Mısır’da yetişen büyük velîlerden Zünnûn-i Mısrî (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Sabır, Allahü teâlânın emirlerine muhâlif olan davranışlardan uzaklaşmak, O’ndan gelen musîbetlere sükûnetle karşılık vermek ve fakîrlik ihsân ettiği zamân da, zengin görünmektir.”
Hindistân’ın büyük velîlerinden Hâce Muînüddîn-i Çeştî (rahmetullahi aleyh) çok sabırlı olup, sevdiklerine de sabırlı olmalarını tavsiye ederdi ve “Sabır, şikâyet etmeksizin üzüntüye katlanmak ve sıkıntılara göğüs germektir” buyururdu.
Yine evliyânın büyüklerinden İbn-i Atâ (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Sabır, musîbetler içindeyken bile edebe riâyet etmektir.”
“Sofiyye-i aliyye” denilen büyük velîlerden [ya’nî tasavvuf büyüklerinden] Hallâc-ı Mansûr’a (rahmetullahi aleyh) “Sabır nedir?” diye sorduklarında; “Sabır odur ki; bir kişinin iki elini-ayağını keserler, onu köprünün üzerine asarlar ve hattâ bundan daha acâib muâmeleler yaparlar da, bir kere bile âh etmez” buyurdu.
Kezâ evliyânın büyüklerinden Hayr en-Nessâc (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Belâlara sabır, yiğit kişilerin; Allah’tan gelen her şeye rızâ göstermek ise, kerem sâhiplerinin (evliyânın) ahlâkıdır.”
Sâbit bin Ebî Hamza eş-Şimâlî; Tâbiînin büyüklerinden, “Oniki İmâm”ın dördüncüsü ve Hazret-i Hüseyin’in (radıyallahü anh) oğlu olan İmâm Zeynelâbidîn‘in (rahmetullahi aleyhim ecmaîn) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
“Kıyâmet günü, ‘sabır ehli kalksın’ diye nidâ olunur. Bir grup insan kalkar. Onlara, ‘hadi Cennet’e giriniz’ denilir. Onlar meleklerle karşılaşırlar. Melekler onlara: “Sizler kimlersiniz?” diye sorarlar. ‘Biz sabır ehliyiz’ dediklerinde, ‘sizin sabrınız ne idi?’ derler. ‘Biz, Allahü teâlâya ibâdet etme husûsunda zorluklara katlandık. Nefsimize uymayıp, günâhlardan sakındık ve bu husûslarda sabrettik’ derler. Melekler onlara, ‘hadi Cennet’e girin, sâlih amel işleyenlerin mükâfâtı ne güzeldir’ derler.”
Yine Tâbiînin tanınmışlarından ve evliyânın büyüklerinden Ka’bü’l-Ahbâr (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “İnsanlardan gelen sıkıntılara sabretmeyen, onlara karşılık vermeyi terk etmeyen kimse sabırlı sayılmaz.”
Ahmed Sârbân’ın (rahmetullahi aleyh), rivâyete göre çok huysuz ve geçimsiz bir hanımı vardı. Efendisini görmeye gelenlere, içeriden; “Siz bu herîften ne meded umuyor ve ne hayır bekliyorsunuz. Sizin işiniz yok mu?” diyerek bağırırdı.
Bir gün, Şeyh efendinin talebeleri, hem bu durumu düşünüyor, hem de birbirleriyle şöyle konuşuyorlardı: “Acaba nasıl oluyor da Şeyhimiz böyle bir hanımla yaşayabiliyor, bir arada geçinebiliyor?” Onların bu düşüncelerini anlayan Şeyh hazretleri şu cevâbı verdi:
“Dostlarım! Mesele sizin zannettiğiniz gibi değildir. Benim böyle bir kadına tahammül etmem, nefsânî bir hevesten değildir. Bu bizim talebelerimize verdiğimiz bir derstir. Maksat, çirkin huylu insanlarla da iyi geçinmektir. Sizin elinizdeyse, nefsinizi içinizden atın, bana öyle gelin. İşte bu kadar.”
Ahmed Sârbân (rahimehullah) ömrünün sonuna kadar, o kadının yaptığı eziyetlere katlandı. H. 952 yılında vefât etti. Doğum yeri olan Hayrabolu’da adına yaptırılan türbenin hazîresine defnedildi. Ahmed Sârbân hazretlerinin hanımı, beyinin kıymetini vefâtından sonra anladı. Şeyh hazretlerinin mezar taşına bir yastık gibi başını koyarak gece-gündüz; “Ah ah! Yazık, çok yazık ki, ben senin kadrini, kıymetini bilemedim” diyerek ağlardı.
