You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Şehid(inşaAllah) Abdullah Azzam-Tevbe Suresi Tefsiri

Şehid(inşaAllah) Abdullah Azzam-Tevbe Suresi Tefsiri

General
Şehid(inşaAllah) Abdullah Azzam-Tevbe Suresi Tefsiri
GİRİŞ

Hamd, Allah içindir. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüğünden O'na sığınırız. Allah, kimi hidayete erdirirse ona saptıracak yoktur. Kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur.
Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O tekdir ve ortağı yoktur ve şehadet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve Rasulü'dür.
Ey Allah'ım! Kolay, ancak senin kolay kıldığındır. Ve Sen dilersen hüzünleri, zorluklan kolay kılarsın.


ŞEHİD DR. ABDULLAH AZZAM

Filistin'e bağlı Sila el-Harisiye kasabasında 1941 yılında doğdu.
Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesi'nden pekiyi derece ile 1966 yılında lisans diploması aldı. Daha sonra kısa bir süre Amman'da lisede öğretmenlik yaptı.
Batı Şeria ve Mescid-i Aksa'nın 1967 yılında yahudilerin eline geçmesinden sonra, 1969'da Müslüman Kardeşler'in Mücahidler Birliğine katıldı. Yahudilerin, müslümanları alay konusu etmeleri ve onları küçümseyişleri ona ağır geldi. Ancak Fedaiyyun ile Ürdün ordusu arasında meydana gelen Kara Eylül olayları Filistin toprakları üzerinde cihadını sürdürmesine imkan vermedi.
1969 yılında Usul-u Fıkıh master yaptı. Amhud Şeriat Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra doktora yapmak üzere Kahire'ye gitti. Usul-u Fıkıh'ta birinci şeref derecesiyle 1973'de doktorasını tamamladı. 1973-1980 yılları arasında Ürdün Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptı. Ürdün genel askeri hakiminin kararı gereğince 1980 yılında, Ürdün üniversitelerinden uzaklaştırıldı. 1981 yılında Cidde Kral Abdülaziz Üniversitesi'nde çalışmaya başladı. Daha sonra 1981 yılında Afganistan cihadına daha yakın olmak maksadı ile İslamabad'daki Uluslararası İslâm Üniversitesi'nde çalışma talebinde bulundu. Ve ünüversitede çalışması kabul edildi.
1984 yılında Kral Abdülaziz Üniversitesi'nden istifa ederek, Afgan cihadında eğitim müsteşarı oldu. Bütün mesaisini de bu işe hasretti.
Bazı Arap kardeşleri ile birlikte, "Mücahitlere Hizmet Bürosu"nu kurdu. Afgan cihadı hizmeti doğrultusundaki çalışmalarını sürdürmekteydi. Afganistan'a gelen Arap mücahitlerin büyük çoğunluğu bu büro etrafında toplandılar. Bu büro, hemen hemen bütün Afganistan'da ve bütün mücahidler arasında bir çok öğretim, eğitim, askeri, sıhhi, sosyal ve haberleşme dallarında hizmetler yapmıştır.
Kasım 1989'da hain bir pusu sonucu iki oğlu ile beraber şehid edildi. Allah şehadetini kabul etsin...

TEVBE SÛRESİ'NİN İSİMLERİ VE BAŞINDA BESMELENİN ZİKREDİLMEYİŞİNİN SEBEBLERİ

Tevbe Sûresi Medeni'dir. Yüzyirmidokuz âyet-i kerimeden oluşur. Medine-i Münevvere'de nazil olan son sûrelerdendir. Bu nedenle bu sûre, müslümanlarla diğer toplumların nihai ilişkilerini düzenlemiş, müslümanların, münafık ve kâfirlerle olan alâkalarını belirlemiştir.
Bu sûre Berâe ve Tevbe gibi birçok isimle bilinir. Özellikle Tebük seferinden geri kalan üç sahabiye ve tüm mü'minlere tevbenin ihsan edildiğinden bahsetmesi nedeniyle Tevbe Sûresi diye isimlendirilmiştir.
"Yemin olsun ki Allah, peygamberin -içlerinden birtakımının kalpleri kaymak üzere iken- ve sıkıntılı zamanda Peygambere tabi olan Muhacirlerle Ensar'ın tevbelerini kabul etti. Sonra da tevbeleri sebebiyle onları affetti. Şüphesiz ki Allah, onlara karşı çok şefkatli ve merhametlidir.
Ve savaştan geri kalan o üç kişinin tevbesini de; bütün genişliğine rağmen yeryüzünün kendilerine dar geldiği, ruhlarının son derece sıkıldığı ve Allah'ın cezasından kurtulmak için, Allah'tan başka sığınak olmadığını anladıkları bir zamanda kabul etti. Aslında Allah, onların tövbelerini gelecekte de tevbe etsinler diye kabul etmişti: Şüphesiz ki tevbeleri çokça kabul e"den ve çok merhametli olan Allah tır." (Tevbe / 117-118)
Yüce Allah'ın tevbesini kabul ettiği bu üç kişi, Ka'b bin Malik, Hilal bin Ümeyye ve Murare bin Rebi'dir. Bunların kıssaları yeri geldiği zaman Allah'ın izniyle izah olunacaktır.
Tevbe Sûresi, "rüsvay eden" manasına gelen Fadıha diye de isimlendirilmiştir. Çünkü bu sûrede, münafıkların gerçek kimlikleri ortaya çıkarılmış, rezil ve rüsvay edilmişlerdir.
Said bin Cübeyr (ra) şöyle demekte: "İbn Abbas (ra)'a Berâe sûresinden sordum. Bana; "Bu sûre Fadıhadır; 'gizli ayıpları ve sırları ortaya çıkaran'dır. Bu sûre, gizli olan şeyleri sayıp dökmeye başlayınca istisnasız hepimizi zikredecek diye korktuk. Zira, 'Allah'a söz veren kimselerden, Peygambere eza verenlerden, Mescid-i Dırar edinenlerden, mü'minleri sadakalarında küçümseyenlerden ve daha birçok kimselerden bahsediyordu" dedi."
Evet, bu sûre "Fadıha; gizlilikleri açığa çıkaran" diye isimlendirilmişti. Çünkü, münafıkların gizlediklerini açığa çıkarıyordu. Ayrıca "Buhûs"; "araştırma" diye de isimlendirilmişti. Çünkü münafıkların sırlarını ve ayıplarını araştırıyordu. Bu sûre Kur'an-ı Kerim'in, başında "Besmele" zikredilmeyen tek süresidir. Sûre başında besmelenin neden zikrolunmadığı hususunda farklı görüşler vardır. Bunlar;
l. Cahiliye arapları, bir kavimle kendileri arasında mevcut bulunan ahdi bozmak istedikleri taktirde bir yazı hazırlar ve bu yazıya "Besmele" yazmazlardı. Bu, cahiliye araplarının adetiydi. Yüce Allah da bu sûre ile Rasulullah (sav)'le müşrikler arasında bulunan ahdi bozmuştur. Bu nedenle tüm müşriklere dört ay süre verilmiş, müşriklerden Peygamber (sav)'le ahdi olanlara ise dört aydan daha fazla bir süre tanınmıştı. Ahitlere son verilmesi nedeniyle bu sûre besmelesiz olarak nazil olmuştur.
2. Osman (ra)'dan rivayet olunan ikinci görüş ise, Nesai şu hadisi nakletmekte; İbn Abbas (ra), Hz. Osman'a (ra) şöyle dedi: Mesani'den olan Enfal Sûresi'nin peşine Miûn'dan olan Berâe Sûresi'ni zikretmenizin sebebi nedir? -Âyet sayısı yüzden az olan sûrelere Mesani, yüzden fazla olan sûrelere Miûn denilir Zira siz, Enfal ve Berâe sûrelerini peşpeşe yazdınız ve aralarına Besmeleyi zikretmeyerek Berâe Sûresi'ni yedi uzun sûreye (Bakara, Al-i İmran, Nisa, Maide, En'am, A'raf, Enfal'e) dahil ettiniz. Çünkü bu sûreler, Kur'an-ı Kerim'deki en uzun sûrelerdir. Osman (ra) da dedi ki; "şüphesiz Rasulullah (sav) kendisine birşey nazil olduğu zaman etrafında bulunan yazıcıları çağırır ve; "Bunu, içerisinde şunların zikredildiği sûreye koyunuz" diye buyururdu. Ve yine kendisine birçok âyet-i kerimeler nazil olduğu zamanda; "Bu âyetleri, içerisinde şunların zikrolunduğu şu sûreye dahil ediniz" buyururdu. Enfal Sûresi, Medine'de nazil olan ilk sûrelerdendir. Berâe Sûresi ise, Kur'an-ı Kerim'de nazil olan en son sûrelerdendir. Enfal Sûresi'nin kıssası ile Berâe Sûresi'nin kıssası birbirine benzer. Ve Rasulullah (sav), Berâe Sûresi'nin Enfal'den olduğunu beyan etmeden vefat etti. Ben de bu sûreyi Enfal'den zannederek, onun peşi sıra zikrettim ve aralarına besmele koymadım." Ayrıca bu hadisi Tirmizi, hasen bir derece ile rivayet etmiştir.
3. Berâe Sûresi'nin başına besmele yazılmamasının üçüncü nedeni ise, Harice, Ebu İsmet ve başkalarının görüşüdür: "Hz. Osman (ra)'ın zamanında Kur'an-ı Kerim yazıldığında Berâe ve Enfal sûreleri hakkında sahabelerin bir kısmı; "Enfal ve Berâe sûreleri bir sûredir" derken diğer bir kısmı "iki ayrı sûredir" demiştir. Bu nedenle bu iki sûre "ayrı ayrı sûrelerdir" diyenler dolayısıyla aralarında bir boşluk bırakılmış, "aynı sûrelerdir" diyenler
nedeniyle de besmele zikrolunmamıştır." Nitekim bu iki görüşün sahipleri bu uygulamaya razı olmuşlar ve hüccetleri Kur'an'da sabit olmuştur.
4. Dördüncü görüş ise Hz. Ali (ra)'a dayanmaktadır. İbn Abbas (ra), Ali bin Ebi Talib'e şöyle sorduğunu haber vermiştir:"Neden Berâe sûresinin başında "Bismillahirrahmanirrahim" yazılmadı. O da: "Çünkü, besmele emandır. Berâe sûresinde eman verme yoktur, kılıç vardır" dedi."Bu mânada ayrıca, Müberred ve Süfyan bin Uyeyne'den de hadis rivayet olunmuştur. Nitekim Berâe Sûresi bir gazab olarak nazil olmuştur. Besmele rahmettir. Rahmette ise eman vardır. Ancak bu sûre münafıklar ve kılıç (savaş) hakkında nazil olmuştur. Münafıklara eman verme yoktur. Kılıcın ferman olduğu yerde eman olmaz.
5. İmam Kurtubi ise şöyle demektedir: "Besmelenin yazılmama nedenlerinde sahih olan, Cebrail (as)'in bu sûrede besmeleyi getirmemesidir. Çünkü, Bismillahirrahmanirrahim'i Cebrail (as) getirmekteydi, Allah Rasulü (sav) değil. Cebrail (as)'ın bu Sûre'-de besmeleyi getirmemesi nedeniyle bu sûrenin başına besmele yazılmamıştır." Kuşayrî'de aynı görüşü bildirmektedir.
Öyleyse beş sebepten dolayı "Besmele" Tevbe Sûresi'nin başında zikrolunmamıştır. Özetle bunlar;
1.Ahitlere son verilmesi. Araplar ahitlerini bozmak istedikleri zaman besmeleyi yazmazlardı. Yüce Allah'ta bu sûreyi Arapların âdetine uygun olarak indirmiştir,
2.Hz. Osman (ra)'ın görüşü: Enfal ve Tevbe sûrelerinin tek sûre olduğu ve bunu Rasulullah (sav)'ın beyan etmeden vefat etmiş olması. Bu nedenle Hz. Osman (ra) bu iki sûreyi bir araya getirerek besmele zikretmeyip yedi sûreye dahil etmiştir.
3.Hz. Ali (ra)'ın görüşü: Tevbe sûresinde kılıcın (savaş emrinin) gelmesi, besmeleninse eman verme manasında olması
4.Harice ve Ebu İsmet'in görüşü. Allah Rasulü (sav)'in daha sahebelerinin "bu sûre tek sûre mi, yoksa iki ayrı sûre mi" diye ihtilaf etmeleri nedeniyle Enfal ve Tevbe sûreleri arasında bir boşluk bırakılarak besmelenin zikredilmemiş olması,
5. Kurtubî ve Kuşayrî'nin görüşü. Cebrail (as)'ın bu sûrede besmeleyi getirmemiş olmasıdır.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 18-12-2012, Saat:11:30 PM, Düzenleyen: karadamlalar.
General
RE: Şehid(inşaAllah) Abdullah Azzam-Tevbe Suresi Tefsiri
1 - 3. AYETLERİN TEFSİRİ

1-Bu, Allah ve Rasulü'nden, kendileriyle antlaşma yapılan müşriklere bir ihtardır.
2-Ey Müşrikler! Dört ay daha yeryüzünde serbestçe dolaşın.Allah'ı hiçbir şekilde aciz bırakamayacağınızı ve Allah'ın,kâfirleri mutlaka rezil ve rüsvay edeceğini de bilin.
3-Bu, Allah ve Rasulü'nün müşriklerden uzak olduklarına dair, büyük hac gününde, insanlara Allah ve Rasulü tarafından yapılan bir tebligattır. Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki, Allah'ı aciz bırakamazsınız. Kâfirleri can yakıcı bir azapla müjdele.



