You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Önemli Kişiler ve Biyografileri (Din ile ilgili)

Önemli Kişiler ve Biyografileri (Din ile ilgili)

Uzman
Cvp: Önemli Kişiler ve Biyografileri (Din ile ilgili)
Abdülvehhâb-i şarânî
Mısır evliyâsının büyüklerinden ve Şafîi mezhebi fıkıh âlimi. İsmi ve nesebi; Abdülvehhâb bin Ahmed bin Ali bin Ahmed bin Muhammed bin Zerka bin Mûsâ bin Sultan Ahmed Tilimsânî Ensârî'dir. İmâm-ı Şa'rânî ve Kutb-i Şa'rânî lakabıyla meşhurdur. Nesebi, Peygamber efendimize dayanır. Abdülvehhâb-ı Şa'rânî Mısır'ın Kalkaşend kasabasında 1493 (H.898) de doğdu. 1565 (H.973) de Mısır'da vefât etti.

Abdülvehhâb'ı babası küçük yaşında ilim tahsiline verdi. Henüz yedi yaşında Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Sekiz yaşında iken, geceleri teheccüd namazlarını hiç terk etmeden kılmaya başladı. Büluğ çağına gelmeden, kıldığı gece namazlarında Kur'ân-ı kerîmi hatmederdi. Bir işe başlayınca, en ince ayrıntılarına kadar iner, o işi en iyi şekilde yapardı. Çalışkanlığı ve anlayışı ile, hocalarının kısa zamanda gönüllerini fethederdi. Hocalarından okuduğu kitapları ezberlerdi. Genç yaşında, hadîs ve fıkıh ilimlerinde ehliyet kazandı. Tasavvuf yolunda da çalışarak, pekçok velînin feyz ve teveccühlerine kavuştu. Bunların başlıcası, Aliyy-ül-Havvâs hazretleridir. Ayrıca feyz aldığı, sohbetiyle şereflendiği hocalarından bazıları şunlardır: Muhammed Magribî, Muhammed bin Anân, Ebü'l-Abbâs Gamrî, Nûreddîn Hasenî, Şeyhulislâm Zekeriyyâ el-Ensârî, Ali Darîr, Ali bin Cemâl, Abdülkâdir bin Anân, Muhammed Âdil, Muhammed bin Dâvûd, Muhammed Servî, Nûreddîn Mürsâfî, Tâcüddîn Zâkir, Efdalüddîn. Bunlardan başka pekçok evliyânın da teveccühlerine, feyz ve bereketlerine kavuştu.

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'ye; "Tasavvuf yoluna nasıl girip ilerledin ve buna kimler sebeb oldu?" diye sorduklarında şöyle anlattı:

Tasavvuf yolunu, önce Hızır aleyhisselâmdan ve üstâdım Aliyy-ül-Havvâs'tan öğrendim. Önce onlara tam olarak inanıp teslim oldum. Ne emrettilerse hepsini yaptım. Nefsimle senelerce mücâhede ettim. Nefsimin istemediklerini yaparak, onu terbiye ettim. Öyle ki, yalnız kaldığım zaman, odamın tavanına bir ip bağlar, onu boynuma takarak Rabbime ibâdet ederdim. Uykum geldiğinde yatmak isterdim. Fakat boynumdaki ip, uykuya mâni olurdu. Mecbûren ibâdete devâm ederdim. Böylece nefsimin istemediği şeyleri yaparak, onu terbiye etmeye, yola getirmeye çabalardım. Haramlardan şiddetle kaçındığım gibi, mübahların fazlasını dahi terkederdim. Yiyecek bir şeyim olmadığı zaman ot yer, kimseden birşey istemezdim. Vâli konaklarının ve sultan adamlarının evlerinin gölgesinden dahi geçmez, yolumu değiştirirdim. İyice incelemeden bir şey yediğim olmadı. Öyle bir hâle geldim ki, gelen yiyeceğe bakarak, onun helâl olup olmadığını, Rabbimin bana ihsân etmesiyle anlamaya başladım. Helâl yiyeceklerden temiz ve güzel, haram olanlardan ise, kötü ve pis bir koku, şüphelilerden de, haramlardakinden daha az bir koku hâsıl olmaya başladı. Bu alâmetlere göre hareket ettim. Elimden geldiği kadar dînin emir ve yasaklarına dikkat ettim. Cenâb-ı Hak da, bana ibâdetleri zevkle yapmayı ihsân etti. Kalp gözüm açıldı, yakîn hâsıl oldu ve hakîkatin menbaına, kaynağına eriştim. 1540 senesinde hacca gittiğimde, Kâbe'nin altın oluğunun altında, duâ ederek Allahü teâlâdan ilmimi arttırmasını istedim. O ânda hâtifden, gizliden gelen bir ses; "Sana, şimdiye kadar gelen müctehidlerin ve onlara tâbi olanların sözlerini tartıp anlayan bir mîzân verdim. Bu sana yetmez mi?" diyordu. Bu sese karşı; "Ya Rabbî! Yeter. Fakat, daha fazlasını isterim." dedim.

