Hamd, Allah içindir. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüğünden O'na sığınırız. Allah, kimi hidayete erdirirse ona saptıracak yoktur. Kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur.
Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O tekdir ve ortağı yoktur ve şehadet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve Rasulü'dür.
Ey Allah'ım! Kolay, ancak senin kolay kıldığındır. Ve Sen dilersen hüzünleri, zorluklan kolay kılarsın.
ŞEHİD DR. ABDULLAH AZZAM
Filistin'e bağlı Sila el-Harisiye kasabasında 1941 yılında doğdu.
Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesi'nden pekiyi derece ile 1966 yılında lisans diploması aldı. Daha sonra kısa bir süre Amman'da lisede öğretmenlik yaptı.
Batı Şeria ve Mescid-i Aksa'nın 1967 yılında yahudilerin eline geçmesinden sonra, 1969'da Müslüman Kardeşler'in Mücahidler Birliğine katıldı. Yahudilerin, müslümanları alay konusu etmeleri ve onları küçümseyişleri ona ağır geldi. Ancak Fedaiyyun ile Ürdün ordusu arasında meydana gelen Kara Eylül olayları Filistin toprakları üzerinde cihadını sürdürmesine imkan vermedi.
1969 yılında Usul-u Fıkıh master yaptı. Amhud Şeriat Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra doktora yapmak üzere Kahire'ye gitti. Usul-u Fıkıh'ta birinci şeref derecesiyle 1973'de doktorasını tamamladı. 1973-1980 yılları arasında Ürdün Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptı. Ürdün genel askeri hakiminin kararı gereğince 1980 yılında, Ürdün üniversitelerinden uzaklaştırıldı. 1981 yılında Cidde Kral Abdülaziz Üniversitesi'nde çalışmaya başladı. Daha sonra 1981 yılında Afganistan cihadına daha yakın olmak maksadı ile İslamabad'daki Uluslararası İslâm Üniversitesi'nde çalışma talebinde bulundu. Ve ünüversitede çalışması kabul edildi.
1984 yılında Kral Abdülaziz Üniversitesi'nden istifa ederek, Afgan cihadında eğitim müsteşarı oldu. Bütün mesaisini de bu işe hasretti.
Bazı Arap kardeşleri ile birlikte, "Mücahitlere Hizmet Bürosu"nu kurdu. Afgan cihadı hizmeti doğrultusundaki çalışmalarını sürdürmekteydi. Afganistan'a gelen Arap mücahitlerin büyük çoğunluğu bu büro etrafında toplandılar. Bu büro, hemen hemen bütün Afganistan'da ve bütün mücahidler arasında bir çok öğretim, eğitim, askeri, sıhhi, sosyal ve haberleşme dallarında hizmetler yapmıştır.
Kasım 1989'da hain bir pusu sonucu iki oğlu ile beraber şehid edildi. Allah şehadetini kabul etsin...
Tevbe Sûresi Medeni'dir. Yüzyirmidokuz âyet-i kerimeden oluşur. Medine-i Münevvere'de nazil olan son sûrelerdendir. Bu nedenle bu sûre, müslümanlarla diğer toplumların nihai ilişkilerini düzenlemiş, müslümanların, münafık ve kâfirlerle olan alâkalarını belirlemiştir.
Bu sûre Berâe ve Tevbe gibi birçok isimle bilinir. Özellikle Tebük seferinden geri kalan üç sahabiye ve tüm mü'minlere tevbenin ihsan edildiğinden bahsetmesi nedeniyle Tevbe Sûresi diye isimlendirilmiştir.
"Yemin olsun ki Allah, peygamberin -içlerinden birtakımının kalpleri kaymak üzere iken- ve sıkıntılı zamanda Peygambere tabi olan Muhacirlerle Ensar'ın tevbelerini kabul etti. Sonra da tevbeleri sebebiyle onları affetti. Şüphesiz ki Allah, onlara karşı çok şefkatli ve merhametlidir.