Sûre "beraat; ihtar" ile başlamaktadır; Tevbe Sûresi, hicretin dokuzuncu yılında nazil oldu. Tebuk gazvesinden bahsetmekte. Medine'deki insanların savaş karşısındaki konumlarını ve savaşa hazırlığı anlatmakta. Bu sûrenin bir bölümü Tebuk gazvesinden önce, bir bölümü de sonra nazil olmuştur. Tebuk gazvesi ise hicretin dokuzuncu yılında Recep ayında meydana gelmiştir. Bu gazve Rasulullah (sav)'in katıldığı son gazvedir.
Allah Rasulü (sav)'in katıldığı gazveler; Hicretin ikinci yılı Ramazan ayında Bedir gazvesi, Hicretin üçüncü yılı Şevval ayında Uhud gazvesi, yine Hicretin üçüncü yılında Beni Nadr gazvesi, daha sonra ise Beni Mustalık gazvesi ki bu gazvenin ne zaman vuku bulduğunda ihtilaf olunmuştur. Kimileri Hicretin dördüncü yılında derken, kimileri de Hicretin altıncı yılı demişlerdir. Hicretin beşinci yılı Şevval ayında Hendek gazvesi, Hicretin altıncı yılı Zilkade ayında Hudeybiye gazvesi, Hicretin yedinci yılı Muharrem ayında Hayber gazvesi, Hicretin sekizinci yılı, Mute gazvesi Cemaziyelevvel ayında, Ramazan ayında Mekke'nin fethi. Yine Hicretin sekizinci yılı Şevval ayında Huneyn gazvesi ve yine bu yılın sonlarında Taif'in kuşatmaya alınması. Hicretin dokuzuncu yılı Recep ayında da Tebuk gazvesi vuku bulmuştur.
Allah Rasulü (sav) rüyasında kendisini Kabe'yi tavaf ederek umre yaparken görünce 1400 veya 1500 ashabıyla birlikte yolculuk hazırlığına başladılar. Ve Hicretin altıncı yılı Zilkade ayında umre niyetiyle Mekke'ye doğru yola çıktılar. Allah Rasulü (sav)'in Kabe'yi tavaf niyetiyle Mekke'ye doğru geldiğini öğrenen Kureyş, ayaklanmaya başladı ve; "Muhammed'i buraya kesinlikle sokmayacağız," dediler. Allah Rasulü (sav) Hudeybiye mevkiine geldiğinde harem bölgesinin dışında kalan bir yerde konakladı. Namaz vakti geldiğinde harem bölgesinde namaz kılınıp tekrar çıkılıyordu. Böylece namazın ecri kat kat oluyordu.
Allah Rasulü (sav)'e; "Kureyş'in tavaf için gelenleri geri göndermeye ve Muhammed'i Kabe'ye sokmamaya" ilişkin kararlı tutumları ulaşınca şöyle buyurdu: "Yazıklar olsun Kureyş'e, harb onları yiyip tüketti. Ne olur yani benimle Arapların arasından çekilseler? Ne zarar ederler benimle Arapları başbaşa bıraksalar? Şayet beni yenerlerse emellerine ererler ve şayet ben onları yenersem topluca İslâm'a girerler. Eğer kendileri benimle savaşırlarsa kuvvetlerini korumuş olarak savaşırlar. Kureyş ne zannediyor? Beni hak ile gönderene yemin ederim ki, Allah bu emri üstün kılıncaya kadar ya da başım gövdemden ayrılıncaya kadar bu davadan vazgeçmeyeceğim."

Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Şehid(inşaAllah) Abdullah Azzam-Tevbe Suresi Tefsiri
Hudeybiye Olayları ve Şartları

Hudeybiye mevkiine varınca Rasulullah'ın Kusva isimli devesi çöktü. Kalkması için vurdular, kalkmadı. Orada bulunanlar; "Kusva çöktü, Kusva çöktü" dediler. Develerin verilen emre göre hareket etmemeleri ise devede bir ayıp ve kusur sayılır. Rasulullah (sav)de; "Hayır deve çökmedi ve çökmekte onun huylarından değildir. Onu, (Fil Vakası'nda) filleri hareketsiz kılıp durduran (yüce Allah) durdurmuştur" buyurdu ve şöyle devam etti; "Kureyş bugün bana hangi şeyle gelirse gelsin icabet ederim." "Tek tek bir takım insanlar gönderdiler." Urve İbn Mesud'u gönderdiler. Urve İbn Mesud, kör fakat zeki bir kimseydi ve Taif'in zengin liderlerindendi. Allah Rasulü (sav)'e şöyle dedi: "Ey Muhammedi Arabın ayak takımlarını topladın ve kavminle savaşmak için mi geldin?" Bu esnada elini Rasulullah (sav)ın sakalına uzatıyordu. Urve İbn Mesud elini her uzatmasında Muğire (ra) kılıcının ucuyla eline vuruyor ve "Rasulullah (sav)'in sakalına dokunma" diyordu. Bunun üzerine Urve İbn Mesud; "Bu kim?" diye sordu. "Muğire" dediler. Urve de; "Ey kötü huyların sahibi! Kötülüklerini gizledin mi?" dedi.
Muğire (ra) cahiliye zamanında yol kesici acımasız bir kimse idi. Erkeklerden oluşan bir grubu öldürmüştü. Urve İbn Mesud ise bunların diyetini ödemiş ve olayı kapatmıştı. Daha sonra Rasulullah (sav)'e bir başkasını Süheyl bin Amr'ı gönderdiler ve onunla şu şartlar kaleme alındı.
Birinci Şart: Müslümanlardan kim dininden yüz çevirerek Kureyş'e gidecek olursa, Kureyş onu kabul edecek. Fakat kim kâfirlerden müslüman olarak gelirse Rasulullah (sav) onu kabul etmeyecek.
İkinci Şart: Kabilelerden kim Rasulullah (sav)'e dahil olmak isterse ve kim de Kureyş'e dahil olmak isterse dahil olacaktı. Huzaa kabilesi Rasulullah (sav)'le, Bekr kabilesi de Kureyş'le beraber olmuştu.
Üçüncü Şart: İki taraf arasında on yıl süreyle savaş olmayacaktı.
Dördüncü Şart: Bu yıl Rasulullah (sav) umre yapmaksızın geri dönecek, ikinci yıl ise kılıcı kınında olarak umre yapacaktı.
Bu şartlardan dolayı müslümanlar üzüntüye kapıldı. Ömer (ra) bunu müslümanlar için bir musibet zannederek öfkelendi ve Rasulullah (sav)'e gelerek; "Ey Allah'ın Rasulü! Hak üzere olan biz değil miyiz?" dedi. Rasulullah (sav)'de; "Evet" diye buyurdu. Bunun üzerine Ömer (ra): "Bâtıl üzere olanlar onlar değil mi?" diye sordu. Rasulullah (sav) yine; "Evet" diye buyurdu. Ömer (ra): "Dinimizde neden zilleti kabul ediyoruz?" diye sorunca Rasulullah (sav); "Şüphesiz O, benim Rabbimdir ve beni darda bırakmayacaktır ve bu Rabbimin emridir. O'na kesinlikle isyan edemem" buyurdu. Evet, Rasulullah hükmü bildirmişti. Deveyi hareketsiz bırakıp hapseden, fil vakasında filleri hareketsiz kılıp hapsedendi ve deve Allah'ın emriyle çökmüştü. Ömer (ra), Ebu Bekir (ra)'ın yanına gidiyor ve ona: "Biz hak üzere olanlar değil miyiz? Onlar da bâtıl üzere olanlar değil mi?" diyor. Ebu Bekir (ra); "Evet" deyince; "Peki, neden dinimizde zilleti kabul ediyoruz?" diye soruyordu.
Ebu Bekir (ra)!... İslâm'a hiçbir tökezlemede bulunmaksızın giren tek kişi. Ömer (ra)'e şöyle cevap veriyordu; "Şüphesiz hak üzere olan odur. Her emir ve nehyinde ona itaat et." Bu esnada müslümanların acısını artıran ikinci bir hadise daha oluyordu. Rasulullah (sav)'in akdi "Bismillahirrahmanirrahim'le başlayarak yaz" buyruğuna Süheyl bin Amr; "ben Bismillahirrahmanirrahim'i tanımıyorum" diye cevap veriyor ve Rasulullah (sav)'in "Allah'ın ismiyle" veya "Ey Allah'ım senin adınla" ifadesine karşı çıkıyordu.
Bunun üzerine Rasulullah (sav): "Bu Allah Rasulü Muhammed'in üzerinde ahitleştiği akiddir" diye yaz deyince. Süheyl bin Amr buna da itiraz ederek; "Ben senin Allah Rasulü olduğunu kabul etmiyorum. Eğer bunu itiraf etseydim sana tabi olurdum" der ve; "bu Muhammed bin Abdullah'ın üzerinde ahitleştiği akiddir" diye yazılır. Durum bu haldeyken, Ebu Cendel (ra) kelepçelerle ayağı bağlı bir halde çıkar gelir. Süheyl bin Amr ise; "Ey Muhammed! Akid tamamlandı" der. Rasulullah (sav)'de; "Evet" buyurur. Ebu Cendel (ra)'de; "Ey Allah'ın Rasulü! Eğer beni onlara teslim edersen dinimde beni fitneye düşürürler" diye seslenir. Bunun üzerine Rasulullah (sav); "Sabret! Şüphesiz Allah sana ve seninle birlikte olanlara bir çıkış yolu kılacaktır" buyurur.
Rasulullah (sav) sahabelerine kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını emreder. Sahabeler ise oldukları yerde kalırlar. Allah Rasulü (sav) Ümmü Seleme'nin yanma girer ve "kavim helak oldu, bunlar helak oldu, bana asi oldular" der. Bunun üzerine Ümmü Seleme (r.anhe) derki; "Ey Allah'ın Rasulü! Kalk, sen kurbanını boğazla, saçını tıraş et, onlar sana tabi olacaktır." Rasulullah (sav)'de kalkıp tıraş olarak kurbanını kesince sahabeler kendisine tabi oldular.
Rasulullah (sav) Hudeybiye'den dönünce kendisine; "Sana apaçık bir fetih verdik" âyet-i kerimesi nazil oldu. Bu âyet-i kerime ile Hudeybiye antlaşması Peygamberimiz (sav) için apaçık bir fetih olur ve Fetih Sûresi'nde şu müjdeler yer alır:
"Allah, size elde edeceğiniz daha birçok ganimetler vaad etmiştir. Şimdi ise mü'minlere bir delil olsun, sizi de doğru yola şevketsin diye, bu ganimetleri (Hayber ganimetini) hemen vermiş ve insanların elini sizden çektirmiştir.
Ayrıca, henüz gücünüzün yetmediği, fakat Allah'ın ilmi ile kuşattığı başka ganimetler de vardır." (Fetih/ 20-21)
Bu âyet-i kerimeyle yüce Allah mü'minlere Fars ve Rum'u vaad ediyordu. İnşallah tamamı izah olunacak.
Rasulullah (sav) Medine'ye ulaştığında Zilhicce ayı'ydı. Bu ayda Rasulullah (sav) Medine'de kaldı. Daha sonra Hayber'in fethine yöneldi. Bu cihada Hudeybiye'de bulunmayanların katılmasına müsaade etmedi. Hayber cihadına katılma sadece Hudeybiye'de bulunanlara aitti. Çünkü Hayber'in fetih olunacağı Kur'an-ı Kerim'in işaretleriyle sabit olmuştu ve Rasulullah (sav) Hayber'i fethederek taksimde bulundu. Bir kısmını yahudilere ekinlerin yarısını vermek üzere haraç arazisi olarak bıraktı. Diğer bir kısmını da sahabeler arasında taksim etti. Toplam 1800 pay olmuştu. Sahabeler (r.anhum) bin dört yüz kişi idiler. İki yüz kişi atlıydı ki, bunlar iki pay atları, bir pay da kendileri için olmak üzere üç pay aldılar. Piyade olanlar ise tek pay almışlardı. Netice itibariyle bin iki yüz payı piyadeler, altı yüz payı da süvariler almışlardı.
Ebu Basir, Mekke'den Medine'ye kaçtı. Bunun üzerine Kureyş'liler onu teslim almaları için iki adam gönderdiler. Bu iki kişi Rasulullah (sav)'e gelerek, anlaşma gereği Ebu Basir'in kendilerine teslim edilmesini talep ettiler. Rasulullah (sav)'de, Ebu Basir'i onlara teslim etti. Ebu Basir'de; "Ey Allah'ın Rasulü! Beni onlara geri veriyorsun. Beni dinimde fitneye düşürecekler" dedi. Rasulullah (sav)'de; "sabret, şüphesiz Allah sana ve seninle beraber olanlara bir çıkış yolu kılacaktır" buyurdu.
Ebu Basir, iki kişiyle geri döner. Yolda o iki kişiden birisi hurma bahçelerinden birine hurma yemeye gider, diğeri ise kılıçla Ebu Basir'in yanında oturmaktadır. Ebu Basir ona; "kılıcına bakabilir miyim?" der ve kılıcını kaptığı gibi o müşriğin kafasını uçurur. Daha sonra diğerine hücum eder, o ise Medine'ye kaçar ve "Ey Muhammedi Bu adam -Ebu Basir- bize şöyle şöyle yaptı" der. Rasulullah (sav)'de ona; "vay annesinin haline, bu bir savaş gelberisi... Başkaları da ona uyarsa" der. Ebu Basir'in elinden kurtulan bu adam Kureyş'e döner. Ebu Basir ise Allah Resulü (sav)'in yanına dönmez. Deniz sahilindeki Yembu el-Iys mevkiine gider ve oraya yerleşir. Tek asker ve tek komutandan oluşan tek kişilik bir ordu kurar. Artık, komutan da, asker de tek kişilik ordu olan Ebu Basir'dir. Mekke'deki müslümanlar Ebu Basir'in el-Iys mevkiine gittiğini işitirler. Daha sonra Ebu Cendel de ona katılır. Ebu Cendel'den sonra bir grup daha katılır ve Kureyş'e giden kafilelerin yollarını kesmeye başlarlar. Her kafile geçişinde iki veya üç kişi çıkar ve kafileye hücum ederler. Kafilede bulunanların bir kısmı kaçar, bir kısmı öldürülür ya da mallarıyla yakalanırlar. Artık Kureyş'e giden Mekke yolu kapanmıştı. Ticaretleri işlemez olmuştu. Bunun üzerine Kureyş Allah Resulü (sav)'e gelir ve; "bunları kabul et ve bizleri şerlerinden kurtar" talebinde bulunmak zorunda kalır. Evet, bir avuç müslüman koca bir beldenin tamamını tehdit edebiliyor, kâfirlerin tamamını korkularıyla titretebiliyor, ürpertebiliyordu. Hangi toplulukta olursa olsun ölümden korkmayanlara hayat bağışlanır. Allah Resulü (sav), Ebu Basir'e mektup gönderiyor ve cemaatiyle birlikte kendisine gelmelerini emrediyordu.
Ebu Basir, Kureyş'lilere karşı birçok çatışmalara girmiş, bir kısmını öldürmüş, bir kısmını yaralamış ve kendisi de birçok yaralar almıştı. Ebu Basir aldığı ağır yaralardan dolayı yatıyordu. Allah Resulü (sav)'in mektubu Ebu Basir'e ulaştığında Ebu Basir ölüm döşeğinde idi. Allah Resulü (sav)'in mektubunu göğsü üzerine koydu ve ruhunu teslim etti. Böylece müslüman olanlara iade şartı da ortadan kalktı.
Hudeybiye antlaşmasının neticesinde ne olmuştu? Bekr kabilesi Kureyş'in safına, Huzaa kabilesi de Allah Rasulü'nün safına katılmıştı. Bekr ve Huzaa kabilesi arasında eskiden gelen bir düşmanlık vardı. Ve bir gece Bekr kabilesinin lideri Halid bin Muavi-ye ed-Deyli, Huzaalılara el-Vetir diye bilinen bir su kenarında saldırdı ve bir kısmını öldürdü. Kureyşliler de ona silah ve asker yardımında bulundu. Amr İbn Salim el-Huzai'de Rasulullah (sav)'e kaçtı. Rasulullah (sav)'e geldiğinde mescidin avlusunda durdu ve şu şiiri okudu:
"Ey Rabbim! Muhammed'i yardıma çağırıyorum Bizim ve onun babası eski dostturlar.
Sizler çocuklarımız, bizler büyükleriniz gibiyken; Bir araya geldik ve ahdi bozmadık...!
Şüphesiz Kureyş sana verdiği vaatte durmadı, Yaptığın antlaşmayı boşa çıkardı.
Çağrıma kimsenin gelmeyeceğini zannettiler; Onlardır azınlık olan reziller...!
Geceleyin Vetir suyunda bize baskın düzenlediler, Rükuda ve secdede bizleri katlettiler."
Allah Resulü (sav) buna cevaben; "Ey Amr ibn Salim! Yardım olunacaksınız" diğer bir rivayete göre ise: "Beni Kâb'a yardım etmezsem yardım görmeyeyim" buyurdu.
Daha sonra Allah Resulü (sav) onlara, Ebu Süfyan'ın ahdi yenilemek için geleceğini haber verdi. Bu esnada da Ebu Süfyan'ın kızı, mü'minlerin annesi.Ümmü Habibe'nin yanına geldi ve yatağının üzerine oturdu. Ümmü Habibe (r.anhe) ise babası Ebu Süfyan'ın altından yatağı çekti. Ebu Süfyan da: "Ey kızım! Yatağı bana mı, yoksa beni yatağa mı layık görmedin?!" deyince, Ümmü Habibe (r.anhe): "Hayır! Bu Allah'ın Rasulü (sav)'in yatağıdır. Sen ise müşriksin ve necissin" der. Evet, kızı kendi babasına, Mekke'nin liderine böyle hitap ediyordu. Ebu Cehil'in ölümünden sonra Mekke'nin liderliğine getirilmişti. Ve ona verilen cevap: "Sen necis bir müşriksin..." Evet. İşte mü'minde olması gereken iman ve akide budur.
Günümüzde ise, müslüman kardeşine karşı dinsiz veya ırkçı ya da daha değişik gayr-i İslâmî vasıflarda bulunan babalar (!) desteklenmekte. İslâm davetçisi güzide şahsiyet sahibi müslümanlar değil. Evet, iman nerede? Nerede mü'minlerin birbirlerine olan düşkünlüğü ve kenetlenmeleri? "Onun nimetiyle kardeşler oldunuz' (Alî-İmran, 103)
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Şehid(inşaAllah) Abdullah Azzam-Tevbe Suresi Tefsiri
Mekke'nin Fethi

