You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

sabrın önemı ve bu sayede kazanılan mertebeler

sabrın önemı ve bu sayede kazanılan mertebeler

Profesör
sabrın önemı ve bu sayede kazanılan mertebeler
Allahü tealâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle berâberdir” (Bakara sûresi, 153) buyuruyor.
Şam’da yetişen büyük velîlerden Ebû Süleymân-ı Dârânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “En zor, ama en makbûl şey sabırdır. Sabır, iki kısımdır: Birincisi, Allahü teâlânın yapmamızı emrettiği, fakat nefsimizin istemediği ibâdetleri yapmaya devâm etmekte sabretmek. İkincisi ise, Allahü teâlânın yapmamızı yasak ettiği, fakat nefsimizin hoşuna giden şeyleri yapmamaya devâm etmekteki sabırdır.”
Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Muhammed Mürteiş (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Bütün işlerin netîcesinin sıhhatli ve faydalı olabilmesi için iki şart vardır: Sabır ve ihlâs.”
Yine evliyânın büyüklerinden Abdullah Harrâz (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Sabrın alâmeti şikâyeti terk, musîbet ve sıkıntıları gizlemektir.”
Birgün, evliyânın büyüklerinden Ahmed Yekdest Cüryânî (rahmetullahi aleyh) ticâret için Cüryân’dan Hindistan’a gidiyordu. Yolda çoluk-çocuğunun tâûn hastalığından vefât ettiklerini haber aldı. Bu acı haberin etkisinde iken kervan eşkıyâ baskınına uğradı. Şakîler kervandakilerin bütün mallarını aldılar. Ahmed Cüryânî’nin mallarını aldıktan sonra sol elini de bileğinden kestiler. Kendisine bu sebeple “Yekdest: Tek elli” denildi.

Ahmed Cüryânî bütün bu sıkıntılara rağmen Rabbini zikrediyor ve sabrediyordu. Kervandakiler ondaki bu hâllere şaşıp; “Çocukların öldü. Malın mülkün gitti. Kolun kesildi. Buna rağmen sesin çıkmıyor!” dediklerinde, cevâben; “Ey kardeşlerim! Bize gelen bu belâ ve sıkıntıların, Allahü teâlânın takdîri ile olduğunu bilelim. Nitekim Allahü teâlâ Hadîd sûresinin yirmiikinci âyetinde meâlen bunu bildirmekte ve; “Ne yerde, ne de nefislerinizde bir musîbet başa gelmez ki, biz onu yaratmazdan önce, o bir kitapta (levh-i
mahfûzda) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır” buyurmaktadır.
Bu îtibârla dünyânın esâsı mihnet, sıkıntı üzere kurulmuştur. Sıkıntının ise sabretmekten başka reçetesi, katlanmaktan başka kurtuluş yolu yoktur. Şu üç sabır çok sevgilidir. Bunlar; tâatte, hakka kullukta, günah işlememekte, belâ ve mihnet ânında sabırdır” buyurdu.
Ahmed Yekdest’e, bu sabrı sebebiyle, o gece rüyâsında Serhend’e gitmesi tavsiye olundu. Bu mânevî işâret üzerine Hindistan’ın Serhend şehrine geldi. Orada ikinci bin yılın yenileyicisi büyük âlim İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin oğlu Muhammed Ma’sûm hazretlerini tanıyıp ona talebe oldu. Onbir sene hocasının yanından ayrılmayıp ona hizmetle şereflendi. Hocasının sevgi ve iltifâtlarına kavuştu. Sohbetlerinin bereketi ile tasavvuf yolunun bütün inceliklerini öğrendi. Bundan sonra insanlara doğru yolu göstermek üzere Mekke’ye gönderildi. Mekke’de otuzdokuz sene bu vazîfeyi gördükten sonra orada vefât etti.

Evliyânın büyüklerinden Gavs-ı âzam Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretleri, sabır ve tahammüllerin karşılıksız kalmayacağına dâir buyurdular ki: “Halinizden şikâyette bulunmayın. Sabredin, feryâd etmeyin. Doğruluk üzere devâm edin. İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hâllerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Dâimâ ümitli olun. Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin.
Allahü teâlâya, rızâsı için yapılan sabırlar ve tahammüller, aslâ karşılıksız kalmaz. Onun için bir ân olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükâfâtını görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhûr olan, bu lakabı, bir ânlık cesâreti netîcesinde kazanmıştır.”
Abdülkâdir Geylânî‘nin (rahmetullahi teâlâ aleyh) kendisi de çok sabırlı idi. Talebelerinin suâllerini kızmadan cevaplandırır, dersi geç anlayanlara sabırla anlatırdı. Ubeyd isminde, anlatılanları zor kavrayan bir talebe vardı. Bir gün ders sırasında İbnüs-Semhal isminde bir zât gelmişti. Onun dersi geç anlamasına karşı, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin gösterdiği tahammüle hayran kaldı. O talebe dersini alıp çıktıktan sonra, gösterdiği sabra hayret ettiğini söyleyince, Abdülkâdir Geylânî hazretleri; “Bir hafta daha yorulacağım, ondan sonra vefât edeceğim” buyurdu. Dediği gibi, bir hafta sonra vefât etti.