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî zamânının velîlerini sık sık ziyâret eder nasîhat ister ve gönüllerini alırdı.

1540 senesi bir yaz günü, Kâhire'nin Nil Nehri üzerindeki Hâkimî Köprüsünün altında bulunan yaşlı bir velîyi ziyârete gitti. Selam vererek içeri girince o zât adını sordu. "Abdülvehhâb." dedi. Ona; "Senelerden beri seni görmek arzusunda idim. Buyur otur." deyince yanına oturdu, el ele tutuştular. Elini öyle kuvvetlice sıktı ki, neredeyse acıdan bağıracaktı. Ona; "Kuvvetimi nasıl buluyorsun?" diye sorunca; "Çok büyük bir kuvvete sâhibsiniz." dedi. O zaman ona:

"İşte bu kuvvet, gençliğimden beri yediğim helâl lokmalar sebebiyle hâlâ mevcuttur. Hamurum helâl bir maya ile yoğrulmasaydı, bu günün, günahlarına aldırmayan insanların vücutları gibi, benim vücûdum da gevşek olurdu. Ey oğlum! Yüz kırk üç yaşına geldim. Allahü teâlâya yemin ederim ki, bugün insanlar her yönden değişmiştir. Hele bu son senelerde, dînin emirlerini yerine getirmekte ve emânete riâyet etmekte büyük bir eksiklik var. Bugün yakın akrabân, hattâ öz kardeşin bile seni tanımamaktadır. Oğlun dahi sana başka gözle bakmakta ve bir yabancı gibi davranmaktadır. İnsanların birbirlerine muhabbetleri hiç kalmamış, dert ve belâlara karşı sabırları eksilmiş, kazâ ve kadere karşı boyun eğmek yerine gazab hâkim olmuş, dinleri zayıflamıştır. Ey oğlum! Şimdi sana zamânımızın kötü ve yorgun insanlarını anlatmaktansa, sâlih insanlarını anlatmak daha iyi olacak." dedi ve şöyle devâm etti: "Zamânımızın en iyileri; geceleri kalkıp sabahlara kadar namaz kılan, sabah namazından sonra öğleye kadar Kur'ân-ı kerîm okuyup tesbîhini çekerek Allahü teâlâyı zikreden, ikindiye kadar duâlarını yapan, akşama kadar her gün devâm üzere olduğu duâları tekrar tekrar yapan, yatıncaya kadar da tövbe istigfâr ederek vaktini geçirenlerdir."

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî ona:

"Böyle kimselerin görünürdeki bütün günahlardan temizlendiğini düşünsek, bu insanın, başkaları hakkında kötü düşünmesinin önüne geçebilir miyiz? Bu kimse, kendisini kıskananları bir dakika olsun görmek ister mi?" diye sordu. O da cevap olarak şöyle dedi:

"Bu, çok zayıf bir ihtimâldir. Bir insan, hayâtı boyunca durmadan ibâdet yapsa, kazandığı sevapları terâzinin bir kefesine koysa, bu kimsenin bir müslüman hakkında sû-i zannından meydana gelen günâhını da bir kefesine koysan, günah kefesinin ağır basacağını görürsün. Sâlih, iyi kimselerin hayatları boyunca yaptığı ibâdetler, bir defâ yaptığı kötü düşünceden meydana gelen günâhı karşılayamadığına göre, diğer insanların hâllerinin ne olacağını düşün!"

İmâm-ı Şa'rânî pek çok talebe yetiştirdi. Etraftan akın akın gelen talebeler medreseyi doldurur, onun eşsiz bir deryâ olan bilgilerinden istifâdeye çalışırlardı. Talebelerine hem zâhirî, hem de bâtınî ilimleri öğretirdi. Hattâ kendisini çekemeyen ve aleyhinde olanlara rüyâda görünür, onları îkâz eder, bozuk düşüncelerden korurdu. Böylece onların da istifâde etmesini sağlar, Cehennem'de yanacak bir hâlden onları korumaya çalışırdı. Merhameti çok fazlaydı.

