You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Şeyhulislam İbn Teymiyye-Tevhid Risalesi

Şeyhulislam İbn Teymiyye-Tevhid Risalesi

General
RE: Şeyhulislam İbn Teymiyye-Tevhid Risalesi
3.6. Nefiy ve İsbat Konusunda Allah Hakkında Caiz Olan ve Olmayan Hususlar

Altıncı Kural: Sıfatlar Konusunda Teşbihi Reddetmek Yeterli Değildir


Altıncı esas:


Birisi şöyle diyebilir:

Nefiy ve isbat konusunda Allah hakkında caiz olan ve olmayan şeyleri bilmeye yarayan bir kural gereklidir. Zira bu konuda yalnızca teşbihin reddine ya da teşbih olmaksızın mutlak isbata dayanmak yeterli değildir. Çünkü her iki şey belli noktalarda birleşir, belli noktalarda da ayrılırlar.

Reddeden kimse reddettiği hususlarda bunun teşbih olduğunu dayanak gösteriyorsa, ona şöyle denir:

Eğer (teşbih ile) birinin diğerine her yönüyle benzer olduğunu kastediyorsan, bu doğru değildir (bâtıldır). Şayet belli yönlerden benzer olduklarını veya isimlerinin müşterek olduğunu kastediyorsan, isbat ettiğin diğer hususlarda da bu seni bağlayıcı olur.

Birisi için caiz olan şeyin diğeri için de caiz, birisi için imkânsız olanın diğeri için de imkânsız ve birisi için vâcib olan şeyin diğeri için de vâcib olması şeklinde açıkladığınız teşbih ve benzerliğin iptali konusunda deliller ortaya koydunuz. Bu şekilde açıklanan bir teşbihin ne dediğini bilen akıl sahibi bir kimsenin kanaati olmayacağı malûmdur. Bunun imkânsız olduğu aklen zorunlu olarak bilinir. Ancak bunun reddedilmesiyle, şekil ve manâ bakımından birbirinin aynı olan isim ve sıfatlarda olduğu gibi, bazı yönlerden birbirinin benzeri olmanın da reddi gerekmez. Ancak insanlar arasında teşbihi farklı anlamlarda yorumlayanlar vardır. Kendi ileri sürdükleri bu manâyı isbat eden herkese "teşbîhçi" derler; karşılarındaki ise bu manâ teşbih değildir, cevabını verir.

Zaman zaman "teşbih" ve "temsîl" lâfızları birbirinden farklılık arz eder. Mu'tezile ve sıfatları inkâr eden diğerleri:

"Allah için kadîm bir sıfatın varlığını kabul eden herkes teşbîhçi (müşebbihe) ve temsilci (mümessile) dir" derler.

Dolayısıyla her kim:

"Allah'ın kadîm bir ilmi ve kudreti vardır" derse onların gözünde teşbîhçi (müşebbihe) ve temsîlci (mümessile) olur. Zira onların çoğunluğuna göre "kadîm" Allah'ın en kendine has olan sıfatıdır. Buna binaen, Allah hakkında kadîm bir sıfatın varlığını kabul eden herkes, O'nun kadîm bir denginin (misl) varlığım kabul etmiş olur ve bu sebeple onu "temsîlci (mümessil)" olarak isimlendirirler.

Sıfatları isbat (kabul) edenler ise bu konuda onlarla hem fikir olmayıp şöyle derler:

"Allah'ın en kendine has sıfatı, kendisinden başka kimsenin vasıflanmadığı 'âlemlerin Rabbi olması, her şeyi bilen olması, her şeye güç yetiren olması, tek İlâh olması' gibi vasıflarıdır".

Sıfat ise bu mezkûr vasıflardan hiçbirisini taşımaz.

Sıfatların varlığını kabul eden (sıfatıyye) bu kimseler arasında da, sıfatların kadîm olduğunu söylemeyen fakat:

"Rabb Te'âlâ sıfatlarıyla kadîmdir" diyen,

"O ve sıfatları iki ayrı kadîmdir" demeyip

"O kadîmdir, sıfatı da kadîmdir" diyen,

"O ve sıfatları iki ayrı kadîmdir; ancak bu Allah'ın sıfatlarının O'na herhangi bir özelliğinde ortak olmasını gerektirmez" diyen kimseler mevcuttur, imdi kadîm olmak, mücerred bir zâtın Özelliği değil, Aksine, belli sıfatlarla vasıflanan bir zâtın özelliğidir. Zaten onlara göre "kadîm" sıfatını tek başına taşımak bir yana, mücerred zâtın varlığı bile söz konusu değildir.

Onlar derler ki:

Zât da sıfatlar da kadîm olmakla muttasıftır, ancak sıfatlar ilâh veya rab değildirler; bu tıpkı nebînin de sıfatlarının da hadis olması fakat sıfatların nebî olmaması gibidir. Dolayısıyla şayet bu kimseler sıfatların varlığını kabul edenlere teşbîhçi (müşebbihe) ve temsîlci (mümessile) isimlerini yakıştırıyorlarsa bu, onlarla mücadele halinde oldukları inançları sebebiyledir.

Sonra bu (sıfatları kabul edenler) diğerlerine der ki:

Varsayalım ki, bazı insanların ıstılahında buna "teşbih" denilsin.

Yine de bu akıl ve naklin reddettiği bir husus değildir.

Zarurî olan ise, naklî (şer'î) ve aklî delillerin reddettiği hususların reddidir.

Kur'ân-ı Kerîm (Allah'a) benzer (misl), denk (küfv) ve eş (nidd) gibi mefhumları (müsemmâları) reddetmiştir. Ancak onlar (sıfatları reddedenler):

"Sıfat Arap dilinde mevsûfun benzeri, dengi veya eşi değildir, dolayısıyla da nassta yer almaz" derler.

Akla gelince, o da Mu'tezile'nin kullandığı tarzdaki teşbih mefhumunu reddetmez.

Yine (sıfatları reddedenler) derler ki:

"Sıfatlar ancak yer kaplayan cisimlerle birlikte var olurlar, cisimler ise birbirinin benzeridir. Şayet sıfatlar Allah ile kaim olsaydı, Allah'ın diğer cisimlere benzer olması gerekirdi; (Eğer Allah'la kâim sıfatları varsa, sair cisimlerin mümasili olması gerekir ki) bu da teşbihin ta kendisidir".

Sıfatların varlığını kabul eden, fakat Allah'ın Arş'a yükselmesini, ihtiyarî fiillerin Allah'la kaim olmasını reddeden Sıfâtiyye'ye mensup pek çok kimse de aynı görüşü dile getirir. Onlar:

"Sıfatlar cisim olmayan şeylerde bulunabilirler, oysa âlemin üstünde ( Arş'ın yukarısında) olmak (ulûvv) ancak cisim olan şey için mümkündür. Şayet Allah'ın âlemin üstünde olduğunu kabul edersek, O'nun cisim olması gerekir. Cisimler birbirinin benzeri (mümasili) olduğuna göre, bu durumda teşbih kaçınılmaz olur" derler.

İşte bu sebeple, bu kimselerin semi (duyduğunu), basar (gördüğünü), kelâm (konuştuğunu) vb. hususları kabul edenlere teşbîhçi demezken (âlemin) üstünde olma (ulûvv) gibi hususları kabul eden kimselere teşbîhçi ismini verdiklerini görürsün. İrşâd'ın müellifi ve benzerleri buna örnektir.

(Sıfatiyye; Tabiîn, mezhep imamları ve büyük fukahâ ile muhaddislerin oluşturduğu "Ehl-i Sünnet-i hâssa" veya "Selefiyye", Allah Te'âlâ'nın zatî, fiilî ve haberi sıfatlarının hepsini nasslarda varit olduğu gibi, te'vile tâbi tutmaksızın aynen kabul ettiği için bunlara Sıfâtiyye adı verilmiştir. Daha sonra ortaya çıkan Ehl-i Sünnet kelâmcıları da Sıfâtiyye'den kabul edilmiştir. Kanaatimizce İbn Teymiyye'nin burada Sıfâtiyye ile kastettiği de bunlardır.)

(İrşâd'ın müellifi; İmâmü'l-Haremeyn Ebü'l-Me'âlî Abdülmelik b. Abdullah el-Cüveynî (v. 478/1085); eserin tam adı el-İrşâd ilâ kavatı'i'l-editleti fî usüli'l-i'tikâd'dır.)

Cisimlerin birbirine benzediği (biribirlerinin mümasili) görüşünde, sıfatları ve (âlemin) üstünde olma vasfını "ulûvvu" kabul edenlerden Kadı Ebû Ya'lâ ve diğerleri de bunlara uyarlar.