Ve savaştan geri kalan o üç kişinin tevbesini de; bütün genişliğine rağmen yeryüzünün kendilerine dar geldiği, ruhlarının son derece sıkıldığı ve Allah'ın cezasından kurtulmak için, Allah'tan başka sığınak olmadığını anladıkları bir zamanda kabul etti. Aslında Allah, onların tövbelerini gelecekte de tevbe etsinler diye kabul etmişti: Şüphesiz ki tevbeleri çokça kabul e"den ve çok merhametli olan Allah tır." (Tevbe / 117-118)
Yüce Allah'ın tevbesini kabul ettiği bu üç kişi, Ka'b bin Malik, Hilal bin Ümeyye ve Murare bin Rebi'dir. Bunların kıssaları yeri geldiği zaman Allah'ın izniyle izah olunacaktır.
Tevbe Sûresi, "rüsvay eden" manasına gelen Fadıha diye de isimlendirilmiştir. Çünkü bu sûrede, münafıkların gerçek kimlikleri ortaya çıkarılmış, rezil ve rüsvay edilmişlerdir.
Said bin Cübeyr (ra) şöyle demekte: "İbn Abbas (ra)'a Berâe sûresinden sordum. Bana; "Bu sûre Fadıhadır; 'gizli ayıpları ve sırları ortaya çıkaran'dır. Bu sûre, gizli olan şeyleri sayıp dökmeye başlayınca istisnasız hepimizi zikredecek diye korktuk. Zira, 'Allah'a söz veren kimselerden, Peygambere eza verenlerden, Mescid-i Dırar edinenlerden, mü'minleri sadakalarında küçümseyenlerden ve daha birçok kimselerden bahsediyordu" dedi."
Evet, bu sûre "Fadıha; gizlilikleri açığa çıkaran" diye isimlendirilmişti. Çünkü, münafıkların gizlediklerini açığa çıkarıyordu. Ayrıca "Buhûs"; "araştırma" diye de isimlendirilmişti. Çünkü münafıkların sırlarını ve ayıplarını araştırıyordu. Bu sûre Kur'an-ı Kerim'in, başında "Besmele" zikredilmeyen tek süresidir. Sûre başında besmelenin neden zikrolunmadığı hususunda farklı görüşler vardır. Bunlar;
l. Cahiliye arapları, bir kavimle kendileri arasında mevcut bulunan ahdi bozmak istedikleri taktirde bir yazı hazırlar ve bu yazıya "Besmele" yazmazlardı. Bu, cahiliye araplarının adetiydi. Yüce Allah da bu sûre ile Rasulullah (sav)'le müşrikler arasında bulunan ahdi bozmuştur. Bu nedenle tüm müşriklere dört ay süre verilmiş, müşriklerden Peygamber (sav)'le ahdi olanlara ise dört aydan daha fazla bir süre tanınmıştı. Ahitlere son verilmesi nedeniyle bu sûre besmelesiz olarak nazil olmuştur.
2. Osman (ra)'dan rivayet olunan ikinci görüş ise, Nesai şu hadisi nakletmekte; İbn Abbas (ra), Hz. Osman'a (ra) şöyle dedi: Mesani'den olan Enfal Sûresi'nin peşine Miûn'dan olan Berâe Sûresi'ni zikretmenizin sebebi nedir? -Âyet sayısı yüzden az olan sûrelere Mesani, yüzden fazla olan sûrelere Miûn denilir Zira siz, Enfal ve Berâe sûrelerini peşpeşe yazdınız ve aralarına Besmeleyi zikretmeyerek Berâe Sûresi'ni yedi uzun sûreye (Bakara, Al-i İmran, Nisa, Maide, En'am, A'raf, Enfal'e) dahil ettiniz. Çünkü bu sûreler, Kur'an-ı Kerim'deki en uzun sûrelerdir. Osman (ra) da dedi ki; "şüphesiz Rasulullah (sav) kendisine birşey nazil olduğu zaman etrafında bulunan yazıcıları çağırır ve; "Bunu, içerisinde şunların zikredildiği sûreye koyunuz" diye buyururdu. Ve yine kendisine birçok âyet-i kerimeler nazil olduğu zamanda; "Bu âyetleri, içerisinde şunların zikrolunduğu şu sûreye dahil ediniz" buyururdu. Enfal Sûresi, Medine'de nazil olan ilk sûrelerdendir. Berâe Sûresi ise, Kur'an-ı Kerim'de nazil olan en son sûrelerdendir. Enfal Sûresi'nin kıssası ile Berâe Sûresi'nin kıssası birbirine benzer. Ve Rasulullah (sav), Berâe Sûresi'nin Enfal'den olduğunu beyan etmeden vefat etti. Ben de bu sûreyi Enfal'den zannederek, onun peşi sıra zikrettim ve aralarına besmele koymadım." Ayrıca bu hadisi Tirmizi, hasen bir derece ile rivayet etmiştir.
