You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Rehber İlmihal (kitap)

Rehber İlmihal (kitap)

Forumcu
RE: Rehber İlmihal (kitap)
Îmân ve Küfür Nedir?


Allahü teâlâ, insanların dünyada rahat, huzur içinde yaşamalarını ve ahirette de sonsuz saâdete kavuşmalarını istiyor. Bunun için, saâdete sebep olan faydalı şeyleri emretti. Felâkete sebep olan, zararlı şeyleri de yasak etti.
Allahü teâlânın birinci emri, “Îmân” etmektir. Birinci yasak ettiği şey ise “Küfür”dür. Îmân demek, Allahü teâlâya ve Muhammed aleyhisselâmın, O’nun son Peygamberi olduğuna inanmaktır. Resûlullah Efendimizin söylediklerinin hepsini beğenip kalbin kabul etmesine, yani inanmasına “Îman” denir. Böylece inanan insanlara, “Mü’min” ve “Müslüman” denir. Peygamber Efendimizin sözlerinden birine bile inanmamaya veya iyi ve doğru olduğunda şüphe etmeye “Küfür” denir. Böyle inanmayan kimselere de “Kâfir” denir.
Allahü teâlâ, emirlerini ve yasaklarını bir melek vasıtası ile Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma bildirmiş, Peygamber Efendimiz de bunların hepsini insanlara anlatmıştır. Allahü teâlânın bildirdiklerine “Kur’an-ı kerîm” denir. Kur’an-ı kerîm, Muhammed aleyhisselâmın sözü değildir. Allah kelâmıdır. Hiçbir insan öyle düzgün söyleyemez ve söyleyememiştir.
Kur’an-ı kerîmde bildirilenlerin hepsine “İslâmiyet” denir. Hepsine inanan insana “Mü’min” denir. Birini bile beğenmeyene îmânsızlık, yani küfür denir. Meselâ, kıyâmette olacak şeylere, cinnin ve meleklerin var olduklarına, Âdem aleyhisselâmın bütün insanların babası olduğuna ve ilk Peygamber olduğuna inanmak, yalnız kalb ile olur. Bunlara “İtikâd”, yani “Îmân” bilgileri denir. Beden ve kalb ile yapılacak ve sakınılacak şeylere ise, hem inanmak ve hem de yapmak veya sakınmak lâzımdır. Bunlara “Amel” veya sadece “Din” denir. Bunlara inanmak da îmân olur. Bunları yapmak ve sakınmak, ibadet olur. Görülüyor ki, ibâdetlerin, vazife olduğuna inanmamak, ehemmiyet vermemek de küfürdür. Bunlara inanıp da yapmayan kâfir olmaz. Îmânı gitmez, fakat günahkâr olur.


MENKIBE
Îman Günahları Temizler


Dıhye-i Kelbî, îmân etmeden önce zengin bir Arap melikiydi. Peygamber Efendimiz, onun müslüman olmasını çok arzu ediyordu. Zîrâ mevkii, itibarı ile etrafında ona bağlı yediyüzden daha fazla kişi vardı. Onların da İslâmiyet ile şereflenmeleri kendisine bağlıydı.
Dıhye-i Kelbî, müslüman olmak isteyince Cenab-ı Hak, Resûl-i Ekreme bir sabah namazından sonra vahyederek: (Dıhye’nin kalbine îmân tohumunun atıldığını bildirdi. Biraz sonra Dıhye, Mescid-i Nebevîye girdi. Resûl-i Ekrem omuzlarındaki elbisesini yere serdiler. Oraya oturmasını işaret buyurdular. Resûl-i Ekremin bu keremini gören Dıhye’nin gözlerinden yaşlar boşandı. Hürmetle, saygı ile “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû” diyerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Peygamber aleyhisselâm sordu:
- Niçin ağlıyorsun?
- Yâ Resûlallah! Ben çok büyük günahlar işledim. Bu günahlarımın keffareti nedir? Malımın, mülkümün sadaka olarak verilmesi mi, yoksa öldürülmem mi gerekiyor?
- Ey Dıhye, nedir günahın?
- Yâ Resûlallah! Câhiliyet devrinin âdetine uyarak kız çocuklarımı öldürmüştüm.
Tam o sırada Cebrâil aleyhisselâm gelerek:
- “Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ müslüman olanların câhiliyet devrindeki günahlarını affetti” buyurdu.


MENKIBE
Îmân Etmek İsteyince...


İbrâhim Havvas, İslâm âlimlerinin büyüklerinden ve evliyânın üstünlerindendir. Cüneyd-i Bağdâdî’nin talebesidir. Hicrî 291 yılında vefât etmiş olup, kabri Rey şehrindedir. Kendisi başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatıyor:
“ Bir sene hacca gitmeye niyet ettim. Bu niyetle yola çıktım. Maksadım Kâbe-i şerîf tarafına gitmek olduğu halde, istemiyerek ters yöne gidiyordum. Allahü teâlânın irâdesi beni batı tarafına çekiyordu. En sonunda İstanbul’a gitmeye karar verdim. Şehre girdim. Yüksek bir köşk gördüm.
Kapı önünde bir kısım insanlar, bir araya toplanmışlardı. Yaklaştım ve sordum:
- Niçin toplandınız?
- Rum Kayseri’nin kızı delirdi. Çare bulmak için doktorları topladı.
Bunda bir hikmet olsa gerektir, dedim ve içeri girdim. Orada Kayser’in kızını ondürdüncü ay gibi gördüm. Bana baktı ve dedi ki:
- Hoş geldin, ey İbrâhim Havvas!
- Beni nereden tanıyorsunuz?
- Canımı, Cânâna teslim etmek istedim ve hak teâlâdan sevdiği bir kulunu yanımda bulundurmasını niyâz ettim. Rüyâmda buyuruldu ki: “Yarın İbrâhim Havvas sana gelecek!”
- Hastalığınız nedir?
- Bir gece dışarı çıkıp ibret nazarıyla gökyüzüne baktım. Kendimden geçtim. “Allahü ehad
verresûlü Ahmed”
kelimesi dilime, mânâsı kalbime geldi. Bu kelimeyi dilimden düşürmez oldum. Bu sebepten hâlime delilik alâmeti, bana da deli dediler.
[Bu sözleri mânâsı, “Allah birdir ve Peygamberi Ahmed (yani Muhammed)‘dir].
- Bizim diyâra gelmek ister misin?
- Sizin diyârda ne var?
- Mekke, Medine ve Beytül-mukaddes (Mescid-i Aksa) oradadır.
- Sağ tarafına bak!
Baktım bir düzlükte Mekke, Medine ve Beytül-mukaddes karşımda duruyor gördüm. Az sonra dedi ki:
- Vakit yaklaştı. İstek ve arzu haddi aştı.
“Kelime-i Şehâdet” getirip rûhunu teslim etti.


Beş tane İslâmın şartı,
İmânın ki ise altı,
Gâfil olma, seher vakti,
Kalk Rabbini seviyorsan!

Konuşursan doğru konuş,
İnsanlarla eyle barış,
Abdestle, namaza alış,
Kul, Rabbini seviyorsan!

Kul derler hepimize,
Mü’min derler adımıza,
Sabah erken câmimize,
Gel, Rabbini seviyorsan!

Tembel olma, et hareket,
Evinize gelsin bereket,
Zengin isen hemen zekât,
Ver, Rabbini seviyorsan.

Sanma bunlar pek yorucu,
Olma vurucu, kırıcı,
Senede bir ay orucu,
Tut, Rabbini seviyorsan.