(Kadı Ebû Ya'lâ Muhammed b. el-Hüseyn b. Muhammed b. Halef el-Ferrâ' (v. 458/1066). Tanınmış Hanbelî hukukçusu, kelâm âlimi, muhaddis ve müfessirdir. Kelâma dair eserleri arasında Kitâbil'r-rivâyeteyn ve'î-vecheyn'in bir cüzü ile el-Emr bi'l-ma'rûf ve'n-nehy 'ani'I-munker, Mesâ'ilü'l-İmân ve Muhtasarü'l-mu'temed fî usûli'd-dîn sayılabilir. Âlemin hudûsu, Allah'ın varlığı ve nübüvvet konularında Selefin nassçı tutumundan uzaklaşıp kelâmcıların metodunu benimsemesi sebebiyle, burada da görüldüğü üzere, İbn Teymiyye kelâm problemlerini tahlil ederken O'nu Bâkıllânî ve Cüveyni gibi kelâmcılar arasında zikretmiştir.)

Şu kadarı var ki, Kadı Ebû Ya'lâ'nın ortaya koyduğu iki görüşten ilkinde olduğu gibi bunlar "(âlemin) üstünde olma" yı haberi sıfat olarak görürler. Dolayısıyla bu konudaki ("ulûvv" konusundaki) hüküm, "vech" hakkında söylenenlerle aynı olur.

Bazen de, kabul ettikleri hususların, diğer sıfatlar için olduğu gibi cisim olmaya aykırı olmadığını söylerler. Ancak akıl sahibi kimse durup düşündüğünde, kabul ve reddettikleri hususlar arasında bir fark olmadığını görür.

Sıfatları reddedenlerin tamamının söylediklerinin özü şudur:

Sıfatları isbat etmek tecsîmi (Allah'a cisim atfetmeyi, O'nu cisimleştirmeyi) gerektirir; cisimler de birbirinin benzeridir.

Sıfatları kabul edenler buna bazen birinci öncülü, bazen ikincisini, bazen her ikisini reddederek, bazen de iki hususu birbirinden ayırarak cevap verirler.

Cisimlerin birbirine benzediği şeklindeki görüşlerinin yanlış olduğu şüphe götürmez. Cismi ister burada işaret olunan şekilde, ister kendi kendine kaim olan, ister var olan ve isterse heyûlâ ve suretten mürekkeb şey olarak açıklasınlar, bu böyledir. Şayet cismi, -bunların birbirine benzer olması sebebiyle- cevher-i ferdlerden mürekkeb olarak açıklama yoluna giderlerse, bu da bu görüşün doğru olmasına, cevher-i ferdin varlığının ve bunların birbirinin benzeri olduğunun isbatına bağlıdır. Akıl sahiplerinin pek çoğu bu konuda onlardan farklı düşünmektedir.

Bununla kastedilen şudur:

Onlar cisimlerin birbirine benzemesine binaen (cisimlerin mütemâsil olduğundan hareketle) tecsîm olduğuna inandıkları şeye teşbih adını vermektedirler. Sıfatları isbat (kabul) edenler ise onların bu inancına karşı çıkmaktadır.

(Onların bunu tecsim olarak değerlendirmeleri ve sonuçta muhaliflerini teşbih'le suçlamaları Rafizîlerin şu değerlendirmelerine benzer) Râfızîler Hz, Ebû Bekir ve Hz. Ömer'i -Allah ikisinden de razı olsun- seven kimselerin Hz. Ali'yi (r.a.) sevmediği, O'nu sevmeyen kimsenin de "nâsıbî" olduğuna dayanarak, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'i dost bilen kimselere "nasb" adını vermişlerdir.

Ehl-i Sünnet ise onların birinci öncülüne karşı çıkmaktadır. Bu sebeple (sıfatları inkâr edenler) "Bu iki durum bir yönüyle birbirine benzerken diğer yönlerden farklıdır" derler. Akıl sahiplerinin büyük çoğunluğu ise aksi kanaattedir.

Bu konuyu başka yerlerde geniş biçimde ele aldık; orada, cisimlerin birbirine benzediğini (biribirlerinin mümasili olduğunu) savunanlarla buna karşı çıkanların delillerini ve benzediğini savunanların görüşlerinin yanlışlığını (görüşlerindeki tutarsızlığı) açıkladık.

Ayrıca (belirtmek gerekir ki), teşbihin reddi konusunda bunları dayanak almak (teşbihi reddetmek için bu yola başvurmak) da yanlıştır. Şöyle ki, şayet cisimlerin birbirine benzer olduğu sabit olursa bunu ancak cismi de reddedecekleri bir delil ile reddedebilirler.

Bunun cismi gerektirdiği, cismin de (mümtenî) imkânsız olduğu ortaya çıkarsa bu durum cisimlerin birbirine benzer oluşunun reddi için tek başına yeterli olur. Bunun reddi için "teşbih" denilen şeyin reddi gerekmez. Ancak tecsîmin reddi, bu teşbihin reddine bağlı olur. Bu şöyle demek suretiyle olur:

"Onun şu şu özelliklere sahip olduğu sabit olursa, o cisimdir; cisimler de birbirinin benzeridir (biribirine mümasildir.)".

Bu durumda her ikisi için vâcib, caiz ve mümteni' olan hususlar aynı olmalıdır; bu ise imkânsızdır.

Bu yolu takip eden kimse, teşbihin reddi noktasında tecsîmin reddine dayanmıştır ve dolayısıyla bu reddin özü de cismin reddi olur. Bu ise daha sonra üzerinde duracağımız bir başka görüştür.

Bununla kastedilen şudur:

Reddedilen şeyi reddetmek için sadece teşbihin reddini dayanak olarak almak bir fayda sağlamaz. Çünkü bu ikisi belli yönlerden birbirine benzediği gibi başka bazı yönlerden de birbirlerinden farklıdırlar. Allah Te'âlâ'nın münezzeh olduğu eksiklik, ayıplılık gibi hususları dayanak alma durumu ise daha farklıdır. Bu doğru bir yoldur.

Aynı şekilde, Allah için kemal sıfatlarını isbat (kabul) eder ve bu sıfatlar açısından başkalarının O'na benzemesi ihtimalini reddederse bu, Allah'ın hakkı olan hususlarda başkalarının O'na benzemesinin reddi olur; bu ise hakikî tevhîddir.



"Tevhîd" ise: herhangi bir şeyin Allah'a mahsus olan hususlarda O'na ortak olmamasıdır. (Allah'ın hususiyetlerinden olan bir şeyde herhangi bir şeyi O'na ortak koşmamaktır.)

Allah, başka hiçbir kimse bu hususta kendisine benzemeyecek (hiç kimsenin denk olamıyacağı) şekilde tüm kemal sıfatları ile muttasıftır.

İşte bu sebeple ümmetin selefi ve imamlarının yolu, Allah'ın kendisini tavsif ettiği (vasıflandırdığı) sıfatları isbat (kabul etmek) ve O'nun yaratılmışlardan herhangi birine benzemesini (mümâseleti) reddetmektir.



Eğer: "Bir şey bir başkasına bir yönden benzer olduğunda, bu yönüyle birine caiz olan diğerine de caiz, birisi için vâcib olan diğeri için de vâcib, birisi için mümteni' olan diğeri için de mümteni' olmaz mı?" denirse, şöyle denir:

Farz edelim ki böyle olsun. Ancak şayet bu müşterek manâ Allah Te'âlâ için mümteni' olan bir hususun isbatını ve O'na lâyık olan bir hususun reddini (nefyini) gerektirmiyorsa, bu durum imkânsız (mümtenî') değildir.

Nitekim Allah bazı kullarını hayy, semi', alîm, basîr şeklinde isimlendirmişken, O'nun da hayy, semî', alîm, basîr bir varlık olduğu söylenmez mi?

Bu müşterek manânın getirdiği durum Allah Te'âlâ hakkında mümteni' değildir; zira bu, hadis, mümkin, eksik olmayı veya ulûhiyyet sıfatlarına aykırı herhangi bir başka şeyi gerektirmez.

Şöyle ki, müşterek olan manâ, vücud veya mevcud, hayat veya hayy, ilim veya alîm, sem' ve basar veya semî' ve basîr, kudret veya kadîr mefhumlarıdır. Müşterek olan manâ, diğerini dışarıda bırakacak biçimde herhangi birine mahsus olmayan küllî bir mutlaktır. Dolayısıyla, ne mümkin ve hadis ne de vâcib ve kadîm olan varlığa mahsus olan bir manâda ortaklık söz konusudur. Bunlardan birine mahsus olan herhangi bir manâda ise müşterek olmaları (mümtenîdir) imkânsızdır.