Allah Resulü (sav) Mekke'nin fethinde bulundu. Hicri sekizinci yılın Ramazan ayında Mekke fetholundu. Hicretin sekizinci yılının Şevval ayında Huneyn gazvesi için Hevazin'e hareket etti. Daha sonra ise Taif muhasara altına alındı. Mancınıklarla taşlandı. Ebu Davud'un Makhûl'den yaptığı rivayete göre, Rasulullah (sav) Taif 'te mancınık kullanmıştır. Siyret'te mancınık fikrinin Selman el-Farisi (ra)den geldiği belirtilmektedir. Bu cihadda birçok sahabi gözünden yaralanmıştı. Bunlardan birisi de Ebu Süfyan idi. -Ebu Süfyan müslüman olmuş ve bu cihada katılmıştı- Ebu Süfyan çıkan gözünü elinde tutarak Allah Rasulü (sav)'in yanına gelir ve: "Ey Allah'ın Rasulü! Katade bin Numan'ın gözünü yerine koyduğun gibi benim gözümü de yerine koy" der. Katade bin Numan'ın gazvelerin birinde -zannediyorum Hayber olsa gerek-gözü çıkmıştı. Çıkan gözünü elinde tutarak Peygamber (sav)'e gelmişti ve Peygamberimiz (sav)'de gözünü yerine koyup meshettikten sonra o çıkan göz sağlam gözünden daha iyi görür olmuştu. Evet, Ebu Süfyan da Rasulullah (sav)'e gelmiş aynı talepte bulunuyordu. Rasulullah (sav) ona: "Ey Ebu Süfyan! Dilersen gözünü yerine koyayım. Yok eğer dilersen gözünü yerine koymayayım da gözünden dolayı şanı yüce Allah'tan sevab alasın" der. Evet, gerçekten çok zor bir seçenek arasında bırakılmıştı. Ya gözünü, ya da gözünden dolayı yüce Allah'tan sevabı tercih edecekti. İslâm'ı kemâle eren Ebu Süfyan elinde tuttuğu gözünü ayağının altına alarak eziyor ve; "Ben yüce Allah'ın vereceği sevabı tercih ediyorum" diyordu. Ebu Süfyan müslümanlığında samimiyete ermişti. Fakat sonu ne oldu? Çok yaşlanmış ve yaşı sekseni aşmıştı. Yermuk gazvesine gitmiş ama savaşmaya güç yetiremediğinden dolayı kadınlarla birlikte en arkalarda duruyordu. Kadınların ve kendisinin elinde âsâ bulunuyordu. Bununla savaştan geri dönen müslümanların yüzlerine savaşa tekrar dönmeleri için vuruyorlardı. Böylelikle Yermuk gününde savaştan kaçan müslümanları saflarına geri gönderiyorlardı.
Allah Rasulü (sav), Tebuk gazvesinden dönmüştü, kendisine "Allah ve Rasulü'nden kendileriyle anlaşma yaptığınız müşriklere bir ihtardır" diye başlayan "Berâe: Tevbe" Sûresi nazil olmuştu.

