Mutasavvıflar, “Allah’a götüren yollar yaratıkların nefesleri sayısıncadır" demişlerdir. Yanyalızâde’ye göre kâinattaki hikmetleri ve İlâhî kemâlâtı tefekkür, tâat, ibâdet, nefs mücâdelesi, kalb tasfiyesi, tehzîb-i ahlâk bu yollardan bazılarıdır. Ancak ona göre en sağlam yol, âyette de geçtiği üzere- kulun vesîle ve vâsıta tâleb etmesidir. O vesilenin ise, mürşid-i kâmil olduğunu söyler. Mürşidin vâsıtasıyla, en büyük vesîle olan Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in şerîatine ittibâ ile Allah’a yaklaşmanın ve vusûlün hâsıl olacağını belirtir. Mürşid-i kâmil bulunmaz ise, geriye kalan yollar arasında, salât ü selâmı, en sağlam yol olarak gösterir. Doğrudan doğruya salât ü selâmın vâsıtasıyla Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e yaklaşılacağını sonra, O’nun rûhâniyyetinin irşâdıyla da Allah’a yaklaşılabileceğini savunur. Ta’rifu’s-seyr şârihi Yanyalızâde Muhammed Abdülkerim, el-Meslekü’l-kavî’ de Şeyh Yusuf Efendi’nin de mürşid bulamayan kimselere bu yolu tavsiye ettiğini, risâlesini de bu husûsa binâen yazdığım da ifâde eder.
Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e ittibâ ve itâat ile yaklaşanlar, Allah’a vusûl için bulunan diğer vesîle ve vâsıtaların hepsini kazanmış ve muhabbet-i Rasûl vâsıtasıyla muhabbetullâhı elde etmiş olur.Zîrâ, “De ki: Eğer Allah ’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah’da sizi sevsin” âyet-i kerîmesi buna delildir. Şerhü’s-salâti’l-meşîşiyye’nin tahkikini yapan ve buna uzun bir mukaddime yazan, Bessâm Muhâmmed Bârud’un görüşü, Yanyalı’nın görüşünü teyid eder niteliktedir. O’na göre, ârifbillah olanlar Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e salavât ile yaklaşmışlardır. Vâsıl olanların hepsi (vasılîn), âriflerin hepsi (ârifîn), sevenlerin hepsi (muhibbîn), sevilenlerin hepsi (mahbûbîn) hep salavât ile vâsıl olmuşlardır. Herhangi bir makâma ulaşanların hepsi O’na çokça salât ü selâm getirmekle bu makâmlan elde etmişlerdir.
Yanyalızâde risâlesinde salât ü selâm vâsıtasıyla Allah’a vusûlü şöyle îzâh etmiştir: Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) üzerine çokça salât ü selâm getirmek, o kimsenin Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) ile bire bir tanışmasına ve O’nun tarafından bilinmesine sebep olur. “Şüphesiz, seven sevdiğine itâat eder” sözü gereğince, salât ü selâm kulun O’na itâat etmesine ve teslim olmasına, Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in de ona muhabbet ve şefâat etmesine sebep olur. Şüphesiz çokça salât ü selâm getiren kimsenin ismi o nisbette O’nun huzûrunda zikrolunur ve o kimseye rûhâniyyet-i nebevi, uyku ve yakaza hallerinde mürşid-i kâmil makâmına kâim olur. Zîrâ kişi Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e âcizâne olarak gücü yettiği kadar salât ü selâm getirdiğinde, Allah’da Rabb olması hasebiyle o kula salât ü selâm eder ki, bu yüce mertebeye başka hiçbir ibâdetle vâsıl olunmaz. Ve bu hâl o kişide devâm ettikçe dünyevî ve uhrevî arzulan için mürşide ihtiyacı kalmaz. Yani salât ü selâm ona mürşid-i kâmil makâmına kâim olur. Böylece bir husûsu keşf ve îzâh veya sülük makâmlarına lâzım olan irşâd ve terbiyeyi almak için doğrudan doğruya Rûhâniyyet-i Muhammediyye’den istimdâd eder. Böylece sıkıntıya düştüğü hususları O’na sorup tavsiyeleriyle amel eder. Bu şekilde terbiye olup, Allah’a vâsıl olur. Ve rûhâniyyetten terbiye alan bu kimselere, -ister doğrudan doğruya rûhâniyyet-i Rasûl’den olsun, ister âhirete intikâl eden geçmiş evliyâların rûhâniyyetinden olsun- “Üveysî” denilir. Nitekim mutasavvıfların beyânâtına göre geçmiş evliyâların rûhâniyyetinden terbiye alan bir çok zevât vardır.Konumuzla irtibâtlı olması hasebiyle “Üveysî” kavramı üzerinde kısaca durmak istiyoruz.