Müşterek oldukları manâ, vücud, hayat, ilim ve kudret gibi bir kemal sıfatı ise ve bunlarda yaratılmışlara da Yaratıcı'ya da mahsus bir özelliğe delâlet eden bir işaret yoksa, bunun isbat edilmesinde kesinlikle bir mahzur bulunmamaktadır. Hattâ bunun isbat edilmesi varlığın gereklerindendir. Her iki varlık arasında böyle bir müştereklik olmalıdır; bunu reddeden kimsenin tüm varlıkların varlığını da iptal etmesi gerekir.

İşte bu sebeple imamlar, Cehmiyye'nin görüşünün özünün bu olduğunu gördüklerinde onlara muattıla (iptalciler) ismini vermişlerdir. Cehm Allah'ın "şey" olarak isimlendirilmesini reddetmekteydi. Cehmiyye muhtemelen "O şeyler gibi olmayan bir şeydir" de demektedir. Müşterek manâyı mutlak olarak reddettiklerinde genel bir iptal (ta'til) de ortaya çıkar.

Rabb Te'âlâ'nın vasıflandığı hayat, ilim, kudret ve hattâ vücud, sübut ve hakikat gibi manâlar kendilerine bağlı olan hususları zorunlu kılar. Zira bir şeyin bağlı olduğu hususun varlığı, kendisinin de varlığını gerektirir.

Allah'ın tenzih edilmesi zorunlu olan yaratılmışlara mahsus sıfatlar ise kesinlikle (Allah'ın varlığının) gereği olan hususlar değildir. Bilâkis bunlar yaratılmışa mahsus olan vücud, hayat, ilim vb.nîn gerekleridir.

Allah Sübhânehû ise yaratılmışlara mahsus olan sıfatlardan ve bu sıfatları gerektiren hususlardan münezzehtir.

Kim bu durumu iyice anlar ve üzerinde dikkatlice düşünürse, tüm şüpheleri zail olur (ortadan kalkar) ve pek çok akıl sahibi kimsenin bu konudaki hatalarını görür. Bu pek çok yerde geniş biçimde ele alınmış ve şunlar açıklanmıştır:

Küllî olan müşterek manâ ancak zihinde vardır. Zihnin dışında ise ancak (muayyen) belirlenmiş ve kayıtlanmış (mukayyed) biçimde varlığı söz konusudur. Varlıkların herhangi bir hususta müşterek olmalarının anlamı, bu yönden birbirlerine benzer olmalarıdır. Bu genel manâ her ikisi için de kullanılır, çünkü zihnin dışındaki varlıkların biri bir diğerine onun sahip olduğu bir özellikte ortak olamaz. Aksine her varlık zâtı, sıfatları ve fiilleri ile diğerlerinden ayrılır. Durum böyle olunca, pek çok kimse bu konuda çelişkiye düşmüş olur.

Bazen bu müşterek manânın isbatının bâtıl bir teşbih ortaya çıkardığını zanneder ve teşbihe düşmemek için, reddedildiğini düşündüğü sıfatlar konusunda bunu delil olarak alır. Bazen de bunun bir şekilde isbat edilmesi gerektiğini anlar ve bununla isbat ettiği sıfatlar konusunda kendisine karşı delil getiren retçilere cevap verir.

Bu konuda zihnî karışıklık çok fazla olduğu için, Allah'ın varlığının mahiyetinin aynı mı yoksa mahiyetinin üzerine zaid mi olduğu; "varlık" lâfzının müşterek bir lâfız (şeklen aynı, fakat manâsı farklı) olarak mı, mütevâtı' (şekil ve manâ itibariyle bir ve aynı) bir lâfız olarak mı yoksa her ikisine de muhtemel biçimde mi kullanıldığı noktasında şüpheler varit olmuştur.

Benzer şekilde, ahvâlin isbatı (kabul) ve reddi, "ma'dûmun" "şey" olup olmadığı, varlıkların varlığının (mevcudatın vücûdunun) mahiyetleri üzerine zaid olup olmadığı konularında da karmaşa söz konusudur. (karışıklık ve şüpheler de ortaya çıkmıştır.)

(Mu'tezile kelâmcısı Ebû Hâşim el-Cübbâi'nin (v. 321/933), Allah'ın sıfatlarının hem zihinde hem de zihin dışında zât ve mâhiyet olarak gerçek bir varlığa sahip olduğu şeklindeki Sıfâtiyye görüşü ile ilâhî sıfatlan varlık mefhumu taşımayan isimler olarak gören Mu'tezile ve felsefecilerin kanaatleri arasında bir orta yol olarak görülebilecek teorisidir. Buna göre, cevherle araz, varlıkla (vücûd) yokluk (adem) arasında üçüncü bir kavram vardır ki bu da cevhere çok yakından bağlı bulunan, ondan ayrı olarak var olamayan, kendi başına bir gerçekliği bulunmayan ve cevherin var oluş biçimi demek olan ahvâldir.)

Mezhep imamlarının bu konularda ihtilâf ve çelişkileri çoktur. Bazen birisi birbiriyle çelişkili iki görüşü dile getirir ve insanların görüşlerini nakleder. Bazen de şüphe ve tereddütte kalır. Bu konuda sözü uzattık. Kelâmcı ve filozofların bu konuda içine düştükleri karmaşa, hata ve tereddütleri anlatmaya bu özet ifadeler yetmez. Ancak doğrunun şu olduğunu ifade ettik:

Her şeyin zihin dışındaki varlığı, onun zihin dışındaki mahiyetidir; zihindeki mahiyet ise zihin dışında var olan varlıktan ayrıdır. "Zât", "şey", "mahiyet" ve "hakikat" lâfızları birbirinin yerine kullanılan lâfızlardır. "Manâları ayrı olduğu için bunlar şüphelidir" denirse şüpheli lâfız da birbiri yerine kullanılan lâfızların bir türüdür ki kullanıldıkları yerde manâ ister birbirinden ayrı isterse aynı olsun bunlarda lâfzın müşterek manâya delâleti gözetilir.

Yine ifade ettik ki, ma'dûm bilgi açısından ve zihinde bir "şey" dir, zihnin dışında ise "şey" değildir. Sabit olma (sübût) ile var olma (vücud) arasında fark yoktur; ancak (bir şeyin) zihindeki varlığı (vücud-i ilmî) ile hariçteki reel varlığı (vücud-i aynî) arasında fark vardır.

Maamâfih, ilimde olan (bilinen) şey var olan hakikat değildir, var olan şeyle kaim olan bilgiye tâbi ilimdir. Benzer şekilde, varlıkların birbirine benzediği veya birbirinden ayrıldığı hallerin ancak zihinde varlığı söz konusudur. Görünür âlemde (a'yân) ise sadece var olan aynlar ve bunların kendileriyle kaim olan belirli sıfatları vardır ki bu sıfatlarla birbirine benzer veya birbirlerinden ayrılırlar.

(Ayn, kelâm terminolojisinde "boşlukta kendi başına yer tutan mümkin varlık veya cevher"i ifade eder. İbn Teymiyye burada "ayn" "zihnî (mücerred) varlığın mukabili olarak duyularla idrâk edilen haricî (müşahhas) varlık" şeklindeki felsefî anlamında kullanıyor görünmektedir.)

Bu özlü ifadelerden maksat, anlayan kimsenin ne kadar faydalı olduğunu göreceği, kendisine hidayet kapısının açılıp, dalâlet kapısını kapatmaya muktedir olacağı özlü ve şümullü ifadelere dikkat çekmektir. Bunları geniş biçimde ele almanın ve açıklamanın yeri ise başkadır. Zira her makamda söylenecek söz farklıdır.

Sözün özü, pek çok müellifin yaptığı gibi, Allah Te'âlâ hakkında reddedilecek ve O'nun tenzih-edileceği hususlarda böyle bir delili dayanak almak, dikkatlice düşünen kimseler için bir hatadır. Bu, hatalı nefiy usûllerinden biridir.

Allah'ı Tenzih Yolları


Bundan daha kötüsü, sıfatları reddedenlerin, Allah'ı tenzîh edilmesi gereken hususlardan tenzih edeceğiz derken, meselâ O'nu hüzün ve ağlamaktan tenzih ederken içine düştükleri "en büyük küfürdür." Onlar:

"Allah Tufan'a öyle ağladı ki gözleri şişti; O'nu melekler iyileştirdi" diyen Yahudîler'i veya bir insanın ilâhlığını iddia edip onun Allah olduğunu söyleyen kimseleri reddetme arzusundadırlar.