Malın var ise hac eyle,
Şehâdet sözünü söyle,
Zemzem denen sudan şöyle,
İç, Rabbini seviyorsan.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 13-08-2015, Saat:01:09 AM, Düzenleyen: Arkadaş.
Forumcu
RE: Rehber İlmihal (kitap)
Îmânın Şartları Altıdır

Âkıl ve baliğ olan bütün insanlara İslâm Dîni’ne girmesi için îmân etmesi, zarurî olarak lâzımdır. Îmânın altı şartına inanan herkes müslüman olur. Müslümanların küçük çocukları, annesine, babasına tâbi olarak müslümandır. Büluğ çağına girince, anasının ve babasının dînine tâbi olması devam etmez. İslâmiyeti bilmeyerek büluğ çağına girince, dinden ayrılmış olur.
Îmân edilecek şeyleri işitip de, inanmamış kimse, Kelime-i tevhid söylese, yani (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah) dese, müslüman olmaz. (Âmentü)de bulunan altı şeye inanan ve Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını kabul ettim diyen kimse, müslüman olur. Bir kâfir, Kelime-i tevhid söyleyince ve bunun mânâsına kısaca inanınca, o anda müslüman olur. Fakat her müslüman gibi bunun da, imkân bulunca (Âmentü)’yü ezberlemesi ve mânâsını iyice öğrenmesi lâzımdır.
Her müslüman çocuklarına, (Âmentü billâhi ve Melâiketihî ve Kütübihî ve Rusülihî vel yevmil-âhırı ve bil-Kaderi hayrihî ve şerrihî minallâhi teâlâ vel-ba’sü ba’delmevti hakkun. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû) ezberletmeli, mânâsını iyice öğretmelidir. Çocuk bu altı şeyi öğrenmez ve inandığını söylemezse, bâliğ olduğu zaman müslüman olmaz. Îmânın altı şartı şunlardır:
1- Allahü teâlânın var olduğuna, bir olduğuna ve sıfatlarına inanmak,
2- Meleklere inanmak,
3- Kitaplara inanmak,
4- Peygamberlere inanmak,
5- Âhirette olan şeylere inanmak,
6- Kazâ ve Kadere, yani hayır ve şerrin Allahü teâlâ tarafından yaratıldığına inanmak.
Îmânın altı esası üzerinde, bu kitabımızda kısa ve doğru bilgi vardır. Çocuklarımız, gençlerimiz için okuyup öğrenmeleri gerekli olanlar, madde madde izah edilecektir.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Forumcu
RE: Rehber İlmihal (kitap)
Allah Vardır ve Birdir


Etrafımızı beş duyu organımız ile tanıyoruz. Duyu organlarımız olmasaydı, hiçbir şeyden haberimiz olmayacaktı. Kendimizi bile bilemiyecektik. Yürüyemeyecek, bir şey yapamayacak, yiyemiyecek, içemiyecek, yaşayamıyacaktık.
Duyu organlarımıza etki eden herşeye “Varlık” veya “Mevcut” diyoruz. Kum, su, güneş, birer varlıktır. Çünkü, bunları görüyoruz. Ses de, hava da, bir mevcuttur. Çünkü, elimizi açıp yelpaze gibi sallayınca, havanın elimize çarptığını duyuyoruz. Rüzgâr da yüzümüze çarpıyor. Bunun gibi, sıcaklık, soğukluk da birer mevcuttur. Çünkü, derimizle bunları duyuyoruz. Elektrik, hararet, yani ısı ve mıknatıs gibi enerjilerin (kudretlerin) de mevcut olduklarına inanıyoruz. Çünkü, elektrik akımının, ısı ve mıknatıs veya kimyâ reaksiyonları meydana getirdiğini, ısı gelince sıcaklık olduğunu, ısı azalınca soğukluk olduğunu ve mıknatısın demiri çektiğini his ediyoruz, anlıyoruz. (Ben havanın, ısının, elektriğin mevcut olduklarına inanmam. Çünkü, bunları görmüyorum. Sözüne yanlıştır diyoruz. Çünkü, bunlar görülmezlerse de, kendilerini veya yaptıkları işleri, duyu organlarımız ile anlıyoruz. Bunun için de, görülemeyen birçok varlıklara inanıyoruz. Göremediğimiz için, yok olmaları lâzım gelmez diyoruz. Bunu gibi, (Ben Allaha inanmam, melek, cin gibi şeyler yoktur. Var olsalardı görürdüm. Göremediğim için bunlara inanmam) sözü de doğru değildir. Akla, fenne uygun olmayan bir sözdür.
Cisimlerin yok olduklarını, başka cisimlerin meydana geldiklerini görüyoruz. Dedelerimiz, eski milletler yok olmuşlar, binâlar, şehirler yok olmuş. Bizden sonra da başkaları meydana gelecek. Fen bilgilerine göre, bu muazzam değişiklikleri yapan kuvvetler vardır. Allaha inanmayanlar, (Bunları tabiat yapıyor. Her şeyi tabiat kuvvetleri yaratıyor) diyorlar. Bunlara deriz ki, (Bir otomobilin parçaları, tabiat kuvvetleri ile mi bir araya gelmiştir? Suyun akıntısına kapılan, sağdan soldan çarpan dalgaların tesiri ile bir araya yığılan çöp kümesi gibi biraraya yığılmışlar mıdır? Otomobil tabiat kuvvetlerinin çarpmaları ile mi hareket etmektedir?). Bize gülerek, (Hiç böyle şey olur mu? Otomobil, akıl ile, hesap ile, plân ile, birçok kimselerin, titizlikle çalışarak yaptıkları bir sanat eseridir. Otomobil, dikkat ederek, akıl, fikir yorarak, hem de trafik kâidelerine uyarak, şoför tarafından yürütülmektedir) demez mi? Tabiattaki her varlık da, böyle bir sanat eseridir. Bir yaprak parçası, muazzam bir fabrikadır. Bir kum tanesi, bir canlı hücre, fennin bugün biraz anlayabildiği buluşları, başarıları diye öğündüklerimiz, bu tabiat sanatlarından birkaçını görebilmek ve taklit edebilmektir.
Bir otomobilin tabiat kuvvetleri ile, tesadüfen hâsıl olacağını kabul etmeyen kimse, baştan başa bir sanat eseri olan bu âlemi, tabiat yaratmış diyebilir mi? Elbette diyemez. Hesaplı, plânlı, ilimli, sonsuz kuvvetli bir yaratıcının yaptığına inanmaz mı? Tabiat yaratmıştır. Tesadüfen var olmuştur demek, câhillik, akılsızlık olmaz mı? O halde, ancak pek ufak bir parçasını gördüğümüz bu kâinatın (evrenin) bir yaratıcısı, bunu kurabilen ve tam olarak anlamaya aklımızın ermediği pek muazzam bir kudret sâhibi vardır. Bu yaratıcının hiç değişmemesi ve sonsuz olarak var olması gerekir. İşte bu yaratıcı “Allahü Teâlâ” dır. Dînimizde ilk îmân esası, Allahü telalânın varlığına ve sıfatlarına inanmaktır. Müslüman ilk olarak, Allahü telalânın varlığına, büyüklüğüne, tekliğine, doğmadığına, doğurmadığına, sonsuz ve değişmez olduğuna, bütün kalbi ile îmân eder. Bu inanış, İslamcın ilk şartıdır.
Cisimlerin maddelerin durmadan değişmeleri, birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuz olarak gelmiş değildir. Yani, böyle gelmiş, böyle gider denilemez. Bu değişmelerin bir başlangıcı vardır. Değişmelerin başlangıcı vardır demek, maddelerin var oluşlarının başlangıcı vardır demektir. İlk, yani birinci olarak maddeler yoktan yaratılmış olmasalardı ve birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuz öncelere doğru uzasaydı, şimdi bu âlemin yok olması lâzımdı. Çünkü âlemin sonsuz öncelerde var olabilmesi için, bunu meydana getiren maddelerin daha önce var olmaları, bunların da var olabilmeleri için, başkalarının bunlardan önce var olmaları lâzım olacaktır. Sonrakinin var olması, öncekinin var olmasına bağlıdır. Önceki var olmazsa, sonraki de var olmayacaktır. Sonsuz önce demek, bir başlangıç yok demektir. Sonsuz öncelerde var olmak demek, ilk yani başlangıç olan bir varlık yok demektir. İlk, yani birinci varlık olmayınca, sonraki varlıklar da olamaz. Her şeyin her zaman yok olması lâzım gelir. Yani, her birinin var olması için, bir öncekinin var olması lâzım olan sonsuz sayıda varlıklar dizisi olamaz. Hepsinin yok olmaları lâzım olur.
Âlemin şimdi var olması, sonsuzdan var olarak gelmediğini, yoktan var edilmiş bir ilk varlığın bulunduğunu göstermekte olduğu anlaşıldı. Yani âlemin yoktan var edilmiş olduğunu, o ilk âlemde hâsıl ola ola, bugünkü âlemin var olduğunu anladık.
Âlemi yoktan var eden bir yaratıcının bulunduğunu ve bu yaratıcının hep var olması, hiç değişmeden, sonsuz var olması lâzım gelir. Herşeyi yaratan, yalnız Allahü teâlâdır. Ondan başka yaratıcı yoktur. Fakat, Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki, herşeyi sebeplerle yaratmaktadır. Böylece madde âlemine ve sosyal hayata düzen vermektedir. Sebepsiz yaratsaydı, âlemdeki bu nizam, bu düzen olmazdı. Mikroplar hastalığa, bulutlar yağmura, güneş hayata, katalizörler birçok kimyâ reaksiyonlarının hızlanmasına ve hayvanlar, bitkisel maddelerin et, süt, bal hâline gelmelerine, yapraklar organik maddelerin sentezine sebep oldukları gibi, insanlar da, uçak, otomobil, ilâç, elektrik motorlarının ve daha nice şeylerin yapılmasına sebep olmaktadır. Bütün bu sebeplere kuvvet, tesir eden Allahü teâlâdır. İnsanlara fazla olarak akıl ve irâde de vermiştir. Sebeplere, vasıtalara yaratıcı demek doğru olamaz.
Allahü teâlâ zâtı ile vardır. Varlığı kendi kendiyledir. Şimdi var olduğu gibi, hep vardır ve hep var olacaktır. Varlığının önünde ve sonunda da yokluk olamaz. Çünkü O’nun varlığı lâzımdır. Yani “Vâcib-ül vücûd) dur. O makamda, yokluk olamaz. Allahü teâlâ birdir. Yani şeriki, benzeri yoktur. Vâcib-ül vücûd olmakta ulûhiyyete ve ibâdet olunmağa hakkı olmakta ortağı yoktur. Ortağı olmak için, Allahü teâlânın kâfi olmaması, müstakil olmaması lâzımdır. Bunlar ise kusurdur, noksanlıktır. Varlık ve ulûhiyyet için noksanlık olamaz. O kâfidir, müstakildir. Yani kendi kendinedir. O halde şerike, ortağa lüzum yoktur. Lüzumsuz olmak ise, bir kusurdur ve vücûba ve ulûhiyyete yakışmaz. Görülüyor ki, şeriki olduğunu düşünmek, ortaklardan her birinin noksan olacağını gösteriyor. Yani ortak bulunmasını düşünmek, ortak bulunmıyacağını meydana çıkarıyor. Demek ki, Allahü teâlânın şeriki, ortağı, benzeri yoktur. Yani birdir.