Eski Cahiliye İle Çağdaş Cahiliye Arasındaki Fark

Hicretin sekizinci yılı Mekke fetholunmuş ve Kabe putlardan temizlenmişti. Rasulullah (sav) Mekke'ye salih ve takva sahibi Utâb bin Useyd'i emir tayin etti ve o yıl insanlara haccı Utâb bin Useyd yaptırdı. Hicretin dokuzuncu yılında ise, Rasulullah (sav), haccı müşriklerden ve çıplak tavaf yapanlardan temizlemek istedi. Zira müşrikler Kabe'yi çıplak tavaf ediyorlar ve şöyle diyorlardı: "Bizler kendileriyle Allah'a isyan ettiğimiz elbiselerle Kabe'yi tavaf etmeyiz." Yanında parası olan müşrikler mutaassıp Kureyşlilerden elbise kiralıyor ve kiraladığı bu elbise ile tavafını tamamladıktan sonra onu geri iade ediyordu. Kureyşlilerden elbise kiralayacak kadar parası olmayanlar ise Kâbeyi çıplak olarak tavaf ediyorlardı. Fakat eski cahiliye çıplaklığı ile günümüzdeki çıplaklık farklı. Eski çıplaklık dindarlıktan meydana geliyordu. Çünkü şeytan onlara vesvese veriyor ve; "giyerek Allah'a isyan ettiğiniz elbiselerle Kabe'yi nasıl tavaf ediyorsunuz" diyordu. Ayrıca eski cahiliye çıplaklığında kadın-erkek karışıklığı olmuyordu. Erkekler gündüzleri, kadınlar ise karanlık bastıktan sonra geceleri tavaf yapıyorlardı. Böylece çıplak olarak kadın erkek karışıklığı önleniyordu. Cahiliye kadınlarından biri çıplak olarak tavaf ederken şöyle diyor:
Bugün benim vücudumun bir bölümü
Veya tümü görünmüş olabilir.
Fakat ben görünene bakmayı helal görmüyorum!
Evet işte eski cahiliye böyle idi. Fakat bugün Tunus lideri Habib Burgibe ve oğlu Habib'in cahiliye anlayışları eskisinden çok daha ileri bir safhadadır. La havle vela kuvvete illa billah. Şayet kâfirlere lanet okumak caiz olsaydı ben bunlara lanet edecektim. Çünkü kâfirin de tevbe edeceği umulur. Fakat Habib Burgiba ümmetin icmaı ile kâfirdir. Tevbe etmesi de uzaktır. Tabi Allah'ın rahmetinden ümit kesilmez. O'nun için imkansız bir şey söz konusu değildir. Bunların şu an kâfirliği kesindir. Şeyh Abdullah Bin Bazz; gazete ve dergilerde kâfir olduklarını ilan etmiştir. Çünkü Burgiba, Kur'an-ı Kerim'de "tüyleri ürpertecek derecede hurafeler vardır" demiştir. Öyle görünüyor ki bu adam mecnun. Bir defasında televizyonda şunları söylemiştir: "Doktorlar bana sen kısır kalacaksın, çocuğun olmayacak. Zira yumurtan bir tane dediler. Ben bilmiyorum bu oğlum nereden geldi." Bu bir delilik değil mi? Deliliğin nice çeşitleri vardır. İşin garibi Burgiba bunları anlatırken oğlu, televizyona tahammül edememiş, televizyonu kırmıştır. Karısı Vesile de onu bırakıp ABD'ye gitmiş. Şimdi oralarda hatıralarını anlatmaktadır. Ya oğlu... O da "Sıfır Ahlak Merkezi" isminde bir çıplaklar kampı açmış. Kapısına da "buraya ancak anadan üryan erkek ve kadınlar girebilir" diye yazmıştır.
Evet elbetteki buraya ahlakın zerresine sahip olan gelmeyecek. Ahlaksızlar gelecektir. Soyunup içeri dalacaklardır.
Görüldüğü gibi eski cahiliye döneminde yaşayanlar daha kişilikli, iffetli ve ağır başlı idiler. Cahiliye şairlerinden Anter bin Şeddad bir şiirinde şöyle der:
Komşum bana görünürse kapatırım gözümü Komşum örtünceye kadar meskenin kapısını
Yine Mecnun diye bilinen Kays bir gün Leyla'ya; "Bana bir öpücük ver" der. Müşrik kadınsa onun bu isteğini reddederek; "Hayır olmaz" diye cevap verir. Bunun üzerine Kays: "Vallahi eğer bana icabet etseydin kılıçla senin boynunu vururdum" der. Eski cahiliye böyleydi. Onlarda müşrik olmalarına, çıplaklıklarına rağmen bir haysiyet ve iffet duygusu vardı...
Hâtib bin Ebi Belta'dan Kureyş'e mü'minlerin gizli halini beyan eden mektubu götüren kadını yakalamaları için Allah Rasulü (sav) Hz. Ali ve Zübeyr'i (r.anhuma) gönderiyor ve bu iki büyük sahabi o kadına yetiştiklerinde ona: "Mektubu çıkar" diyorlardı. Kadın da kendisinde böyle bir mektubun olduğunu inkar ediyor ve; "Bende herhangi bir mektub yok" diyordu. Bunun üzerine Hz. Ali (ra): "Ya mektubu çıkarırsın ya da elbiseni soyarız" tehdidinde bulunuyordu. Evet, müşrik kadını açmakla tehdit ediyordu..!
Hind, Fetih senesinde Rasulullah (sav)'e beyat için geldiğinde; Allah Rasulü (sav) ona şu âyet-i kerimeyi okur;
"Ey Peygamber! Mü'min kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmamak, hırsızlık etmemek, zina işlememek, evlatlarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir yalan düzüp getirmemek ve iyilik hususunda karşı gelmemek üzere sana beyat etmek için geldiklerinde onların beyatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan mağfiret dile." (Mümtehine, 12)
Hind, bu âyet-i kerimeyi işitince hayret içerisinde: "Ey Allah'ın Rasulü hiç hür kadın zina eder mi?" diye sorar. Onların cahiliye müşrikleri olmalarına rağmen bir ahlâk anlayışları vardı. Mısır'ın inkılapçı çağdaş (!) lideri Abdunnasır'a bakın... Müslüman Kardeşlerden gençlerle müslüman kadınları tutuklatıyor ve müslüman gençlerin önünde polislere müslüman kadınlara tecavüz ettiriyordu.
İki öz erkek kardeşe, hapishanede askeri cezaevi müdürü Hamza el-Besyûni tarafından birbirlerine tecavüz etmeleri emrediliyordu. Evet, bunların ikisi de erkek kardeş... Birisi erkek diğeri kız kardeş değil... Hapishanelerde nice müslüman hür kadınlar kirletilmiş, iğrenç muamelelere tabi tutulmuşlardır. Zeyneb el-Gazali, "Zindan Hatıraları" isimli kitabında şunları anlatıyor; "... Öyle ki ayakta durmaya güç yetiremiyordum. Ayağa kalkmak istediğim zaman Hamide Kutub'a (Seyyid Kutub'un kız kardeşi) dayanarak duruyordum. Abdest almam için beni kaldırıyordu. Beş yıl zindanda kaldım ve doğru dürüst beş dakika uyuyamadım. Günlerden bir gün Hamza el-Besyûni ile birlikte bir polis geldi. Hamza el-Besyûni ona; "haydi gir, başla" diyordu. O polis ise duraklıyordu. Bir daha ona "gir" diye emredince ağlamaya başladı ve kaçtı. Arkasından bir başka polisi getirdi ve ona hücreme girmesini emretti. Onların polise bana saldırmasını emrettiğini anladım ve polis hücreme girip; "ey Hacı" diye seslendiğinde, Allah'a sığınarak ayağa kalktım ve gırtlağına sarıldım. Boğazını o kadar sıktım ki ellerimin arasında bir bez parçası gibi olmuştu. Bıraktığımda bir portakal tanesi gibi yere yuvarlandı." Daha sonra öğrendim ki, ayakta durmaya güç yetiremeyen Zeyneb Gazali'nin elleri arasından polis ölü olarak yere düşmüş. Zeyneb Gazali zindanda polisi öldürmesini şöyle anlatıyor; "Yüce Allah o an bana güç verdi ve yardım etti. Ben de zindanda o vahşiyi ellerimle boğarak öldürdüm!"
İşte günümüz çağdaş (!) cahiliyenin ahlâkı...! İlericilerin (!) ilke ve inkılab sahihlerinin ahlâkı...!
Hafız Esad...! İnkılapçı lider...! İşte ahlâkı; "Şam yakınlarındaki, Tedmur Hapishanesinde yeni yetişkin, tertemiz kız çocuklarına tecavüzler ettirerek hamile bıraktırır... Tertemiz iffet numunesi mü'mine kadınlar Tedmur Hapishanesi'nden müslüman mü-cahid gençlere;
"Karınlarımızdaki çocuklar büyümekte, gelin hapishaneyi üzerimize yıkın da bu ayıplar vücuda gelmeden ölelim..." diye mektuplar göndermişlerdir.
İşte eski cahiliye ahlâkı ve yeni cahiliye ahlâkı... Karşılaştır, iki cahiliye ahlâkını... Bir tarafta komünist, inkılapçı, kavmiyetçi, demokrat vb. cahiliyeleri, diğer tarafta da eski cahiliye anlayışları...!
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Şehid(inşaAllah) Abdullah Azzam-Tevbe Suresi Tefsiri
Hz. Ali Kırk Âyet-i Kerime İle Birlikte Hac Kafilesine Yetişiyor

Allah Rasulü (sav) Kabe'yi çıplaklar ile ve müşriklerden temizlemek istemişti ve kendisine, Tevbe sûresinin kırk âyet-i kerimesi nazil olmuştu. Rasulullah bu âyetleri Hz. Ali (ra) ile birlikte Hz. Ebû Bekir'in emirliğini yaptığı hac kafilesine gönderdi ve Ali'ye dört hususu hacılara ilan etmesini emretti. Rasulullah (sav), Ebu Bekir'i hac emiri tayin etmişti. Fakat sûreyi Hz. Ali (ra)'e vermişti. Nazil olan bu kırk âyetin okunması ve taşınmasında Hz. Ali (ra)'ın seçilme nedeni; Araplar aralarındaki bir ahdi bozmak istedikleri zaman bunu ya bizzat kendileri, ya da kendi ailelerinden birine ibraz ettirirlerdi. Rasulullah (sav)'de, Arapların bu adetinin gereği aleyhte herhangi bir hüccet olmaması için ilan, hac emiri olması itibariyle Ebu Bekir (ra)'ın hakkı olduğu halde onu Hz. Ali (ra)'e vermiş ve ona ilan ettirmişti. Ebu Bekir (ra) yolda Ali (ra)'yi görünce, kendisi hakkında emirlikte herhangi bir küsurundan dolayı vahiy geldiğini zannederek korktu ve Ali (ra)'e "emir olarak mı geldin yoksa memur olarak mı?" diye sordu. Ali (ra)'de: "Memur olarak geldim." Hac'da ilan edilmesi gereken dört şey şunlardı:
Tirmizi, Zeyd bin Nefi'in Ali (ra)'e şöyle sorduğunu rivayet ediyor; "Hac'da, hangi şey ile gönderilmiştin?" Ali (ra)'te; "Dört şey ile gönderilmiştim: Kabe'nin çıplak olarak tavaf edilmemesi, Rasulullah (sav) ile kendi aralarında ahid bulunanların anlaşmalarının, ahid sürelerinin bitimine kadar geçerli olduğu, buna mukabil antlaşmalı olmayanlara da dört ay mühlet verildiği, İslâm'ı reddederek mü'min olmayan hiç bir kimsenin Cennet'e giremeyeceği, bu yıldan sonra hiçbir müşriğin Hacc edemeyeceği ve Kabe'yi tavafta bulunamayacağıdır. Allah Rasulü ile kendi aralarında ahid bulunmayan müşriklere ise dört ay süre tanınmıştı."
Bu hadise, Hicretin dokuzuncu yılı Zilhicce ayında gerçekleşti. Hz. Ali (ra) Hacc-ı Ekber gününde ya arefe günü ya da Kurban bayramının ilk günü ki bunun arefe günü mü yoksa bayramın ilk günü mü olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir, bu dört hususu tebliğ etmiştir. Terviye gününde, arefe gününde ve Zilhiccenin on ikinci gününde tebliğde bulunmuştur. "(Bu) Allah ve Rasulünden, kendileriyle anlaşma yaptığınız müşriklere bir ihtardır" Yani, müşriklerle yapılan tüm anlaşmalar son bulmuş, hükümlülüğünü yitirmiştir.
"... Yeryüzünde dört ay süreyle dolaşın..." Yani, Zilhiccenin onundan, Rebıus'sâni'nin onuna kadar. Bu süre müşriklere tanınan son mühlettir. Bu dört ay süreyle istedikleri yere gidebilecekler ve kimse onlara bir kötülükte bulunamayacak, onlarla savaşılmayacak ve emniyette olacaklardır. Dileyen bu süre içerisinde Arap Yarımadası'ndan çıkabilecek, dileyen savaşmak istiyorsa, savaşa hazırlanabilecekti. Tüm bunlar için kendilerine dört ay süre tanınmıştı. Dört ay sonra ise müşriklere karşı savaşın başlayacağı ilan ediliyordu. İşte bu şekilde büyük Hacc günü tüm müşriklerin anlaşmaları, Hicretin dokuzuncu yılında iptal edilmiş oldu.
Yüce Allah'tan kendim ve sizler için mağfiret taleb ediyorum
Daha önce Berâe veya Tevbe Sûresi'nin birçok ismi olduğunu söylemiştik. Fâdıha ve Buhûs gibi. Tevbe Sûresi'nin Buhûs diye de isimlendirilmesinin nedeni, münafıkların ayıplarını araştırması dolayısıyladır. Tabiinlerden biri Mikdat bin Esved (ra) hakkında şöyle bahsetmektedir; Mikdat'ı Humus'ta bir kuyumcu dükkanı önünde oturak üzerinde otururken gördüm. Vücudu oturağı aşıyordu çünkü kendisi de şişmandı. Ben de, Mikdat'a; "Bu yıl gazveye gitmesen olmaz mı? Ne de olsa sünnettir" dedim. Bunun üzerine Mikdat bin Esved (ra); "Buhûs Sûresi (cihaddan geri kalmayı) çirkin gördü. Tevbe Sûresi bu hali reddetti" buyurdu. Halbuki, o zaman cihad Mikdat bin Esved'e ve diğer sahabilere farz-ı ayn değil, farz-ı kifaye idi. Çünkü, bu gazve müslümanların gasp edilmiş topraklarını kurtarmak için değil, yeni fetihler için olacaktı. Buna rağmen Mikdat bin Esved (ra); "Münafıkları ortaya çıkaran Buhûs sûresi cihaddan geri durmayı reddediyor" diyordu.
Tevbe Sûresi tamamen Medeni'dir. Kur'an-ı Kerim'in son nazil olan sûrelerindendir. Kur'an-ı Kerim'de, en son nazil olan cihad âyetleri Tevbe Sûresi'ndedir. Bu nedenle, İslâm cihadının nihai kesin hükümleri Tevbe Sûresi'nden alınmalıdır.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Şehid(inşaAllah) Abdullah Azzam-Tevbe Suresi Tefsiri
Tevbe Sûresinin Bölümleri:

Enfal Sûresi, Bedir'den sonra hicretin sekizinci senesinde nazil olmuştur. Tevbe Sûresi ise, hicretin dokuzuncu yılında Tebuk gazvesinden önce, sonra ve gazve esnasında nazil olmuştur. Tebuk gazvesi de, Hicretin dokuzuncu yılı Recep ayında olmuştur. Bu nedenle Tevbe Sûresi'ne baktığımızda onun altı bölümden oluştuğunu görürüz.

Birinci Bölüm:

Birinci âyetten yirmi sekizinci âyete kadar olan bölümdür. Bu bölümün tamamında Arap Yarımadası'ndaki müşriklere savaş ilan edilmekte ve ilişkilerin kesildiği, antlaşmalara son verildiği ve kendilerine dört ay süreli barış tanındığı bildiriliyor. Müslüman toplumun önemli bir kesiminin vicdanında o gün, iman zayıflığı dolayısıyla müşriklerle olan ilişkiler tamamen kopmamıştı. Bu âyetlerle, müşrikler ile olan ilişki ve bağlar tamamen kesilmiş oldu. Birinci âyetten yirmi sekizinci âyete kadar müşriklere şiddetli hamleler yapılmaktadır.