Pek çok kimse bunlara karşı tecsîm ve yer kaplamanın (tehayyüz) reddiyle delil getirerek, "şayet Allah bu eksiklikler ve âfetlerle muttasıf olsaydı, cisim ve yer kaplayan bir varlık olurdu" derler. Bu ise imkânsızdır. Onların tuttuğu bu yol sebebiyle isim ve sıfatları inkâr eden mülhidler onlara üstünlük sağlar. Bu yolla birkaç yönden maksat hâsıl olmaz:

1 - Birincisi: Allah'ın bu eksiklik ve âfetlerle tavsif edilmesinin (sıfatlanmasının) aklen ve dinen yanlışlığı, yer kaplama ve tecsîmin reddinden çok daha açıktır. Zira ikincisinde olan karışıklık, ihtilâf ve kapalılık birincisinde yoktur. Bu görüşe sahip olan (Allah hakkında bu tür eksik sıfatları kabul eden) kimsenin İslâm Dini'nden çıktığı da zorunlu olarak bilinir. Delil, medlulü (delâlet ettiği şeyi) belirginleştirici ve açıklayıcıdır; daha açık ve net olan bir şeye daha kapalı olanı delil getirmek uygun değildir. Nitekim tanımda da (tariflerde de) bu yapılmaz.

2 - İkincisi: Allah'ı bu sıfatlarla tavsif edenlerin:

"sıfatları isbat edip tecsîmi reddedenler gibi biz de (Allah'ın) cisim olduğu ve yer kapladığı kanaatinde değiliz" demesi mümkündür. Bu durumda, onların delili, kelâmı ve kemal sıfatlarını isbat edenlerin delili gibi olur ve Allah'ı kemal sıfatlarıyla tavsif edenler (niteleyenler) ile eksiklik sıfatlarıyla tavsif edenlerin (niteleyenlerin) görüşü bir hale gelir. Sıfatları reddedenlerin bu iki gruba verdiği cevap da aynı olur ki, bu son derece yanlıştır. (Yâni, hem kemâl sıfatlarını kabul edenler, hem de eksik sıfatları kabul edenler reddedilirken aynı yol takip edilmiş olmaktadır ki, bunun geçersizliği ortadadır.)

3 - Üçüncüsü: bunlar kemal sıfatlarını buna benzer bir yolla reddetmektedir. Allah'ın kemal sıfatlarıyla vasıflanması ise aklen ve dinen sabit ve vâcibdir. Bu da bu yolun yanlışlığının bir delilidir. (İşte bu durum bile onların izledikleri yolun bozukluğunun açık bir göstergesidir.)

4 - Dördüncüsü: bu yolu tutanlar çelişki içindedirler. Şöyle ki, bunlardan her kim bir şeyi isbat (kabul) ederse, isbat yönünden buna uyan bir başka şeyin de isbatı, yine aynı şekilde her kim de bir şeyi reddederse, ret yönünden buna uyan bir başka şeyin de reddi gerekir.

Mu'tezile gibi sıfatları inkâr edenler, -hayat, ilim, kudret, kelâm, sem' ve basar gibi- sıfatları isbat (kabul) edenlere:

"Bu tecsîmdir; çünkü mezkûr sıfatlar arazdır, araz da ancak bir cisimle birlikte var olur" veya

"Çünkü biz cisim dışında sıfatlarla mevsuf olan bir şey bilmiyoruz" derlerse, onlar da (sıfatları kabul edenler) şu cevabı verirler:

"Siz dediniz ki, Allah hayy, alîm ve kadirdir ve O cisim değildir. Oysa siz cisim dışında hayy, âlim ve kadir olan bir varlık bilmiyorsunuz. Öyleyse bildiğinizin dışında bir şeyi isbat ediyorsunuz. Biz de öyleyiz".

(Sizler de, Allah diridir, alîm ve kadirdir, diyor ve bununla birlikte cisim olmadığını söylüyorsunuz. Oysa aynı şekilde mevcûd, alîm ve kadîr olduğu halde cisim olmayan birini gösteremiyorsunuz. O halde siz de tanık olmadığınız bir şekilde Allah'ı kabul ediyorsunuz. Sonuçta aramızda bir fark kalmıyor.)

Yine derler ki:

"Siz hayat, ilim ve kudreti olmayan bir hayy, âlim ve kadir isbat ettiniz. Bu ise aklen zorunlu olarak bilinen bir çelişkidir".

Sıfatları isbat (kabul) eden bu kimseler, Allah'ın hoşnut olduğu ve gazaplandığını (öfkelendiğini), sevdiği ve buğz ettiğini kabul edenlere veya Allah'ı istiva, nüzul, mecî ile ya da vech, yed vb. ile tavsif edenlere:

"Bu tecsîmi gerektirir; çünkü cisim olanlar dışında bunlarla muttasıf bir şey bilmiyoruz" derlerse, bunları (sıfatları kabul) isbat edenler onlara:

"Siz Allah'ı hayat, ilim, kudret, sem' basar ve kelâmla tavsif ettiniz (nitelendirdiniz); bu nitelendirmeler de diğeri gibidir. Şayet bizim söylediklerimizle sadece cisim muttasıf oluyorsa, diğerleri için de aynı şey geçerlidir. Eğer bunlardan biriyle cisim olmayan şeyin tavsif edilmesi mümkünse diğerleriyle tavsif edilmesi de mümkündür, ikisini birbirinden ayırmak, birbirine denk olan iki şeyi birbirinden ayrı tutmak demektir."

Dolayısıyla, Allah'ı eksikliklerle tavsif edenleri bu şekilde reddetmek yanlış bir yol olduğu için, selef ve imamlardan hiç kimse bu yolu takip etmemiş, hiçbiri Allah hakkında -ne isbat ne de ret için- cisim, cevher, tehayyüz vb. tabirleri kullanmamıştır. Çünkü bunlar ne bir doğruyu ortaya koyan ne de bir yanlışı bertaraf eden mücmel ifadelerdir. (bu tür sözler bilinmez şeyler olup ne bir hakkı güçlendirir ve ne de bir yanlışı ortadan kaldırırlar.)

Bu sebeple Allah Te'âlâ Kitab'ında Yahudîler'i ve diğer kâfirleri reddederken bu türden lâfızları zikretmemiştir. Bunlar, selef ve imamların reddettiği bid'at ifadelerdir.


Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 05-01-2013, Saat:11:06 PM, Düzenleyen: karadamlalar.
General
RE: Şeyhulislam İbn Teymiyye-Tevhid Risalesi
3.7. Naklin Bildirdiği Pek Çok Şey Akılla da Bilinir

Yedinci Kural:



Yedinci kaide: Naklin delâlet ettiği hususların pek çoğu akılla bilinebilir; Kur'ân da, aklın istidlal yoluyla ulaştığı hususları açıklar(beyân eder), bunlara yönlendirir (rehberlik eder) ve dikkat çeker. Allah Te'âlâ (Kitab'ında) pek çok yerde bu hususu ifade etmektedir.

Nitekim O, kulları kendisini bulmaya sevk eden, O'nun zâtı, birliği, kudreti, ilmi vb.ne dair işaret(ayet)leri, ayrıca peygamberlerin peygamber oluşları, âhiret hayatı ve bunun imkân dahilinde bulunduğu hususundaki delilleri (Kitab'ında) serdetmiştir. Bütün bu hususlar iki açıdan dinî (nitelikte)dir:

Birincisi, din vaz' edicisinin (Şâri'in) bunları haber vermiş olmasıdır.

İkincisi, bu hakikatlere kendileri vasıtasıyla ulaşılan aklî delilleri dile getirmesidir. Başka yerlerde geniş biçimde açıklandığı üzere Kur'ân'da verilen misaller, aklî mikyaslardır.

(Söz konusu hususlar) akılla da bilinmesi yönünden ise aklî (nitelikte)dir. Kelâmcılardan pek çoğu ancak akılla bilineceğine inandıkları için bunlara "aklî esaslar" adını verirler. Nakil, doğru olanın (peygamberin) haber vermesinden ibarettir. Doğru olan peygamberin verdiği haberin doğru olduğu ise ancak bu esasların akılla bilinmesinden sonra bilinebilir.

(Kelâmcılar), peygamberliğin isbatının dayandığı esaslar konusunda ise ihtilâfa düşmüşlerdir.

Bunlardan bir grup: aklın güzel veya çirkin görmesinin (tahsin ve takbih) bu esaslar arasında olduğunu, bu olmadan peygamberliğin isbatının mümkün olmadığını ileri sürer ve kaderin inkârını aklın reddettiği hususlardan biri olarak görür.