MENKIBE
İnkârcı Doktor


Bizanslılar devrinde, İstanbul^da bir doktor yaşıyordu. Hiçbir dîne inanmadığı gibi, Allahü teâlânın varlığını da inkâr ediyordu. Her şey kendi kendine varolmuştur diyordu. Âlemin bir yaratıcısı olduğunu kabul etmiyordu. Mesleğinde mütehassıs olup, sorulan her ilimden cevap veriyordu.
Hıristiyanlardan hiç kimseye cevap veremez hâle gelmişti. Yalnız şu kadar var ki; “Dünyanın bir yaratıcısı olduğuna delil getirip beni iknâ eden olursa, ben bu davamdan vaz geçerim.” Diyordu. Karşılaşıp münazara ettiği herkesi mağlup ediyor, cevapsız bırakıyordu. Kendisini dinleyen herkese dinsizliği aşılıyor, fikirleri karıştırıyordu.
Bu doktorun karşısında Hıristiyan âlemi âciz kalmıştı. Durumu krallarına anlattılar. Buna ancak müslümanların cevap verebileceğini söylediler. Bizans kralı, Abbâsi halifesi Me’muna bir elçi ile mektup gönderdi. Mektubunda: “Size gönderdiğimiz bu doktor, dehrîdir. Bir yaratıcı olmadığına inanmaktadır. Sizin yanınızda, bununla münazara edecek ve bunu iknâ edip, mağlup edecek bir âlim bulunursa çok iyi olur” yazmaktaydı. Abbâsi halifesi âlimlerini ve müşâvirlerini toplayıp, onlara danıştı. Orada bulunan İslâm âlimleri dede ki:
- Ey halife! Önce onu, mütehassıs olduğu tıp ilminde imtihan edelim, deneyelim. Sonra, duruma göre ne yapacağımıza karar verelim.
Ertesi gün, üçsüz kişilik bir kalabalık halinde geldiler. Doktor da oradaydı. Herkes bir şişeye, idrarını koyarak birbiriyle değiştirdiler. Her şişenin kime ait olduğunu bilmek içinde, özel işaretler koydular. Hepsini getirip, bu inkârcı doktorun önüne koydular. Doktor, önce şişelere, ardından da orada bulunan insanların yüzlerine baktı ve hiç yanlışlık yapmadan, bu falancanın, bu da filancanındır diye tek saydı. Üzerlerine işaret koymuşlardı. Baktılar ki, hepsi dediği gibiydi. İki kişinin idrarını karıştırdıkları şişelerdeki idrara da bakıp, “Bu falanca ile filancanın idrarıdır. Onlarda şöyle hastalıklar vardır. İlaçları da şunlardır” dedi. Hepsini doğru söylemişti. Herkes onun işine şaşırıp, bilgisi karşısında âciz kalmıştı. Sonra Bağdat’ta onunla münâzara edecek bir kişi bilmiyoruz, dediler. İçlerinden birisi dedi ki:
- Büyük âlim evliyânın üstünlerinden olan Nişapurlu Ahmed Harb , dün gece buraya geldi. Hacca gidiyor. Umarım ki, bununla ancak o münâzara edebilir.
Halife, Ahmed Harb hazretlerinin yanına bir adam gönderip durumu ona bildirdi. O da buyurdu ki:
- Siz münâzara meclisini falan saatte halifenin sarayında hazırlayın ve onu lâfa tutun! Ben biraz geç geleceğim. Geldiğim zaman, bana niçin geç kaldınız dersiniz. Ben de cevap veririm.
Dediği gibi yaptılar. Ahmed Harb hazretleri gelip oturunca halife ona sordu:
- Niçin geç kaldınız?
- Abdest için Dicle nehri kenarına gittim. Tuhaf bir şey gördüm. Ona bakarak geç kaldım.
- Ne gördünüz ki?
- Gördüm ki, topraktan bir ağaç çıktı, büyüdü, kimse kesmeden yıkıldı. Kimse müdahale etmeden de tahta şeklini aldı. Bu tahtalar, kendiliğinden birleşip, marangozsuz, çivisiz sandal oldu ve bir kayıkçı olmadan suyun üzerinde gitmeye başladı. Bunu seyre dalıp geç kaldım.
İnkârcı doktor, bu sözü duydu ve dedi ki:
- Bu saçma sapan konuşan ihtiyar mı bizimle münâzara etmeye geldi? Bu delidir. Bununla münâzara etmeye değmez.
Bunun üzerine âlimlerin büyüklerinden olan Ahmed Harb O’na şöyle cevap verdi:
- Niçin saçma konuşuyorum ve niçin deliyim?
- Olmayacak şeyler söylüyorsunuz. Koskoca ağaç birdenbire büyür, kesilir ve tahta olur, bu tahtalar marangozsuz birbirine bitişir ve sandal olur, kayıkçı olmadan su üzerinde gider, dediniz.
- Ey doğruluktan uzak insan! Bir sandal için bu imkansız olunca, yani ustası, bir yapıcısı olmadan bir sandal olamaz ve su üzerinde gidemez ise, bu güneş, ay ve yıldızlarla, ağaçlarla ve çiçeklerle süslü ve intizamlı âlem bir yapıcısı olmadan, bu dünya bu sağlamlığı ile binlerce güzel yaratıklar, bu sanat erbâbını hayran bırakan eşsiz tabloları ile kendine nasıl var olsunlar? Asıl bunların bir yapıcısı, yaratıcısı yoktur diyen, böyle hezeyan söyleyen, saçmalayan odur. Deli de odur.
İnkârcı doktor, bu cevap karşısında şaşıp kalmıştı. Bir an düşündü. Başını kaldırdı ve kendi kendine “İnsan bilgisine güvenip böbürlenmemeli ve inkârcı olmamalıdır. Şimdi inanıyorum ki, Allah vardır.” Deyip müslüman olmak istedi. Ahmed Harb, O’na (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû) kelime-i tayyibesini öğretip, mânâsını açıkladı. Böylece, bir insanın inkârdan kurtulup sonsuz saadete kavuşmasına vesile oldu.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Forumcu
RE: Rehber İlmihal (kitap)
Allahü Teâlâyı Tanımak

