Birinci sayfada yatıyor iki sütun üstüne iki çıplak yavrucuk,
birinci sayfada iki sütun üstüne
bir avuç kemik deri Delinmiş patlamış etleri Biri Diyarbakırlı, Erganili biri.
Kolları bacakları kargacık burgacık,
kafaları kocaman ağızları korkunç
taşla ezilmiş iki kara yaralı iki yavrum benim.
Yılda kim bilir kaç bininiz
acı suya bile doymadan gelip gidiyor...Ve müsteşar bey :
Kara Yaraya tutulası Endişeye mahal yok," diyor.
Güneş bir yara gibi açılmış gökte akıyor kanı coplar, cipler hapisane karakollar ve darağaçlarında ipler
ve siviller göze görünmez ve bir çocuk işkenceye dayanamadı attı kendini Emniyet'te üçüncü kattan.
Ve işte Emniyet Müdürü bey
İncelediler uyku uyutmamak usullerini ve memnun kaldılar pek
hayalara bağlanan elektrottan
ve konferans vererek açıkladılar faydalarını koltuk altlarına kaynar yumurta koymanın boyun derisini kibritle ince ince yakıp soymanın.
Emniyet Müdürü bey uçaktan iniyorlar Amerika'dan dönüyorlar
ve coplar cipler ve darağaçlarında sallanan ipler üstat döndü diye seviniyorlar.
Adnan Bey Türküler söylendikçe Türk diliyle Seni seviyorum gülüm, dendikçe Türk diliyle gülünüp
Türk diliyle ağıtlar yakıldıkça, Adnan Bey, ben anılacağım,
anılacak Türk diliyle size sövüşüm.
Tarlalarımıza girmiş değil sizin gibisi yaban domuzunun Bir adınız var, Adnan Bey, adımıza benzeyen.
Dilimiz kuruyor dilimizi konuştuğunuz için Bitten, açlıktan, sıtmadan betersiniz Yüz Türkiye olsa elinizden de gelse yüzünü de zincire vurur yüz kere satarsınız.
Milletimin en talihsiz gecesi ana rahmine düştüğünüz gecedir.
Türküler söylendikçe Türk diliyle Seni seviyorum gülüm, dendikçe Türk diliyle gülünüp ağıt yakıldıkça,
anılacak Türk diliyle size sövüşüm.
Tarlalarımıza girmiş değil
sizin gibisi yaban domuzunun Bitten, sıtmadan betersiniz
Yüz Türkiye olsa
yüz kere satarsınız
Milletimin en talihsiz gecesi
ana rahmine düştüğünüz gecedir.
Bu tohum dünyaya çıkıp
insan biçimini aldıysa da,
boyu bir karış kaldıysa da,
öyle haltlar yedi,
öyle işler karıştırdı ki
sövdüler kabrinde bile babası Osman Efendiye.
Ona göre her devirde, her zaman
satılacak bir gazeteydi "Vatan"
ve hazret sattı vatanı Hapse atacaklarmış Hapisteki hırsızlara acıyorum ben ahlâkları bozulacak Emin Beyle aynı damda yaşayarak
tutmuş elinden Amerikan :
Yürü ya Refik kulum, demiş
ve Refik Bey yürümüş göbeği bir karış önde Biliyoruz, biliyoruz,
bu vatanın anasını ağlatan
bir İsmet, bir Adnan, bir de Koraltan.
Hepimiz kırkına bastık bu sabah
hapiste yatanımız muhacirimiz. işyerindekilerimiz, Hepimiz kırkına bastık bu sabah Yoldaşlar yeni yeni yıllara
Bazan ben de gönül ahlarımı
çekerim birer birer kan kırmızı yakut bir tesbih gibi ve bu kızıl pırıltılı tesbihin ipi sırma saç tellerindendir…
Neyleyim! toprak anamın çocuklarından çok seviyorum:
kendi çocuklarımı!
Kapayın pencereleri sımsıkı, çocukları sokaklara bırakmayın, yağmurlar ölüm taşıyor tohumlara, paslı yağmurlar yağıyor.
Yağmurları temizlemeli yine gümüş gibi parlamalı yağmurlar yine yalnız güneşi taşısın tohumlara, çocuklar yine koşabilsin yağmurların içinde,
Hapîshanelerde hürrîyetîm o
Ekmeğîmîn katığıydı sürgünde o
Başlayan gündeydî, bîten akşamda o Kurtluş düşüydü memleketîm o
Sevebilirim,
hem de nasıl,
dile benden ne dilersen,
canımı, gözlerimi
Sevdiğin müddetçe ve sevebildiğin kadar, sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe ve verebildiğin kadar gençsin.
İçimde acısı var koparılmış bir dalın, gitmez gözümden hayali Haliçe inen yolun, iki gözlü bir bıçaktır hasreti İstanbulun.
BENİM OĞLAN FOTOĞRAFLARDA BÜYÜYOR İçimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın, gitmez gözümden hayali iki gözlü bıçaktır yüreğime saplanmış evlât hasreti
Ayrılık dayanılır gibi değil mi? Bize pek mi müthiş geliyor kendi kaderimiz? Elâleme haset mi ediyoruz?