Tasavvuf tarihinde, “Üveysî” kavramı, Yemen’deki Karen köyüne mensûb tâbiînden Üveys bin Âmir el-Kârenî’ye nisbet olarak kullanılmıştır.1 Zirâ bu zât, Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in yaşadığı dönemde yaşamış ama O’nunla görüşme şerefine eremediği için sahâbî sayılmayan, fakat Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) hayatta iken gıyâben, vefatından sonra da rûhâniyyet-i nebevi’den terbiye olup ehlullâhdan olmuştur.
XVIII. ve XIX. yüzyıllarda doğrudan doğruya Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in rûhâniyyeti vâsıtasıyla irşâd edildiklerini söyleyen sûfîler tarafından bir takım tarikatlar kurulmuştur. Önce Fas’ta, daha sonra Cezayir’de yayılan Tîcânîyye Tarikatı, Ahmet et- Tîcânî[24] (ö.1231/1815); önce Cezayir’de ortaya çıkıp sonra Libya’da gelişen Senûsî hareketi, Muhammed es-Senûsî (ö. 1276/1859) bunlardandır.
Muhammed Mehdî el-Fâsî, “Salât ü selâmın tesir gücü, tenvirdeki faydası, himmet makamına yükseltmesi tecrübe ile vârid olmuştur. Bu yüzden; salât ü selâm kişinin kemâle ermesinde ve terbiye olmasında mürşid-i kâmil gibidir.” demektedir. Fâsî’ye göre, salât ü selâm, kulun kemâle erişmesi ve eksikliklerini tamamlaması ve i’tidâl üzere yürümesi yönünde bütün sırları bünyesinde banndıran bir vâsıtadır. Çünkü salât ü selâmda Allah ve Resûlü birlikte zikredilir. Bundan dolayı, sırf zikre devâm etmede ısrarcı olmak i‘tidâlden sapmaya (inhirâf) sebeb olur. Ayrıca evsâfı tutuşturan nûrâniyyeti beraberinde getirir. Zîrâ sadece zikrullahın kişinin tebâyîsinde var olan harâretin yükselmesine sebep olduğunu, salât ü selâmın ise tebâyîde zikrullâhla tutuşan bu harâreti giderdiğini belirtir. Nefsi ve rûhu takviye ettiğim ve bir su vazifesi gördüğünü söyler. Bu açıdan bakıldığında salât ü selâmın şeyhin terbiye makamı yerine kâim olduğunu dile getirir. Yanyalızâde de risâlesinde hemen hemen aynı ifâdelerle bu husustan bahsetmiştir. Salât ü selâmla meşgûl olan kimsenin kemâl ve tekemmülüne bir i’tidâlin hâsıl olduğunu, bu i’tidâlin ise yalnız salât ü selama mahsus bir “sırr-ı mektûm” olduğunu zikretmiştir. . Salât ü selâmın inhirâf ve harâreti gidermekle beraber, sâlikin nüfûsunu güçlendirdiğini söylemiştir. Kendine mahsûs olan bu özelliğinden dolayı salât ü selâmın, mürşid-i kâmil bulamayanların irşâd ve terbiyesinde mürşid-i kâmil makâmına kâim olduğunu bilhassa vurgulamıştır.
