You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

ROPÖRTAJ-Dücane Cündioğlu

ROPÖRTAJ-Dücane Cündioğlu

((Meksikalı))
ROPÖRTAJ-Dücane Cündioğlu

Dindarlık şehirle uzlaşmak zorunda!
MURAT TOKAY
21/02/2010

O yıllardır mağarasında yaşıyor. Vaktinin çoğunu evinde kitaplarının arasında geçiriyor. "Otuz sene düşünmekten başka hiçbir iş yapmadım.

İmkânım olsaydı ne yazar ne de konuşurdum!" diyebilen bir yazar, bir entelektüel, bir huzursuz adam O. 12 yıldır Yeni Şafak Gazetesi'nde yazıyor. Yayınlanmış 20'ye yakın kitabı var. Dücane Cündioğlu ile Kapı Yayınları'ndan çıkan son iki kitabı Hz. İnsan ve Ölümün Dört Rengi'nden hareketle hakikati, dindarlığı, aşkı ve yalnızlığını konuştuk.

Yıllardır kitaplarınızla, gazete yazılarınızla göz önünde olmanıza rağmen son iki ay içinde kaleme aldığınız Erol Yarar, Elif Şafak ve Ertuğrul Özkök'le ilgili yorumlarınız çok büyük yankı buldu. Son aylardaki bu ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eleştirinin adresi isim verilmek suretiyle kesinleştirildiğinde kaçınılmaz olarak yankının volümü yükselir ve böylelikle hitap kitlesi genişleyince, inilti, çok aşağılarda seyreden zekâ seviyeleri nezdinde nârâya dönüşür. Anlaşılan o ki, dolayıma ve soyutlamaya başvurmadığım takdirde iniltilerim bile gürültü çıkarmaya devam edecek!

Bu yeni tarzınızı sürdürmeyi düşünüyor musunuz?

Sözün genişliğe değil, derinliğe ihtiyacı var! Gönüllerin ise gürültüye değil, iniltiye. "Kalpten kalbe yol vardır" denir. Öyleyse nârâları boş vermeli de asıl o ah sesini duymalı!

O analizleri yazarken bu kadar çok konuşulacağını öngörmüş müydünüz?

Düşünceden çok anlık duygularımla yazdım o yazıları. İlk ikisinin sebebi öfke, sonuncusunun sebebi ise üzüntüydü. Hepsi de kendiliğinden ortaya çıktı. Bezirgân riyakârlığının da bir sınırı olmalıydı. Ben, sadece o sınıra işaret etmeye çalıştım. Umarım böylelikle kutsallarımız bir süre daha pazara çıkarılamaz!

Peki Ertuğrul Özkök hakkında yazdığınız yazı...

O yazının benim açımdan bir başka değeri var. Çünkü insanın özünü ilgilendiren bir meselede kendimi yansızlaştırarak o öze ne denli şefkatle yaklaşabileceğimden ben de pek emin değildim yazının başına oturduğumda. Hoyratça davranmaktan kaçınmak veya muhatabı incitmemeye çalışmak esasen zor değildir. Zor olan, müdahene kokusu vermeden nezaket ile hakikat arasındaki dengeyi korumaktır. Sanırım o analizin vicdanları iknâ etmesinin sırrı da buradaydı.

Yazılarınızda sıklıkla geçen bir kelime var; "mağaram". Niçin 'evim' değil de 'mağaram'?

Malumunuz, mağara doğal bir mekândır, insanın katkısı yoktur onda. 'Ev' ise tam da aksine insan aklının bir ürünüdür ve özü gereği toplumsaldır. Ben, ne zaman toplumsal olanın dışında ve uzağında olduğumu vurgulamak istesem, 'mağara' sözcüğünü kullanırım. Ev sıcaklığından mahrum bir münzeviyim ne de olsa! Zirvelere yolculuk ne yazık ki geceleyin, yalnız başına ve bir mağara soğukluğunda gerçekleşiyor; toplumsal olanın dışında ve ekonomi-politikten uzakta.