Allahü teâlâyı tanımak; O’nun bir tek, eşsiz ve kimseden doğmuş olmadığını, benzeri, ortağı, bir ikincisi bulunmadığını, yardımcısı, destekleyicisi olmadığını, şeksiz ve şüphesiz bilmektir. Allahü teâlâ cisim değildir. Duyu organlarıyla anlaşılan cevher değildir. Allahü teâlânın zâtının hakîkatı, akıl ile anlaşılamaz. Çünkü akıl, sonradan yaratılmıştır. O’nun zâtı ise ezelîdir. Hep vardır. Sonradan olan, ezelî olanı kavrıyamaz. Bu sebeptendir ki, Resûlullah Efendimiz, (Allahü teâlânın ni’metlerini düşününüz. Zâtı hakkında düşünmeyiniz!) buyuruyor. Böyle düşünmekle, ni’metlerini gözönüne getirmekle, kul ona şükrünü yapmış olur. Aynı zamanda Allahü teâlânın zâtı hakkında düşünmemekle, akıl ve îmân korunmuş olur. Çünkü, Allahü teâlânın zâtını bilmek, Ondan başkası için imkânsızdır. Böylece, nasıl olduğu bilinmeyen, hiçbir şeye benzemeyen zâtını düşünmek de imkânsız olur. Allahü teâlâyı hiçbir şeye benzemez, akıl ile hiç anlaşılamaz olarak aramalı, böyle bulmalı ve böyle bilmelidir. Allahü teâlâyı tanımak, O’nun dîni ile bildirdiği ondört sıfat ile bilmektir. Bu sıfatlar, “Zâtî” ve “Subûtî” sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

MENKIBE
Küçük Çobanın Îmânı


İslâm âlimlerinin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek, birkaç koyun otlatan bir çocuk gördü. Çocuk çobanlık yapıyordu. Abdullah bin Mübârek, çocuğa acıdı ve “Zavallı Çocuk!.. Küçük yaşta çobanlık yapıyor. Büyüyünce Allahü teâlânın ibâdet ve ma’rifetine nasıl kavuşur! diye düşündü. Gidip çocuğa Allahü teâlâyı tanımakta bir mesele öğreteyim, kararını verdi. Çocuğun yanıma geldi ve aralarında şu konuşmalar geçti:
- Evlâdım, Allahü teâlâyı bilir misin?
- Kul nasıl sâhibini bilmez!..
- Allahü teâlâyı ne ile biliyorsun?
- Bu koyunlar ile.
- Bu koyunlar ile O’nu nasıl biliyorsun?
- Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunları koruyucu birisi lâzımdır ki, bunlara su ve ot versin! Kurttan ve diğer tehlikelerden korusun. Bundan anladım ki, bu âlemdeki her şey, insanlar ve cin, bu hayvanlar, canavarlar, kanatlı kuşlar bir koruyucusuz olamazlar. Bu binlerce çeşit yaratıkları korumaya gücü yeten Allahü teâlâdan başkası değildir. İşte bu koyunlar ile, Allahü teâlâyı böylece bildim.
- Allahü teâlâyı nasıl bilirsin?
- Hiçbir şeye benzetmeden bilirim.
- Böyle olduğunu nasıl bildin?
- Yine bu koyunlardan.
- Nasıl yani?
- Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler ve ne de ben, onlara benzerim. Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse, Allahü teâlânın elbette kullarına benzemiyeceğini anladım: “ O’na benziyen bir şey yok. O her şeyi işitir ve görür.”
- İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi?
- Ben bu sahralarda, nasıl bir ilim öğrenebilirim?
- Peki başka ne öğrenmişsin?
- Üç ilim öğrendim! Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi’
- Bunlar nelerdir? Ben bunları bilmiyorum?
- Gönül ilmi şudur ki; bana kalb verdi. Kendini tanımak ve sevmek yeri yaptı. Bu kalb ile O’nu bileyim. O’nun sevdiklerine gönülde yer vereyim. Sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım. Dil ilmi şudur ki; bana dil verdi. Dili zikir etmek, O’nun adını söylemek yeri yaptı. Bununla O’nu hatırlayıp adını söylemeyi, O’ndan bahsedilmeyen sözden onu korumayı, böyle sözden uzak olmayı istedi. Beden ilmi şudur ki, bana beden vermiştir. O’nun ile kendine hizmet olan her şeyi yaparım. Hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım.
- Ey evlâdım, önceki ve sonraki ilimler, senin bana bu öğrettiklerindir. Bana nasihat ver!
- Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı için öğrendiysen insanlardan istemeyi kes! Yok, dünya için öğrenmişsen, Cennet arzu ve isteğini kalbinden çıkar.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Forumcu
RE: Rehber İlmihal (kitap)
Allahü Teâlânın Sıfatları

Bütün varlıkların her organının, her hücresinin yaratıcısı, yoktan var edicisi, yalnız Allahü teâlâdır. Her şeyde, Allahü teâlânın yüksek zâtının hakîkatını kimse bilemez ve bundan da bahsetmek, O’na ortak koşmak olur. Bu ise şirktir, en büyük günahtır. Akla hayâle gelenlerin hepsinden uzaktır. Hiçbiri o değildir. Ancak Kur’ân-ı Kerîmde, bizzat kendisinin açıkladığı sıfatlarını, isimlerini ezberleyip, ulûhiyetini, büyüklüğünü bunlarla tasdik ve ikrâr etmelidir. Âkıl ve bâliğ olan kadın ve erkek her müslümanın Allahü teâlânın (ZATÎ) ve (SUBUTÎ) sıfatlarını doğru bilmesi ve inanması lazımdır. Herkese ilk farz olan şey budur. Bilmemek özür olmaz, bilmemek büyük günahtır.