Birgün biri Şeyhülislâm Nasîruddîn Lekânî'ye gelerek onun hakkında çeşitli yalan ve iftirâlar uydurdu. Şeyhülislâm da bu sözlere inandı. Bu haberi işiten Abdülvehhâb-ı Şa'rânî, Şeyhülislâm'ın yanına gelerek, ondan Mâlikî mezhebinin fıkıh bilgilerini ihtivâ eden Kâsım Abdürrahmân'ın yazdığı Müdevvene'yi emânet istedi. Şeyhülislâm kitabı vermeden önce; "Al, okursun da, belki yaptığın kötülüklerden vaz geçersin. Dînin emir ve yasaklarına u doğru yolu bulursun." dedi. Abdülvehhâb-ı Şa'rânî de; "İnşâallahü teâlâ öyle olur." buyurdu. Şeyhülislâm, talebelerinin birisine emredip, birkaç cilt olan Müdevvene'yi kütüphâneden getirmesini söyledi. Ciltler gelince, ileri gelen talebelerinden birine, ciltleri Abdülvehhâb-ı Şa'rânî ile götürmesini emretti. İmâm-ı Şa'rânî ile talebe eve geldiler. Talebe kitabı bıraktıktan sonra gitmek istedi. Fakat İmâm-ı Şa'rânî, bir gece kalıp ertesi sabah gitmesini söyleyince, talebe kabûl etti. Gecenin üçte biri geçinceye kadar o talebe ile sohbet etti. Talebeye yatmasını söyleyip, kendi odasına geçti. Odasında çok az bir zaman durup, tekrar talebenin kaldığı odaya geldi. Onu uyandırıp, abdest aldırdı. Beraberce fecr vaktine kadar namaz kıldılar. Sonra sabah namazlarını kılıp, güneş bir mızrak boyu yükselinceye kadar Kur'ân-ı kerîm okudular. Sonra duhâ namazını kıldılar. Talebeye; "Şimdi hocanın yanına gidebilirsin.Getirdiğin bu kitapları da teslim edip, benim teşekkür ettiğimi bildirirsin." buyurdu. Talebe; "Peki efendim." diyerek, kitapları kucakladı. Fakat içinden de; "Bir geceliğine onu getirtip, hiç bakmadan geri götürmenin ne faydası vardı." demekten kendini alamadı.

Talebe kitabı okumadığı için, içindeki yazılardan haberi yoktu. Kitapları hocasına götürdüğünde, Şeyhülislâm Nasîruddîn, Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'nin kendisiyle alay ettiğini sanarak kızdı. O sırada bir kimse gelip, Şeyhülislâm'a bir suâl sordu. Şeyhülislâm soruyu tam olarak cevaplandırabilmek için, Müdevvene'nin ciltlerini karıştırmaya başladı. Her cildin başından sonuna kadar, sayfaların kenarında Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'nin kendi el yazısı ile yazılmış lüzumlu açıklamalar ve kayıtların olduğunu gördü. Talebeyi çağırarak; "Abdülvehhâb bu geceyi kitaplara yazı yazmakla mı geçirdi?" diye sordu. Talebe de yemîn ederek; "Efendim! Bu gece Abdülvehhâb-ı Şa'rânî benden yirmi dakikadan daha fazla bir zaman ayrılmadı. Sabaha kadar berâber namaz kıldık. Kur'ân-ı kerîm okuduk. Onun benim yanımda kitaplarla meşgûl olduğunu hiç görmedim." dedi.

Talebesinden bu sözleri işiten Şeyhülislâm'ın, hayretinden aklı karıştı. Değil yirmi dakikada, yirmi günde bile bu ciltler dolusu kitabı okumak mümkün değildi. Fakat hakîkat gözünün önünde idi. Bütün ciltler okunmuş, sayfa kenarlarına îzâhlar yazılmıştı. Bu Allahü teâlânın Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'ye ihsan ettiği bir kerâmetti. HemenAbdülvehhâb-ı Şa'rânî hakkında düşündüğü kötü düşüncelere, ona söylediği sözlere pişmân olup, tövbe istiğfâr eyledi. Koşarak İmâm-ı Şa'rânî'nin evine gitti ve huzûruna kabûlü için yalvardı. Kabûl edilince tövbe ettiğini bildirdi. Abdülvehhâb-ı Şa'rânî de; "Maksadım, bu gece bana emânet olarak verdiğin kitaplardan hazırladığım bu muhtasarı senin öğrenmendi." buyurdu.

Emir Muhammed Defterdâr ve arkadaşları her gece yatsı namazından sonra bir yerde toplanıp sohbet ederlerdi. Âlimlerin ilminden, velîlerin kerâmetlerinden anlatırlardı.

Bir gün yine böyle toplanmışlardı. Sohbet ânında söz, halen hayatta olan İmâm-ı Şa'rânî'ye geldi. Onun büyüklüğünü anlayamayan bâzıları, aleyhinde dedikodu etmeye başladılar. Emir Muhammed Defterdâr da onlarla birlik olup, aleyhinde konuştu. O gece rüyâsında, kalabalık bir ordunun Mısır'a bir iç karışıklığı düzeltmek için geldiğini gördü. Ordu kumandanı, Mısır'ın Bâbunnasr denilen kapısında durdu ve; "Mısır'ın sâhibi ile görüşüp, Mısır'ın anahtarını vermedikçe içeri girmeyiz." dedi. "Mısır'ın sâhibi kimdir?" dediklerinde; O da; "Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'dir." dedi. Kumandan, adamlarından birini gönderdi. İmâm-ı Şa'rânî'yi evinde bulamadılar. Oğlu Abdürrahmân'a durumu anlattılar. Abdürrahmân, babasının müsâade edeceğini söyleyerek anahtarı verdi. Uyandığında, Emir Muhammed Defterdâr yaptığı hatâyı anladı. Demek ki, bu zamanda Mısır'ın hakîkî sultânı Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'ydi. Sabah olduğunda, İmâm-ı Şa'rânî hazretlerine gidip talebesi olmakla şereflenmek istediğini bildirince; "Talebe olmanız için ille anahtar mı vermek lâzımdır?" buyurarak, gece rüyâsında gördüklerini bildiğini işâret etti. Bu kerâmetini de gören Emir Muhammed Defterdâr'ın, ona olan bağlılığı ziyâde oldu.