Bir başka grubun iddiası ise şudur:

Âlemin hudûsu (sonradan yaratılmış olması) bu esaslardandır. Yaratıcı'nın (varlığını) bilmek ancak âlemin sonradan yaratılmışlığının isbatı, onun hudûsunun isbatı cisimlerin hudûsunun, cisimlerin hudûsu da ya sıfatların ya da cisimle kaim olan fiillerin yaratılmışlığının isbatı ile mümkündür.

Bunlar, Allah'ın fiilleri ve sıfatlarının reddini, peygamberliğin isbatının ancak kendisi vasıtasıyla mümkün olduğu esaslardan biri olarak değerlendirirler. Kitap ve Sünnet'ten görüşlerinin aksi istikamette bir delil getirilmesini de kabul etmezler; zira onlara göre -asıl durumunda olan- akıl nakille çelişki arz etmektedir ve naklin önüne geçirilmesi gerekir. Bu durumda nakil ise ya te'vil edilir ya da (nazar-ı itibara alınmaksızın) olduğu gibi bırakılır. Aslına bakılırsa bu kimseler, az önce zikredilen sebeple, Kitap ve Sünnet'ten görüşlerine uygun deliller getirilmesini de kabul etmezler.

Bunlar, birkaç yönden sapıktırlar, hataya düşmektedirler:

a - Naklin yalnızca haber yoluyla (delil) olduğunu zannetmeleri. Oysa durum böyle değildir. Bilâkis Kur'ân -kendileri vasıtasıyla dinî hususların bilindiği- ve önde gelen kelâmcılarda benzerine rastlanmayan bir takım aklî deliller ortaya koymaktadır. Binaenaleyh, bu hususlar (şer'î) dinî-aklî hususlar vasfını kazanmaktadır.

b - Peygamberin doğruluğunun ancak kendi takip ettikleri usûl ile (metodla) bilineceğini düşünmeleri. Peygamberin doğruluğunun tespitini kendi usûllerine mahsus kılmaları (sadece kendi metodlârını geçerli sanmaları) yönüyle kesinlikle hatalıdırlar; zira başka yerlerde geniş biçimde açıklandığı üzere peygamberin doğruluğunu bilmenin pek çok yolu vardır.

c - Takip ettikleri yolun doğru olduğunu zannetmeleri. Oysa bazen bu usûl yanlış (bâtıl) olabilmektedir.

d - Nakle itirazda bulundukları şeylerin akılla bilinen hususlar olduğunu zannetmeleri ki bu hususta da hata içindedirler. Zira bu hususlar sıhhatli bir ölçüye vurulduğunda, bunların akılla bilinen meselelerden değil (gayba ait) bilinemez hususlardan olduğu görülür. Bu konuda başka yerlerde geniş açıklama yapılmıştır.

Burada kastedilen ise şudur:

"Allah'ın sıfatları" arasında meselâ O'nun alîm (bilen), kadir (kudret sahibi), hayy (diri) olmasının bilindiği gibi akılla bilinebilecek olanlar vardır.

Nitekim Allah Te'âlâ'nın:

"Yaratan bilmez mi" (Mülk 67/14) ifadesi de buna işaret etmektedir.

Sıfatları isbat (kabul) eden (bunların varlığını kabul eden) kelâmcılar, Allah'ın hayy, alîm, kadir, mürîd olduğunun, aynı zamanda sem', basar ve kelâm ve hattâ mahabbet, rıza ve gazap (sıfatlarının) varlığının tahkik ehlince akılla bilineceği konusunda ittifak etmişlerdir. Allah'ın yaratılmışların üstünde ve onlardan ayrı oluşu da, Ahmed b. Hanbel, Abdülâlî el-Mekkî, Abdullah b. Sa'îd b. Küllâb ve diğer bazı imamların ortaya koyduğu gibi akılla ispat edilebilir.

(Abdülâlî el-Mekkî; Siyer ve tabakat kitaplarında Abdülâlî el-Mekkî ismine rastlayamadık. Kanaatimizce sözü edilen, Ebü'l-Hasen Abdülazîz b. Yahya b. Abdülaziz b. Müslim b. Meymûn el-Kinânî el-Mekkî (v. 240/854) olmalıdır. Esasen fakîh olan bu zat İmam Şâfi'î'nin (v. 204/820) öğrencisi, Mihne döneminde Ahmed b. Hanbel'in (v. 241/855) yakın destekçisi ve İbn Küllâb'ın (v. 240/854) çağdaşıdır. Mu'tezile'ye karşı mücadele vermiştir. Halife Me'mûn'un sarayında Bişr b. Ğıyâs el-Merîsî ile bir münazarada bulunmuş ve O'nun halku'I-Kur'ân konusundaki görüşlerini red sadedinde el-Hayde ve'I-i'tizâr fi'r-redd 'alâ men kale bi halkı'l-Kur'ân isimli eseri yazmıştır.)

Aynı şekilde Allah'ın görülmesinin (rü'yetin) mümkün oluşu da akılla ispat edilebilir. (Yâni o da akılla bilinen mes'elelerdendir.)

Ancak bazıları, var olan her şeyin görülmesinin mümkün oluşundan hareketle bunu ispat ederken, diğer bazıları da kendi başına kaim olan her şeyin görülebileceğini temel alarak ispat yoluna gider, ki bu yol diğerine göre daha sağlıklı görünmektedir.

Allah'ın görülmesinin (rü'yetin) mümkün oluşu, bu iki yol dışında (varlığın) kabulü ve reddi şeklindeki ayırımla da ispat edilebilir. Nitekim denir ki:

Görülmek (rü'yet) esas itibariyle var olmaya bağlı bir husustur. Temelde var olmaya bağlı olan bir hususta da, vâcib ve kadîm olan varlık, mümkin ve muhdes olan varlıktan daha önceliklidir. Bu meseleler üzerinde başka yerlerde geniş biçimde durulmuştur.

Burada ise anlatmak istediğimiz şudur:

İmamlar ve onları takip eden Ehl-i Sünnet kelâmcılarının bu konuda izlediği metodlardan birisi şudur:

Şayet Allah Te'âlâ birbirinin zıddı olan iki sıfattan biri ile muttasıf değilse, diğer sıfatı taşıması gerekir. Binaenaleyh "hayat" ile muttasıf değilse (vasıflanmadığı takdirde) "ölüm" sıfatını taşımalı, "kudret" ile tavsif edilmiyorsa "acz" ile nitelenmelidir. "Sem', basar ve kelâm" sıfatlarına sahip değilse, sağırlık, körlük ve dilsizlikle vasıflanmalıdır.

Aynı şekilde, âlemden ayrı olmakla vasıflanmıyorsa, onun içinde olur. Birbirine zıt olan iki sıfattan birinin Allah'ta bulunmaması, diğerinin varlığını (isbatını) gerekli kılar. Bu (isbat edilen karşıt sıfat), yaratılmış varlıklar arasında kâmil olanların bile münezzeh olduğu bir eksiklik sıfatıdır. O halde Yaratıcı'nın bundan tenzih edilmesi çok daha önceliklidir.

Bu yol, "bunlar yaratılmış (varlığın) kendisiyle vasıflandığı kemal sıfatlarıdır, Yaratıcı ise bunlarla vasıflanmaya daha lâyıktır" görüşümüzden farklıdır. Zira bizzat kemal sıfatlarını isbat etme yolu, bunların zıtlarını reddetmek (nefyetmek) suretiyle isbat yolundan farklıdır.

Sıfatları inkâr (red) edenlerden bir grup, bu (isbat) yoluna meşhur bir itirazda bulunmuş ve insanların zihninde karışıklığa sebep olmuşlardır. Öyle ki, sıfatları isbat edenlerden pek çoğu bunun doğru olduğunu zanneder hale gelmiş ve kelâmcılardan bir kısmında görüldüğü gibi (sıfatları) isbat gayreti zayıflamıştır. Halbuki bu, Bâtınî Karmatîler ve onların Cehmiyye gibi benzerlerinin görüşüdür. Onlar demişlerdir ki:

Allah'ın, diri olmakla birlikte, sem', basar, kelâm gibi sıfatlarla muttasıf olmadığını söylemek, bunların mukabili olan sıfatları taşıdığı anlamına gelir.