Zâtî Sıfatları


Bunların hepsi altıdır. Bu altı sıfatın hiçbiri, varlıkların hiçbirinde yoktur. Yalnız Allahü teâlâya mahsusturlar. Bunların sonradan yaratılan varlıklara hiçbir surette bağlantıları da yoktur. Bunlar:
1-VÜCÛD: Allahü teâlâ vardır. Varlığı ezelîdir. Vâcibül-vücûddur. Yani varlığı hep lâzımdır.
2-KIDEM: Allahü teâlânın evveli yoktur.
3-BEKÂ: Allahü teâlânın sonu yoktur. Hiç yok olmaz. Ortağı olmak muhal olduğu gibi, zât ve sıfatları için de yokluk muhaldir.
4-VAHDANİYYET: Allahü teâlânın zâtında, sıfatlarında ve işlerinde ortağı yoktur.
5-MUHALEFETÜN-LİL HAVÂDİS: Allahü teâlâ, zâtında ve sıfatlarında hiçbir mahlûkatın zât ve sıfatlarına benzemez.
6-KIYAM Bİ-NEFSİHÎ: Allahü teâlâ, zâtı ile kâimdir. Durmak için bir yere muhtaç değildir. Zîra, her ihtiyaçtan münezzehtir. Bu kâinatı yokluktan varlığa getirmeden önce, zâtı nasıl ise sonsuz olarak, hep öyledir.


Subûtî Sıfatları


Bunların hepsi sekiz tanedir. Bu sıfatlar, Allahü teâlânın varlığını göstermekte, zâtında, sıfatlarında ve işlerinde kemâl, üstünlük bulunduğunu ve hiçbir kusur, karışıklık ve değişiklik olmadığını bildirmektedir.
1-HAYAT: Allahü teâlâ diridir. Hayatı, yarattıklarının hayatına benzemeyip, zâtına lâyık ve ona mahsustur. Bu hayat, ezelî ve ebedîdir.
2-İLİM: Allahü teâlâ her şeyi bilir. Bilmesi, yarattığı varlıkların bilmesi gibi değildir. Bilmesinde değişiklik olmaz. Ezelî ve ebedîdir.
3-SEM’: Allahü teâlâ işitir. Vasıtasız, ortamsız işitir. Kulların işitmesine benzemez. Bu sıfatı da, her sıfatı gibi ezelî ve ebedîdir.
4-BASAR: Allahü teâlâ görür. Aletsiz ve şartsız olarak gizli ve aşikâr olan her şeyi görür.
5-İRÂDE: Allahü teâlânın dilemesi vardır. Dilediğini yaratır. Her şey, O’nun dilemesi ile olur. İrâdesine engel olacak hiçbir kuvvet yoktur.
6-KUDRET: Allahü teâlânın gücü yeticidir. Hiçbir şey O’na güç gelmez.
7-KELÂM: Allahü teâlâ söyleyicidir. Söylemesi âlet, harfler, sesler ve dil ile değildir. Kur’ân-ı kerîm, O’nun kelâmıdır.
8-TEKVÎN: Allahü teâlâ yaratıcıdır. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Her şeyi O yaratır.
Allahü teâlânın sıfatlarının hakîkatlerini anlamak da muhaldir. Akıl ile anlamak imkânsızdır. Hiç bir kimse ve her şey, Allahü teâlânın sıfatlarına ortak ve benzer olamaz.


MENKIBE
Vâli ve Kadın


Bir zamanlar vâlilik yapan birisinin çok güzel bir bahçesi vardı. Rengârenk çiçeklerle donatılmış, tam bir zevk ve sefâ yeriydi. Bir gün vâli, bu bahçeye geldi. Orada bahçıvanın hanımını gördü. Kadın çok güzeldi. Vâli, bir bahane ile kadının kocası olan bahçıvanı, bir iş için dışarıya gönderdi. Kadına da dedi ki:
- Bahçenin kapılarını kapat. Hiçbir kapı açık kalmasın!
Kadın, akıllı ve namuslu idi. Vâlinin kendisine kötü niyet taşıdığını anladı. Gidip bir ağacın arkasına saklandı ve biraz sonra gelip dedi ki:
- Kapıları kapattım. Yalnız bir tanesi kaldı. Onu kapatmaya gücüm yetmiyor. Ne kadar uğraşsam da kapatamıyorum.
- O, hangi kapıdır?
- Bu kapı, Allahü teâlânın (Basar) sıfatıyla bizi gördüğü kapıdır.
Vâli, bu sözü duyunca, pişman olup tövbe etti. Bir daha aklına böyle kötülükler getirmemek için, Allahü teâlânın sevgili kullarından birinin bulunduğu yere gidip, onun sohbetinde yetişti. Allahü teâlânın sevgili kullarından biri oldu.


MENKIBE
Süte Su Katmadı


Hazret-i Ömer, halifeliği sırasında bir gece asayişi kontrol için Medine sokaklarında dolaşıyordu. Gecenin karanlığında önünden geçmekte olduğu bir evden yüksek sesler işitti. Durdu ve dinlemeye başladı. Bir anne kızına şöyle diyordu;
- Kızım, yarın satacağımız süte su karıştır!
- Anne, Halife süte su karıştırmayı yasak etmedi mi?
- Kızım, gecenin bu saatinde Halifenin nereden haberi olacak, O şimdi yatağında yatıyor.
- Anne! Anne! Halife uyuyor, haberi olmaz diyorsun! Her şeyi bilen, gören ve her şeye kâdir olan Allahü teâlâ bizi görüyor, hâlimizi biliyor! Hîlemizi insanlardan gizleyebiliriz, fakat her şeyi bilen ve gören Allah’dan nasıl gizlersin?
Hazret-i Ömer, bu kızın güzel ahlâkına çok hayran kaldı. Bu durumu hanımına da anlattı. Sonra da, o kızı oğlu Asım’a nikah etti.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Forumcu
RE: Rehber İlmihal (kitap)
Allah Sevgisi


Allahü teâlâyı sevmek, sevgilerin en yücesi ve makamların en yükseğidir. İnsan, her ni’meti gönderen Allaha karşı şükretmelidir. Allaha şükretmek, O’nu sevmenin bir ifâdesidir. Şükretmek de, O’nun emir ve yasaklarına uymakla olur. Allahü teâlâyı sevmek, O’nu daha iyi bilmek ve O’nu daha içten duymakla olur.
Allah sevgisi bizi, diğer insanları ve Allahü teâlânın yaratmış olduğu her şeyi sevmeye yöneltir. Bu sevgi insanda, Allaha karşı kulluk vazifeleri olan ibâdetlerini yapma arzusunu çoğaltır. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı kerîmde: (Ey sevgili Peygamberim, onlara de ki: Eğer Allahı seviyorsanız, bana uyunuz! Allahü teâlâ bana tâbi’ olanları sever ve günahlarınızı affeder.)
Allah sevgisi sâyesinde insan, Peygamberini, büyüklerini, milletini ve devletini de sever. Bunun içindir ki, Allah sevgisi her türlü sevginin kaynağıdır. Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki:
(Allahü teâlâyı ve Resûlünü her şeyden çok sevmiyenin imânı sağlam değildir.)
(Kul, Allahü teâlâyı ve Resûlünü çoluk ve çocuğundan, malından ve bütün mahlûkattan çok sevmedikçe, tam ve olgun mü’min olamaz.)
(Allah sevgisinin yeri gönüllerdir. Bu sevgi çoğaldıkça, kişi Allaha yaklaşır. O’ndan kendisini uzaklaştıracak her şeyden sakınır.)