Seyyid Ahmed Bedevî hazretlerinin Mısır'ın Tanta şehrindeki türbesi başında, her sene belli bir günde toplantı yapılıp, mevlid okunurdu. Şeyh Sa'düddîn Sanâdîdî, İmâm-ı Şa'rânî'yi sevmez, onun büyüklüğüne inanmazdı. Hattâ onun pekçok kötü taraflarının olduğunu savunur, ilminin derinliğine inanmazdı. Ahmed Bedevî'nin türbesi başında mevlid okunduğu bir sene, oraya İmâm-ı Şa'rânî ve Sa'düddîn Sanâdîdî de gelmişlerdi. Sa'düddîn, Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'nin mevlide gelmesine şiddetle karşı çıkarak; "Böyle bir mevlidde, kendisinde pekçok kötü yanlar bulunan kimse nasıl bulunabilir?" demişti. Sa'düddîn, o gece rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Resûlullah efendimiz Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'yi kucaklamış, bağrına basmıştı. Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'nin de göğüslerinden süt akıyor, mevlide gelen herkes, doyuncaya kadar onun sütünden içiyorlardı. Seyyid Ahmed Bedevî hazretleri de, Resûlullah efendimizin huzûrunda idi. Ahmed Bedevî, oradakilere; "Bizden meded isteyen Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'yi ziyâret etsin." diyordu. Rüyâdan uyanan Sa'düddîn, İmâm-ı Şa'rânî'nin büyüklüğünü anla, ona karşı olan bozuk îtikâdını düzeltti ve onun en yakın talebelerinden oldu.

Evliyânın büyüklerinden Ömer Nebtîtî'nin talebesi Abdullah, İmâm-ı Şa'rânî'nin büyüklüğünü çekemez, onu kıskanırdı. Abdullah, bir gece rüyâsında sevgili Peygamberimizi gördü. Huzûrunda hazret-i Ali de vardı. Ona buyurdular ki: "Abdülvehhâb'a şu takkemi giydir. Ayrıca ona, mahlûkâta tasarruf etmesini söyle. Başkalarına ise mâni ol." Abdullah, Resûlullah efendimizden bu sözleri işitince, yaptığı hatânın büyüklüğünü anladı. Uyandığında tövbe etti.

Âmir Bağdâdî isimli talebesi önceleri; "Hiç kimse, bir ihtiyacın hâsıl olmasında vâsıtaya muhtâç değildir. Bu sebeple Allahü teâlâdan bir şey isterken başkalarını vesile etmek, onun hürmetine ver demek olmaz." der, velîlerdeki kerâmetlere de inanmazdı. Bir gün rüyâsında Resûlullah efendimizi gördü. Yanında Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretleri de vardı. Peygamber efendimizin mübarek elini öpmek istedi. Fakat ona hiç iltifat etmiyor, huzûruna gittikçe yönünü ondan çeviriyordu. Bir ara Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'ye; "Ne olur, Peygamber efendimize bir arz et de, beni kabûl buyursun. Mübarek elini öpmekle şerefleneyim." diyerek yalvarmaya başladı. O kadar yalvardı ki, Abdülvehhâb-ı Şa'rânî onun gözlerinden akan yaşlara dayanamadı. Resûlullah efendimizin huzûruna varıp, onu işâretle bir şeyler söyledi. Bunun üzerine onu Huzûr-i şerîflerine kabûl ettiler. Uyandığında, önceki düşüncelerinin ne kadar yanlış olduğunu anladı. Tövbe etti ve sabahleyin Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'nin medresesine gitti. Talebesi olmakla şereflendi.

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretlerine, Allahü teâlânın öyle ihsânları vardı ki, saymakla bitmezdi. Bunlardan biri de; güneşin batışından doğuşuna kadar, yâni akşamdan sabaha kadar, cansız eşyânın ve hayvanların tesbîhlerini duyması idi. Bir gün akşam namazını, haramlardan çok sakınan hattâ şüpheli korkusuyla mübahların fazlasını bile terkeden hocası Emînüddîn'in arkasında kılıyordu. O anda gözünden perde açıldı. Direk, duvar, hasır, döşenmiş taşların tesbîhlerini duymaya başladı. Korktu, sonra Mısır'da bulunan her şeyin, sonra etraftaki devletlerdeki ve okyanuslardaki bütün mahlûkların konuşmalarını ve tesbîh seslerini işitmeye başladı. Okyanustaki bir balık şöyle tesbîh ediyordu:

"Ey cansızların, hayvanların, bitkilerin, her şeyin rızkını veren Rabbim! Mahlûkâtından hiç birinin rızkını unutmayan ve isyân edenden dahi ihsânını kesmeyen sen, her türlü noksanlık ve kusurdan münezzehsin."