el-Meslekü’l-kavî müellifi Yanyalızâde Muhammed Abdülkerim, İmâm Senûsî’nin Muhtasârü’l-akîde (Şerhu’l-akîdetü’s-suğrâ olarak da bilinir) eserinden uzun bir alıntı yapmak suretiyle O’nun görüşünü aktarır. İmam Senûsî’ye göre yüce makâmların elde edilmesinde en yüce vesîle, Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e muhabbet, tevessül ve çokça salât ü selâm getirmektir. Salât ü selâm getiren kimseye Allah’ın on kere salât ü selâm getirmesinin fazileti o kimse için yeterlidir. Tasavvuf ehlinin büyüklerinden birkaç zâtın kitaplarında, “Kim ki, terbiye ve irşâd şeyhleri olan mürşid-i kâmilleri bulamazsa, Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) üzerine çokça salât ü selâm getirsin. O kimse maksûduna vâsıl olur. Yani Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in rûhâniyyeti mürşid olup onu terbiye ve irşad eder’ ifâdelerini gördüğünü söylemiştir. Onların bu görüşlerinin delîli de Ebu Hureyre’den rivâyet edilen hadîs-i şeriftir. Ebu Hureyre (radiyallâhü anh), gücü ölçüsünde bütün vakitlerini salât ü selâmla geçirmeye niyet ettiği vakit, bunu Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’ e arz etmiş, Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’de ona: “Bu takdirde (dünyevî ve uhrevî) dilediğin kabul edilir, günahın affedilir” diye buyurmuştur. Bu yüzden, Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e gücü nisbetinde çokça salât ü selâm getiren kimse, niyet ettiği maksatlara ulaşır.
Yanyalızâde Muhammed Abdülkerim, risâlesinin sonunda bütün bu açıklamalardan sonra sâliki dünyâ ve âhirette maksûduna ulaştıracak ve adına “tarîk-ı makbûl” dediği yolu altı maddede şöyle özetler:
1.Sahih bir i‘tikâd,
2.Sâlih amel işlemek, harâm ve mekrûhlardan kaçınmak,
3.Farz, vâcib ve sünnet-i müekkedeleri edâ etmek,
4.Helâl rızkın peşinde olmak tahrîmen mekrûh bile olsa harâmdan kaçınmak,
5.Gayr-ı müekked bile olsa sünnetleri terk etmemek, bidatlerden kaçınmak ve bu hâl üzere devam etmek,
Bunlara devam ederken niyetin Allah rızası için olması.
Yanyalı bu temel husûsları zikrettikten sonra, sözü konuya getirir ve bizimde paylaştığımız şu görüşü ileri sürer:
Bu zikredilen hususların yanında çoğu zaman yahut Cenâb-ı Hakk kuvvet verirse her zaman, Hz. Peygâmber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e salat ü selâmla meşgûl olan kimse, dünyâ ve âhirette arzuladığı şeye kavuşur. Bu ehlullah tarafından bildirilmiştir. Sâlik olanlarca da tecrübe edilip, maksatlarının gerçekleştiği sâbittir.
Yanyalızâde, şu tavsiyede de bulunmaktan geri durmamıştır:
“Hakîki zevk ve felâhı elde etmek için sadece işiten olmayıp bu tarîk-i makbûle sâlik olan kutlu zümreye girmek gerekir.”
Netice olarak, salât ü selâm, sülûka girmiş bir mürîd için, yapacağı diğer zikirler içerisinde, Hakk’a kurbiyyeti sağlayan en önemli virdi ve Allah’a giden hidâyet kapısının anahtarıdır. Çünkü Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem), sâlik ile Allah arasında bir vâsıta, Allah’ı tanıtan bir rehberdir