Bedenleri de mahkûm edilmiş mü’min kardeşlerimiz var. Dünyanın her yeri kan ağlıyor! İşkenceler, zulümler şehâdetler ve Hz. Bilâl’in hayatına ve hatıralarına benzeyen nice acılar…
Zaman, onlara el uzatacak Ebû Bekir’lerini arıyor..
İşlerimizin yoğunluğu sebebiyle yazılarımıza bir müddet ara vermek zorunda kaldık. İnşallah bundan böyle yine; Resûlüllah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimizin o güzel arkadaşları, insanlığın yıldızları, insanlığın önünde yürüyen nurdan simâlar olan Sahâbe-i Kirâm (Radıyallâhu Anhum) hazerâtının hayatlarına, hatıralarına, Nebîyi Zîşân (Aleyhisselâm)ın daima yanında durmuş, vefâ göstermiş o tertemiz Ashâb-ı Kirâm’a, sizlerle birlikte bakmaya devam edeceğiz.
Gençler, Allah Resûlünün hayatında mühim bir damarı temsil ederler. İlk önce Resûlüllah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in elinden tutan o saâdetli topluluk, mutlu, bahtiyar gençler…
İşte bunlardan biri Hz. Bilâl (Radıyallâhü anh), genç bir Habeşli delikanlıydı. Rabah’ın oğlu Bilâl, o mübarek efendimizin derisi siyahtı ama kalbi bembeyazdı. Kaldı ki insanlar soylarını, renklerini, boylarını, kilolarını, gözlerinin renklerini kendileri seçmezler ki.. Şeklimiz, şemâlimiz, şablonumuz, mühendislik dizaynımız, Rabbimizin kaleminden çıkmış, bu konuda ne Bilâl’in başkasına üstünlüğü vardı, ne de başkasının Bilâl’e üstünlüğü vardı. Ama insanlar kendi aralarında sûni duvarlar örmüşlerdi, bazıları pazarda parayla alınıp satılan bir eşya gibi kullanılıyordu. Hz. Bilâl efendimizde kaçırılmış, Mekke’ye getirilmiş ve pazarda köle olarak alınıp satılan bir eşya gibiydi sanki. Tâ ki Nebîyi Zîşân Efendimiz gelene kadar… Hz. Bilâl gibi niceleri köle idiler. Resûlüllah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in elinden önce Hz. Ebû Bekir’ler tutacak, sonra Müslümanların çile ile geçen hayatlarına gücü yetenler merhem olmaya çalışacak.
Günümüzde bu köleliğin başka şekillerini yaşıyoruz, ruhların esir edildiği, bedenlerin hürriyete kavuşturulup, beyinlere pranga vurulmaya çalışıldığı bir zamanı yaşıyoruz an be an. Bedenleri de mahkûm edilmiş mü’min kardeşlerimiz var, televizyonlarda bu haberleri izlerken yürekleriniz sızlıyor değil mi? O, Filistin’de Müslümanların üzerine kurşun sıkanlar, hakikaten şöyle bir düşündüğümüz zaman, Irak’ta hürriyetine kavuşturulmak istenirken öldürülenler, güya demokrasi getirilirken cinayete kurban gidenler bir milyon olmuş Irak’ta… Dünyanın her yeri kan ağlıyor! Çeçenistan, sesini soluğunu kimse duymasın diye adeta barikatlar kurulmuş engeller konmuş, Doğu Türkistan’da durum ona keza.. İşkenceler, zulümler şehâdetler ve Hz. Bilâl’in hikâyesine benzeyen, onun hayatına ve hatıralarına benzeyen nice acılar. Zaman, demek ki Ebû Bekir’lerini arıyor, zaman onlara el uzatacak Hatice yüzlü insanlar arıyor.
Gençler, Peygamber (Aleyhisselâm)ın yanında sâdık bir şekilde duranlar, söz gençlerden açılmışken, bir simayı sizlerle paylaşmak isterim.