Namazı kılıp bitirdiler. Sabaha kadar bu hâl onda devâm etti. Çok korktu. Sabah olurken, Hak teâlâ merhamet edip, bu gibi şeyleri duymasını perdeledi. Ancak Allahü teâlânın ihsânı olan bu durum onda kaldı. İstediği zaman, istediği yeri görmek, gezmek nîmetini Allahü teâlâ ona ihsân etti. Bununla da îmânı kuvvetlendi. Abdülvehhâb-ı Şa'rânî, bu hâdiseden sonra, istediği zaman gönül gözü ile bütün dünyâyı, bilhassa İslâm âlemini seyrederdi. Şehir, kasaba, köy ve ülkeleri aşar, Endonezya'dan Magrib'e, Türkiye'den Yemen'e kadar varır, ihtiyaç sâhiplerine yardım ederdi. Bunların hepsinin, cenâb-ı Hakkın bir ihsânı olduğunu bildirirdi. Bir gün buyurdu ki: "Kendimi bir vâsıta içinde gördüm. Bir anda yeryüzünü dolaşıyordum. Bütün âlim ve evliyânın kabirlerinin üzerlerinden, Seyyid Ahmed Bedevî ve İbrâhim Düsûkî hazretlerinin kabirlerinin altından geçerek ziyâret ediyordum."

Bir gün Habeşistanlı bir gayri müslim, Mısır'a gelmişti. Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'nin nâmını duyduğu için, onunla görüşmek istiyordu. İmâm-ı Şa'rânî onu kabûl etti. Habeşistan ile ilgili konuşmaya başladılar. Abdülvehhâb-ı Şa'rânî, Habeşistan'ı öyle anlatıyordu ki, en ince ayrıntılarına kadar îzâh ediyordu. O gayri müslim dinledikçe, yaşadığım yeri benden daha iyi biliyor diye hayret ediyordu. Dayanamayıp Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'ye; "Siz Habeşistanlı mısınız?" diye sordu. O da; "Dünyâda nereyi görmek arzu etsem, Allahü teâlâ bana orayı gösterir. Bu, cenâb-ı Hakk'ın bana bir ihsânıdır." buyurdu. Bunu işiten gayri müslim, Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.

Allahü teâlânın Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'ye ihsânlarından biri de, Mısır veya başka yerlerdeki talebelerine kalben seslendiği zaman derhal yanına gelmeleriydi. Yanına gelmeye karar veren bir talebe yola çıksa, ona kalben geri dön derse, o da dönerdi. İnsanlara ve talebelerine sıkıntı anlarında yardım ederdi. O darda, sıkıntıda olanların sığınağı ve mânevî doktoru idi.

Talebelerinden ***** Varrâk arkadaşlarıyla hacca gidiyordu. Bindiği hayvan çok zayıftı. Bir müddet gittikten sonra yorulup yattı. Arkadaşlarına kendisini beklememelerini, yola devam etmelerini söyledi. O, hayvanının dinlenmesini bekliyordu. O anda Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretleri yanında peyda oldu. Hayvanı tutup kaldırdı ve ona tebessüm ederek kayboldu. Yahyâ Varrâk hayvanın üzerine bindi. Öyle hızlı gitmeye başladı ki arkadaşlarına yetişti ve onları geçti. Kâbe-i muazzamanın etrafında tavaf ederken yine Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretlerini gördü. Tavaf müddetince yanındaydı. Hâlbuki o, o sene hacca gitmemişti.

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî, Allahü teâlânın izniyle hiç bir mahlûkdan korkmazdı. Yılandan, akrebden, timsahdan, cinden ve benzerlerinden korkmaz, ancak dînin emir ve yasaklarına uygun olarak onlardan uzak dururdu. Bir gün Saîd'e (Portsaid'e) gidiyordu. Nehrin kenarından yedi kadar timsah onu tâkibe başladı. Herbiri öküz büyüklüğünde idi. Onu merkeb üzerinde gören halk, yutulacak diye feryada başladı. İşte o zaman belini doğrulttu ve suya, timsahların arasına indi. Hepsi çekilip kaçtılar. Sonra hayvanın yanına geldi. Oradaki insanlar, bu hâli görünce hayret ettiler.