Büyük İslâm âlimi ve evliyânın üstünlerinden olan Cüneyd-i Bağdâdî buyuruyor ki: (Yunus aleyhisselâm gözleri görmeyinceye kadar ağladı. Beli bükülünceye kadar namazda ayakta kaldı. Kuvvetsiz kalıncaya kadar namaza devam etti. Sonra “Yâ Rabbi, eğer seninle aramızda ateşten denizde olsa da, onu aşar ve sana gelmeğe çalışırım” dedi. İşte sevgi böyle olur!)
Sırrî Sekatî hazretleri buyurdu ki:
“Kıyâmette herkesi peygamberi ile çağırırlar. Meselâ, ey Musâ’nın ümmeti, ey Îsa’nın ümmeti gibi.. Fakat Allahü teâlâyı sevenler için: “Ey Allahın sevgili kulları! diye hitâb edilir.)
Allahü teâlâ buyuruyor ki: (Ey kullarım! Beni sevdiğiniz için, ben de sizleri seviyorum.)
Sevgi, iyi olan bir şeye karşı kendiliğinden hâsıl olan bir meyildir. Bu meyil, kuvvetli olursa “Aşk” denir. Düşmanlık da, iyi olmayan bir şeye karşı, kendiliğinden hâsıl olan nefrettir. İyilik ve kötülüğün olmadığı yerde , sevgi ve düşmanlık da bulunmaz. Allahü teâlâdan başkasının sevilmesi, ancak O’nunla olan münasebeti sebebiyle uygun olabilir. İnsanın annesini, babasını, kardeşlerini sevmesi böyledir. Birini Allah için seven kimse ise, onu Allahü teâlâya itâat ettiği ve yalnız O’nu sevdiği için sever. Hattâ Allahü teâlânın kulu olduğu, yaratığı olduğu için sever. Çünkü Allahü teâlâyı çok sevdiği için böyle sevgiye kavuşmuştur. Nihayet aşk derecesine çıkınca, âşıklar gibi sevgilisinin köyünü, mahallesini, evinin duvarlarını da sever. Hattâ sevdiğinin köyünün köpeklerini, diğer köpeklerden daha çok sever. Muhakkak ki, Allahü teâlâyı sevmenin kuvveti, îman kuvveti derecesindedir. Îman ne kadar kuvvetli olursa, sevgi de o kadar kuvvetli olur. Kısacası, Allahü teâlâya isyân edip karşı geleni, kendine yapmış gibi kabul edip, muhalefeti miktarınca onu sevmez. Emirlere uyması kadar da onu sever. Ona karşı böyle olduğu, onunla görüşmede, oturmada, kalkmada ve konuşmada belli olur. Bunu için sevgili Peygamberimiz buyurdu ki:
(Îmânın temeli ve en kuvvetli alâmeti; müslümanları sevmek, müslümanlara düşmanlık edenleri sevmemektir.)
Cenâb-ı Hak, Îsâ aleyhisselâma buyurdu ki: (Eğer gökte ve yerlerde bulunan bütün mahlûkların ibâdetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarımdan uzaklaşmadıkça, hiç faydası olmaz.)
Hazret-i Ebû Bekir, vefat edeceği zaman, kızı ve Peygamber Efendimizin hanımı olan Âişe vâlidemiz içeri girdi ve dedi ki:
- Babacığım, işte yıkanmış temiz bir kefen getirdim.
Babası şöyle cevap verir:
-Yavrum, yıkanmış kefeni bırak, müslüman olduğum ilk gün üzerimde bulunan kaba elbisemi bana kefen yap! Çünkü çok zamanlar, Allah sevgisinin verdiği korku ile ağlar, göz yaşlarımı o elbiseye silerdim. Allahü teâlâ o göz yaşlarımın hürmetine belki bana rahmet eder.
Allahü teâlâyı sevmek, çok kıymetli bir cevherdir.Sevgiliden şikayet olunmaz. Bunun için sevgiliden gelen her şeyi gülerek, sevinerek karşılamak lâzımdır. Ondan gelenlerin hepsi tatlı gelmelidir. Sevgilinin sert davranması, aşağılaması, ikrâm, ihsân ve yükseltmek gibi olmalıdır. Seven böyle olmazsa, sevgisi tam olmaz. Hatta seviyorum demesi yalancılık olur.
Hakîkî Allah sevgisine kavuşmak için de, önce Kur’an-ı kerîmde ve hadis-i şerîflerde bildirildiği ve Îslâm âlimlerinin kitaplarında yazılıp açıklandığı gibi îmân etmelidir. Sonra bütün sözlerini, işlerini, onların bildirdiklerine uydurmalıdır. İslâmiyetin emirlerine yapışmalı, yasaklardan sakınmalıdır. Çünkü Allahü teâlânın sevgisine ulaştıran yolun esası budur. Bu esaslardan akla uyarak hiç değişiklik yapmamalıdır.
Allah sevgisinin en yücesine kavuşan kimse, bütün insanlara karşı sevgi dolu, merhametli ve şefkatlidir. Herkese yardım ve iyilik etmeyi sever. İnsanlarda kusur aramaz. Hep kendi kusurlarını görür. Herkese karşı tatlı dilli ve güler yüzlüdür. Arkadaşlarında ve sevdiklerinde fâni olur. Yani onları kendisine tercih eder. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yerine getirmekte hiç zorluk çekmez. Kâmil, tam ve olgun insan da ancak böyle olur.


MENKIBE
Bülbülün Feryadı


İbrâhim aleyhisselâmı ateşe attıkları zaman bütün melekler, vahşi hayvanlar ve kuşlar ağlaştılar ve etrafında toplanıp, İbrâhim aleyhisselâma bir yardım yapabilmenin çâresini aradılar.
Bunların arasında zayıf bir bülbül yavrusu vardı. Kendini ateşe atacağı sırada Hak teâlâ, Cebrâil aleyhisselâma emredip buyurdu ki:
- O kuşu tut ve ne dileği olduğunu sor?
Cebrail aleyhisselâm kuşu tutup istediğini sorunca, kuş dedi ki:
- Halilullah’ı ateşe atıyorlar. Madem ki kurtarmağa kâdir değilim, bâri onunla beraber yanayım.
Cebrâil aleyhisselâm, kuşun bu cevabını Hak teâlâya arz edince; buyuruldu ki:
Bülbül şöyle arzetti.
- O kuşun benden dileği nedir?
Benim dünyada, Hak teâlânın adını anmaktan başka arzum yoktur.Binbir ismi olduğunu işittim. Yüzbirini biliyorum. Dokuz yüz ism-i şerîfini de bilmek isterim.
Hak teâlâ kuşun dileğini yerine getirdi.
Şimdi sahralarda feryat eden bülbül, Hak teâlânın ismini söylemektedir.
Nemrud’un ateşi, İbrâhim aleyhisselâma gülistan olunca, bülbül gelip gül ağacında nağmeye başladı. O zamandan kıyâmete kadar, gül ağacına muhabbet etti, âşık oldu.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Forumcu
RE: Rehber İlmihal (kitap)
Meleklerin Varlığı


Melekler, Allahü teâlânın her emrini yerine getiren ve hiç günah işlemiyecek şekilde yaratılan kıymetli kullarıdır. Melek, kelimesinin anlamı, elçi, haber verici veya kuvvet demektir. Melekler, diri varlıklar olup, hem de akıllıdırlar. İnsanlardaki kötülükler, meleklerde yoktur. Çünkü onlarda, kötülük işlemeye sebep olan nefs-i emmâre yaratılmamıştır. Bunu için, yemeğe ve içmeğe de ihtiyaçları yoktur. Kötü huylardan hiçbiri bunlarda bulunmaz. Melekler nurdan yaratılmıştır.
Meleklerin cisimleri, gaz hâlinden daha lâtiftirler. Her şekle girebilirler. Gazlar, sıvı ve katı olduğu gibi ve katı olunca şekil aldığı gibi, melekler de güzel şekiller alabilirler. Melekler, büyük insanların bedeninden ayrılan ruhlar değildirler. Cisimdirler. Enerji, kuvvet gibi maddesiz de değildirler.
Melekler, her canlıdan önce yaratıldı. Kıyâmet gününde, birinci sûrun üfürülmesinden önce dört büyük melekten ve Hamele-i Arştan başka, bütün melekler yok olacaktır. İkinci üfürülmesinde, önce bütün melekler dirilecektir. Hamele-i Arş ile dört büyük melek, sûrun ikinci üfürülmesinden önce dirilecektir. Demek ki, bu melekler, bütün canlılardan önce yaratıldıkları gibi, her canlıdan sonra yok olacaklardır.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Forumcu
RE: Rehber İlmihal (kitap)
Meleklere Îmân Nasıl Olmalıdır?