Bu meselenin anlaşılması, birbirine mukabil olan şeylerin aslının ve kısımlarının açıklanmasına bağlıdır. Binaenaleyh deriz ki:

Birbirine mukabil olan iki şey, bir şeyde aynı yönden bir araya gelemez. Meselâ birbirine mukabil iki (ifadenin) aynı anda ikisinin de doğru veya ikisinin de yalan olması mümkün değildir; (bir hüküm) ancak birbirine mukabil iki taraftan biri için geçerlidir. Çünkü bunlar selb ve îcâb (olumlama ve olumsuzlama) karşıtlığıyla birbirinin mukabilidir; bu ise bir zıtlık mütekabiliyetidir. Zıtlık ise, iki önermenin, durumun özü gereği her ikisi de doğru veya her ikisi de yalan olamayacak biçimde, selb-îcâb suretiyle birbirinden farklı olmasıdır. "Zeyd hayvandır" ve "Zeyd hayvan değildir" önermeleri gibi.

Birbirine mukabil olan iki hususun, aynı anda her ikisinin de doğru veya yalan olmasının imkânsızlığının bir özelliği de, bu iki taraf arasında bir bağ bulunmaması ve iki taraftan herhangi biri bir yönüyle değişip de bu suretle her iki tarafın aynı anda doğru veya yalan hale gelmesinin imkânsız oluşudur. Zira bir varlığın bizatihi vâcib veya bizatihi mümkin olması (özelliği) bir arada bulunmaz ve bu iki özelliğin birden aynı anda varlıkta bulunmaması da söz konusu olamaz.

İmdi, "ikisi bir arada bulunmayan ve aynı anda ikisinin birden yokluğu söz konusu olmayan iki zıt husus" ayırımı esas alınırsa, -bu iki husus, bir arada bulunamayan ve aynı anda ikisinin de yokluğu söz konusu olmayan hususlar olduğu ve aralarındaki karşıtlık bir selb ve îcâb (red ve kabul) karşıtlığı olmadığı için- mezkûr iki husustan birini bırakıp diğeri hakkında kabul veya red hükmü verilemez. Bu durumda da, bir arada bulunamayan ama aynı anda ikisinin birden yokluğu da söz konusu olmayan iki vasıf veya hususun varlığı kabul edilmiş olur. Buna göre bu, dört kısmın dışında kalan bir şeydir.

Meselâ, ölüme varlık anlamı veren bir kimse, "bir şey ya diri ya da ölüdür" derse, bu sözü bu kabildendir, ilim ve bilgisizlik, sağırlık, dilsizlik vb. hususlar da bunun gibidir.

İkinci vecih: böyle bir ayırımın kısımlarının birbirinin içine girdiğinin söylenmesidir. Zira adem ve meleke (yok olma ve var olma), selb ve icâbın (red ve kabulün) kapsamına girmektedir ve sonuçta onun bir türü demektir. Mütezâyif iki husus da birbirine zıt olan şeyler kapsamındadır ve (sonuç itibariyle) bir nevi zıtlığı ifade eder.

(Mütezâyif, birbiriyle karşılıklı ilintisi bulunan ve bu ilinti her birinin konumu / vasfı için sebep teşkil eden karşıtlar anlamına gelmektedir. Babalık-oğulluk gibi.)

Şayet, (muhatap) "ben selb ve îcâbı (red ve kabulü) kastediyorum; bunlar da adem ve meleke kapsamına girmez. Bu, herhangi bir şey hakkında, taşımaya elverişli olmadığı bir hususu reddetmektir" der ve taraflardan herhangi birisinin değişime uğramasının imkânsızlığını bunun özelliklerinden birisi olarak değerlendirirse, ona şöyle denir:

Sana verilecek iki cevap vardır:

1 - Söylediğin şey, sonuç olarak reddin (selbin) iki tür olduğu anlamına gelir.

Birincisi: bir şeyin vasıflanması mümkün olan hususun (sıfatının) reddedilmesi,

İkincisi ise: bir şeyin vasıflanması mümkün olmayan bir hususun (sıfatın) reddedilmesidir.

Bu durumda denir ki:

Birincisi: bir şeyin vasıflanması mümkün olan, fakat vâcib olmayan hususun reddedilmesi,

İkincisi ise: bir şeyin vasıflanması vâcib olan hususun isbat (varlığının kabul) edilmesidir. Dolayısıyla bununla kastedilen, mümteni' (imkânsız) olan hususun red ve vâcib olan hususun isbatı demektir.

Meselâ "Zeyd canlıdır" sözü vâcib olan hususun isbatı, "Zeyd taş değildir" sözü de mümteni' olan hususun reddidir. Buna göre varlık veya yokluk vasfını taşımaya elverişli mümkinler -"üçgen ya vardır ya yoktur" sözü gibi- adem ve meleke (yok veya var olma) kapsamına girer ki durum böyle değildir. Zira bu kısımda, tek bir vasıflanan varlık, birbirinin mukabili olan iki vasfı da taşımamaktadır; oysa mümkin olan bir şey ya var ya da yok olmalıdır.

Yine buna göre -Allah'ın tüm sıfatları vâcib olmakla birlikte- "O ya hayy, alîm, semi', basîr ve mütekellimdir ya da değildir" denildiğinde bu, "O ya mevcuttur ya da değildir" sözü gibi olur. Bunlar selb ve îcâb suretiyle birbirinin karşıtıdır; diğerleri de buna benzer hale gelir ki bununla da maksat hâsıl olur.

Şayet "bu sıfatları taşımasının mümkün olduğu bilinmeden bu doğru olmaz" denilirse, (denir ki):

Bu ikisi yalnızca "canlı" kelimesi gibi var olması da var olmaması da mümkün olan hususlarda müşterektirler. Allah Te'âlâ'ya gelince, O'nun sıfatlarının var olduğu kabul edildiği takdirde, bunlar zorunlu olarak vâcib sıfatlardır. Dolayısıyla, akıl sahiplerinin ittifak ettiği üzere, Allah Te'âlâ'nın, bu sıfatların hem var olması hem de yok olmasıyla vasıflanması mümkün değildir. Çünkü bu, Allah'ın bazen diri bazen ölü, bazen sağır bazen işitici olmasını gerektirir ki bu da O'nun eksikliklerle vasıflanmasını gerekli kılar. (Allah'ın) eksikliklerle vasıflanması ise kesinlikle reddedilir. Bu sıfatları reddeden ve Allah'ın bu eksiklik sıfatlarını taşımasının mümkün olmadığını zannederek, sıfatların reddinin bir eksiklik teşkil etmediğini söyleyen kimse açısından ise durum farklıdır.

Sıfatlara inanan kimsenin, Allah'ın bu sıfatları taşıması mümkün olmakla birlikte bunları reddetmenin bir eksiklik olmadığını ileri sürmesi muhaldir. (mümkün değildir.) Zira bunun yanlışlığı zorunlu olarak bilinmektedir.

Yine bu kimseye denilir ki:

Selb ve îcâb karşıtlığı olması için iki tarafın da (varlığı ve yokluğunun) mümkün olduğunun bilinmesini şart koşarsan:

"vâcibü'l-vücûd (varlığı zorunlu olan) ya vardır ya yoktur; mümteni'u'l-vücûd (varlığı imkânsız olan) ya vardır ya yoktur" diyemezsin. Çünkü burada iki taraftan birinin var olduğu, diğerinin ise var olmasının imkânsızlığı bilinmektedir.

Bir tarafın (varlığı ve yokluğunun) mümkün olduğunun bilinmesini şart koşarsan, o takdirde:

"(Allah) diridir veya değildir; O işitici ve görücüdür veya değildir" demen mümkün olur. Zira ancak nefiy mümkün ise taksim doğru olur; nefiy imkânsız (mümtenî) ise isbat (vâcib) zorunlu demektir ki bu durumda maksat hâsıl olmaktadır.

Şayet "bu (söylenenler), bu te'vilin selb ve îcâba mukabil olduğu anlamına gelmektedir ki biz de itirazda sözü geçtiği üzere bunu kabul ediyoruz. Fakat bununla kastedilen, 'Allah ya semî'dir veya değildir, ya basîrdir veya değildir; karşı taraf nefyi tercih etmektedir" denirse, cevaben denir ki:

Bu takdirde isbat edilen husus vâcib, reddedilen ise mümteni'dir. Bu sıfatlar Allah için ya vâcib ya da mümteni'dir. Mümteni' olduğunu söylemek imkânsızdır, çünkü buna dair herhangi bir delil mevcut değildir. Bilâkis denilebilir ki:

Mümteni' oluşun imkânsızlığını zorunlu olarak biliyoruz. Bunun mümteni' oluşuna, ancak sıfatların aslının iptali konusunda dayanak gösterilen şey delil getirilebilir. Bunun yanlışlığı ise bilinmektedir. O halde bu sıfatların Allah için vâcib olduğunu söylemek zorunludur.