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî, bir gece terkedilmiş ve bakımsız bırakılmış bir velînin türbesinde uyudu. Bu türbe üzerinde bir kubbe, etrâfında da taşlar bulunuyordu. Taşların aralarında ise, büyük yılanlar vardı. Yılanlardan korktukları için, insanlar bu mübârek zâtı ziyâret edemezlerdi. Yılanlar, o gece Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'nin etrâfında dolaşıp durdular. Abdülvehhâb hazretleri o büyük ve zehirli yılanları görüyor, kalbine zerre kadar korku getirmiyordu. Sabahleyin, o belde halkı Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'nin o türbede yattığını öğrendiklerinde, hayretten dona kaldılar. Huzûruna çıkıp; "Biz, yılanların korkusundan, türbenin içine değil, etrâfına bile yaklaşamıyoruz. Siz orada nasıl yatabildiniz?" diye sordular. Onlara buyurdu ki: "Allahü teâlâ, yılanlara beni sokmaları için ilhâm etmedikçe, onlar beni sokmazlar. Yılana kudret lisânı ile, git falancayı sok! denir. Yılan da o kimseyi, hasta yapmak veya kör etmek yâhut öldürmek için sokar. Allahü teâlânın irâdesi olmadan, yılanın bir kimseyi sokması mümkün değildir."

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretleri cinlerle başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır:

Bir zamanlar evime, cinlerden biri gelmeye başladı. Bu cin bana doğru gelirken, vücûdumun bütün kılları diken diken olurdu. O ânda Allahü teâlânın ismini söylemeye başlardım. Cenâb-ı Hakk'ın ismini duyan cin, derhâl benden uzaklaşırdı. Hiçbir zaman ondan ne çekindim, ne de korktum. Aksine, gece yolumu kestiği zaman, ona selâm vererek geçip giderdim. İnsanın tabiatı cinden nefret ettiği hâlde her gün onları göre göre nefret etmez hâle geldim.

Kıtlık olduğu günlerde, cinlerden bir grup evime yerleşmişti. Onlara dedim ki: "Bu gösterdiğim ekmeklerden güzelce yiyiniz. Hiçbir müslümana sakın zarar vermeyiniz." Onların da bana; "Başüstüne, emirlerinizi dinleyip itâat edeceğimize söz veriyoruz." dediklerini duydum. Cinlerden biri keçi kılığına girip, geceleri bizim odaya girer, lâmbayı söndürür ve gürültü çıkarırdı. Bu hâlden evdekiler korkuya düştüler. Çocukların korkmaması için, bir gece sedirin altına saklanarak cinin gelmesini bekledim. Tam önümden geçerken, elimle bir ayağını yakaladım. Bağırmaya ve yardım istemeye başladı. Bunun üzerine ona; "Ey keçi kılığına girmiş olan cin! Bir daha evime girip çocuklarımı korkutmaya devâm edecek misin, etmeyecek misin?" dedim. Tövbe ederek, bir daha gelmeyeceğine söz verdi. Buna rağmen ayağını bırakmıyordum. Ayağı elimde inceldi, inceldi bir kıl inceliğini aldıktan sonra avcumdan çekilip gitti. Bu hâdiseden sonra o cin evime gelmez oldu.

Ey kardeşim! Buna benzer cinlerle başımdan geçen hâdiseler çoktur. Bunları anlatmamdan maksadım, bâzı okunacak duâları zamânında okumanız içindir. Gece veya gündüz yapacağın işlerde, kendini bunların şerlerinden nasıl koruyacağını bilmeniz içindir. Eğer ben de bu duâları bilmeseydim, diğer insanlar gibi görünmeyen bu yaratıklardan korkardım.

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî insanlar arasındaki anlaşmazlıkları her iki tarafı üzmeden çözer, iki tarafın da kabul edeceği bir netîceye bağlardı.

Osmanlı pâdişâhı Sultan Selîm Han Mısır'ı zaptettiği zaman, Cumâ namazını Ezher Câmiinde kıldı. Cumâ namazını kıldıran hatîb için yüz altın bağışladı. Bunu önceden öğrenen hatîb, o gün Cumâ namazını kıldırma sırası kendisinde olan diğer hatîb arkadaşından izin almıştı. Nöbetini devreden hatîb, diğer arkadaşının altınlara kavuştuğunu görünce, söylenmeye başladı. O sırada orada bulunan Abdülvehhâb-ı Şa'rânî aralarına girip, nöbetini veren hatîbe; "Üzülme! Allahü teâlâ bunu sana kısmet etmemiş." dedi. O da; "Rızkımın kesilmesine bu arkadaşım sebeb olduğu için kızıyorum." dedi. Abdülvehhâb hazretleri de; "O sebeb oldu görünüyorsa da, aslında sebeb o değildir. Arkadaşın ilâhî kudretin bir âletidir. Âleti kim hareket ettiriyorsa, hüküm onundur. Yoksa âletin değildir. Senin böyle söylemen, sopa ile dövülüp de, sopayı vurana değil sopaya kızan adamın hâline benziyor. Hani sen her Cumâ hutbelerinde; "Vallahi veren de Allahü teâlâdır, alan da. Yükselten de Allahü teâlâdır, alçaltan da..." demez miydin? Şimdi niçin bunun tersine göre hareket ediyorsun?" deyince, o hatîb; "Üstâdım! Huccet ve isbâtlarınla beni susturdun." diyerek oradan ayrıldı.