Melekler, Allahü teâlânın kullarıdır. Ortakları değildir..Kızları da değildir. Allahü teâlâ, meleklerin hepsini sever. Allahü teâlânın emirlerine itâat ederler. Hiç günah işlemezler. Melekler için Tahrîm sûresi 6. âyetinde (Allah, onlara ne emretti ise, O’na isyân etmezler ve emir edildikleri şeyi yaparlar) buyuruluyor. İbâdet yapmakta tenbellik, gevşeklik ve usanma göstermezler. Enbiyâ sûresi 20. âyetinde, (Gece ve gündüz hep Allahü teâlâyı tesbih ederler, usanmazlar) buyuruldu.
Melekler, emirlere karşı gelmezler. Erkek ve dişi değildirler. Evlenmezler. Çocukları olmaz. Hayat sâhibidirler. Diridirler. Meleklerin kanatları vardır. Bazısının iki, bazısının dört veya daha çok kanadı vardır. Her hayvanın kanadı ve uçakların kanatları, kendilerinin yapısında olup, birbirine benzemediği gibi, meleklerin kanadı da kendi cinslerindendir. İnsan, görmediği ve bilmediği bir şeyin adını işitince, bunu bildiği şeyler gibi sanıp, aldanır. Meleklerin kanatları vardır. Fakat nasıl olduğu bilinmez. Kiliselerde ve bazı mecmua ve filmlerde, melek diye görülen kanatlı kadın resimleri uydurmadır.
Meleklerin varlığını inkâr etmek, onlara düşman olarak, Allahü teâlâya karşı gelmek olur. Bakara sûresi 92. âyetinde (Kim ki, Allaha, meleklerine, Peygamberine, Cebraîle ve Mikâîle düşman olursa, bilsin ki, Allah kâfirlerin düşmanıdır) buyuruldu.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Forumcu
RE: Rehber İlmihal (kitap)
Meleklerin Vazifeleri


Sayısı en çok olan varlık, meleklerdir. Bunların sayılarını Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. Göklerde, meleklerin ibâdet etmedikleri boş bir yer yoktur. Göklerin her yeri rükûda veya secdede olan meleklerle doludur. Göklerde, yerlerde, otlarda, yıldızlarda, canlılarda, cansızlarda, yağmur damlalarında, ağaçların yapraklarında, her harekette ve her olan şeyde meleklerin vazifeleri vardır. Her yerde, Allahü teâlânın emirlerini yaparlar. Allahü teâlâ ile yarattığı varlıkları arasında vasıtadırlar.
Bazı melekler, başka meleklerin âmiridir. Bazıları, insanların kalblerine iyi düşünce getirir ki, buna “ilham” denir. Bazılarının, insanlardan ve bütün varlıklardan haberi yoktur. Allahü teâlânın cemâli (güzelliği) karşısında kendilerinden geçmişlerdir. Her birinin belli bir yeri vardır. Oradan ayrılmazlar. Cennet melekleri, Cennettedir. Bunların büyüklerinin adı, “Rıdvan”dır. Cehennem meleklerine de “Zebâni” denir. Bunlar, Cehennemde emir olunan vazifelerini yapar. Cehennem ateşi bunlara zarar vermez. Deniz, balığa zararlı olmadığı gibidir. Cehennem zebânîlerinin büyükleri ondokuzdur. En büyüğünün adı “Mâlik”dir.
Her insanın hayır ve şer,bütün işlerini yazan, ikisi gece, ikisi gündüz gelen dört meleğe, “Kirâmen kâtibin” veya “Hafaza melekleri” denir. Hafaza meleklerinin, bunlardan başka olduğu da bildirilmiştir. Sağ taraftaki melek, soldakinin âmiridir ve iyi işleri yazar. Soldaki, kötülükleri yazar. Kabirlerde, kafirlere ve âsî müslümanlara azâp edecek melekler vardır. Suâl meleklerine “Münker ve Nekîr” denir. Mü’minlere soranlara “Mübeşşir ve Beşîr” de denir.
Meleklerin birbirlerinden üstünlükleri vardır. En üstünleri dörttür. Bunların isimleri ve vazifeleri şöyledir:
1- Cebrâil “aleyhisselâm”: Bunun görevi, peygamberlere “vahy” getirmek, emir ve yasakları bildirmektir.
2- İsrâfîl “aleyhisselâm”: Kıyâmette “sûr” denilen boruyu üfürecektir. Birincisinde, Allahü teâlâdan başka her diri ölecektir. İkincisinde, hepsi tekrar dirilecektir.
3- Mikâîl “aleyhisselâm”: Ucuzluk, pahalılık, kıtlık, bolluk, yani ekonomik düzeni ayarlamak, ferahlık ve huzur getirmek ve her maddeyi hareket ettirmek bunun görevidir. Emrinde sayısız melekler vardır.
4- Azrâîl “aleyhisselâm”: İnsanların rûhunu alan bu melektir. (İran’da konuşulan Farsça dilinde rûha, can denir).
Bu dört melekten sonra, üstün olan dört sınıf daha vardır:
1- Hamele-i Arş: Bu melekler dört tanedir. Kıyâmette sekiz olacaktır.
2- Mukarrebîn: Allahü teâlânın huzûrunda bulunan ve bir an ayrılmayan meleklerdir.
3- Kerûbiyân: Azap edici meleklerin büyükleridir.
4- Ruhâniyân: Rahmet melekleridir.
Bunların hepsi, meleklerin üstünleridir. Bunlar, peygamberlerden başka, bütün insanlardan daha üstündür. Müslümanların sâlihleri, iyileri ve velîleri, meleklerin aşağılarından daha üstündür. Meleklerin aşağıları, müslümanların âsî ve günahkâr olanlarından daha üstündür. Kâfirler ise, her varlıktan daha aşağıdır.


MENKIBE
Melek ve Şeytan


Eshâb-ı kirâmdan Dıhye-i Kelbî, çok güzeldi. Cebrâil aleyhisselâm çok defa onun şeklinde Resûlullah’a gelirdi. Yine bir gün, bu şekilde geldiğinde hazret-i Hasan ile hazret-i Hüseyin, Dıhye zannedip yanına koştular, ceplerine ellerini sokup bir şey bulamadılar. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki:
- (Ey Cebrâil kardeşim! Torunlarımın bu hareketini kabalık ve edepsizlik sayma! Onlar seni Dıhye sandılar. Dıhye ne zaman gelse hediye getirirdi. Bunlar da hediyelerini alırlardı. Bunları böyle alıştırdı..)
Cebrâil aleyhisselâm bunu duyunca çok üzüldü ve “Dıhye, bunların yanına hediyesiz gelmiyor da, ben nasıl gelirim” deyip, hemen Cennet nimetlerinden bir salkım üzüm ile bir narı getirip çocuklara verdi. Çocuklar hediyelerini alınca oynamaya devam ettiler. Bu sırada Mescidin kapısına ihtiyar, ak sakallı, elinde baston, toz toprak içerisinde biri geldi ve dedi ki:
- Açım, yiyecek bir şey verin.
Hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin ellerindeki meyveleri götürüp verirken, Cebrâil aleyhisselâm ayağa kalktı ve:
- “Vemeyin o mel’ûna! O şeytandır. Cennet ni’metleri ona yasaktır. Def ol, oradan!” buyurup şeytanı kovdu.