RUH SAĞLIĞIMI KORUMAK İÇİN DERS VERİYORUM
Gününüzün çoğu evde mi geçer?

Benimkisine tıpkı "sürekli devrim" gibi, "sürekli itikaf" bile denebilir. Vaktimin çoğu evde geçer, kitapların arasında. Evden çıkıp gidebileceğim bir işim de olmadı hiç! Otuz yıldır bu böyle. Sekiz yıldır da tek başınayım. Yani hakiki anlamıyla 'mağaram'da. Kendimle.

Dersler de veriyorsunuz bildiğimiz kadarıyla...

İster istemez. Ruh sağlığımı korumak istediğim için. Zira içime kapanma limitim oldukça yüksek. Uzaklaştıkça uzaklaşırım. Taksim-Tünel'de verdiğim metafizik derslerinin taliplerine ne yararı oluyor bilemiyorum ama ben oraya ayda iki kez insanı görmek için gidiyorum. Hasret dindirmek için...

Evde vaktiniz hep okuyarak mı geçer?

En iyi bildiğim iştir yalnız kalmak. Yalnız kaldığımda ya okurum ya da film seyrederim. İnsanlarla temas etmek ya beni incitiyor ya da onları. İflâh olmaz bir uyumsuzum. Niçin saklayayım; biraz huzursuz, biraz da huysuz!

Eleştirilerinizi besleyen bir hâl midir uyumsuzluk!

Elbette. Penceremden dışarıya baktığımda, ister istemez gördüğüm olumsuzluklara müdahale etmek ihtiyacı hissediyorum. Bir tür günah işliyorum, çünkü 'varlık'ın işine karışıyorum. Müdahale, özünde suç iken, ancak şefkat ve rahmet onu insanî bir vazife hâline getirebilir. Ne var ki bu da düşman kazanmadan olmaz. Sorumluluk duygusu eşlik etmedikçe eleştiri anlamsızdır! Bencilce değil, aynı zamanda aptalcadır da. Eleştirinin sevimsizliğine vazife duygusuyla katlanıyorum.

Okurlarınız tepkisi...

Mağaramda ses istemem! Gürültüye sebebiyet vermek, beni niçin memnun etsin? İşin içine biraz mizah katalım: Eleştirilerimin çoğu topluma rağmen, ama toplum için!


LİSE ÖĞRENCİSİYKEN CEZAEVİYLE TANIŞTIM
Böylesi bir yaşam tarzını bile isteye mi tercih ettiniz?

Bu bir tercih değildi, hayatım bütünüyle mizacımın, yani yazgımın ürünü. Çok genç yaşlardan itibaren okuma ve öğrenme açlığı çektim. Çaresizdim. Okumam, anlamam ve önümdeki muammaları çözmem gerekiyordu. Bunun için de vakt u zamana ihtiyacım vardı. Herkes gibi bir işe girip çalışamazdım. Çalışmadım. Çalışmadığım takdirde aç kalırdım. Aç kaldım. Kısacası, yararı değil, hazzı seçtim. Bildim ki; bilmekten daha yüce bir haz yoktur bu âlemde!

Cezaevleriyle çok erken yaşlarda tanıştınız değil mi?

16 yaşlarında, lise öğrencisiyken.

Suçunuz neydi?

Bu ülkede siyaseti ciddiye almak! Sokağı... Sokak düşüncelerini...

Böylelikle okuyup yazmaya başladınız...

Evet, dersimi çalışmam gerekiyordu. "Önce vatan!" dedim ve okumaya başladım.

Derken 12 Eylül oldu...

Düdük çaldı ve oyun bitti. Vatanı kurtarıcılık rolü bitmişti. Artık bana dikte edilen inancın kaynaklarına bizzat kendim ulaşmalı, onları kendi yöntemlerimce sınamalıydım. Böylece kitapların arasına kaçtım. Otuz sene düşünmekten başka hiçbir iş yapmadım. İnsanım için düşündüm, özüm için... Kendim için... İnsanımı hayvanıma ezdirmemek için...


