Allahü teâlâ, insanların dünyada rahat, huzur içinde yaşamalarını ve ahirette de sonsuz saâdete kavuşmalarını istiyor. Bunun için, saâdete sebep olan faydalı şeyleri emretti. Felâkete sebep olan, zararlı şeyleri de yasak etti.
Allahü teâlânın birinci emri, “Îmân” etmektir. Birinci yasak ettiği şey ise “Küfür”dür. Îmân demek, Allahü teâlâya ve Muhammed aleyhisselâmın, O’nun son Peygamberi olduğuna inanmaktır. Resûlullah Efendimizin söylediklerinin hepsini beğenip kalbin kabul etmesine, yani inanmasına “Îman” denir. Böylece inanan insanlara, “Mü’min” ve “Müslüman” denir. Peygamber Efendimizin sözlerinden birine bile inanmamaya veya iyi ve doğru olduğunda şüphe etmeye “Küfür” denir. Böyle inanmayan kimselere de “Kâfir” denir.
Allahü teâlâ, emirlerini ve yasaklarını bir melek vasıtası ile Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma bildirmiş, Peygamber Efendimiz de bunların hepsini insanlara anlatmıştır. Allahü teâlânın bildirdiklerine “Kur’an-ı kerîm” denir. Kur’an-ı kerîm, Muhammed aleyhisselâmın sözü değildir. Allah kelâmıdır. Hiçbir insan öyle düzgün söyleyemez ve söyleyememiştir.
Kur’an-ı kerîmde bildirilenlerin hepsine “İslâmiyet” denir. Hepsine inanan insana “Mü’min” denir. Birini bile beğenmeyene îmânsızlık, yani küfür denir. Meselâ, kıyâmette olacak şeylere, cinnin ve meleklerin var olduklarına, Âdem aleyhisselâmın bütün insanların babası olduğuna ve ilk Peygamber olduğuna inanmak, yalnız kalb ile olur. Bunlara “İtikâd”, yani “Îmân” bilgileri denir. Beden ve kalb ile yapılacak ve sakınılacak şeylere ise, hem inanmak ve hem de yapmak veya sakınmak lâzımdır. Bunlara “Amel” veya sadece “Din” denir. Bunlara inanmak da îmân olur. Bunları yapmak ve sakınmak, ibadet olur. Görülüyor ki, ibâdetlerin, vazife olduğuna inanmamak, ehemmiyet vermemek de küfürdür. Bunlara inanıp da yapmayan kâfir olmaz. Îmânı gitmez, fakat günahkâr olur.
Îman Günahları Temizler
Dıhye-i Kelbî, îmân etmeden önce zengin bir Arap melikiydi. Peygamber Efendimiz, onun müslüman olmasını çok arzu ediyordu. Zîrâ mevkii, itibarı ile etrafında ona bağlı yediyüzden daha fazla kişi vardı. Onların da İslâmiyet ile şereflenmeleri kendisine bağlıydı.
Dıhye-i Kelbî, müslüman olmak isteyince Cenab-ı Hak, Resûl-i Ekreme bir sabah namazından sonra vahyederek: (Dıhye’nin kalbine îmân tohumunun atıldığını bildirdi. Biraz sonra Dıhye, Mescid-i Nebevîye girdi. Resûl-i Ekrem omuzlarındaki elbisesini yere serdiler. Oraya oturmasını işaret buyurdular. Resûl-i Ekremin bu keremini gören Dıhye’nin gözlerinden yaşlar boşandı. Hürmetle, saygı ile “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû” diyerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Peygamber aleyhisselâm sordu:
- Niçin ağlıyorsun?
- Yâ Resûlallah! Ben çok büyük günahlar işledim. Bu günahlarımın keffareti nedir? Malımın, mülkümün sadaka olarak verilmesi mi, yoksa öldürülmem mi gerekiyor?
- Ey Dıhye, nedir günahın?
- Yâ Resûlallah! Câhiliyet devrinin âdetine uyarak kız çocuklarımı öldürmüştüm.
Tam o sırada Cebrâil aleyhisselâm gelerek:
- “Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ müslüman olanların câhiliyet devrindeki günahlarını affetti” buyurdu.
Îmân Etmek İsteyince...
İbrâhim Havvas, İslâm âlimlerinin büyüklerinden ve evliyânın üstünlerindendir. Cüneyd-i Bağdâdî’nin talebesidir. Hicrî 291 yılında vefât etmiş olup, kabri Rey şehrindedir. Kendisi başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatıyor:
“ Bir sene hacca gitmeye niyet ettim. Bu niyetle yola çıktım. Maksadım Kâbe-i şerîf tarafına gitmek olduğu halde, istemiyerek ters yöne gidiyordum. Allahü teâlânın irâdesi beni batı tarafına çekiyordu. En sonunda İstanbul’a gitmeye karar verdim. Şehre girdim. Yüksek bir köşk gördüm.
Kapı önünde bir kısım insanlar, bir araya toplanmışlardı. Yaklaştım ve sordum:
- Niçin toplandınız?
- Rum Kayseri’nin kızı delirdi. Çare bulmak için doktorları topladı.
Bunda bir hikmet olsa gerektir, dedim ve içeri girdim. Orada Kayser’in kızını ondürdüncü ay gibi gördüm. Bana baktı ve dedi ki:
- Hoş geldin, ey İbrâhim Havvas!
- Beni nereden tanıyorsunuz?
- Canımı, Cânâna teslim etmek istedim ve hak teâlâdan sevdiği bir kulunu yanımda bulundurmasını niyâz ettim. Rüyâmda buyuruldu ki: “Yarın İbrâhim Havvas sana gelecek!”
- Hastalığınız nedir?
- Bir gece dışarı çıkıp ibret nazarıyla gökyüzüne baktım. Kendimden geçtim. “Allahü ehad
verresûlü Ahmed” kelimesi dilime, mânâsı kalbime geldi. Bu kelimeyi dilimden düşürmez oldum. Bu sebepten hâlime delilik alâmeti, bana da deli dediler.
[Bu sözleri mânâsı, “Allah birdir ve Peygamberi Ahmed (yani Muhammed)‘dir].
- Bizim diyâra gelmek ister misin?
- Sizin diyârda ne var?
- Mekke, Medine ve Beytül-mukaddes (Mescid-i Aksa) oradadır.
- Sağ tarafına bak!
Baktım bir düzlükte Mekke, Medine ve Beytül-mukaddes karşımda duruyor gördüm. Az sonra dedi ki:
- Vakit yaklaştı. İstek ve arzu haddi aştı.
“Kelime-i Şehâdet” getirip rûhunu teslim etti.
Beş tane İslâmın şartı,
İmânın ki ise altı,
Gâfil olma, seher vakti,
Kalk Rabbini seviyorsan!
Konuşursan doğru konuş,
İnsanlarla eyle barış,
Abdestle, namaza alış,
Kul, Rabbini seviyorsan!
Kul derler hepimize,
Mü’min derler adımıza,
Sabah erken câmimize,
Gel, Rabbini seviyorsan!
Tembel olma, et hareket,
Evinize gelsin bereket,
Zengin isen hemen zekât,
Ver, Rabbini seviyorsan.
Sanma bunlar pek yorucu,
Olma vurucu, kırıcı,
Senede bir ay orucu,
Tut, Rabbini seviyorsan.
Malın var ise hac eyle,
Şehâdet sözünü söyle,
Zemzem denen sudan şöyle,
İç, Rabbini seviyorsan.