Şimdi on sekiz yaşında olsaydım ne yapardım? Bu soruyu ‘şimdiki aklınızla 18 yaşında olsanız ne yapardınız’ şeklinde anlıyorum, çünkü 13 yıl önceye gittiğimde yine aynı şeyleri yaparak şimdiye/bugüne gelmekten çok şikâyetçi olmazdım açıkçası, hayat pişmanlıkları ve keşkeleriyle güzel. On sekiz, gerçekten çok kıymetli bir yaş. Kıymeti, resmi işlemler için imza yetkisini kullanmaya başlamayabilmekle ilgili değil elbette. En delikanlı çağların, delifişek yılların ve lavlarını püskürten bir yanardağ gibi olmaklığın alametidir on sekiz yaş.
Şimdi on sekiz yaşında olsaydım; hemen bir Farsça kursuna yazılırdım, kendime dünya düşünce tarihinin tamamını kapsayan beş yıllık bir okuma planı yapardım, siparişle olmaz biliyorum ama derhal âşık olurdum, sigaraya başlamamak için direnirdim. TCDD’nin öğrenci indiriminden faydalanarak uzun tren seyahatleri yapardım, dar ideolojik çevrelerde bulunmazdım. Anadolu’yu en az bir kere boydan boya ray üzerinde dolaşırdım, para biriktirip kimseyi dinlemez uzak Asya turuna çıkardım.
‘Mesaj’la ve Arap sokaklarıyla tam anlamıyla muhatap olabilmek için Arapça (hem fasih, hem ammice) öğrenirdim, şark ve batı klasiklerinin tamamını okumaya başlardım, en az beş dergiye abone olurdum, bir spor branşıyla profesyonel olarak uğraşırdım, İHH ile dünyanın en ücra köşelerine ekmek, umut ve battaniye taşırdım, arkadaşlarımla dergi çıkarırdım, düzenli olarak huzurevlerini ve hastane-acil servislerini ziyaret ederdim, oturduğum mahalledeki yoksullarla irtibat kurardım. Lisan öğrenmenin anlamını idrak eder, bağıra bağıra şiir okurdum, az konuşur, az şikâyet eder, az uyurdum.
Şimdi on sekiz yaşında olsaydım; yazmak için hiç acele etmezdim, aktüel siyasetten uzak durur, daha donanımlı ve mutlaka çok yönlü olmaya gayret eder, eleştirel bir zihin yapısına sahip olmaya ve hatta bizzat onu inşa etmeye çabalardım. En az altı ay yaşamak üzere Afrika’ya gitmenin bir bahanesini (vakıf, dernek, eğitim v.s) bulurdum. Sinemayı çok ciddiye alır, hikâye anlatmanın temel meselemiz olduğu bahsini aklımdan çıkarmazdım, bir enstrümanla yoldaş olmaya bakardım. Disiplini elden bırakmaz, kütüphanelerden en üst düzeyde faydalanırdım. Memur olmaya giden yolda yürümezdim, üniversiteye gidip ne yapacaksın diyenlere kulak asmaz Fars ya da Arap Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydolurdum.
İkindi vaktinin serinliğine gereken özeni gösterirdim. Kendimle daha az uğraşır, kararlarıma daha az müdahale ettirirdim. Hayatımı beklentiler üzerine kurmaz, ‘elalem ne der’ putunu kırar, Pakdil’in nasihatlarını dinler, umutsuzlar ve ufuksuzlardan uzak dururdum. Emperyalizmin ‘kahrol’ deyince kahrolmayan ve bu yüzden de kahrolması için çok başka saiklere ihtiyaç duyan inatçı bir kavram olduğunu zihnime çivilerdim. Evime alacağım mobilyaları kafaya takmaz, kedi beslemenin hikmetine kulak asardım. Öğrendiğim ‘doğruları’ mutlak sonuç olarak kabul etmek yerine, bu doğruları her yönüyle teyit etmeye, araştırmaya çalışırdım. Şimdi on sekiz yaşında olsaydım.
30’lu ve 40’lı yaşların ensemde bir an mesafesinde beni beklediğini unutmaz, vaktin bereketiyle hemhal olmaya bakardım… Şimdi on sekiz yaşında olsaydım, ‘’sağlık ve boş zaman’’ ikilisinin, dünyanın bir araya gelmiş en sıkı ikilisi olduğunu hiç unutmazdım.
*Peki, bütün bunları şimdi niye yapmıyorsun elini tutan mı var, sorusunun ne kadar anlamsız olduğunu da mutlaka fark etmişsinizdir. Tercih ettiğim yol’u yürümeye devam ederken bizatihi hayıflandıklarımdır bunlar, artık hepsine birden gücümün yetmediğini anlamanın sancıları ya da. Tekrarda hayır vardır mutlaka; evet hayat pişmanlıklarıyla güzel ve evet, keşkelerle yaşanmıyor ve son olarak; başlangıçlar her yaşta güzeldir, insan her yaşta ihtimaller dairesinde bir güzel sürpriz, insan her yaşta safi umut.
*Bu metin Eyyüp Akyüz'ün hazıladığı 'Kayıp Ülke' kitabından alıntıdır.
Güven Adıgüzel