3. Berâe Sûresi'nin başına besmele yazılmamasının üçüncü nedeni ise, Harice, Ebu İsmet ve başkalarının görüşüdür: "Hz. Osman (ra)'ın zamanında Kur'an-ı Kerim yazıldığında Berâe ve Enfal sûreleri hakkında sahabelerin bir kısmı; "Enfal ve Berâe sûreleri bir sûredir" derken diğer bir kısmı "iki ayrı sûredir" demiştir. Bu nedenle bu iki sûre "ayrı ayrı sûrelerdir" diyenler dolayısıyla aralarında bir boşluk bırakılmış, "aynı sûrelerdir" diyenler
nedeniyle de besmele zikrolunmamıştır." Nitekim bu iki görüşün sahipleri bu uygulamaya razı olmuşlar ve hüccetleri Kur'an'da sabit olmuştur.
4. Dördüncü görüş ise Hz. Ali (ra)'a dayanmaktadır. İbn Abbas (ra), Ali bin Ebi Talib'e şöyle sorduğunu haber vermiştir:"Neden Berâe sûresinin başında "Bismillahirrahmanirrahim" yazılmadı. O da: "Çünkü, besmele emandır. Berâe sûresinde eman verme yoktur, kılıç vardır" dedi."Bu mânada ayrıca, Müberred ve Süfyan bin Uyeyne'den de hadis rivayet olunmuştur. Nitekim Berâe Sûresi bir gazab olarak nazil olmuştur. Besmele rahmettir. Rahmette ise eman vardır. Ancak bu sûre münafıklar ve kılıç (savaş) hakkında nazil olmuştur. Münafıklara eman verme yoktur. Kılıcın ferman olduğu yerde eman olmaz.
5. İmam Kurtubi ise şöyle demektedir: "Besmelenin yazılmama nedenlerinde sahih olan, Cebrail (as)'in bu sûrede besmeleyi getirmemesidir. Çünkü, Bismillahirrahmanirrahim'i Cebrail (as) getirmekteydi, Allah Rasulü (sav) değil. Cebrail (as)'ın bu Sûre'-de besmeleyi getirmemesi nedeniyle bu sûrenin başına besmele yazılmamıştır." Kuşayrî'de aynı görüşü bildirmektedir.
Öyleyse beş sebepten dolayı "Besmele" Tevbe Sûresi'nin başında zikrolunmamıştır. Özetle bunlar;
1.Ahitlere son verilmesi. Araplar ahitlerini bozmak istedikleri zaman besmeleyi yazmazlardı. Yüce Allah'ta bu sûreyi Arapların âdetine uygun olarak indirmiştir,
2.Hz. Osman (ra)'ın görüşü: Enfal ve Tevbe sûrelerinin tek sûre olduğu ve bunu Rasulullah (sav)'ın beyan etmeden vefat etmiş olması. Bu nedenle Hz. Osman (ra) bu iki sûreyi bir araya getirerek besmele zikretmeyip yedi sûreye dahil etmiştir.
3.Hz. Ali (ra)'ın görüşü: Tevbe sûresinde kılıcın (savaş emrinin) gelmesi, besmeleninse eman verme manasında olması
4.Harice ve Ebu İsmet'in görüşü. Allah Rasulü (sav)'in daha sahebelerinin "bu sûre tek sûre mi, yoksa iki ayrı sûre mi" diye ihtilaf etmeleri nedeniyle Enfal ve Tevbe sûreleri arasında bir boşluk bırakılarak besmelenin zikredilmemiş olması,
5. Kurtubî ve Kuşayrî'nin görüşü. Cebrail (as)'ın bu sûrede besmeleyi getirmemiş olmasıdır.