Bilinmelidir ki:

Burada zikredilenler, Allah'ın kemal sıfatlarının isbatı konusunda başlı başına bir metod olarak görülebilir. Şöyle ki, bu sıfatlar Allah hakkında ya vâcib ya da mümteni'dir; ikinci ihtimal bâtıl olduğuna göre birincinin doğru olduğu ortaya çıkar. Zira Allah'ın, bu sıfatları taşımaya kabil iken bunlarla muttasıf olmaması, O'nun mümkin bir (varlık) olmasını gerektirir; Allah'ın mümkin olması ise imkân ve ihtimal dışıdır. Bu zikrettiklerimiz, bu yolu takip eden kelâmcılar nezdinde meşhur bir (isbat) yoludur.

2 - İkinci cevap ise şudur:

Buna göre:

"Zeyd ya akıllıdır ya değildir; ya âlimdir ya değildir; ya diridir ya değildir; ya konuşandır ya değildir vs." sözlerinde olduğu gibi kendisini taşımaya kabil olan bir şeyden bir sıfatın nefyedilmesi, selb ve îcâb karşıtlığı kapsamında değildir.

Bunun, zorunlu olarak bilinen hususlara, akıl sahiplerinin üzerinde ittifak ettiği hakikatlere ve mantık ilminde zikredilen (ilkelere) aykırı olduğu da bilinmektedir. Ayrıca bu gibi hükümlerin, birisinin doğru olması diğerinin yanlış olmasını gerekli kılacak tarzda selb ve îcâb açısından bir tenakuz teşkil ettikleri de malûmdur. Dolayısıyla ikisi aynı anda doğru veya yanlış olamazlar, işte bu çelişki (tenakuz) şartları bu hususlarda mevcuttur.

(Söylediklerinin) farklı olduğu hususunda nihaî olarak şunu diyebilirler:

"O ya görendir ya değildir' dediğimizde bu, îcâb ve selb (kabul ve red) olur; 'O ya görendir ya kördür' dediğimizde ise bu, meleke ve adem (söz konusu sıfatların varlığı ve yokluğu) olur."

Bu söyledikleri bir kelime oyunundan ibarettir (lâfzî bir safsata olmaktan öteye geçmez). Zira her ikisinde de çıkan manâ aynıdır.

Bu şekilde bunun bir tür selb ve îcâb karşıtlığı olduğu anlaşılır. Bu ise, onların selb ve îcâb karşıtlığını tanımlarken kullandıkları "iki taraftan birinin diğerine dönüşmesinin imkânsızlığı" ifadesini çürütmektedir. Zira, meselâ "körlük" lâfzının kullanımında görüldüğü gibi burada dönüşme mümkündür.

Üçüncü vecih:

Alternatifi olmayan taksim için, birbirinin mukabili olan iki şey selb ve îcâb yönünden ya birbirinden farklı olurlar ya da olmazlar ki bu durumda her ikisi de îcâb veya selb ifade eder, denilmesidir.

Bunların birincisi, birbirinin zıddı olan, birbiriyle çelişen iki hususu (nakizân) ifade eder.

İkincisi ise, bir mahallin her iki husustan da hâlî olmasının mümkün olması ya da olmamasıdır. Bunların da ilki siyah ve beyaz gibi birbirine zıt iki husustur. İkincisi ise, vücûb ve imkân, hudûs ve kıdem, kendi başına (kıyam binefsihî) veya başka bir şeyle kaim olma (kıyam bigayrih), ayrılık veya bir aradalık vs. gibi her ikisi de varlık ifade etseler bile birbirine zıt (çelişik) iki durumu (nakizân) ifade eder.

Hayat, ölüm, sağırlık, dilsizlik ve işitme gibi sıfatların, mevsûfta (birbirine zıt olan söz konusu iki sıfattan hiçbiri bulunmadığında), -siyah veya beyaz olmayan şeyin kırmızı olabildiği gibi- (mevsûfun) bu ikisi arasında üçüncü bir sıfata sahip olabileceği vasıflardan olmadığı bilinmektedir. Dolayısıyla mevsûf söz konusu sıfatlardan birini muhakkak taşımalıdır; birisi yok ise diğerinin varlığı sabit olur.

Dördüncü vecih:

Hayat, ilim, kudret, kelâm vb. ile vasıflanmaya elverişli olmayan varlık, bu sıfatlan taşıması mümkün olup da kendisinde bunların herhangi biri bulunmayan varlıktan daha eksiklidir. Bu sebeple taş ve benzeri şeyler, kör olan canlı varlıktan daha eksiklidir.

Şu halde, Allah Te'âlâ bu sıfatları taşımaya elverişli iken kendisinden bu sıfatların nefyedilmesinden münezzeh ise, bu sıfatları taşımasının imkânsız oluşunun reddedilmesi çok daha elzem ve önceliklidir. Zira, O'nun bu sıfatları taşımaya elverişli olduğunun kabulü halinde, birbirinin mukabili olan hususların O'ndan nefyedilmesi imkânsızdır. Allah'ın eksiklik sıfatlarıyla vasıflanması da mümkün değildir. Buna binaen O'nun kemal sıfatlarıyla vasıflanması vâcib olur.

Allah'ın bu sıfatları taşımaya elverişli olmadığının kabulü halinde ise, O ne kemal sıfatlarıyla ne de eksiklik sıfatlarıyla vasıflanabilir. Bu ise diğerinden daha ziyade imkânsızlık ifade eder. Dolayısıyla Allah'ın bu sıfatlarla vasıflanmasının mümkün olduğu ve bu sıfatların O'nun için vâcib olduğu hususu kesinlik kazanır. Zaten anlatılmak istenen de budur ve bu gayet isabetli bir hükümdür.

Beşinci vecih şöyle denilmesidir:

Siz adem ve meleke karşıtlığını, "var olmak" la vasıflanması mümkün olan hususlarla ilgili gördünüz. Mümkün olma ile görünür âlemdeki imkânı (imkân-ı haricî) -ki bu, bir şeyin görünür âlemde var oluşunun bilinmesi demektir- kastediyorsanız, bu iki yönden yanlıştır:

Birincisi: bu takdirde cansız varlıkların "ne diri ne de ölü", "ne konuşan ne de konuşmayan" olmakla vasıflanması gerekir ki, sizin görüşünüz budur. -Maamâfih bu tamamen dil ile alâkalı bir husustur.- Eğer öyle değilse, bu cansız varlıkları ölüm ve konuşmamakla nitelemiş olursunuz ki Kur'ân da bunu ifade etmektedir.

Allah Te'âlâ şöyle buyurmaktadır:

"Allah'ı bırakıp da taptıkları (putlar), hiçbir şey yaratamazlar. Çünkü onlar kendileri yaratılmışlardır. Onlar diriler değil ölülerdir. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler." (Nahl 16/20-21).

Bu âyetler "putlar" hakkındadır. Bunlar ise cansız varlıklardandır (cemadâttandırlar ) ve ölü olmakla nitelenmişlerdir.

Nitekim Araplar da: yeryüzünü ölüler ve diriler olmak üzere iki kısma ayırırlar.

Dilciler, Ölümün, diri olmanın zıddı olduğunu söylemişlerdir. Nitekim denir ki:

" (اشترى الموتان ولا تشترى) Ölüleri al, fakat dirileri alma"; yani tarlaları ve evleri al, fakat köle ve hayvanları alma. Yine demişlerdir ki:

" (الموت ما لا روح فيه) Ölüler, canı olmayan şeylerdir".

Şayet, toprağın ihya ve imar edilmesi anlamındaki "hayat" a bağlı olarak bunlara "ölü" denmiştir, denirse şu cevap verilir:

Bu, hayatın, canlı varlıkların hayatından daha geniş bir anlamı olmasını ve ekilip biçilmeye ve imar edilmeye elverişli olması halinde cansız varlıkların da hayat ile vasıflanmasını gerektirir.

Dilsizlik de konuşmanın zıddıdır.

Araplar, " kapta ses çıkarmayan katılaşmış, kesilmiş süt" anlamında "(لبن اخرس) dilsiz süt", "gök gürlemesi, şimşek çakması olmayan" anlamında "(سحابة خرساء)dilsiz bulut", "gönderde sesi sedası duyulmayan sancak" anlamında "(علم اخرس)dilsiz sancak" derler. Aynı şekilde " (كتيبة خرساء) dilsiz ordu" denir ve Ebû Ubeyde'nin belirttiği gibi, bununla zırhlarının çokluğu sebebiyle sesi duyulmayan ordu kastedilir.