Peygamber efendimizin sözlerine, sünnetine uymaya çok dikkat ederdi. Hadîs-i şerîfleri kabul etmeyenlere şöyle buyururdu:

Sünnet, yâni hadîs-i şerîfler, Kur'ân-ı kerîmi açıklamaktadır. Mezheb imâmları, sünneti açıklamışlardır. Din âlimleri de, mezheb imâmlarının sözlerini açıkladılar. Kıyâmete kadar da böyle olacaktır. Sünnet, yâni hadîs-i şerîfler olmasaydı suları, tahâreti, namazların kaç rekat olduklarını, rükû ve secdede okunacak tesbîhleri, bayram ve cenâze namazlarının nasıl kılınacağını, zekât nisâbını, orucun, haccın farzlarını, nikâh ve hukûk bilgilerini, hiçbir âlim, Kur'ân-ı kerîmde bulamaz ve öğrenemezdi. İmrân bin Hasîn'e birisi; "Bize yalnız Kur'ân'dan söyle." deyince; "Ey ahmak! Kur'ân-ı kerîmde, namazların kaç rekat olduğunu bulabilir misin?" dedi. Hazret-i Ömer'e; "Farzların seferde kaç rekat kılınacağını Kur'ân-ı kerîmde bulamadık." dediklerinde; "Allahü teâlâ, bize, Muhammed aleyhisselâmı gönderdi. Biz, Kur'ân-ı kerîmde bulamadıklarımızı, Resûlullahtan gördüğümüz gibi yapıyoruz. O, seferde, dört rekat farzları iki rekat kılardı. Biz de öyle yaparız." buyurdu. Din imâmlarının hiçbir sözü, İslâmiyetin dışında değildir. Çünkü herbiri hem hakîkatte, hem de şerîatte âlimdirler.

Resûlullah efendimiz Kur'ân-ı kerîmde icmâlen bildirilenleri, yâni kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur'ân-ı kerîm kapalı kalırdı. Resûlullah'ın vârisleri olan mezheb imâmlarımız (r.aleyhim) hadîs-i şerîflerde mücmel olarak bildirilenleri açıklamasalardı, sünnet-i nebeviyye kapalı kalırdı. Böylece, her asırda gelen âlimler, Resûlullah'a tâbi olarak, mücmel olanı açıklamışlardır. Allahü teâlâ, Nahl sûresinin kırk dördüncü âyetinde meâlen; "İnsanlara indirdiğimi onlara beyân edesin" buyurdu. Beyan etmek, Allahü teâlâdan gelen âyetleri, başka kelimelerle ve başka sûretle anlatmak demektir. Ümmetin âlimleri de, âyetleri beyân edebilselerdi ve kapalı olanları açıklayabilselerdi ve Kur'ân-ı kerîmden ahkâm çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ Peygamberine, sana vahy olunanları tebliğ et derdi. Beyân etmesini emr etmezdi.

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretleri üç yüzden fazla eser yazmıştır. Bunların en kıymetlisi dört mezhebin fıkıh ilmini bir araya topladığı Mîzân-ül-Kübrâ isimli eseridir. Diğer eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) Envâr-ül-Kudsiyye, 2) Tabakât-ül-Kübrâ: Eserde, Asr-ı Saâdetten zamânına kadar dört yüzden fazla büyük âlim ve velînin hallerini, kerâmetlerini, sözlerini bildiren kıymetli bir kitaptır. 3) Ecvibet-ül-Merdiyye, 4) Ahlâk-uz-Zekiyye vel-Ulûm-ül-Ledünniyye, 5) İrşâd-ül-Muğfelîn, 6) Bahr-ul-Mevrûd, 7) Feth-ül-Mubîn, 8) Ferâid-ül-Kalâid, 9) Sirâc-ül-Münir, 10) Meşârık-ül-Envâr-il-Kudsiyye.

HELÂL LOKMA YEMELİ

Abdülvehhâb Şa'rânî anlatır: "Bir yaz günü,

Ziyârete gitmiştim, bir İslâm büyüğünü.

Nil Nehri kıyısında, bulunan bir hânede,

Yaşayıp, kendisini, vermişti ibâdete.

Girince selâm verdim, o aldı selâmımı,

Sonra yüzüme bakıp, suâl etti adımı.

"Abdülvehhâb" deyince, dedi ki: "Senelerdir,

Seni görmek isterdim, geç otur, işte sedir."

Sonra tutup elimi, öyle sıktı ki benim,

Sanki bir mengeneye, sıkıştı o an elim.

Acısından az daha, bağıracak idim ki,

O sordu; "Nasıl buldun, elimin kuvvetini?"

Dedim ki: "Çok büyük bir, kuvvete sahipsiniz,

Halbuki bana göre, yaşlısınız hayli siz."

