“Üniversiteyi yeni bitirdim; yıl 1990. Bir vakfın hizmetlerinden sorumluyum. Pazar günü bir öğlen vakti. Dairemizin kapısında yeni bir öğrenci arkadaşımız kadın ve erkek iki kişiyle konuşuyor. Kadın bakışlarıyla etkileyecek kadar güzel, erkek de yakışıklı, fevkalade düzgün giyimliler. Ellerinde göğüslerinin üzerinde sımsıkı tutuşlarından saygı duydukları anlaşılan birer eski kapaklı kitap taşıyorlar.
Öğrenci arkadaşımız “Abi bazı sorular soruyorlar.” Dedi; “Buyurun.” dedim. Bizi Tanrıya çağırıyorlarmış. Subhanallah. Biz bu evde beş vakit Rabbimize secde ediyoruz ve sohbetlerimizde de Rabbimizi daha iyi tanımaya çalışıyoruz. Bu kişiler bizi Tanrıya çağırmak için kapımıza mı gelmişler?
Birkaç kelamdan sonra konunun derinliğini anladım ve yandaki tek bir kanepenin sığdığı özel odama davet ettim. Sorular cevaplanması zor kader konularından geliyor ve doğrudan Müminin imanını hedef alıyordu. Hamd olsun her soruya argümanlarını bitiren cevaplar yetiştirdim ve onlar da yeni sorularla karşılık verdiler. “Mesela” dedi kadın, “Müslüman aileden doğmayan bir Hindu’nun ne suçu var ki cehenneme gitsin? Merhametli Tanrı masum çocukların açlıktan ölmesine neden izin veriyor?” İki saat süren müzakeremiz tamamlandı ve gittiler. Bu olayın üzerimde bıraktığı derin izin birkaç boyutu vardır:
-Kendilerine Yahova Şahidi diyen ve İslam inancını yok edip yerine kendi inançlarını dahice yöntemlerle yerleştirmeye çalışan bu kişiler Türk ismi kullanıyor, Türk olduklarını -birisi Çankırılı olduğunu söyledi mesela- söylüyor, mükemmel Türkçe konuşuyorlardı.
-Kadınla erkeğin ikisi de yüksek eğitimliydi. Üniversite bitirmiş, hayatta statü sahibi olmuş olgun kimselerdi. Temiz giyimleri, bakımlı, çekici görünümleriyle de kalplere girebilecek durumdaydılar.
-Bu Pazar günü, bir çok Müslüman sıcak yatağında bacağını uzatırken; sinema salonlarında veya kahve köşelerinde gününü öldürürken bu iki kişi ev ev dolaşıp, üşenmeden, erinmeden inançlarını telkin ediyor ve bir de bedava kitap teklif ediyorlardı.
-Uzun uzun ağlamama sebep olan en acayibi şuydu. Tartışırken bir fikir açıklayacak olsalar, hemen kitabı mukaddeslerini açıyor ve filan sayfanın filan ayeti diyerek çizdikleri bir cümleyi okuyorlardı. Yani onları ateşten kurtaramayacak olan batıl inançlarının kaynağı olan kitabı yutarcasına ezberlemişlerdi.
Ben bir Müslümanım. Cennet tek Allah’a oğul, kız gibi ortak isnat etmeden inanan Müminlerin yurdudur. Şu insanlar bu fedakarlıklarını uydurdukları ortaklar yerine Allah için sergileselerdi Cennetin en güzel yurtlarına kavuşurlardı. En yüce ilkeler ve tek kurtuluş reçetesi olan benim yüce Kitabım ya kütüphanemde duruyor veya duvarımda asılıyor. Ben sıcak ve sorumsuz evimden çıkmaya eriniyorum. Oturup bilgisayarımda oyun oynamakla cenneti kazanacağımı sanıyorum. Şu iki kişinin gösterdiği fedakarlığa bakar mısınız? Bırakın Kur’anı ezberlemeyi, ayetleri didik didik çalışmayı, okumaya bile erinen bir Müslümana cennet o kadar bedava mı sunulacak? Hiç de öyle değil.
Dr. Muhammed Bozdağ