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem), beni, Zübeyr’i ve Mikdad ibnu’l Esved’i görevlendirerek şu talimatı verdi : “Derhal yola çıkın! Tarif ettiğim yönde ilerleyeceksiniz ve bir bahçeye varacaksınız. Orada bir kadın bulacaksınız. Bu kadının yanında bir mektup var. O mektubu ondan alın!” Bizde hemen yola koyulduk ve atlarımızı dörtnala sürdük. Bize tarif edildiği gibi o bahçeye ulaştık ve kadını gördük. Kadına mektubu hemen bize vermesini söyledik. Kadın önce inkar etti ve : “Bende mektup falan yok!” dedi. Biz de onu tehdit ederek : “Ya mektubu verirsin ya da (aramak için) üstünü başını açarız” dedik. Bunun üzerine kadın mektubu saçlarının arasından çıkarıp bize verdi. Bizde mektubu Allah Rasulüne getirdik. Bu mektubu Hatıb b. Ebu Belte’a Mekkeli müşrikelre yazmış ve Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in planladığı bazı eylemler hakkında bilgi vermişti.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Hatıb’ı çağırıp ona : “Ey Hatıb, bu da neyin nesi ?” diye çıkıştı. Hatıb şöyle cevap verdi : “Ey Allah’ın Rasulü, benim durumumu araştırmadan acele ile hemen karar verme! Ben Kureyş kabilesine mensup birisi değilim, onlara sonradan katılan bir insanım. Fakat senin yanındaki bu muhacirlerin her birinin Mekke’de bulunan Kureyşlilerle akrabalık bağları vardır. Bu sayede hem ailelerini hem de mallarını koruyorlar. Bende Kureyş ile böyle bir akrabalık bağım bulunmadığı için orada bulunan ailemi korumalarını sağlamak üzere bir destek bulmalarını istedim. Ben asla küfre sapmadım, dinden dönmedim ve müslüman olduktan sonra kesinlikle küfre rıza göstermişte değilim.” Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) : “Hatıb size doğruyu söyledi” buyurdu. Ömer (Radıyallahu anh) ise iyice hiddetlendi ve : “Ey Allah’ın Rasulü, müsaade edin şu münafığın boynunu vurayım!” dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu : “Fakat O, Bedir savaşına katılmış biri, hem ne biliyorsun, belki de Allah Teala Bedir savaşına katılanların haline bakmış ve şöyle buyurmuştur : “Dilediğinizi yapın ben sizi bağışladım.” [3]
Bu kıssadan açıkça anlaşılıyor ki, müslümanlara karşı kafirlere yardımcı olmak, onlar için casusluk yapmak, müslümanların sırlarını onlara açmak küfür fiillerindendir.
Son olarak belirtmek gerekir ki, müslüman bir kimse, Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeseler bile zalim emirlere ne polislik, ne keşifçi nede asker olarak görev almamalıdır. Bu hususta açık yasaklamalar bulunmaktadır.
Ebu Said ve Ebu Hureyre’den rivayet olunan bir hadiste Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur ;
“Sizin başınıza öyle emirler gelecek ki bunlar insanların en şerlilerini kendilerine yaklaştıracak ve namazı da vaktinden geciktirerek kılacaklardır. Sizden kim onlara yetişirse onların ne keşifçisi, ne polisi, ne vergi memuru ve nede veznedarı olmasın!” [4]
Abdullah b. Mesud’dan rivayet olunan bir hadiste ise Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur ;
“Benden sonra başınıza öyle adamlar gelecek ki, sünneti söndürüp bidatler çıkaracaklar ve namazları vakitlerinden erteleyerek kılacaklardır.” İbn Mesud : ‘Ey Allah’ın Rasulü, eğer onlara ulaşırsam ne yapmalıyım ? diye sorunca Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) :
“Ey İbn Ummu Abd, Allah’a isyan edene itaat yoktur” buyurdu ve bunu üç defa tekrarladı. [5]
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem), zulüm ve haksızlık yapan yöneticilere, sünneti söndürüp bidatler çıkardıklarından ve insanların şerlilerinin kendilerine yakınlaştırdıklarından dolayı itaatten nehiy ediyorsa, Allah’ın indirdikleri ile hükmetseler bile müslüman bir kimsenin onlara keşifçi, polis, vergi memuru ve veznedar olmasını haram kılıyorsa Allah’ın şeriatını değiştiren, kafirleri veli edinen ve Allah’a, Rasulüne ve mü’minlere savaş açan günümüz kafir yöneticilerine nasıl yardım edilebilir nasıl onların ordularında ve emniyet teşkilatlarında görev alınabilir ?
Ve Alemlerin Rabbi Olan Allah’a Hamd Olsun..
DİPNOTLAR
[1] (Tefsir’ul Kur-an’il Azim, 3/69)
[2] (el-Muhalla)
[3] (Buhari, Kitabu’l Cihad ves-siyer, casusluk babı no : 3007)
[4] (İbn Hibban ve Ebu Yala el-Mevsili rivayet etmiş ve Heysemi hadisin ricalerinin sahih olduğunu söylemiştir. Elbani’de “Silsiletu ahadisus-sahiha” da hadisin sahih olduğunu söylemiştir)
[5] (İmam Ahmed, İbn Mace ; Kitabu’l Cihad ve Taberani rivayet etmiştir. Elbani hadisin sahih olduğunu söylemiştir)