Evliyânın büyüklerinden Ebû Ali Rodbârî (rahmetullahi aleyh) sabır husûsunda buyurdu ki: “Sıkıntılara sabretmeyen kimsede rızâ yoktur. Ni’metlere şükretmeyen kimsede kemâl yoktur. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ârifler, Allahü teâlâya, muhabbet, O’nun takdirine rızâ ve O’nun ni’metlerine şükür ederek vâsıl olmuşlardır.”
Büyük velîlerden Şâh Şücâ Kirmânî (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Sabrın alâmeti üçtür: Samîmî bir rızâ, şikâyeti terk, kaderin tecellîsini gönül hoşluğuyla kabûllenme.”
Tabiînden, hadîs ve fıkıh âlimi ve velî Mutarrif bin Abdullah (rahmetullahi aleyh) son derece sabırlı ve tevekkül sahibi olup, kadere râzî olanlardandı. Bir oğlu vardı öldü. Zâhirde hiç üzüntülü hâli görünmedi. Sakalını taradı, güzel elbiselerini giydi. Bâzıları buna hayret ettiler. Bu hareketlerinin sebebini sordular. Cevâbında; “Ölüm karşısında, rızâ göstermeyip feryâd etmemi mi bekliyorsunuz? Rabbime yemîn olsun; eğer dünyâ ve içindekilerin hepsi benim olsaydı sonra, âhiretin bir yudum suyu (Kevser suyu) karşılığı bunları almak isteselerdi, hiç düşünmeden hemen verirdim. O bir yudum suyu, bu dünyâ ve içindekilerin hepsine tercih ederdim” buyurdular.
Büyük velîlerden Seyyid Mîr Muhibbullah-ı Mankpûrî hazretleri, İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi aleyh) tarafından vazîfelendirilerek Mankpûr’a gidince, orada ba’zı kimselerin eziyet ve sıkıntı vermelerinden iyice râhatsız olup, Hazret-i İmâm’a mektup yazarak durumu arz etti. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, ona şöyle bir mektup yazdılar:
“Allahü teâlâya hamd olsun ve O’nun sevgili Peygamberine salât olsun. Size ve bütün Müslümânlara duâ ederim. Kardeşim Seyyid Mîr Muhibbullah’ın şerefli mektûbu geldi. Bizi çok sevindirdi. İnsanların üzmelerine dayanmak lâzımdır. Akrabânın incitmelerine sabretmekten başka yapılacak şey yoktur. Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine (aleyhisselâm) emrederek, Ahkâf sûresinin 35. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruyor ki: “Peygamberlerden Ülül’azm olanların sabrettikleri gibi sen de sabret! Onlara azâb vermesi için duâ etmekte acele eyleme!” orada bulunanlara en faydalı şey; yanlarında bulunanların eziyet etmeleri, sıkıntı vermeleridir. Siz bu ni’meti istemiyor, bundan kaçıyorsunuz. Evet, hep tatlı yemeye alışmış olan, şifâ verici acı ilâçtan kaçar. Buna ne diyeceğimi bilemiyorum. Fârisî beyt tercümesi:
Nazlı olsa da, aşka yakalanan kimse/Naz çekmeye alışması lâzım elbette!
İlâh-âbâd denilen yere göç etmek için izin istiyorsunuz. Yâhut bir yer gösteriniz de, oraya gidip, halkın ifrât derecesindeki cefâsından kurtulayım diyorsunuz. Buna ruhsat, izin verilebilir. Fakat, azîmet daha iyi yol, orada kalıp, sıkıntılara sabır ve tahammül etmektir. Bildiğiniz gibi, bu mevsimde hâlsiz oluyorum. Bunun için kısa yazdım. Selâm ederim.” (C. III, 7. mektup)
Hindistân’da yetişen evliyâdan ve Çeştiyye yolunun büyüklerinden Hâce Nizâmeddîn Evliyâ (rahmetullahi aleyh) hazretlerinin sabrı ve affetmesi çoktu. Bir gün dergâhına bir fakîr geldi. Hiçbir sebep yok iken, küstâhca onu kötülemeye başladı. O büyük velî, bütün bu saçma sözleri sâdece sabırla dinledi. Ayrıca, o fakîr ne istiyorsa, hepsini verdi. Fakîr, dergâhtan ayrıldıktan sonra, Nizâmeddîn Evliyâ, orada bulunanlara; “Bizi sevenlerin çoğu, hediye ile geliyor. Bizi kötülemek üzere gelecek olan birkaç kişi de bulunmalı. Birisi gelip bizi kötülerse, biz ona, dünyâda olduğumuz sürece yanlış işler yapabileceğimizi ve kötülemeye ma’rûz kalabileceğimizi söyleriz” buyurdular.