İkinci Bölüm:

Sûrenin bu bölümünde ise, kitap ehline şiddetli hamleler yapılmaktadır. Kitap ehliyle savaşmayı gerekli kılacak objektif tarihi ve inanç kaynaklı sebepler sıralanmaktadır. Sûrede inanç ve tasarruflarının bozulduğu bildiriliyor. Müslümanların akrabaları, hemşehrileri olan müşriklerle ilişkileri ve akrabalık bağları bulunduğundan onlara karşı savaşmaları o kadar kolay değildi. Ehli kitaba karşı savaşma hususunda da mü'minlerin içinde bir takım çekinme duygulan bulunuyordu. Onlar şöyle düşünüyorlardı. Kitab ehliyle nasıl savaşılabilirdi? Onlar bir kitaba ve İsa (as)'a iman ediyorlardı...! Kur'an-ı Kerim, işte bu konuyu açıklıyor ve onlarla savaşın kaçınılmaz olduğunu belirtiyordu. Zira kişi karşısındakinin kâfir olduğuna kesin olarak hükmetmediği sürece onunla savaş yapamaz ve ona karşı şiddetli olamazdı. Günümüzde de bazı kardeşlerimiz şöyle demekte: "Komünistlerin -veya İslâm dışı ideoloji sahiplerinin- merkezlerine yönelik saldırılarda bulunabilir miyiz? Zira oralarda da ezan okunmakta ve beş vakit namaz kılınmaktadır. Hatta, onlardan bazılarını o merkezlerde namaz kılarken görmekteyiz. Peki onlarla nasıl savaşabiliriz? Çünkü aralarında müslümanlar bulunmakta ve bizler, onlarla savaşırken müslümanları da öldürebiliriz."
Bu konu fıkhi olarak tüm boyutlarıyla açıklanmadığı sürece bu tür kimselerle savaş konusunda tereddütler kaybolmayacaktır. Bu nedenle fıkhi olarak diyorum ki, müslümanlardan gayr-i İslâmî ideolojik merkezlerde bulunan kimselerle savaşmak vaciptir. Zira bu kimseler, o tür yerlerde bulunmak suretiyle "baği" hükmüne girmişlerdir. Çünkü bu tür merkez ve gruplar her fırsatta müslümanlara saldırmaktadırlar. Müslümanların mallarını, ırzlarını ve kanlarını heder etmektedirler. Bu şekildeki saldırgan kimselerin bertaraf edilmesi -müslüman dahi olsalar- cumhur fukahaya göre farzdır. Bu kimselerin o yerlerde isteyerek gereği bulunmuş olmalarıyla, zorla getirilmiş olmaları arasında, onlarla savaş açısından fark yoktur.
Bu tür İslâm dışı merkezlerde, ya da kurum veya kuruluşlarda vazife alan kimselerin görevi nedir? Görevleri küfrü korumaktır. Afganistan'da bulunan komünist merkezleri Rusya'nın çıkarlarını korumak için müdafa etmektir. Mücahidlere giden yolları kesmektir. Bunlar o görevlere zorla getirilmiş olsalar dahi, bu kimselerle savaşmak farzdır.
Bu mevzuda yazdığım kitapta cebren getirilmiş olsalar dahi bu tür yerlerde bulunan kimselerle savaşmanın farz olduğunu bildiren dokuz sebep zikrettim. Bizler, bu kimselerin müslümanlar olduklarını ve o yerlerde bulunmaya mecbur bırakılıp zorlandıkları için kâfirlerin saflarına karıştıklarını bilsek dahi yine de onlarla savaşmak farzdır. Aksi halde orada bulunan müslümanlar dolayısıyla müşriklerle savaşı terk edersek, mücahidlerin yolları kesilir ve her gün müslüman liderlerden öldürülenler olur. Allah'ın izniyle yeri geldiğinde bu tür kimselerle savaş konusuna tekrar tafsilatlı olarak döneceğiz.
Tatarların namaz kılmaları, oruç tutmaları sebebiyle onlarla savaşma hususunda tereddüte kapılan müslümanlara İbn Teymiye şöyle demekte: "Başımda Kur'an-ı Kerim olduğu bir halde beni onların arasında görürseniz beni de öldürün. Ta ki onlarla savaşın gerekliliği hususunda kalplerde bir şüphe kalmasın."
Netice olarak, birinci bölümde müşriklerle savaşın gerekliliği bildirilmekte ve müşriklere hamleler yapılmaktadır.
Şayet müşrikler, müslümanlardan esir düşenleri veya kadın ve çocukları bir kalkan olarak yanlarında tutarlarsa, İslâm âlimlerinin ittifakıyla kalkan olarak tutulan bu müslümanların ölmelerine sebep dahi olsa, müşriklerle savaşmak farzdır.
Onlarla yapılan bu savaş esnasında öldürülen müslümanlar için diyet de kefaret de gerekmez ve kıyamette onlar niyetleri üzere dirilirler.

Üçüncü Bölüm:

Bu bölümde ise; cihaddan geri duranlara tehditler savurulmakta, serzenişlerde bulunulmakta ve Cehennem azabı vaad olunmaktadır.
"Ey iman edenler! Size ne oldu ki; "Allah yolunda savaşa çıkın" denildiği zaman, yere çakılıp kaldınız?" (Tevbe, 38)
Bu bölüm hemen hemen sûrenin yarısını kapsamaktadır. Münafıkların sıfatlarını ve özelliklerini ortaya koymaktadır. "... onlardan Allah'a ahidlerde bulunanlar vardır..." ,"... onlardan Peygambere eza verenler vardır...", "...onlardan "bana izin ver ve beni fitneye düşürme" diyenler vardır...", "...onlardan (müslümanlara) zarar vermek, küfrü artırmak, mü'minlerin arasını açmak ve daha önce Allah'a ve Resulüne karşı savaşmış kimseleri beklemek için bir mescid inşa edenler vardır..."
Münafıkların özelliklerini ve sıfatlarım anlatan bu âyetler takriben sûrenin yansını oluşturmaktadır. Ve bu bölüm "el-Buhûs" diye isimlendirilmiştir. Çünkü bu bölümde münafıkların ayıpları anlatılmaktadır. İbn Abbas (ra) şöyle demekte; "Tevbe Sûresi'nin her âyeti nazil olduğunda bir takım insanların özelliklerini açıklıyor ve onlardan şöyle olanlar vardır, onlardan böyle olanlar vardır diye sıralıyordu. Öyle ki bizden hiç kimseyi bırakmaksızın sıralayacak zannettik." Nihai olarak münafıkların sıfatları ve hileleri beyan olunmuş, İslâm toplumuna nasıl karıştıkları, balon gibi şişirilmiş asılsız şeyleri nasıl uydurdukları, fesat ve bozgunluğu nasıl çıkardıkları ve müslümanları cihaddan nasıl alıkoyup vazgeçirdikleri izah olunmuştur.
Günümüz, İslâm coğrafyasının birçok kesiminde yapılan cihadlar hakkında uydurulan asılsız iddialar ve cihadın gereksizliği, düşmanın güçlülüğü yaygaraları bunun canlı örnekleridir.
Her ne kadar bu tür sözleri bir kısım ihlaslı müslümanlar da tekrar edip duruyorlarsa da, bu tavırlar münafıkların sıfatlarıdır. Aziz ve Celil olan Allah bizleri bu sıfattan insanlardan şiddetli şekilde sakındırmakta ve şöyle buyurmaktadır: "Eğer onlar sizinle beraber cihada çıkmış olsalardı, ancak bozgunculuk çıkarır ve sizi birbirinize düşürmek için aranıza fitne sokarlardı." (Tevbe, 47)

Burada asıl tehlike samimi müslümanlara değildir. Âyetin devamında; "içinizde onları dinleyenler de vardır" buyurulduğunda saf gençler için korkulmaktadır. Afgan cihadına Ürdün, Mısır, Hicaz bölgesinden gelen kalbi temiz gençler için tehlike beklenmektedir. Onları Peşaver'de yakalıyor, cihaddan geri koymak isteyen bu güruh zehirlerini kusuyor. Onlar da dönüp memleketlerine gidiyorlar. "Cihad bitti" diyorlar. Evet. Allah bu tür cihaddan geri dönenleri yoldan çıkaran insanları zalimler diye isimlendiriyor. İşte bu nedenle İslâm uleması; bozguncu haberler uyduranların, cihadın gerekliliğine şüphe düşürerek, cihadı terke teşvik edenlerin İslâm ordusuna katılmalarına halifenin veya cihad emirinin müsaade etmemesi gerektiğinde ittifak etmişlerdir. Çünkü bu tür insanlar yarardan çok İslâm ordusuna zarar verirler.
Nitekim bunlar "Afganlılar münafıktırlar, mücahidler şirk içindedirler, içlerinde bid'atler çokça yaygın haldedir" şeklinde yaygara koparmışlardır. İşte bu tür insanların cihada çıkmaları, çok isteseler de yasaklanır.
"Allah seni onlardan bir gruba geri döndürüp karşılaştırır ve onlar (savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse, (onlara) de ki: Benimle birlikte hiçbir zaman (savaşa) çıkamayacak ve benimle birlikte asla bir düşmanla savaşamayacaksınız." (Tevbe, 83)
Bu tür insanlar İslâm askerleriyle birlikte savaşamazlar. Cihada katılmayı isteseler dahi halife ya da cihad emiri onlara izin veremez. Ancak, cihada katılmışlarsa daha sonra halife ya da komutan onları fitne korkusu nedeniyle geri gönderemez. Bu tür kimseler katıldıkları cihaddan ganimet alamazlar. Az dahi olsa onlara hiç bir pay verilmez. Peki bu tür insanlar kimlerdir? Bunlar; "murcifûn" ve "muhazzilun" diye isimlendirilen kimselerdir.
Murcifûn kimseler; asılsız balon gibi şişirilmiş haberler yayan, İslâm ordusu hakkında kötü haberlerde bulunan, küffar ordusunun daha güçlü, müslümanlarınsa zayıf olduklarını söyleyen, müslümanlara; "eğer cihada çıkarsanız yenilirsiniz, çarpışmalarda ölür gidersiniz, sizler deli misiniz, Ruslarla nasıl savaşırsınız?" gibi ifadelerde bulunan kimselerdir.
Muhazzilun kimseler ise; "kıştır, soğuktur, sıcaktır, Afganlılar senin dilinden anlamazlar, onlar seninle beraber cihad etmezler" gibi sözlerle insanları savaştan alıkoymaya çalışan kimselerdir. Evet, bu iki sınıftan olan kimselerin İslâm ordusuna alınmaları, cihada katılmalarına müsaade edilmeleri caiz değildir.
"Eğer onlar, sizinle beraber cihada çıkmış olsalardı, ancak bozgunculuk çıkarır, sizi birbirinize düşürmek için aranıza fitne sokarlardı." (Tevbe, 47) Bir kişi birçok kişiyi bozabilir. Aralarına girerek fitne ve bozgunculuk yapabilir. Öyleyse bu tür faaliyetlerin önlenmesi gereklidir. "Allah bize yeter, o ne güzel vekildir"

Dördüncü Bölüm:

Bu bölümde, İslâm toplumu içerisindeki münafıkların amelleri, müslümanlara karşı darvanışları gözler önüne serilmekte ve buna örnekler verilmektedir. Müslümanların sadakalarıyla alay edenler, Rasulullah (sav)'ın zekat taksiminde şüphe uyandıranlar ve bunu alay konusu edenler anlatılmaktadır. Hatta münafıklardan bir tanesi Allah Rasulü (sav)'in zekatları pay etmesi esnasında "bu dağıtımda Allah'ın rızası gözetilmemiştir" diyebilecektir. "Onlardan sadakalar hakkında sana dil uzatanlar vardır" (Tevbe, 58). Münafıklardan biri haddini aşarak ve Allah Rasulü (sav) taksimde bulunurken; "Adaletli ol, Ey Muhammed!" diye bağırır. Rasulullah (sav)'de ona: "Yazıklar olsun sana. Ben adil olmazsam kim adil olabilir?" buyurur. Bu tür zihniyetteki insanlar, içerisinde zerre kadar akıl bulunmayan kocaman kafalarıyla her toplumda bulunmaktadırlar.
"Onlardan bir kısmı da Peygambere eziyet eden ve "o (her söyleyeni dinleyen) bir kulaktır" diyenlerdir." (Tevbe, 61) Peygambere eza vermekte ve "Peygamber bir kulaktır," diye gıybetini yapmakta, sonra da Rasulullah (sav)'ın yanına gelerek onunla konuşmaktadırlar. Rasulullah (sav)'ı, her söyleneni dinleyen bir kulak mesafesine indirerek onunla alay edenlere yüce Allah şöyle cevap vermektedir: "(Ey Muhammed) de ki: O sizin için bir hayır kulağıdır, Allah'a inanır. Müminlere inanır. İçinizden iman edenler için de bir rahmettir." (Tevbe, 61)
Allah Resulü (sav) bunların isimlerini biliyor ama susuyordu. Neden?! Çünkü Resulullah (sav) bunları cezalandırdığı ya da öldürdüğü zaman "Muhammed ashabını öldürüyor" denilecekti. İşte bu nedenle Allah Rasulü (sav) susmayı tercih ediyordu. Subhanallah! Kur'an-ı Kerim sanki şu an nazil oluyor gibi. Müslümanların çalışma yaptığı bir çok bölgede olduğu gibi Peşaver'de bulunan bazı gençlerin vazifesi de müslümanlarda birbirlerine karşı şüphe uyandırmak olmuştur. Bu tür müslümanların saflarını parçalamaya çalışanlara ne yaparsınız? Vursanız fitne olacak ve müslüman Araplar birbirine düştü denilecek. İnsan gerçekten bu gibi durumlar karşısında şaşırmakta. Çünkü, nasihat ediyorsunuz, nasihati kabul etmiyorlar. Vaaz ediyorsunuz, vaazı kabul etmiyorlar. Emrediyorsunuz, emre itaat etmiyorlar. İstişare ediyorsunuz, istişarenize saygı duymuyorlar. Halbuki hepimiz bu cihadın misafirleriyiz. Afganlılar iyi insanlar, bunlara (Araplara) dokunmuyorlar, halbuki onlar bu insanların kendilerine eziyet ettiklerini biliyorlar.
Bir defasında Abdürrasul Sayyaf'a gittim. "Şeyh Sayyaf bir grup insan merkezde gece gündüz telefon ediyorlar" dedim. İnanın Abdürrasul Sayyaf sırf bir ay için 1000 rupi telefon parası ödedi. Her hatırına bir şey geldiğinde telefonu kaldırıyor: "Alo Şeyh Abdullah bin Bazz. Bu mesele hakkında görüşün ne?" diyorlar. Bunlar kimin namına telefon ediyorlar? Yetimlerin, dulların paralarıyla telefon ediyorlar. Bu adam hiç hatırlar mı ki bu 1000 rupiyi herhangi bir yerde müslüman bacısına veya kardeşine verse...
Allah'a yemin ederim ki, insan Tevbe Sûresi'ni ancak cihad topraklarında anlayabilir. Evet kardeşlerim! Cihad âyetleri ancak cihad meydanında anlaşılır. Cihadın canlı şahidlerini görünce, Kur'an'ın şu an şu saat nazil oluyormuşçasına tüm sorunlarınızı hallettiğini yakînen bilirsiniz. Öyle ki Cebrail (as)'i bu dini şu an getiriyormuşcasına hissedersiniz.



