Bir bayram sabahı, annenin kabrine gidip toprağına bakmaktır...
Oradadır, onun altındadır...
Ne?
Biraz kemik, çokça böcek, en çok da toprak...
En son görüldüğü yer orasıdır...
Sen de onun için oradasındır zaten...
Hepsi bu...
Bilirsin ki uzun bir zaman önce son nefesini vermiş,
Seni bu dünyada yapayalnız bırakıp gitmiştir...
Dünyanın en tanınan, en zengin, en itibarlı, en yakışıklı, en güzel insanı da olsan, en fakir en sıradan, en çirkin, en hızlı, en yavaş insanı da olsan,
Senin için gerçekten, esastan, hakikaten, yürekten, menfaatsizce yürekten ağlayacak tek insan, artık yoktur...
Uzun zamandır yoktur...
Hiçbir şart altında onu geri de getiremezsin...
Hıçkıra hıçkıra ağlamakla, sakince dua etmeye çalışmanın dilemmasında bocalamaktan sıkılmışsındır artık...
Artık bu işi bir yola koymalısındır...
Seni üzen sevgililerini ve senin üzdüğün insanları, başaramadığın işleri veya neye ne kadar sevindiğini,
velhasılı annen yaşasa eteğinin dibine oturup konuşacağın herşeyi o kabrin başında hatırlamana veya fısıldamana hiç gerek yoktur...
Çünkü orası yokluğun başkentidir...
Orası yokluğa bakabileceğin tek yerdir...
Tek bir dileğin vardır...
O da gittiği yerde merhamet bulmasıdır...
Ruhunun buradan daha iyi bir yere gittiği kesindir...
Ama merhameti de sen değil, sahibi verir...
Gözyaşların düşer toprağına...
Olsaydı sarılsaydım keşke...
Bunu bile diyemezsin...
Keşke'lerin her biri acı verir artık hissizleşmiş ruhuna, sakınırsın kendini bir parça...
Çaresizlik kelimesi, durumunu karşılamaz...
O bile bir kelimedir...
Sense,
yokluğun tam içindesindir...
Anne...
Anne'nizin kıymetini bilin...
Ananın kıymeti, kıymetlerin anasıdır çünkü...
Bilin..."
Fatih Tezcan