Elâlemin babası İstanbulda hapiste, elâlemin oğlunu asmak istiyorlar yol ortasında güpegündüz iyi insanlar, seslenin dünyanın dört köşesinden dur deyin, cellât geçirmesin ipi.
Bense burda rüzgâr gibi bir halk türküsü gibi hürüm, sen ordasın yavrum, ama asılamıyacak kadar küçüksün henüz.
Elâlemin oğlu katil olmasın, elâlemin babası ölmesin, eve ekmekle uçurtma getirsin
elâlemin babası ölmesin,
diye orda onlar aldı göze ipi
Ve şimdi ben bir yerde ay doğarken, ağaç kuşların, böceklerin yaşamak denen şeyin ilk insanın hakkını istiyorum…
İnsanın, dünyanın, yurdun haberini, ağacın, kuşun, kurdun haberini, seher vakitlerinde taşıdım insanlara yüreğimin çantasında, şairlik ettim bir çeşit postacılık
Bir küçük kız ateşler içinde hasta. Kapı çalınıyor gece yarısı: -posta! Küçük kızın gözleri açıldı mavi mavi. Babası yarın akşam dönüyor hapislikten. O karda kıyamette bendim bulan o evi, komşu kıza bendim telegrafı getiren. Çocukken postacı olmak isterdim. Oysaki, Türkiyemde postacılık zor sanattır
Telegraflarda envai türlü acı mektuplarda satır satır keder taşır o güzelim memlekette postacı. Çocukken postacı olmak isterdim.
kerim olandır...
Rehber ve delil ki o dur.
Fikri derin, şefkati gani,
gazabı yamandır,
Akşam oluyor Dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer
toprağı severmişim meğer Toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen Ben sürmedim
Platonik biricik sevdam da buymuş
Bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa
Eşkiyalar çıktı karşıma yaşım on sekiz canımdan gayri alacakları eşyam da yok Ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır
çiçekler geldi aklıma her nedense
Gelincikler kaktüsler fulyalar
İstanbul'da Kadıköy'de çiçekleri severmişim meğer üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar Yıldızları hatırladım
Meğer kar yağışını severmişim
Güneşi Yağmuru severmişim
Meğer denizi Bulutları severmişim
Yağmuru severmişim meğer
Ama neden birdenbire
keşfettim bu sevdaları
Meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
Bir kafes Bir kanarya kuşu.
Sarı kanatların tellere vuruşu.
Kitaplar, kitaplar Puşkinden Mayakofskiye kadar şiir kitapları..
Kitaplar, kitaplar,
Felsefe - Diyalektik Materyalizm.
İktisat - Dört cilt Kapital.
Gözler.Kocaman, berrak, iri,
iki mavi damla gibi gözleri..
İsterdim ki ben Şarkılarımı söylesinler benim el ele tutuşup dönerken çocuk bahçelerinde çocuklarımız..
Duyduğum seslerin en güzelidir -
bir yaz gecesi dizimde yatan bir çocuğun bana yıldızları soruşu.."
Kalbini, kellesini, bağrını TEK KELİME inkilaba verenler
taşırlar bizde yükün en ağırını.
Çınarı yıkmak için baltayı köküne vururlar. evi yıkmak için sokarlar kundağı temele. Kartal uçmaz olur kanadı kırılınca. düşünebilir miyiz
başımız vurulunca?
düşünebilir miyiz
Onlar köküdür memleketin, dallara yürüyen su bu kökte saklıdır. Onlar umudun temeli, onlar kanadı hürriyetin halkın aklıdır.
Kaç kere kaç yerde baltalandı kök yürümez oldu su dallar kurudu. Kırıldı kanat öldürdüler aklı; Çünkü böyledir asrımızın gerçekleri
Ayrılık, demir çubuk gibi sallanıyor
Kaçıyorum ayrılık kovalıyor beni
Yolu yok elinden kurtulmanın
Dizlerim kesildi, yıkılacağım…
Ayrılık, zaman değil, yol değil;
Ayrılık, aramızda bir köprü…
Kıldan ince, kılıçtan keskin.
Ayrılık, aramızda bir köprü.
Seninle diz dize otururken de
Gel dağa çıkalım îzmîrlî teğmen.
Kuvayı mîllîye kanı damarda,
Asker ocağının şanı damarda,
Bekler bîzî yüzbîn yîğît dağlarda.
Gel dağa çıkalım îzmîrlî teğmen.
Dolara satılıp ölmek neyîme?
bu dert öyle bir merettir ki, acıyla içilir, tatlıyla içilir, neşeyle içilir, ağlayarak içilir, kavunla içilir, peynirle içilir, ikisi beraber çok güzel içilir,
bu dert yemekle içilir, suyla içilir, susuz içilir, sodayla içilir, şalgamla içilir… Ama, bir tek salakla içilmez
son defa dönüp baktığımızda şu sözleri söyleyebileceğiz Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü,
çalıştık gücümüzün yettiği kadar
seni bahtiyar kılalım diye.
devam ediyor hayat.İçimiz rahat,
gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk gözümüzde ayrılmanın kederi, işte geldik gidiyoruz
şen olasın Halep şehri
Fevkalade memnunum dünyaya geldiğime toprağını, aydınlığını, kavgasını ve ekmeğini seviyorum
her mili bahride, her kilometrede dostum ve düşmanım var.
Dostlar ki bir kerre bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.