Beşinci Bölüm:

Bu bölüm ise, İslâm toplumunun muhtelif kategorilere ayrılmasından bahseder ki bunlar imanî açıdan ele alınır. İlk müslüman toplum olan Muhacir ve Ensar'dan başlanarak, iyi amellerle kötü amelleri birbirine karıştıran zayıf iman sahipleri ve münafıklar işlenir. Ayrıca Allah Rasulü (sav)'e beyatte bulunan sahabelerden, Rıdvan Beyatı'nda bulunanlardan, Bedir ve Uhud ehlinden bahsedilerek İslâm toplumunun tasnifi yapılır.
İslâm toplumunda, şüphesiz farklı tabakalarda birçok insanlar vardır. Münafık, kâfir, imam zayıflar ve meleklerden dâhi faziletli olan salih mü'minler vardır. Hiç şüphesiz, müslümanların ilkleri olan Muhacir ve Ensar meleklerden Allah katında daha faziletlidirler ve ehli sünnet akidesine göre de, mü'minlerin geneli meleklerin genelinden daha faziletlidir. Mü'minlerin seçkinleri de meleklerin seçkinlerinden daha üstündür.

Altıncı Bölüm:

Bu bölümde ise; bu dine tabi oluşun tabiatı anlatılır: "Şüphesiz Allah mü'minlerden canlarını ve mallarını Cennet karşılığında satın almıştır." (Tevbe, 111)
Bu âyet-i kerimeyle şereflenen mü'minlerin tabiatı Allah Rasulü (sav)'den geri kalmamak ve ona uzak olmamaktır.
"Gerek Medine halkı için ve gerekse çevrelerindeki bedeviler için (cihadda ve Rasule tabi olmada) Allah'ın Peygamberinden geri kalmaları ve kendi canlarını onunkine tercih edip üstün tutmaları olacak şey değildir." (Tevbe, 120)
Burada önemle üzerinde durulması gereken husus; bu farklı sınıflar niçin Medine'de zuhur etmiştir? Mekke'de neden olmamıştır. Medine'de bedeviler vardı; "Çevrenizdeki bedevilerden ve Medine halkından bir kısmı da münafıklardır ve nifakı adet haline getirmişlerdir."
(Tevbe, 101)
"Bedeviler, kâfirlikte ve münafıklıkta daha aşırıdır." (Tevbe, 97) "Kimi bedeviler Allah'ın emri uyarınca yaptıkları harcamaları angarya sayarlar ve başınıza belaların geleceği günü gözlerler." (Tevbe, 98) "Kimi Bedeviler de Allah'a ve Ahiret gününe inanırlar, yaptıkları maddi bağışları Allah'ın yakınlığını ve Peygamberin dualarını kazanma sebebi sayarlar." (Tevbe, 99) Medine'de münafıklar vardı ve bu münafıklık nasıl zuhur etmişti? Bu durum Mekke'de de olmuş muydu? Nifak ve münafıklık Mekke'de kesinlikle zuhur etmemişti. Kişiler ya kâfir ya da müslümandılar. Peki münafıklar nasıl oluştu ve bu dine münafıklar niçin girdi? Cevabı açık, maslahatları ve şahsi çıkarları dolayısıyla. Bu maslahat Mekke'de söz konusu olmamış mıydı? Kelime-i Tevhidi söyleyen herkes anında çeşitli işkenceye tabi tutuluyor ve kendisini dayanılmaz ızdırapların içerisinde buluyordu. İslâm'a giren hiç kimse işkenceden kurtulamıyordu. Hatta Allah Rasulü (sav) dahi işkenceden beri olamamıştı. Günler geçiyor müslümanlar birkaç avuç buğday dahi bulamıyorlardı. Mekke'nin yapısı çok önemlidir. Zira Mekke'de hiçbir münafık olmamıştır. Mekke'de İslâm davetine dahil olan herkes zorluk ve meşakkatlerin ateşinde eriyor, adeta fırına girmiş gibi oluyordu. Tüm bu zorluk ve meşakkatlerde nifak yok oluyor, kavmiyetçilik eriyip gidiyordu
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Şehid(inşaAllah) Abdullah Azzam-Tevbe Suresi Tefsiri

İslâm Davasını Zafere Ulaştıran Yegane Metod

Bilal Habeşi (ra)'e baktığımızda, kızdırılmış demir gibi olan sıcak çöl kumunun üzerine yatırılmış, göğsüne ise büyük bir kaya parçası konularak tevhidden yüz çevirmesi, Lat ve Uzza putlarına ibadete tekrar dönmesi isteniyordu. Bu ağır işkencenin altında Bilal Habeşi (ra)'ın zalim müşriklere cevabı: "Ahad! Ahad!; O tektir, tektir" oluyordu. Daha sonra bazı insanlar Bilal'e: "Neden o ağır işkencenin altında "Ahad, Ahad" diyordun?" diye sorduklarında Bilal (ra) şöyle cevap veriyordu: "Eğer müşrikleri daha fazla öfkelendirecek başka bir kelime bilseydim, gökyüzünü işaret eden bu parmağımla şehadet ederek onu derdim" Malik bin Nebi, Bilal Habeşi (ra)'ın bu seslenişi hakkında şöyle diyor: "Bu aklın seslenişi değildir. Bu ruhun seslenişidir. Çünkü akıl Hz. Bilal'e işkence eden Umeyye bin Halefe boyun bükmesini emreder. Ona, "bende seninle beraberim" de. Sonra Allah Rasulüne git ve onun huzurunda Kelime-i Tevhidi ilan et. "Ben o müşriklerle alay ettim, Umeyye bin Halefi aldattım. Takiyye yaptım de" diye emreder. Fakat, davetler; hakkı gizlemeyle, kıvırmalarla ve aldatmacalarla yücelmez. Davetler, ancak cahiliye karşısında yılmaksızın net ve açık tavırlarla yücelir. "Allah'a yemin ederim ki, sağ elime güneşi, sol elime de ay'ı koysanız dahi bu davadan vazgeçmem. Tâ ki Allah bu dini açığa çıkarıncaya ya da dinini helak edinceye kadar..." İşte Peygamberimiz (sav)'in cahiliye karşısındaki net ve açık tavrı... İslâmî davetler ancak bu şekilde zafer bulur. Bir takım insanların yer altına gizlenerek okudukları kitaplarla ya da yaptıkları derslerle veya konuşmalarla değil. Bunlar İslâm davasını muzaffer kılmaz. İslâm davasını muzaffer kılacak şey; Allah için akıtılan kanlar, kurban edilen canlar, bu uğurda verilen şehidler ve kalan sakatlar olacaktır. İslâm adına yapılan sinsice hileler, laf oyunları değil. Cahiliyenin aldatmacaları bu davaya yardım edemez.
İnsanlar, Allah için kurban edilen canlardan etkilenmektedir. İçerisinde laf oyunlarının ve hilelerin olduğu felsefelerden değil.

Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Şehid(inşaAllah) Abdullah Azzam-Tevbe Suresi Tefsiri
Akidede Takiyye ve Hakkı Gizlemek Caiz Değildir

Seyyid Kutub -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- mevcud yönetimden sorulduğunda, yönetimin kâfir olduğunu söyler. Bazı öğrencileri Seyyid Kutub'a: "Boynun cellatların elinde, idamla yargılanırken, mahkemenin önünde neden bu derece açık bir üslupla konuştun?" diye sorduklarında, "iki sebepten dolayı" der. "Birinci sebep: Bize akide konusundan soruldu. Akaid -inanç- meselelerinde takiyye yapmak ya da hakkı gizlemek veya temvih'te bulunmak caiz değildir. Temvih; bir kimseye; "yönetim hakkındaki görüşün nedir?" denilmesi, onun da; "vallahi, Allah'a hamd olsun iyiyim," manasında iyidir ya da "yönetimde bazı iyi insanlar vardır" şeklinde takiyye yaparak cevap vermesidir. Akide meselelerinde hakkı gizlemek veya bu şekilde temvihte bulunmak caiz değildir."
Ahmed bin Hanbel'in konumuyla bir başkasının konumu arasında çok fark vardır. İslâm ulemasından birine -îmam Safi olduğu rivayet edilmektedir- Kur'an-ı Kerim hakkında ne dersin? Mahluk mudur, değil midir? diye sorulduğunda: "Tevrat, Zebur,İncil ve Kur'an'ı parmağıyla işaret ederek "işte bu dördü mahluktur" der. Bu âlim ifadesinde takiyye yaparak Kur'an'ın değil, parmaklarının mahluk olduğunu kastetmiştir. Mervezi şöyle demekte: "İmam Ahmed bin Hanbel'in yanına girdim. Onu kırbaçlamışlardı. Ben de: Ya Ahmed, Yüce Allah "Kendi nefislerinizi öldürmeyin" buyurmakta (takiyye yaparak istediklerini söylemezsen) bunlar seni öldürecekler," dedim. Bunun üzerine bana: "Ya Mervezi! Zindanın dışına çık ve bak ne göreceksin? Sonra yanıma gel" dedi. Ben de zindanın dışına çıktım. Yığınlarca insan birikmişti. Hepsinin elinde kâğıt ve kalem vardı. Onlara; "niçin bu şekilde toplandınız," diye sorduğumda bana: "İmam Ahmed bin Hanbel'in cevabını bekliyoruz" dediler. Daha sonra, zindana geri döndüm ve gördüklerimi İmam Ahmed'e anlattım. Bunun üzerine İmam Ahmed bana: "Ya Mervezi! Ölüm, bana bu insanları aldatmaktan daha sevimlidir" dedi."
Seyyid Kutup da böyle diyordu. Akide'de takiyye caiz değildir. Lider konumunda bulunan, insanların peşinden gittiği kimseler için takiyye yapmak caiz değildir. Cahiliyyenin öğretilerini, ya da sosyalizmi ve kavmiyetçiliği ikrar etmesi caiz değildir. Bu tür konularda takiyye yapmak kendisine tabi olunan kimseler için lider statüsündekiler için değil, mukallid konumundaki avam halk tabakası için caizdir. "Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan müstesna..." (Nahl, 106) Bu hüküm taklit edilen, tabi olunan için değil, taklid eden, tabi olan için geçerlidir. Ammar bin Yasir hadisesinde olduğu gibi. Şüphesiz Ammar bin Yasir tabi olandır. Hiç, Allah Rasulü (sav)'nün Ammar'ın yaptığını yapması caiz olur mu?
İnsanlar için örnek alman durumuna gelmiş hiçbir genç için de aynı şekilde küfür kelimesini konuşmak ve takiyye yapmak caiz değildir. "Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse müstesna" âyet-i kerimesiyle amel etmek bu konumdaki kimseler için caiz olmaz.
Seyyid Kutub'a şöyle diyorlardı: "Hiç olmazsa idamının kalkması için gel" (devlet başkanından özür dilediği ya da hiç olmazsa ona bir nezaket ziyareti yaptığı takdirde hakkındaki idam kararının kaldırılacağı söyleniyordu). Seyyid Kutub'un bunlara cevabı ise şu oluyordu: "Namazda yüce Allah'ın vahdaniyetine şehadet eden bu parmağım, tağutun hükmünü onaylayan tek harf dahi yazmayı red etmektedir. Tağuttan neden af dileyeyim. Eğer ben hak ile mahkum edilmişsem, hakkın hükmüne razıyım. Yok eğer, batılla mahkum edilmişsem, ben batıldan af dileyecek kadar alçalamam."
Bu net tavır ve İslâmî metodlarla yığınlar etkilenmekte, nesiller İslâm'a yönelmekte, gençler bu İslâm'i şahsiyetleri taklit etmekte, önderler edinmektedirler. Ne idüğü bilinmeyen, önüyle arkasını ayırt edemeyen ve insanları neye çağırdığının farkında olmayan insanlar nasıl taklit edilebilir? Her gün bir renge bürünen, bir gün bir yöneticinin, diğer bir gün başka bir yöneticinin yanında yer alan, bugün bu yetkiliyle yarın şu yetkiliyle bulunan ve onların yanından çıkmayan âlim(!)ler nasıl taklid edilebilir, nasıl önder alınabilirler? Bu kimseler önceki ve sonraki tüm âlimlerin ilmini bilseler, tüm ilmi metinleri, şerhleri, talik ve senetleri ezberleseler dahi insanlar bunları nasıl taklid edipte, peşlerinden gidebilir? Allah aşkına söyleyin! Sizlerden hiç Kârim el-Anadoli'nin mahkemedeki savunmasını işiten var mıdır? Bu küçük savunma metni, on asır, belki de daha fazla süreyle nesillerde etkisini bırakmaya devam edecektir. Bu tesir el-Ezher âlimlerinin on asırlık te'liflerinden, yazdıkları eserlerden daha fazladır.
Gerçekten ben bu savunmayı her işittiğimde sarsılıyorum. Bir genç mahkemenin karşısında duruyor ve bu derece net bir tavırla mahkemeye hakkı haykırabiliyordu. Bu, askerî mahkemedeki sıradan bir dava değildir. Salih Seriyye'nin ya da Kârim Anadoli'nin davası da değildir. Bu uğrunda kurbanların verildiği İslâm'ın davasıdır. Bu Ahmed bin Hanbel'in, İzz bin Abdusselam'ın, Hasan el-Benna'nın, Seyyid Kutub'un uğrunda kurban verildiği İslâm davasıdır.
Ben, Kârim el-Anadoli'nin savunmasından daha kuvvetlisini işitmedim. Bu genç şehid edildi. Evet, Kârim Anadoli gitti fakat onun ifadeleri, kelimeleri hâlâ zihinlerimizde tekrarlanmaktadır. Kârim el-Anadoli bende bütün el-Ezher ulemasından daha çok etki ve tesir bırakmıştır. Ben de el-Ezher'in hocalarındanım. Doktoramı orada yaptım.
Sizleri yeryüzünün bütün meşayıhları mı yoksa Halid el-İslâmbuli mi daha çok etkilemiştir. Halid..!
İslâm ancak bunun gibi örneklerle zafer bulur. Ey kardeşlerim! Kurbansız zafer olmaz. Mantıklarla, söz oyunlarıyla, aldatmacalarla, dalalet ehli kimselerin yanlarında yer almalarla, takiyye ve istihbarat birimlerine gülümser simalar göstermekle İslâm davasında zafere ulaşılmaz.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Şehid(inşaAllah) Abdullah Azzam-Tevbe Suresi Tefsiri
Tekfir ve Hicre Cemaatı

