Biri villalarda doğmuştu, diğeri varoşlarda; ama yine de aynı şehirdeydiler.
Gündoğumunu aynı anda seyrettiler hep; yağmur yağsa ikisi de ıslandı mutlaka. Ve aynı akşam, ve aynı yıldızlar... Aynı derdi, aynı kiri, aynı gürültüyü ve aynı karnavalı ayrı ayrı yerlerinden seyrettiler, bu koskocaman şehrin.
Büyüdüler. Birine kreşte bakmışlardı, diğerine annesi baktı; ama yine de ikisinin de o çocuksu gönlü hep aynı oyuncaktaydı.
Bir çatıydı onların çocukluğunu ayıran birbirinden, bir tek çatı... Mahallede taştan kale kurup kurmamaktı anlaşamadıkları tek nokta. Biri oynarken kreşte, elinden tutuyordu çocuğa şefkati karşılıksız göstermeyenler. Diğeriyse oradan oraya sürülüyordu mahallede; elinde patlak topu, yanında arkadaşlarıyla.
Ve sonra bir gün karşılaştılar; bunu hiç de düşünmedikleri hâlde. Bu karşılaşma fazla uzun sürmeyecek gibiydi. Nasıl sürsündü ki?
Biri hep kafelerdeydi, diğeri büfelerde; ama yine de aynı okuldaydılar.
Günbatımını yazarken gökyüzü, biraz hüznü ve birazcık da yarını anımsatan ayrılışlar ışıldamaya başlardı tepelerinde. Gün sonu, ayrılık demekse de her zaman ille bir gündoğumu vardı farklı yerlerinde bu koskocaman şehrin, beraber tattıkları.
Beraber bir otobüse bindiler; yanyana oturdular. Biri cama yasladı başını, diğeri önüne eğdi; ama yine de ikisinin de görmek istediği şey aynı yerdeydi. Azıcık yorgunluk vardı üzerlerinde, bedenleri aynı toprağın mahsulleriydi çünkü. Azıcık ayrılık vardı üzerlerinde, bu aynı şehrin tam göbeğine tam da varacakken o bindikleri otobüs.
İndiler; biri ön, diğeri arka kapıdan. Biri hiçbir şey söylemeden, diğeri ‘sus, aman söyleme’ demeden hiç. Biri yukarı yürüdü işte, diğeri aşağı gitti. Birini bu koskocaman şehrin bütün manzarısına hâkim bir gece beklerdi, diğerini bu çukurlarda, bu aşağılarda koyu bir duman kokusu boğardı...
Sahiden ayrılmıştı yolları. Nasıl ayrılmasındı ki?
vesselam...
SANA ARMAĞAN!IM OLSUN!