Oksijen azlığının nefes darlığına sebebiyet vermesi misali; Allah (c.c.)’a iman ve ibadet
azlığı da ruhî sıkıntıya sebebiyet vermektedir. Zira kalp için zikir, akciğer için oksijen gibi
hayatîdir. Allah (c.c.)’a ibadet ve ta’zim eksikliği genel manada dini istikametten sapma ve
kopma neticesi, meydana gelen ruhî sıkıntı, davranış bozuklukları, türlü türlü ruhî bozukluklar
halinde dallanıp budaklanır. Neticede şunu söyleyebiliriz ki, inançtan, imandan sapma ve
kopma akıl hastalıklarının meydana gelmesinde başrolü oynar.
Dini gelişme ve terakki içinde insanlar, ruhî gelişme ve terakki içindedir. Ruhî sıkıntı
ve karışıklık, böyle kimselerin ruhîyatında barınamaz, yaşam imkanı bulamaz. Onlar daima
sıhhat, saadet, şifa ve rahmet içindedirler.
İslâm hayat ve ruhîyatı, İslâm olmayanların hayat ve ruhîyatından tamamen farklıdır.
Çünkü İslâm olduğu takdirde insanın sadece bazı tavır hareketi değil, bütün hayatı tamamen
diğer insanlardan farklı bir özellik kazanır. Hiçbir zaman bir eşkıyanın dağdaki hayatı gibi
olmayacaktır. Eşkıya ya dağdan düşer, ya bir kurşunla öldürülür veya yakalanır hapse atılır.
Bunun adı eşkıyanın hayatı olmuyor mu? Halbuki Müslüman başkasının hakkını almak,
zulmetmek için değil, kendi hak ve kazancından başkalarını da faydalandırabilmek çaba ve
gayreti içinde olan insan demektir. Bunun için de Müslüman, eşkıyanın karşılaşacağı türlü
türlü kötü ihtimallerden uzakta, bambaşka bir hayat yaşayacak ve ömrünü huzurlu ve insanlara
faydalı olarak sürdürecektir.
O halde İslâm olmak, yakalarda bir karanfil çiçeği gibi süs veya sadece bir vicdan
meselesi değildir. İslâm bir hayat tarzıdır. Hem de dünyevî ve uhrevî… Dini gelişme, akıl
hastalıklarının meydana gelmesine imkan vermeyen bir ortam teşkil eder.
Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman, Tabebet-i Ruhîye adlı kitabında şöyle diyor: “Mutedil
sâlih bir itikada mâlik dindar her şahıs, sinirlerini metin bir zırhla muhafaza etmektedir.
Lakin dinsizlik… işte akıl hastalıklarının en mühim sebeplerinden başta gelenlerinden biri…
Bir şeye inanmamak yeni nesillerin ruhlarında ehemmiyetli sarsıntılar yapmıştır. Sarsılmaz
sanılan eski kanaatlerin kalmayışı, fakir ile zengin, küçük ile büyük arasındaki hududun,
Allah (c.c.) tarafından çizildiği itikadının yıkılması, hayatın güçlüklerine karşı mütevekkilâne
katlanmak tesellisini insanların ruhundan silmiş, yerine ihtiras, ihtilal, öldürmek ve ölmek
arzuları meydana getirmiştir. Bunlar tahsil görenlerde psikozların (akıl hastalıklarının)
artmasına sebep olmuştur. Gönül, kalp, fıtrat icabı, Allah (c.c.)’ı ta’zimden uzak bulunursan,
ızdırap, duyar, bunalıma girer, ne yapsan fayda vermez, bir türlü ruhata, huzura kavuşamaz,
ruhen tatmin olamaz. Çünkü yine fıtrat (yaratılış) icabı, gönül, kalp (ruh), gözün ışığı aradığı,
istediği gibi sadece Allah (c.c.)’ı aramakta, O’nu istemektedir. İslâm’ın ruhen salim ve huzurlu,
yani ruhî sahada kazançlı olmasının sebebi, tabiatının hususiyeti istikametinde hareket etmiş
olmasında, ruhî tatmin içinde olmasındandır. İslâm olan huzurlu oluyor. İmansızlık dünyada
da ahirette de azaptır. Ruhta küfür, vücutta mikrop gibidir. insanı bir an rahat bırakmaz.”