Cemaat-ı Tekfir ve'l-Hicre ki bunlar kendilerini Cemaatul-Müslimîn diye isimlendirmekteler. Bir yıl gibi kısa bir zamanda bu cemaata Mısır gençliği adeta akın etti. Neden? Tabi ki, bunların cesaretli çıkışları ve net tavırları dolayısıyla. Bu cemaatın lideri olan Mustafa Şükrü gerçekten çok farklı bir insan. Biz onun birçok fikir ve görüşleriyle ihtilaf etmekteyiz. Hatta bu kişinin bazı görüşleri İslâm şeriatine ters düştüğüne de inanabiliriz. Buna rağmen kalbleri etkileyebilmekte ve kendisiyle oturup konuşan her genç cemaatinin ferdi olarak oradan ayrılabilmektedir. Mısır Cumhurbaşkanı Abdunnasır'ın beşeriyetin kanını sömürerek yetiştirdiği istihbarat adamları, Abdunnasır'dan sonra yerine geçen Enver Sedat döneminin ilk zamanlarında da mevcud idiler. Hâlâ bunların yerine halefleri bu görevi devam ettirmektedir. Mustafa Şükrü'nün cemaatinden olan gençlerin yanına bu istihbarat adamları geliyor ve onları sorgulamaya alarak: "Sosyalizm hakkında ne düşünüyorsunuz? Mevcut yönetim ve siyasi durumlar hakkında ne düşünüyorsunuz?" gibi sorular sorduklarında, bu gençlerin cevabı: "Bunlar küfürdür, siz bunları sormayı bırakın, Enver Sedat'ın kendisinin hükmünü sorun. Soruları dallandırıp budaklandırmanıza ve yolu uzatmanıza gerek yok. Enver Sedat kâfirdir.
Onunla birlikte olanlar kâfirdir. O'na tabi olanlar ve onu sevenler kâfirdir. Onun kâfir olduğunu söylemeyenler de kâfirdir. Daha kaldı mı bir şey...! "Bu üslup karşısında istihbarat adamları apışıp kalmakta. Çok ağır işkenceler dahi bu gençleri bu üslup ve netlikten yıldıramamakta. Bu tavır gençleri bunlara cezbetmektedir.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Şehid(inşaAllah) Abdullah Azzam-Tevbe Suresi Tefsiri