SOKAK ÇALGICILIĞI YAPMAYI DÜŞÜNDÜM!
Geçiminizi de okumakla, yazmakla karşıladınız...

Otuz sene boyunca kitapların arasından çıkmayan ve fakat ekmek parası için yazmak ve konuşmak zorunda kalan bir adam hâline geldim. İmkânım olsaydı, iktisaden ihtiyaç duymasaydım, ne yazar ne de ders verirdim. Bilâkis sadece okumakla ve öğrenmekle yetinirdim. Bugün kitaplarım varsa ve hâlen yazıyorsam, sırf imkânsızlıktan. Başka bir becerim olmadığı için.

Yazarlığınız dışında bir gelir kaynağınız olmadı mı?

Bir aralar (on sene kadar önce) sokak çalgıcılığı yapmayı düşünmüş, bu nedenle ney üflemeyi de öğrenmiştim. Yaşamı sürdüremiyordum çünkü. Artık ayakta tutulması gereken bir yaşamdan vazgeçince, çok şükür, ben sokak çalgıcılığından kurtuldum, zavallı halk da benden.

İlk başlarda düşündüğünüz başka bir meslek oldu mu?

Okumak dışında kendisine katlanabileceğim bir meşgale bulamadım. Gençken savaşmış, militanlık yapmıştım. 12 Eylül düdüğü çalınca, ki o sırada cezaevinde idim, o süreçte kazandığım vasıfların hepsi anlamını yitirmişti. Aldatılmamıştım, tam tersine aldanmıştım. Sizin anlayacağınız, yeni bir düşmanım vardı artık: 'Kendim'. Yani gafletim ve cehaletim!

Çok güçlü bir düşman!..

Hem de nasıl! Çünkü dışarıda değil, içeride konuşlanmış bir düşman! Bu düşmanı seçmemle birlikte o efsanevî baş ağrılarım başladı. Gaflet ve cehaletimi yenmedikçe o öldürücü ağrılarımdan kurtulamazdım. Hakikaten çaresizdim.


BAŞ AĞRILARIM YOK ARTIK, KALP SIZILARIM VAR
O ağrılarınız geçti mi?

Ağrılar geçti gitti ama yerini sızılar aldı. Baş ağrılarım yok artık, kalp sızılarım var. Ne ki kalpteki o incecik sızı, ağrıdan çok daha fazla canımı acıtıyor. Başımdaki ağrılar hakikatten uzak olmanın bedeliydi. Kalp sızısının nedeni ise hakikate yaklaşmak, hakikatle temas etmek. İlim yolculuğu ağrılara, irfan yolculuğu sızılara yol açıyor. Biri beyni oyuyor, diğeri kalbi. Yaşamdan uzakta kitapların arasında düşüncelerle savaşmak kolay. Kalp sızısına dayanabilmek için dışarı çıkmanız, yaşama katılmanız gerekiyor. Oysa ben tam bir yaşam acemisiyim. Sanırım sonunda kalp sızıları içindeyken gözlerimi kapatacağım.

Hakikat yolculuğunda kendinize bir refik bulmayı denediniz mi?

Hakikatin topluca aranılabileceğine hiç inanmadım ve hakikate topluca yürünebileceğine. Bu nedenle ben hep yalnızdım. Üveysiydim. Kokusuyla yetindim mürşidin, sesini duyamadım. Şemsî tabiatım var. Huysuzum. Sıraya geçemem, düzgün tanelerin yanında yer alamam. Malumunuz, bahçede değil, dağda, bayırda, yabanda yetişene 'Üveysî' denir. Bana mürşid, herhangi bir yoldaş değil, bizatihi yol oldu. Tavsiye edilesi değil belki. Çünkü önce bir yoldaş bulmalı, yola öyle düşmeli, makbul olan budur. Benim gibi yoldaşı olmayanlar üzülmesinler, onları da yolun kendisi terbiye eder.


HAKİKAT, İNSANIN HUZURUNU KAÇIRIR
Yazılarınızda ısrarla 'hakikat'ten söz ediyorsunuz. 'Hakikat'ten ne anlamalıyız?