Hz. Mus’ab bin Umeyr (Radıyallâhu Anh), ashâbın arasında müstesna bir yeri olan sembol bir isim. Mus’ab bin Umeyr (Radıyallâhu Anh) hakikaten Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in ilk elinden tutanlardan. Hoş kokular kullanırdı, güzel giysiler, Hadramut’ta yapılmış husûsi terlik ve ayakkabılar giyerdi. Resülûllah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) onun için “Mekke’de Mus’ab bin Umeyr’den daha güzel saçlı, daha güzel giyimli, daha çok nimetler içinde yaşayan birini görmemiştim.” buyurmaktadır. Resülûllah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) böyle tarif ediyor Mus’ab bin Umeyr’i. Onca servetine ve zenginliğine rağmen, hayat Hz. Mus’ab’a istediği mutluluğu, manevî huzûru ve tatmin olmuş bir kalbi veremiyordu. Zira mal, mülk, zenginlik, şatafat, gösteriş, insanların alkışları, bunların hiç birisi Allah Resûlüyle beraber geçirilecek saatlere denk olamazdı ve olmamıştı.
Bir gün Mus’ab bin Umeyr, Muhammed Mustafa (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in Peygamberliğini ilan ettiğini ve: “Size ses vermeyen şu Kâbe’ye diktiğiniz taşların, putların ne bir zararı, ne de kârı vardır. Allah’a şirk koşmayın!” diyerek, insanlığı “bir olan Allah”a çağırdığını duyunca, onun izini sürmeye başladı. “Acaba Allah Resûlü nerededir, Onu nasıl bulurum?” diye uzunca bir arayıştan sonra, Resûlüllah (Aleyhisselâm)ın arkadaşlarıyla zaman zaman Erkam bin Ebi’l-Erkam’ın evinde toplandıklarını duydu. Bir gün Allah Resûlü’nün Erkam’ın evinde olduğu bir zaman, o da bir arkadaşı vesilesiyle Erkam’ın evine geldi. Tebliğ ve dâvet çalışmaları o sıralarda gizlice yürütüldüğü için, kapılar, pencereler, perdelerle sıkı sıkıya kapatılmıştı. Mus’ab b. Umeyr içeri girdiğinde, odanın karanlığını Nûruyla aydınlatan Hz. Peygamber (Aleyhisselâm)ın o mübarek sîmâsını görünce, yüreğindeki aşk, bir su gözesi gibi kaynamaya başladı. Peygamber (Aleyhisselâm)ı evvelce Mekke sokaklarında görmüştü ama, peygamber oluşundan sonra ilk defa ve bambaşka bir gözle görüyordu.
Bu varlıklı, zengin, muhtemelen şımarık da olması beklenen -çünkü el bebek gül bebek yetişmiş- delikanlıya, Peygamber Efendimiz niçin geldiğini sordu. Mus’ab dedi ki: “Ya Resûlallah! Bilâl senin yanında niçin duruyorsa, Ammar bin Yâsir, Hz. Süheyb, Habbab bin Eret, Hz. Osman, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali (Radıyallâhü anhüm) Senin yanında niçin duruyorlarsa, bende onlar gibi durmaya geldim! Senin getirdiğin İslâm Dini’ne îmân etmeye geldim.”
Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) “Kardeşiniz Mus’ab bin Umeyr’e yer açın” buyurdu. Tabi orada bulunan herkes, Mus’ab bin Umeyr gibi birinin îmân edip müslüman olmasından ziyâdesiyle memnun oldular ve ona İslâm’ın gereklerini ve o güne kadar gelen Allah’ın emirlerini anlattılar.