Bağdât’ın büyük velîlerinden Câfer-i Huldî (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Dünyâ ve âhirette iyilik, sabır ile ele geçer.”
Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Hadraveyh (rahmetullahi aleyh) hazretleri buyurdular ki: “Sabır, fakru zarûrette kalanların azığı, rızâ ise âriflerin mertebesidir.”
Meşhûr velîlerden ve akâid imâmı Amr bin Osman Mekkî (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Sabır, Allahü teâlâya dayanıp sebât etmek ve belâyı gönül hoşluğu ve râhatlığı ile karşılamaktır.”
Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi aleyh) hazretleri buyurdu ki: “Sabır, yüzü ekşitmeden, acıyı yudum yudum içine sindirmektir.”
Nişâbûr’da yetişen büyük velîlerden Ebû Muhammed Râzî (rahmetullahi aleyh) sohbetlerinde buyurdular ki: “Sabrın alâmeti, şikâyeti terk edip, musîbeti ve sıkıntıları gizlemektir.”
Büyük velîlerden Ebû Osman Hîrî (rahmetullahi aleyh) hazretleri buyurdu ki: “Sabırlı kimseler, sıkıntılara katlanmayı huy edinenlerdir.”
Büyük velîlerden Ebû Osman Mağribî (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Sabır, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirirken sebâtlı olmak. O’ndan gelen musîbetleri sükûnet içinde ve gönül hoşluğu ile karşılamaktır.”

Büyük velîlerden Ebû Alî Dekkâk (rahmetullahi aleyh) hazretlerine, “Sabır nedir?” denildi. “Sabır, ismi gibidir. (Sabır, ilaç olarak kullanılan tadı acı bir ağacın adıdır.) Sabırlılar dünyâ ve âhiret izzetine konarak necât ve kurtuluşa erdiler. Çünkü onlar, Allahü teâlâ ile beraber olma şerefine nâil olmuşlardır. Allahü teâlâ bunun için; “Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle berâberdir” (Tûr sûresi, 4) buyurmuştur.
Sabrın târifi ve sınırı takdire îtirâz etmemektir. Şikâyet yollu olmaksızın başa gelen musîbetleri açıklamak sabırsızlık olmaz. Allahü teâlâ, Eyyûb aleyhisselâm kıssasında; “Biz onu sabırlı bulduk, o ne güzel bir kuldur” buyurmuştur. Halbuki O, Eyyûb aleyhisselâmın; “Başıma bu dert geldi” (Enbiyâ sûresi: 83) dediğini haber vermiştir. Bu ümmetin zayıfları (ruhsatla, izin verilen şeylerle amel ederek sıkışık kalmasınlar ve) nefes alsınlar diye Allahü teâlâ, Eyyûb aleyhisselâmın; “Başıma bu dert geldi” dediğini bildirmiş ve böyle şeyler söylemeyi haram kılmamıştır” buyurdular.
Evliyânın büyüklerinden Ebû Muhammed Cerîrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, “Sabır nedir?” dediler. O; “Kalbin nîmet ve mihneti, sükûnetle bir görmesidir. Zorlanarak sabretmektense, mihnet yükünün ağırlığını kalbinde hissetmekle berâber musîbetleri sükûnetle karşılamaktır” diye cevap verdi.
Büyük velîlerden ve fıkıh âlimi Aynül-Kudât Hemedânî (rahmetullahi aleyh) bir talebesine şöyle nasîhat etti: “Müşkil bir mesele olursa, ehlini buluncaya kadar sabret. Nefsine uyarak sabrı elden bırakma. Zîrâ nefsin senin en büyük düşmanın olup, sabretmene mâni olmaya çalışır. Sen her hâlükârda sabrı terketme.”
Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi aleyh) bir sohbetinde buyurdu ki: “Sabır susmaktır. Susmak sabırdandır. Konuşan, susandan daha fazla verâ sâhibi olamaz. Şu var ki, âlim kişi bir yerde konuşur, bir yerde susar.”
“Makâmların en yükseği, ölünceye kadar fakîrliğe sabretmektir.”
“Sabır güzeldir. Bu ise, insanlara şikâyette bulunmamaktır.”

Tâbiînin meşhûrlarından ve hadîs âlimlerinden Ahnef bin Kays (rahmetullahi aleyh) buyurdular ki: “Bir söze sabretmeyen çok söz işitir.”
Evliyânın büyüklerinden Câfer bin Süleymân Dâbiî (rahmetullahi aleyh) Sâbit el-Benânî’den naklederek buyurdu ki: “Bize ulaştı ki, Allahü teâlâ, Cebrâil aleyhisselâma; “Filan kulumun ağzının tatlılığını al” buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm, o kulun ağzının tadını aldı. O kimse şaşkın, mahzûn ve üzüntülü bir hâlde sabretti. Allahü teâlâ, Cebrâil aleyhisselâma buyurdu ki: “Ey Cebrâil! O kulumu imtihân ettim. Onu sabırlı ve sâdık buldum. Ona fazlasıyla karşılık vereceğim.”
İstanbul’un mânevî fâtihi, büyük âlim, üstâd, hekim ve velî Akşemseddîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde ve vâzlarında buyururdu ki: “Kişinin kadrinin ve kıymetinin varlığı, mihnetlere, belâ ve musîbetlere, sıkıntılara sabretmesiyle ortaya çıkar. Bu mihnet, dünyâlığın olmaması veya eksilmesi, elden çıkması ile olur. Sabredenlerin, sabırdaki sebâtları sebebiyle iyilikleri; yâni sabır, tevekkül, kanâat ve hilm, yumuşaklık gibi güzel hasletleri artar. Böylece olgunlaşan insanın kalb aynasındaki kirler, cevherin hâlis hâle getirilmesi gibi temizlenir. Belâ günlerinde, belâ geldiğinde Eyyûb aleyhisselâmın kulluğu iyi bir kulluktur.”
.
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.