(Ebû Ubeyde Ma'mer b. Müsennâ et-Teymî (110-208 veya 210 / 728-823 veya 825); Yahudi bir aileye mensup, Teym kabilesinin azadlılarından bîr dil ve nahiv âlimidir. Hâricîler'in Sufriyye fırkasına mensuptur. Câhız, O'nun tüm ilimlere hakkıyla vâkıf olduğunu ifade eder.)

Sessizlik ve sükût ise dilsiz olmaktan farklıdır. Konuşma yetisine sahip kimse konuşmadığı zaman sessizlik ve sükût ile vasıflanır. Bundan farklı olarak dilsizlik ise konuşmaktan âciz olmaktır.

Maamâfih Araplar " (ماله صامت ولا ناطق) Onun ne susanı (sâmit) ne konuşanı (nâtık) vardır" derler. "Susan", altın ve gümüş, "konuşan" ise deve ve koyun anlamındadır. Nitekim süt için "sâmit" denildiğinde kesilmiş süt kastedilir. (Kelime olarak "konuşmayan, sessiz" anlamına gelen) "samût" ise sesi duyulmayan zırh demektir.

Konuşmayan ve tabiatı gereği konuşması imkân dahilinde bulunmayan hayvana:

"(دابة عجماء وخرساء) dilsiz hayvan " denir.

Hz. Peygamber'in: "Hayvan(ın sebep olduğu mağduriyet) hederdir (العجماء جبار)" sözü de bu kabildendir.

(Sahibi tarafından bağlanan veya bir yere kapatılan hayvanın, kurtulup bir zarara, yaralanma veya ölüme sebebiyet vermesi halinde hayvan sahibinin diyetle yükümlü olmadığını ifade eden hadîsin tam metni şu şekildedir:

"Hayvan (ın sebep olduğu mağduriyet) hederdir. Maden (in sebep olduğu mağduriyet) hederdir. Defineye humus (beşte bir nispetinde zekât) vardır."; bk. Buhârî, "Zekât", 66; "Şirb", 3, "Diyât", 28, 39; Müslim, "Hudûd", 45; Muvatta', "Zekât", 9; Tirmizî, "Zekât", 16; "Ahkâm", 37; Ebû Dâvûd, "imaret", 40; Nesâ'i, "Zekât", 28; İbn Mâce, "Diyât", 27.)

"Körlük" için de benzer kullanımlar söz konusudur. Araplar, dalga taşıdığı çer çöp ve cürufu kenara attığı zaman:

"(عمى الموج) dalga köreldi" derler, "(الاعميان) iki kör" ise sel ve kudurmuş deve anlamına gelir.

(Sözlüklerde, sel ve kudurmuş deve ya da sel ve yangın için "iki kör" tabiri kullanılmaktadır. Bunların, kontrol edilemez ve ne yapacakları kestirilemez olmaları yönüyle nereye gittiğini bilmeyen köre benzetildiği ifade edilmektedir.)

Bir durum karmaşık, anlaşılmaz hale geldiğinde "vaziyet körleşti" denir.

Allah Te'âlâ'nın:

فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمُ الْأَنبَاء يَوْمَئِذٍ فَهُمْ لَا يَتَسَاءلُونَ



"İşte o gün onlara bütün haberler körleşmiştir (delilleri tükenmiş, söyleyecek sözleri kalmamıştır); onlar birbirlerine de soramayacaklardır." (Kasas 28/66) kavli de bu kabildendir.

Bu örneklerden bir kısmı için, -meselâ ses gibi- varlığın taşıması mümkün olan bir sıfatın yokluğunu ifade ettiği söylenebilir; ama (bunlar arasında) "putların ölü olması" gibi varlığın vasıflanması söz konusu olmayan sıfatlar da vardır.

İkincisi: Cansızların (Cemadâtın) da bu sıfatlarla vasıflanması mümkündür.

Nitekim Allah Te'âlâ, Hz. Musa'nın asasını, ipleri ve asaları yutan bir yılan haline getirmesinde olduğu gibi, cansız varlıklarda canlılık yaratmaya kadirdir. Adetullah açısından bu mümkün olduğuna göre, tevatür yoluyla da bilinen hususlardan biri haline gelir. Siz de pek çok yerde bunu kabul etmektesiniz. Cansız varlıkların (Cemadâtın) hayat ve hayata bağlı hususlarla vasıflanması mümkün ise, tüm varlıkların da bunlarla vasıflanmasının mümkün olduğu ortaya çıkar. Şu halde, mümkün olma ile zihnî imkânı -yani imkânsız oluşuna dair bir bilginin bulunmamasını- kastetseniz bile, Yaratıcı hakkında bu evleviyetle mümkündür. Allah Te'âlâ hakkında bu geçerlidir, çünkü O'nun sem', basar ve kelâm ile vasıflanmasının imkânsız oluşu hakkında bir bilgi söz konusu değildir.

Altıncı vecih şöyle denilmesidir:

Diyelim ki dış âlemdeki imkânın (imkân-ı haricî) bilinmesi gereklidir. Bir şeyin bir vasfı taşımasının mümkün olması, bazen bu vasfın o şeyde bulunması, bazen o şeyin bir benzerinde bulunması, bazen de kendisinin bu vasfı taşıması ondan daha öncelikli olan bir başka şeyde bulunmasıyla bilinir.

Hayat, ilim, kudret, sem', basar ve kelâmın, yaratılmış varlıklarda bulunduğu ve bunlar için mümkün olduğu da bilinmektedir. Allah'ın bu vasıfları taşımasının mümkün olması ise daha elzem ve önceliklidir, zira bunlar kemal sıfatlarıdır. Allah bu sıfatlarla vasıflanmaya elverişlidir. Bunların zıtlarıyla vasıflanması sebebiyle bu sıfatları taşımasa bile, bu sıfatlar Allah hakkında mümkün sıfatlar konumundadır. (Ayrıca bu sıfatlar Allah hakkında mümkün olduklarına göre onlarla muttasıf değilse, zıtlarıyla muttasıf olur.)

Yedinci vecih şöyle denilmesidir:

İster kör, sağır ve dilsiz olarak isimlendirilsin ve ister isimlendirilmesin, yalnızca bu sıfatları nefyetmek (selbetmek) Allah'ın zâtı için bir eksikliktir. Bu zorunlu olarak bilinen bir husustur.

Zira birisi işiten, gören, konuşan, diğeri ise böyle olmayan iki varlık farz ettiğimizde, bunların birincisi ikincisinden daha kâmil ve eksiksiz olacaktır. Bu sebeple Allah Te'âlâ bu sıfatlara sahip olmayan şeylere tapanları kınamış ve İbrahim'in (a.s.) dilinden buyurmuştur ki:

"Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın?" (Meryem 19/42).

Yine Hz. İbrahim kıssasında:

"Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa! dedi" (Enbiyâ 21/63);

"İbrahim: Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? Yahut size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı? Şöyle cevap verdiler: Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk. İbrahim dedi ki: İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın, neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü? iyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur)" (Şuarâ 26/72-77) buyurmuştur.

Hz. Musa kıssasında buzağı hakkında da şöyle buyurmaktadır:

"Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor. Onu (ilah olarak) benimsediler ve zalimler oldular." (A'râf 7/148).

Yine Allah Te'âlâ:

"Allah, şu iki kişiyi de misal verir: Onlardan biri dilsizdir, hiçbir şey beceremez ve efendisinin üstüne bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayır getiremez. Şimdi, bu adamla, doğru yolda yürüyerek adaleti emreden kimse eşit olur mu?" (Nahl 16/76)

Buyurarak, dilsiz ve âciz olan kimse ile; adaleti emreden ve doğru yolda yürüyen kimseyi birbiriyle mukayese etmektedir. (karşılaştırma yapmaktadır.)
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Şeyhulislam İbn Teymiyye-Tevhid Risalesi
kitabın 2. kısmını bir süre sonra ekleyeceğim inşaAllah.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
RE: Şeyhulislam İbn Teymiyye-Tevhid Risalesi
Allah (Subhanehu we Teala) Sheikten razı olsun!
Ona bilmeden düşman olanlara dediği gibi;

“…şu ana kadar ömrüm boyunca hiç kimseyi dinin esasları konusunda ne Hanbelî ne de başka bir mezhebe davet ettim, ne bunun için çabaladım ne de böyle bir söz söyledim. Ben ancak ümmetin selefinin ve imamlarının üzerinde birleştikleri şeyleri zikrediyorum, zikrederim...“
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 26-10-2013, Saat:12:51 PM, Düzenleyen: Haifa As-Sudani.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.