Hz. Mus’ab bir gün namaz kılıyordu. Annesi, Mus’ab bin Umeyr’i namaz kılarken görünce adeta kan beynine sıçradı ve öfkesinden delirecek gibi oldu. Çünkü namaz, Müslümanların yaptığı bir ibâdetti. Demek oğlu da îmân edip Müslüman olmuştu. Bunu kesinlikle kabul edemezdi, oğlunu tekrar eski inancına döndürebilmek için derhal akrabalarını topladı. Mus’ab bin Umeyr (Radıyallâhü Anh)’ı baskı, tehdit ve korkutmalarla inancından vazgeçirmek istediler. Bunun üzerine Mus’ab bin Umeyr (Radıyallâhü Anh) dedi ki: “Anne! Allah’a yemin ederim ki, aradığım huzuru Hz. Muhammed Mustafa (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in yanında buldum. Benim Müslümanlığımın size ne zararı var, bilakis Allah Resûlü ‘annenize-babanıza itaat edin, onların rızasını alın.’ diyor, niçin ona karşı düşmansınız? ‘Ana-babana hizmet etmeden cennet yok ey Mus’ab!’ buyuran, size olan sevgimi, îmânımın bir bölümü sayan ve bunları bana öğreten bir peygambere karşı, böylesine bir kin niye anne!” diyordu. Ama annesi “olmaz” diyordu “ya Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)i terk edeceksin, ya benim malımdan, mülkümden, evlatlığımdan olacaksın”
Söylerken, konuşurken kolaydır bunlar, ama bir insanın çok zengin bir hayatı, bir eli yağda bir eli balda, sıcaktan soğuğa elini sokmayan zengin bir hayatı varken bu rahat yaşantıyı, Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in yanında çoğu günleri işkenceyle geçecek bir hayata tercih etmek kolay iş değil. Yüreğinizi bir an Mus’ab yapın, adınızı kimliğinizi bir an unutun ve kendinizi Mus’ab’ın yerine koyun ve “acaba ben yapabilir miydim?” deyin.
Mus’ab kararını çoktan vermişti, onun tercihi belliydi. Ve annesini de imâna davet etti. Onun da kurtulmasını, ebedî saâdete ulaşmasını istiyordu. Ama annesi bunu anlayacak durumda değildi, cahiliye gözlerini kör etmişti adeta. İmân büyük nimet, nasip olmadı mı olmuyor. “Allah kimi dalâlete düşürürse, ona hidâyet kapısı açacak yoktur. Kime de hidâyet vermişse, onu yolundan döndürecek yoktur.”
Bir tarafta anne dalâlet yolunda, İslâm dışı putperest bir hayatı seçmiş, diğer tarafta ise Mus’ab b. Umeyr, hidâyet yolunu seçmiş.
Bunun üzerine, îmândan vazgeçirmek için Mus’ab bin Umeyr’i eve hapsedip kilitlediler, aç-susuz bıraktılar. Mus’ab zayıfladı, çöp gibi incecik çelimsiz bir hale döndü, ama îmânında zerre kadar zayıflama olmadı.
Mus’ab bin Umeyr (Radıyallâhu Anh) bir şekilde bu ev hapsinden kurtuldu ve Medine’ye hicretten önce Habeşistan’a hicret etti. Habeş Necâşî’si onlara sahip çıktığı için, orada baskı olmadan rahatça İslâm’ı yaşıyorlardı. Bir zaman sonra Habeşistan’da; “Mekkeliler İslâm’a girmiş” diye, yalan bir haber yayıldı. O zaman gazete yok, televizyon yok, internet yok, haberleşme zayıf, bu habere inanan bazı Müslümanlar sevinçle Mekke’ye geri dönüş için yola çıktılar. Ne güzel bir haberdi bu, Mekke Müslüman olmuş, Kâbe’de baskı ve tehdit bitmişti. Müslüman olduğunuz için aşağılanmak, İslâm’ı yaşadığınız için kınanmak, eziyet ve işkence görmek yoktu artık…
İşte bunu ümit ederek geldiler, bu gelenlerin içinde Mus’ab bin Umeyr (Radıyallâhü Anh)’da vardı. Ama geldiklerinde bu haberin yalan olduğunu gördüler, meğer “Mekkeliler İslâm’a girmiş” sözü, Mekke Müşriklerinin siyâsî propagandasından başka bir şey değilmiş. Habeşistan kralı Necâşî, putperest Mekkelilere Müslümanları teslim etmeyince, onlar da böyle bir yola başvurup yalan haberle onları geri döndürme yoluna gitmişler.
Ömer DÖNGELOĞLU
RABBIMIZ (c.c) razı,yar ve yardımcın olsun....selam ve duayla......