Kendi dışımızda muhakkak ulaşmamız gereken noktanın adıdır hakikat. Ulaşamasak da, temas edemesek de kendimizi kendisine göre hizalayacağımız bir noktadır hakikat. Avuçlayamayacağımız ama dokunabileceğimiz, belki bazen sadece koklayabileceğimiz bir şey. Bu; özünde bir ütopya, bir umut, bir hülyâ! Çıkılması gereken bir mirac! Çağın insanı işte bu ümidi kaybetti. Ütopyasını. Hakikat vurgusu, düşünce ve sanat alanında hâlâ ulaşmamız gereken bir noktanın, bizi kendisine çekecek bir cezbenin, bir cazibenin mevcudiyetine inanmak demektir. Ben, işbu cazibenin meczubuyum!

Hakikate ulaşma noktasında ne yapılmalı?

Önce bilmeli ki; hakikat insanı huzura kavuşturmaz, aksine huzurunu kaçırır, insanı yorar. Yanına yaklaştığınızda onunla ne yapacağınızı bilemez hâle gelirsiniz, uzun süre hakikati nereye koyacağınızı bilemezsiniz, ne işe yarayacağını anlayamazsınız. Ona rağmen pes etmemeli, hakikate değme, ona temas etme arzumuzdan asla vazgeçmemeliyiz. Hakikat talebini ısrarla sürdürmeliyiz. İnanmış adam, huzursuz adam demektir.


ÂŞIKIN GÜNÜ OLMAZ, GECESİ OLUR
Biraz da aşktan, sevgiden konuşalım. Geçen hafta Sevgililer Günü'ydü..

Âşıkın günü/gündüzü olmaz, gecesi olur. Günü/gündüzü olsa, âşık olmaz! Müslüman âşık kendine bir gece bulmalı. Kadir Gecesi'ni... Hakiki âşıkların gecesi Kadir Gecesi'dir çünkü. Göğün kapısı açılır ve sevgili pencereye çıkıp o gece cemâlini gösterir âşıklarına. Sevgiliyi görmek isteyen âşıkın o gece uyanık kalması, aşkın şânındandır.

Aşk deyince İlahî aşkı mı anlamalıyız? İnsana âşık olunamaz mı?

İnsana âşık olmayan, Hakk'a âşık olamaz. İmam Gazalî, bu dünyada güzeli göremeyenlerin öte dünyada da güzeli göremeyeceklerini söyler. Güzellik evvelemirde mahlukatın güzelliğidir. Mütecelli görülmeden tecelli görülmez. Önce mütecelliyi görelim ki, sonra ona tecelli edeni de fark edebilelim

Son yıllarda 'aşk' çok satmanın bir yolu haline geldi. Adında 'aşk' geçen kitaplar, filmler, hatta reklamlar büyük ilgi görüyor. Sizce niçin?

Çağımızda insan, güzelliği arıyor. Aşkın böylesine gürültülü bir biçimde kendini göstermesinin nedeni, güzelliğin kendisini gizlemesidir. Güzellik yoksa aşk da yoktur. Aşk, güzelliği arar. Şu anda akıl çağındayız, bilim çağındayız. Dolayısıyla aşkımız hasret içinde. Neyi arıyor? Güzelliği arıyor. Arıyor ama bulamıyor. Bulamayınca da gürültü çıkarıyor.

Ne yapmalı?

Gerçek güzellik dışarıda değil, içeride. İnsanın kendisinde. İnsanın kendisine gelmesi, kendisini bulması lâzım. İnsan, insana hasret. İnsanına. Kendini özlüyor, ama bunun farkında değil. Hasretin acısını duyuyor ama nedenini bilmiyor. Bu fakir de diyor ki: "Ey talib! Huzur-u İslâm'da bile olsa alma! Sen kendine hasretsin ama aklın sıra dindarlığın bile sana seni unutturuyor."



SIRAT KÖPRÜSÜ'NDEN CİPLE GEÇİLMEZ!
Dindarlık, insana kendini unutturur mu?