MENKIBE
Melekler de İmrenir


Sevgili Peygamberimiz, Allah sevgisinden konuşulan dinden bahsedilen yerlere meleklerin de imrendiğini şöyle bildiriyor:
(Allahü teâlânın yeryüzünde gezen melekleri vardır. Dinden bahsedilen bir topluluk gördükleri zaman arkadaşlarını çağırıp derler ki:
- Gelin aradığımız buradadır.
Hepsi gelip rahmetle onları kuşatırlar.Allahü teâlâ onlara sorar:
- Kullarımı ne halde bıraktınız?
- Sana hamda, tesbih ve zikir ediyorlardı.
- Benden ne istiyorlardı?
- Cenneti istiyorlardı.
- Cenneti görmüşler mi?
- Hayır görmediler.
- Ya görselerdi ne yaparlardı?
- Cenneti görselerdi daha çok isterlerdi.
- Neden kaçıyorlardı?
- Cehennem ateşinden.
- Cehennem ateşini görmüşler mi?
- Hayır görmediler.
- Ya görselerdi?
- Onu görselerdi, daha fazla korkar. Daha fazla kaçarlardı.
- Ey meleklerim, sizi şahit tutuyorum, ben onları bağışladım.
- Melekler dediler ki:
- Onların içinde birisi ilim öğrenmek veya ibâdet niyeti ile değil, başka bir iş için gelmişti, o da mı af edildi?
Allahü teâlâ buyurur:
- Onlar öyle bir cemâat ki, onlarla oturan bir kimse şaki olmaz, Cehenneme gitmez.)

Bu müjdeye kavuşmak için, birkaç kişi toplanınca, zaruri din bilgilerinden konuşmak, okumak lâzımdır. Fırsatı ganimet bilmelidir.


MENKIBE
Melekler Yıkadı


Eshâb-ı kirâmdan Hanzala hazretlerinin henüz yeni evlendiği günün gecesiydi. Sevgili Peygamberimiz, eshâbını toplayarak İslâma saldırmak ve yok etmek için bütün savaş hazırlıklarını tamamlayan Mekkeli müşriklere karşı harp yapılması kararını vermişlerdi. Harbe katılacak bütün kimseler tek tek evinden çağırıldı. Harp haberini duyuran haberci, Hanzala’nın evine uğradı. Bu karar ve Resûlullah Efendimizin emri ona da ulaştı. Emri duyan Hanzala, boy abdesti alma fırsatını bulmadan Uhud’a gitmek üzere hemen sahâbenin arkasından koşmaya başladı ve eshâbın arasına katıldı.
Daha sonra Mekkeli müşrikler ile Müslümanlar arasında Uhud harbi başladı. Şehitler verildi. Bu şehitler arasında bir günlük evli olmasına rağmen sevgili Peygamberimizin emrine uyan ve harbe iştirak eden hazret-i Hanzala da vardı.
Harp sona erince Müslümanlar Medine’ye dönmeye başladılar. Harbe iştirak edenlerin yakınları acaba bizden geriye dönen olacak mı? Heyecanı içerisinde yollara sıralanmışlardı. Bunların arasında henüz bir günlük evli olup, gece yarısı sevgili Peygamberimizin emrine uyarak harbe giden ve şehitlik şerbeti içen hazret-i Hanzala’nın dul hanımı da vardı. Herkes büyük bir heyecenla harpten dönenlere yakınlarını soruyor, fakat hiç kimse kimseye cevap vermiyordu. Ancak sorulan soruları sevgili Peygamberimiz “aleyhisselâm” cevaplıyordu.
En son olarak soru sorma sırası, şehit olan Hanzala’nın hanımına gelmişti. Resûlullah Efendimize yaklaşarak;
- Ey! Allahın Resûlü! Hanzala nerede? Demesi üzerine sevgili Peygamberimiz cevabında:
- “Hanzala şehit oldu”, buyurdu.
Bunu üzerine Hanzala’nın hanımı;
- Yâ Resûlallah, şu anda söyleyeceğim bir aile sırrıdır. Sizler de biliyorsunuz ki, kocamla daha henüz ilk evlendiğimiz geceydi. Kocam Hanzala, sizin mübârek emrinize uyarak boy abdestini alamadan harbe katıldı. Bildiğiniz gibi şehit oldu. Bu sebeple, emir veriniz de kocamı bulsunlar ve yıkasınlar, Yâ Resûlallah! dedi.
Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz yarı hüzünlü bir şekilde: (Sen Hanzala için hiç merak etme! Ben Hanzala’yı rahmet suları ile melekler tarafından yıkanırken gördüm.)
Bunun üzerine bütün sahabeler Uhud yolunu tuttu ve herkes Hanzala’yı aramaya başladı.
Daha sonra Sahâbiler Hanzala’nın henüz vücûdu kurumamış ve başı ıslak bir şekilde buldular. Sevgili Peygamberimizin müjdesini bizzat gözleriyle gördüler. Bunun için O’na “Gasîlül-melâike” yani (Meleklerin gusül ettirdiği Hanzala) denir.


Olgunlaşır içte özler,
Nuru belli eder yüzler,
Yaş akıtır dertli gözler,
Akar Allah diye diye

Bülbül daldan dala konar,
Çeşit çeşit nâme sunar,
Aşıkların bağrı yanar,
Yanar Allah diye diye.

Yağmur yüklü bulut ağlar,
Yağar Allah diye diye,
Vadilerde sular çağlar,
Çağlar Allah diye diye.

Çevresinde rüzgâr sürür,
Gönülleri cezbe bürür,
Arzu Sema durmaz yürür,
Yürür Allah diye diye.

Ağaç, yaprak, çiçek açar,
Çevresinde neş’e saçar,
Gökyüzünde kuşlar uçar,
Uçar Allah diye diye.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 13-08-2015, Saat:11:53 AM, Düzenleyen: Arkadaş.
Forumcu
RE: Rehber İlmihal (kitap)
Kitaplara İman


Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını,îmân ve ibâdet esaslarını, güzel ahlâkı içine alan ilâhî kitaplara inanmak, dinimizin üçüncü temel şartıdır. Yüce Rabbimiz, peygamberleri vasıtası ile hepsini ilahî kitaplarda bildirmiştir. Allahü teâlâ bu kutsal kitapları, bazı peygamberlere, melekle okutarak, bazılarına ise yazılı olarak, bazılarına da, meleksiz işittirerek indirdi. Bu kitapların hepsi, Allahü teâlânın sözleridir. Ebedî ve ezelîdirler. Sonradan yaratılmış değildirler. Bunlar, meleklerin icât ettiği veya peygamberlerin kendi sözleri değildir.
Allahü teâlânın kelâmı (sözü), bizim yazdığımız ve zihinlerimizde tuttuğumuz ve söylediğimiz söz gibi değildir. Yazıda, sözde ve zihinde bulunmak gibi değildir. Harfli ve sesli değildir. Allahü teâlânın ve O’nun sıfatlarının nasıl olduğunu insan, aklı ile anlıyamaz. Fakat O’nun kelâmını, insanlar okur. Zihinlerde saklanır ve yazılır. Allahü teâlânın insanlara tebliğ ettiği bu kitaplardan Tevrat İbrânîce, İncil Süryânice ve Kur’â-ı kerîm de Arapça olarak indirilmiştir. Allahü teâlânın indirdiği kitapların hepsi hakdır, doğrudur. Yalan, yanlış olmaz. Eksiklik de yoktur.
Allah'ım bizleri sadece senin rızanı düşünen kullardan eyle.
Allah'ım sen kimlerden razıysan, kimleri seviyorsan, bizleri onlarla dost eyle.
Dinimizi yanlış öğrenmekten bizi koru. Amin.
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.