Görülüyor ki her asır, biriken tecrübelerle zenginleştikçe bu maddî hayat
manevîleşecektir. Gençlerin ve düşünen insanların cân-ü gönülden arzu ettikleri kurtarıcı
inkılap ancak manevî, dinî olacaktır. Din işinin tamamını anlamaya imkan yoktur. Ona ancak
hayran olunur. Şüphesiz ki gerek ferdî, gerekse toplumsal her türlü olaylar insanların zanları
ve istedikleri yönde değil, bu mülkün sahibi olan Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) dileme, müsaade ve
kudreti neticesi meydana gelir. Şu halde mülkün sahibine teslim olmaktan başka bir çaremiz
yoktur.
2
Mevzuumuzun daha iyi anlaşılması için şu hikaye ne kadar uyarıcıdır: “Bir sandalcı,
bir gün bileğinde altın gibi mesleki bilezikler, kafasında dünyanın malumatı, ceplerinde para
dolu müşterisiyle karşı sahile doğru giderken, birden bire öyle bir fırtına çıkıvermişti ki, sanki
sandal battı batacak… Adam perişan bir vaziyette, iki eliyle birden sandalın tahtalarına
yapışmış sallanıp duruyor… Ne kolundaki mesleki bilezikler, ne kafasındaki bir yığın
malumat, ne ceplerindeki paralar, onun ruhî dengesini sağlayamıyor, korkusunu gideremiyor.
Adam korkudan, daha boğulmadan sanki ölüverecek. Sandalcı sakin olarak soruyor: ‘Yüzme
biliyor musun?’ Adam yüzme bilseydi hiç bu korku ve düşünceler olur muydu? Halbuki
sandalcı yüzme bildiği için, kendisini suya bırakıverecek, korkusuzca, emniyette, rahatça
sahile çıkacak.”
O halde iyi düşünülürse, halkın sevdiği, güvendiği bütün dünya malı, deniz ortasında
tutunulmuş bir tahta parçası hükmündedir. Sevilecek, güvenilecek, tutunulacak hiçbir değer
ve kuvveti yoktur. İtimat ve emniyet edilecek, güvenilecek, tek hakikî varlık ve istinatgah,
yalnız Cenab-ı Allah (c.c.)’tır. “Onlar sabreden kimselerdir ve yalnız Rablerine güvenip
dayanmaktadırlar.” (Ankebut:59). İşte o zaman da Allah (c.c.) onların velisi olur. “Rableri
katında onlara esenlik yurdu (cennet) vardır. Ve yapmakta oldukları güzel işler sebebiyle
Allah onların dostudur.” (En’am:127).
Eğer insanlar bilselerdi, hangi dayandıkları şey örümcek yuvası gibi çürük değil, fani
değildir?.. Nitekim insan, dünyada dayandığı bütün şeylerin, parasının, pulunun, evladının,
iyalinin, işinin, mesleğinin… nihayet bir serap olduğunu anlıyor. Yaldızlanmalar, aldanmalar,
şartlanmalar bir müddet belki, insanların dayandığı şeylerin sahteliğini gizliyor. Fakat bir gün
gelip dayandıkları ve güvendiklerinin hiçbir işe yaramadıklarını anlayınca, bütün hayalleri
başlarına yıkılıyor. Bazen bu ruhî yıkımlar daha büyük çapta oluyor. Mesela mevki sahibi bir
adam emekli olduğunun yılına kalmıyor, tanınmaz bir şekilde çöküp bitiyor, adeta eriyor.
Masadan, kasadan, koltuktan medet uman, ona güvenenin sonu ne olabilir ki? Veya adamın
parası çok, minneti yok kimseye. Fakat bir gün bakar ki dağlar gibi yığılmış mal, mülk,
paralar, karlar gibi eriyivermiş, o zaman da kendisi de birlikte erir, göçer, yok olur…
Sayılmakla bitmeyecek kadar çok bu hadiselerin hiçbiri, olağanüstü olay değil ki. Bu dünya
da her zaman böyle olaylarla dolu…
O halde sen niçin Allah (c.c.)’ın kurduğu nizamdan, düzenden başka gösterilen hayat
felsefelerini, doktrinlerini, ekollerini, bizzat üzerinde zehir tecrübe eder gibi kendi üzerinde
uygulamaya kalkıyorsun? Bir de Allah (c.c.)’ın yolundakilere baksana. Kendilerine verdiklerimize
karşı nankörlük etsinler ve sefa sürsünler bakalım! Ama yakında bilecekler! Müslüman,
Allah (c.c.)’a teslim olan, dünya ve ahiret selâmeti bulandır.