Bugünkü din anlayışı, bugünkü hâliyle dindarlık ne yazık ki insanın hakikatle kendi arasında bir perde hâlini almıştır. İnsana insanı/kendini tanıtacak olan dindarlık, insanı kendinden uzakta tutuyor günümüzde. İnanç sokakta. İnanç meydanda. İnanç iktidarda. İnanç bankada. İnanç ekranlarda. Fakat neredeyse bir tek kalpte değil. Vicdanda değil. Gecelerimizde değil. Bugünün âşıkları, günü kutluyor, gündüzü kutluyor, geceyi yoksullara bırakıyorlar. Bizim gibi kendini bilmez birkaç meczuba!

Gündüze yönelmenin ne mahzuru var?

Sırat köprüsünden ciple geçilmez, adam olana çıplak ayak gerek. Üşümüş, büzüşmüş, yorgun, kanayan, zayıf ve mecalsiz ayaklar... O kocaman kaporta, o 4x4 tekerlekler adamı ateşten korumaz! Kıldan ince, kılıçtan keskindir o köprü! Zayıflaman, güçsüzleşmen, acz ve kanaat zırhıyla bizzat kendini kıldan hafif, kılıçtan keskin hâle getirmen gerek!

Zenginler cipe binmesinler mi?

Ne münasebet, elbette binsinler. Önemli olan burası değil. Cip putundan kurtulabilmek için belki de önce cip sahibi olmak gerek. Sahip olmadığın şeyi terk edemezsin! İktidar gibi. Ben cipe binmeyi olumsuzlamıyorum, cip-mip oyuncağını matah sananları aşağılıyorum sadece. Onların, ancak ciplerine verdikleri değer kadar değerli olabileceklerine inanıyorum.



BİR MEDENİYET SİLİNDİR GİBİ MİNARELERLE VARLIĞINI SÜRDÜRÜMEZ
Siz bir kent dindarlığından mı söz ediyorsunuz?

Laikler, dindarları kültürsüzlükle suçluyor. Dindarlar da laikleri ahlâksız olmakla. Nasreddin Hoca'nın yaptığı gibi herkese hakkını vermek zorundayız. Dindarlar kültürlü olmak, dindarlık ise şehirle uyuşmak zorunda. Bir medeniyet kubbe çatılarla, mızrak gibi silindir minarelerle varlığını sürdüremez. Dindarlığın özü bu değil. Adab değişir, değişmeyen ahlâktır. Bir medeniyetin sürdürülebilirliği, şekilde ve dış görünüşte ısrardan kaçınmakla mümkün olur.

Müslümanlar dünyevîleşmekten mi korkuyorlar?

Oysa bir an evvel dünyevîleşmemiz gerekiyor. Hem de süratle. Vuruşa vuruşa. Hesaplaşa hesaplaşa. Çünkü "dine rağmen" dünyevîleşiyoruz zaten. Oysa yapılması gereken "din'le beraber" dünyevîleşmektir. İlkelerimizin ışığında dünyaya katılamazsak, ilkelerimize rağmen dünyaya katılmak zorunda kalacağız. Nitekim olan da bu. Cami kubbelerini betondan yapıyoruz, taştan değil. Taşta ısrar edemiyorsak, niçin 'kubbe' formunda ısrar ediyoruz? Modernliğin de, geleneğin de özünü ıskalamak diye ben buna derim işte! Betondan kubbe yapıyoruz ve aklımız sıra kubbeyi yere koymadığımızı sanıyoruz! Yalana gerek yok, betonun kendisiyle beraber kubbe de yere konmuştur zâten!

Son olarak neyle meşgul olduğunuzu söyleyebilir misiniz?

Artık hatalarımdan değil, haklı olmaktan da vazgeçmek için uğraşıyorum. İrfan ustalarımız, "terk-i dâvâ" tabiriyle, hatalarda değil, asıl doğrularda ısrardan vazgeçmeyi kastederlerdi. Sözün özü, ben sadece kendimle meşgulüm. m.tokay@zaman.com.tr


Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.