Üstad Mervan Hadîd

Allah Rahmet eylesin Üstad Mervan Hadîd... Mısır'da okuyordu. Bir zirve toplantısına katılan üyelerin tümüne mektup yazdı. Onlara; "İslâm ile hükmetmeniz gerekir, şunu... şunu... yapmanız gerekir." Ayrıca Mervan adını, adresini yazıp başta Abdunnasır olmak üzere bütün zirveye katılanlara gönderdi. Bunun üzerine Abdunnasır istihbarat birimlerine "bu adamı takibe alın ve araştırın" diye emir verir. Üstad Mervan Hadîd'le birlikte daima istihbarattan bir adam bulunur ve sadece üstad uyumak üzere evine girdiğinde ondan ayrılırdı. Allah'ın rahmeti üzerine olsun Üstad Mervan Hadid'in bende etkisi çok büyüktür.
Mısır'da otobüslere binmek istersen önce hızlı ve yüksek atlamayı öğrenmen gerekir. Genellikle otobüslerin dışında 6-7 kişi dışarıdan kapıya asılarak gider. Üstad Mervan, kendisini adım adım takip eden istihbarat adamıyla birlikte otobüse binip inerdi. Bazan otobüs çok kalabalık olupta sıkıştıklarında ya da kapıya asılarak gitmek zorunda kaldıklarında istihbarat adamı elinden tutarak ona yardım eder, o da komseriye (otobüste bilet kesip ücretleri toplayan görevliye); "şu benim ücretim, şu da muhbirin ücretidir" diyerek otobüs biletlerini aldığında adam kızarıp bozarınca; "Ey kardeşim ben senin ücretini ödemek istiyorum sen istemiyorsun" derdi. Bazen yine otobüs çok kalabalık olduğunda muhbir otobüse binipte Şeyh Mervan binemeyince muhbir ona; "Sen ikinci otobüsle gel, durakta inince buluşuruz" derdi.
Üstad Mervan Suriye'ye dönmek ister. Fakat muhbir ondan ayrılmaz. Cuma günü yolculuk etmeye karar verir. Çıkış vizesi alması gerekir. Daha vize almaya gitmeden mescide girer. Muhbirin sabahtan akşama kadar kapısından ayrılmadığını görür. Camiye gider, muhbir peşinden takip eder. Şeyh Mervan, muhbir mescide girdikten sonra niyet eder ve namaza başlar. Muhbir de niyet edip namaza başlar. Kendisi bu fırsattan faydalanarak namazı kılmadan dışarı çıkıp bir taksiye biner ve oradan ayrılır. Havaalanında randevulaştığı kardeş, valiziyle birlikte üstadı beklemektedir. Havaalanına girdiklerinde namaz kılmak için görevlilerden mescid sorar. Kendisine; "haydi geç.! Burada mescid olmaz" denilir. Şam'a (Suriye'nin başkenti) ulaştıklarında Radyo'da Baas partisinin (sosyalist parti) progamı yapılmakta ve Baas partisi şöyle tanıtılmaktadır:
"Baas'a iman ettim, Rab odur, şeriki yoktur... Araplık dinimdir, Ondan başka din yoktur.."
Baas partililer ve Nusayriler İslâm'a yaptıkları saldırılarla övünmektedirler. Hama şehrinde şöyle bir olay olur: Sınıfta hocanın birisi İslâm'a hakaretler içeren bir konuşma yapar. Bunun üzerine öğrencilerden bir tanesi kalkar ve hocaya vurur. Peşi sıra tüm öğrenciler kalkarak hocayı döve döve öldürürler. Sonra polis gelir ve hocaya ilk tokatı atan o genci öldürür. Daha sonra olay yerine gelen Şeyh Mervan, öldürülen müslüman genç dolayısıyla polise kısas hükmünün uygulanmasını talep eder. Öğrenciler de tek tek "öldürülen genç, müslümandı, öğretmen ise kâfirdi. Dolayısıyla öğretmenin kanı hederdir. Müslüman gencin ise kanı alınmalıdır, yani karşılığında öldüren polise kısas uygulanmalıdır," derler. Devlet ise bu talebi reddeder. Bu talebin reddedilmesi üzerine Şeyh Mervan etrafındaki özel eğittiği gençlerle birlikte Sultan Mescidinde toplanırlar. Toplanan bu gençlerin her birinde bomba ve tabanca vardır -ki bunlardan bazıları lise talebesidir- tekbir getirmekte ve devlet aleyhinde konuşmalar yapmaktadırlar. Bu esnada Sultan Mescidi'nin etrafı tanklarla çevrilir ve Mescid içindeki müslümanlarla birlikte yerle bir edilir. Allah'a yemin ederek söylüyorum ki daha sonra görüştüğüm Hamalı güvenilir müslümanlar bana şunu söyledi: -Allah hakkı en iyi bilendir- "Bizler günler sonra şehid edilen gençlerin üzerinden yıkıntıları kaldırmak için mescidin oraya gittiğimizde toprağın altından teşbih ve tekbir sesleri işitiyorduk." Mescidin bombalanması olayında -Allah'ın hikmeti- Şeyh Mervan, bazı talebeleri ile birlikte sağ olarak yakalandı ve mahkemeye çıkarıldı. Baas partililer adalet(!)li olduklarını göstermek için Şeyh'in mahkemesini yerli yabancı tüm basın mensuplarına açık olarak yapıyorlardı. Mahkeme heyeti Suriye savunma bakanı Mustafa Talaş ve bölgeyi elinde bulunduran en kuvvetli şahsiyet olan Salah Cedid'ten oluşuyordu. Mahkeme heyetinin ilk sorusu: "Neden silah taşıdınız ve devlete karşı niçin azgınlaştınız?.." olur. Şeyh Mervan şöyle cevap verir: "Orada Adı Salah Cedid olan Nusayri bir köpekle birlikte kendisini ehli sünnete nisbet eden ikinci bir köpek Mustafa Talaş vardı. (O anki mahkeme heyeti bu ikisinden oluşuyordu ve üstad Mervan bunu yüzlerine karşı söylüyordu) Bu iki köpek, bölgede İslâm'ı ve müslümanları yok etmek istiyordu. Bizler hayatta olduğumuz sürece İslâm'ın yok edilmesine müsaade edemeyiz." Bu ifadeleri duyan mahkemedeki devrim muhafızları üstadın üzerine saldırırlar. Polisler ise Şeyhin mahkemede yabancı basın mensuplarının da bulunduğu bir ortamda öldürülmesini önlemek ve dünya basınına Suriye mahkemesinde polis katliamı diye yansımasını engellemek amacıyla, üstadı devrim muhafızlarından korurlar. Mahkeme heyeti üstada:
- "Sen uşaksın" der. Üstad da;
- "Ben Allah'ın uşağıyım. Gerçek uşaklarsa siz ve sizin Abdunnasır'dan yetmiş sekiz bin cüneyh çalan parti lideriniz Michel Aflektir." Mahkeme heyeti;
- "Siz Muhammed el-Hamid'in (Hama müftüsü) sizinle birlikte olduğunu söylüyorsunuz. O ise sizlerden nefret etmekte." Üstad onların bu sözüne yüce Allah'ın şu âyetiyle cevab verir:
"Eğer yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilah yoktur. O'na güvenip dayandım. O, büyük arşın Rabbidir." (Tevbe, 129)
Mahkeme heyeti çok güçlüydü. Duruşma sonunda, kendisiyle birlikte yargılanan gençlerin bir bölümüne beraat, diğer bölümüne de üstadla birlikte idam kararı verdi. Haklarında idam kararı verilen gençler ve üstad gülümsüyor, birbirlerini tebrik ediyorlardı. Haklarında beraat kararı çıkan gençler ise ağlıyordu. Yabancı basın mensupları, haklarında ölüm kararı verilenlerin sevinip gülmesine, beraat kararı çıkanlarınsa ağlamalarına hayret etmişlerdi. Bu hallerinin neden olduğunu sorduklarında ise onlara verilen cevap: "Bizlere Cennet bağışlandı. Bunun için birbirimizi tebrik ediyor ve seviniyoruz. Ağlayanlar ise bundan mahrum edildikleri için ağlamaktadırlar" olmuştu. Haklarında idam kararı verilen üstad ve talebeleri infazı beklemek üzere cezaevlerine götürüldü. Üstad Mervan idamını beklediği cezaevi günlerini bana şöyle anlatıyor: "Hayatımda yaşadığım en lezzetli, kalbimin ve nefsimin en rahat olduğu günler cezaevinde gençlerle beraber idamımı bekleyerek geçirdiğim günlerdir." Üstad Mervan'ın idamını beklerken yazdığı şu kelimeler hâlâ İslâm gençliği tarafından tekrarlanmaktadır:
"O can ki yarın doğacak. Sözleştiği vakitte Allah ile buluşacak." Onlar zindanda idamlarının infazını beklerken, Hama müftüsü Şeyh Muhammed el-Hamid, Hamalı olan Cumhurbaşkanı Emin el-Hâfız'ın yanına gider ve ona; "Üsdat Mervan el-Hadid'e ne yapmayı düşünüyorsunuz?" der. Cumhurbaşkanı Emin el-Hafız'da; "Onun idamına hükmettik" diye cevap verir. Bunun üzerine Muhammed el-Hamid; "Sen bunu akıllıca düşünerek mi söylüyorsun? Mervan el-Hadid'i idam ettiğiniz takdirde Hama'nın susacağını mı zannediyorsunuz? Onu idam ederseniz, Hama'da üstesinden gelemeyeceğiniz ölçüde sorunlar başlar" der. Bunu dinleyen Cumhuriyet reisi: "Peki senin görüşün nedir?" diye sorar. Müftü Muhammed el-Hamid; "Benim görüşüm onu çıkartmanız ve affetmenizdir" der. Bunu duyan Cumhurbaşkanı el-Hafız da; "Bizzat siz gidin ve onu çıkartın" der. Daha sonra üstad Mervan olayı bana şöyle anlatmakta: "Şeyh Muhammed el-Hamid geldi ve: "Haydi evlatlarım çıkın" dedi. Muhammed el-Hamid, hepsinin hocası ve sevip saydıkları birisidir. Bizlerde; "Nereye?" dedik. O da: "Devlet sizleri affetti" dedi. Bunu işitince bizler; "Allah seni affetsin. Bizi Cennetten mahrum ettin..." dedik. Zindandan çıkan üstad Mervan gerçekten rahat nedir bilmezdi. O adeta patlamaya hazır bir bombaydı, kükremeye hazırdı.
1973'te Suriye hükümeti yeni bir anayasa hazırlar ve bu anayasada "Suriye İslâm Devleti'dir" maddesini çıkarır. Eski anasayanın birinci maddesi olan bu madde silinince İslâm âlimleri ve hatibler ayaklanırlar. Bunlardan birisi de üstad Mervan el-Hadid'tir. Cuma hutbesine; "Kim mescidde ölmek üzere bey'at edecektir?" diyerek başlar. Üstadın bu şekilde başladığı hutbesini işiten insanlar camiden bir bir sıvışmaya başlarlar. Zira, üstadın hutbesini dinlemek çok tehlikelidir. Bu esnada mescidde bulunan diğer âlimlerde tek tek çıkmaya başlamışlardır. Bunlardan bir kısmı Allah'ın dinine olan bağlılığı ve küfre duyduğu kinle dışarı fırlamakta ve silahlarını getirmekteydiler. Kimileri de mescidde silahını çıkartmış tekbirlerle havaya ateş açıyordu. Ben o Cuma'nın kasetini dinledim. Kamalılar aynı Afganlılar gibi çok öfkeli insanlardır. Bunlar ayağa kalktıkları zaman işin şaka götürür yanı yok demektir.
Üstad Mervan bu hutbesinden sonra gizlenir. Şam'a giderek orada bir daire kiralar ve gizlice silah toplamaya başlar. -Allahu Ekber- bitkinlik nedir tanımaz. Allah'ın dini için mücadelede gevşeklik göstermez. Korku nedir bilmez. Otomatik silahlar ve bombalar satın almaktadır. Nerede silah ya da bomba satışı yapıldığını duysa, oraya gençlerden birisini gönderir ve o şeyi satın aldırırdı. Bu arada Suriye istihbarat birimleri kendisini aramaktadırlar. Yüce Allah'ın hikmeti, tam o dönemde de ben Suriye'de Şam Üniversitesi'nde bulunuyordum. Ben lisans eğitimini Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesinde, mastır ve doktorayı da el-Ezher üniversitesinde yaptım. Üniversitenin girişinde dururken yanıma üstadın öğrencilerinden bir genç geldi ve usulca: "Mervan El-Hadid ile görüşmek istiyor musun?" dedi. Ben doğrudan: "Ne? Ben buraya bir kağıt parçası (diploma) almak için geldim," dedim. Daha sonra o gencin peşi sıra üstadın yanına gittim. Yanına girdiğimde, yüzüne baktım ki, kesinlikle bu kişi dünya ehli birisi olamazdı. O kadar saf ve nurlu idi ki, adeta yüzünün nuru etrafı aydınlatıyordu. Beni Filistin günlerimden tanıyordu. Bizim orada bulunduğumuzda yanımıza gelmişti. Bana ilk söylediği söz: "Ya Eba Muhammedi Cenneti özlemedin mi?" oldu. (Ebu Muhammed, Abdullah Azzam'ın künyesidir). Üstattan işittiğim son söz de bu idi.
Polis üstadı arıyordu. Tüm istihbarat birimleri onun peşindeydi, İşte böyle bir ortamda üstad müslümanlara cephane ve silah.toplamakla uğraşıyordu. Nusayrilerden ve önde gelen istihbarat adamlarından intikam almak ve kısas uygulamak istiyordu. Bir gün istihbarat üstadın gizlendiği yeri keşfetti ve oturduğu binanın etrafı sarıldı. Sabah namazını henüz kılmışlardı. Evde üstad Mervan ile birlikte iki öğrencisi ve yeni nikahladığı eşi bulunmaktaydı. Üstad Mervan yeni evlenmişti. Gerdek gecesi eşine: "İçimde bir kaç güne kadar bu dünyayı terk edeceğim hissi var. Bu nedenle yatağına gelmek istemiyorum. Bakire kalman senin için daha hayırlıdır" demişti. Üstadın yaşı 35 ile 40 arasındaydı. Belki de daha fazlaydı. Kendisi 20 yaşından beri sorunlardan siy olamamış, mahkeme ve zindanlar peşini bırakmamıştı. Bu nedenle nişanlanmaya ya da evlenmeye fırsat bulamamıştı. Öğrencilerinden bir tanesi kahvaltılık şeyler almak için dışarı çıkar. Henüz askeri arabalar gelmemiştir. Kendisi geri döner. Döndüğünde altı tane istihbarat arabalarının beklediğini görür. Bunu fark eden genç her ihtimale karşı bıçağını hazırlar. Zaten Hamakların ceblerinde sustalı bıçak taşımak adetleridir. Bu esnada gencin yanında duran bir arabadan altı istihbarat adamı iner. Genç aniden bıçağını çeker, altısına birden saplar ve kaçar. Şam'da panzer sirenleri çalar ve büyük bir kovalamaca başlamıştır. Polis arabaları cirit atmaktadır.
Bu genç dört metrelik duvardan atlayarak kovalamaca da istihbaratı ve polisleri atlatmayı başarır ve Ürdün'e kaçar. Üstad Mervan'a dönelim. Arabalar üstadın bulunduğu binayı kuşatmıştır. Polisler hopörlörlerle binadakilere anonsa başlar ve: "Binadakilerin dışarı çıkmalarını içeride yakalamak istedikleri Iraklı bir casus olduğunu" anons ederler. O sıralar Suriye ile Irak'ın aralarında ihtilaf ve siyasi çekişmeler vardır. Üstad Mervan'da kendi yanında bulunan bir mikrofonla dışarıdakilere: "Ey İstihbarat adamları ve polisler! On beş dakika içerisinde burayı terk etmeniz konusunda sizleri uyarıyoruz. Aksi takdirde on beş dakika sonra sizinle savaşacağız" diye anons eder. Gerçekten üstad on beş dakika sabretti. On beş dakika sonra ise bomba ve otomatik silahlarla binadan ateş etmeye başladı. Polisler durumu merkeze bildirdiler ve evin etrafında hemen hemen bine yakın polis ve istihbarat mensupları toplandı. Üstadın bulunduğu dairede ise kendisi, öğrencisi ve henüz zifafa girmediği nikahlısı vardı. Polisler binayı uçak ve helikopterlerle havadan da kontrol altına almışlardır. Polisler binaya girip TNT yerleştirmek istemektedirler. Fakat kim binaya girmeye cesaret edebilecek? İki kişiye karşı bin kişi...! Ve ayrıca uçak ve helikopterlerle gözetlenmekte.
Öğle vakti olduğunda üstadın cephanesi tükenir. Öğleden ikindi vaktine kadar hiç kimse üstadın dairesine saldıramaz. İkindi sonrası dairesine saldırılır. Üstadın cephanesi çoktan tükenmiş ve kolundan yaralanmıştır. Üstad başı dik bir vaziyette binadan iner. Yanındakilerle birlikte tutuklanır. Olayın haberi Hafız Esad'a ulaştığında adeta çıldırır. Bin kişilik kuşatmada polisler çok kayıp vermiştir. Üstad ise sadece kolundan yaralanmış olarak başı dik dışarı çıkıyordu. Hafız Esad der ki: "Mervan'la bizzat ben görüşmek istiyorum." Daha sonra üstadın yanına gelir. Ona: "Ey Mervan! Geçmişte olanları unutalım ve birlikte yeni bir sayfa açalım. Allah geçmişte olanları affetsin. Seni bir şartla hiçbir şeyden dolayı hesaba çekmeyeceğiz. Silahlı mücadeleyi bırakacaksın, tek şartımız bu" der. Hafız Esad'ın teklifine üstad şöyle cevap verir: "Ben de bir şartla sizinle anlaşabilirim. O da, Suriye'de İslâm Devletinin kurulmasında bana yardım edeceksiniz." Bu net tavrı işiten Hafız Esad olduğu gibi geri döner ve mahkeme safhası başlar.
Askerler toplanmış ve askeri bir şûra kurulmuştur. Heyet hava kuvvetleri komutanı Naci Cemil ve Mustafa Talaş ile birlikte Nusayri istihbarat komutanlarından oluşuyordu. Üstad Mervan getirttirilir ve sanık sandalyesine oturtturulur. Üstad bakar ki mahkeme heyeti Naci Cemil ve Mustafa Talas'dan oluşuyor... Bunlar halk nazarında kendilerini ehl-i sünnete nisbet eden kimselerdir..! Ve onlara der ki: "Yazıklar olsun sizlere ey köpekler! Ey Naci Cemil ve Mustafa Talaş! Sizleri sağ olarak bırakacağımızı mı zannediyorsunuz! Gençlere, önce sizlerden başlamalarım emrettim. Ey köpekler! Siz ümmete bu Nusayrileri musallat ettiniz. İnsanlarımızı siz kirlettiniz. Sizlerse ey Nusayriler! Sizlerden de beş bin kişinin öldürülmesini gençlere emrettim." Bu sözlere daha fazla dayanamayan Naci Cemil: "Tutun şu mecnunu... uzaklaştırın onu buradan" diye muhafızlara emreder. Sonra üstadı işkence odasında iyice bağladıktan sonra ailesini getirirler ve gözlerinin önünde ona tecavüz ederler. Üstad ise bağlı bir haldedir, nefsi daralır ve fenalaşır.
"İşkenceleri yüklenmek, canileri görmek cisimleri yok eden bir olaydır". İzzet ve onur sahibi bir kimsenin kendi namusunu kirletilirken görmesi... Kendisinin ise hiçbir şey yapamaması... Bağlı ve çaresiz kalması... İri yarı, uzun boylu, dolgun vücutlu ve yaklaşık 95-100 kilo civarında olan üstad Mervan, o an eriyip tükenmiş, hemen hemen 45 kiloya düşmüştü. Son olarak üstad hapishanede vefat etti. Bilemiyoruz eceliyle mi, yoksa suikast sonucu mu öldü? Vefat ettiğinde ailesine üstadın cenazesini gelip almaları için haber saldılar. Onlar da cezaevi idaresine; "Mervan'ı siz öldürdünüz. Onun katili sizlersiniz," dediler. "Hayır" cevabı verildi. Üstad Şam'da bir mezarlığa defnolundu. Defnolunduktan sonra mezarının etrafında yaklaşık iki yüz kişilik askeri birlik bekliyordu. Hükümet, cesedin alınmasından ve gösteri yapılmasından korkmuştu.
Üstadın vefatından sonra onun sancağını Filistin'de bizimle birlikte eğitim görmüş Abdüssettâr ez-Zaim aldı. Henüz daha çok genç biriydi. Kendisi diş doktoruydu ve çok zayıf biriydi. Yaklaşık 50 kg. ağırlığındaydı. Temizliğe, hükümetin lider kadrosundan başladı. Tek kişilik suikastlar düzenliyordu. Nusayri istihbarat başkanlarından birini belirliyor ve ertesi günü onu öldürüyordu. Şam Üniversitesi rektörü nusayri biriydi. Nusayrilerin yanında en azından Hafız Esad kadar önemli bir kişiliği vardı. Bir gün de onun yazıhanesine girdi ve öldürüp çıktı. Daha sonra olaylar gelişti. Sonra top atma hadisesi oldu. İbrahim Yusuf'un talebesi olan Adnan Ukle geldi. İbrahim Yusuf topçu subaylardan biri idi. İnşallah başka bir yazıda, Tevbe Sûresi'nin ilgili âyetinin tefsirinde bu örnekleri vermeye devam edeceğiz.
Şüphesiz İslâm daveti bunun gibi örnek şahsiyetlerle zafer bulur. İslâm daveti ancak çilelere katlanan, her türlü zorluğa göğüs geren bu gibi örnek şahsiyetlerle yaşar. Bu şahsiyetler İslâm'ı zafere ulaştıran sağlam üsleri oluştururlar. Bu üsler de büyük milletlere yön veren rehberler mesabesindedir


Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.