Ruhî dengenin ruhu emniyettir. İtimat ve emniyet asıl manada sadece Cenab-ı Hakk’a
(c.c.) ait olması lazım iken, eğer insanlar başka dayanaklar, ilâhlar aramakla meşgul olurlar ise,
elbette ruhî dengeleri sarsılacak, ruhî sıkıntı, gönül darlığı meydana gelecektir. Allah (c.c.)
yerine arkadaşından akrabasına, anasına, atasına, evladına, yakınlarına varıncaya kadar her
türlü şeylere dayanan, güvenen ve itimat ile emniyet duygularını tatmine kalkan kimselerin bu
dayandıkları ve güvendiklerini kaybettikleri nispette, emniyet ve güven hisleri kaybolacağından,
artık ruhî yıkımlar da derece derece ortaya çıkacaktır. Malına mülküne dayanan ve
güvenen kimselerin, bunları kaybettikleri zaman, intihar ve cinayetler ile akıl hastalıklarına
varabilen türlü ruhî karışıklık ve bunalımlar içine düşecekleri şüphe götürmez bir hakikattir.
Evet, Allah (c.c.), itimat ve emniyet, güven, sanki insana hadiseler karşısında bir başka
üstün kuvvet ve cesaret veriyor, diğer insanlardan ayrılıyor ve başka başka özelliklere sahip
oluyor.
3
Düz, doğru yolda yürümek yerine dağlara tırmanmaya kalkanlar, nasıl yorulur,
dermansız kalır, yolunu şaşırırsa, tabiatlarının, yaratılış gayesinin tam aksi istikamette hareket
eden insanlar, ruhî bunalımlar ve sıkıntıların dalgaları arasında kaybolurlar. Burada karşımıza
çıkan kader ve kaza, Müslümanlar için bir başka denge unsurudur.
Eğer insanlar sebeplere bağlanır ve şartlanırsa bu ruhî karışıklıkların, dengesizliklerin
ve bozuklukların başka bir hazırlayıcısı olur. Dini istikametten sapan ve kopan insanlar, Allah
(c.c.)’ın her şeydeki hükmünü, iradesini göremedikleri, korku yanında ümidi bulamadıkları için
korkunun ve sıkıntıların karşısında çaresiz kalır. Mü'min bu noktada sabır ve Allah (c.c.)’a
güven ve teslimiyette, huzur, saadet ve selâmet bulur. Onun gözünde en büyük hadiseler
küçülür ve ruhî dengesi bozulmaktan kurtulur. Sabır ile Müslüman, mutlak kudret sahibi
Cenab-ı Hakk’ın (c.c.), her an yardımından uzak olmadığını idrak ve güvenle, hadiseler
karşısında mücadele azmini kaybetmez, dalgaları korkusuzca yarıp giden bir gemi gibi
yoluna, yaşamına devam eder. Ve böylece sabır, genişliğin, huzurun, mutluluğun anahtarı
olur. Hadiseler arasında sıkışıp, boğulup kalmaz. Ufku alabildiğine açılır, genişler, huzur
bulur. Artık böyle bir Müslüman içinde bulunduğu hadiselerle bir sürtüşmesi, bir sorunu
kalmadığı için, en başta kendi fikirleri, daha sonra ailesi, toplumu ve nihayet dünyası ile tam
bir uyum halinde bulunur. Rabbimiz buyuruyor: “Onlar inanmışlar, kalpleri Allah’ı
anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura
kavuşur.” (Ra’d:28). “İyi bilin ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.”
(Yunus:62). “Deki, namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, alemlerin Rabbi Allah içindir”
demedikten, bu hali yaşamadıktan sonra, dünyaya gelmişliğin, gitmişliğin, bu dünyada
olmuşluğun bir faydası olur mu? Bu dünyanın bir anlamı kalır mı?
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.
ALINTI DEĞİLDİR