Dedi ki: "Bak evlâdım, elimdeki bu kuvvet,

Tâ gençliğimden beri, aynıdır îtimâd et.

Zîrâ hep helâl lokma, kazanıp onu yedim,

O helâl lokmalardan, hâsıl oldu kuvvetim.

Yüz kırk üç yaşındayım, hem dahi şu anda ben,

Hiçbir gün ayrılmadım, helâl lokma yemekten.

Lâkin bu gün mâlesef, kötü olmuş insanlar,

Helâl haram demeden, yiyorlar ne bulsalar.

İnsanlar arasından, kalkmış sevgi muhabbet,

Çirkin olan haramlar, olmuş moda ve âdet.

Belâlar karşısında, yok tevekkül ve sabır,

Dîne karşı insanlar, olmuşlar kör ve sağır.

Allah'ın takdirine, yok tevekkül ve rızâ,

Dünyâlık sebeplerle, ederler kavga ve nizâ.

Ey oğlum, kötülerin, hâli böyle velhâsıl,

Şimdi iyi insanı, anlatayım ben asıl.

O, okuyup öğrenir, önce ilmihâlini,

Sonra da buna göre, düzeltir her hâlini.

Eğer günah işlerse, üzülür, kalbi yanar,

O çıkmaz hâtırından, tâ ölünceye kadar.

İyi iş yapsa dahi, kusurlu, noksan bulur,

Hattâ onu unutup, hiç hatırlamaz olur.

Gece gün kendisini, hep çeker ki hesâba,

Düşmesin âhirette, Cehennem'e, azâba.

Dünyâ düşüncesini, söküp atar içinden,

Kurtulmaya çalışır, Cehennem ateşinden.

Gönlünden tam olarak, atar uzun emeli,

Zîrâ iyi bilir ki, çok yakındır eceli.

Hâlis mümin odur ki, ödü kopar günahtan,

Ufak bir günah için, hayâ eder Allah'tan.

Kötü bilmez kimseyi, aslâ yapmaz sû-i zan,

Bunun çirkinliğini, bilmiyor çoğu insan.

Halbuki bir müslüman, çok nâfile ibâdet,

Yaparak, ömür boyu, eylese buna gayret,

Bunlardan kazandığı, o sevapları yine,

Meselâ terâzinin, koysalar bir gözüne,

Öbürüne de bir tek, sû-i zan seyyiesi,

Konulsa, ağır gelir, bu günahın kefesi.

Çünkü kul hakkı olup, vebâli çok büyüktür,

Âhirete kalırsa, tahammülü zor yüktür.

EVLİYÂNIN BAKIŞI YETER!

Talebelerinden Şerefüddîn bin Emir hastalanmıştı. Ağrılarının şiddeti, gün geçtikçe daha da artıyordu. Öyle ki, artık ölümünü bekler oldu. Günlerce uykusuzluğun verdiği bir halsizlik içinde gözkapakları kapandı. Uyumağa başladı. Rüyâsında büyük bir nehirde yüzüyordu. Nehrin aşağı taraflarında bir köprü ve onun da aşağısında bir çağlayan vardı. Bu çağlayandan canlı bir kimse aşağı düşse, normalde parça parça olurdu. Akan sular onu sürükleye sürükleye köprüye doğru götürüyordu. Eğer köprüde tutunacak bir yer bulamazsa, çağlayandan aşağı düşecekti. Bütün gayretine rağmen köprüye tutunamadı. Büyük bir korkuya kapıldı. Çağlayanın başına geldiği an, bir el onu tutup kenara çekti. Ölümden kurtulmuştu. Elin sâhibine baktığında, zamânın en meşhûr âlimi ve velîsi olan hocası Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'yi gördü. Ona tebessüm ediyordu. Uyandığında da hastalığının geçtiğini, hiçbir derdinin kalmadığını gördü.

DÖRT HAK MEZHEP

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretleri Şâfiî mezhebi fıkhında zamânının en büyük âlimi idi. Devrinde bâzı câhil din adamlarının Hanefî mezhebinin kurucusu Ebû Hanîfe'ye ve talebelerine dil uzatanlara şiddetle karşı koyardı. Böyle düşüncelere kapılan bir talebesine şöyle nasîhat etti:

Ey kardeşim! İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe'ye ve onun mezhebini taklid eden fıkıh âlimlerine dil uzatmaktan kendini koru! Câhillerin sözlerine ve yazılarına aldanma! O yüce imâmın ahvâlini, zühdünü, verâsını ve din işlerindeki ihtiyâtını, titizliğini bilmeyen, dinde değişiklik yapanlara u, onun delilleri zayıftır dersen, kıyâmette onlar gibi felâkete sürüklenirsin. Sen de benim gibi, Hanefî mezhebinin delillerini incelersen, dört mezhebin de sahîh olduğunu anlarsın! Mezheblerin doğru olduğunu, öğle güneşini görür gibi, açık olarak anlamak istersen, Ehlullah yoluna sarıl! Tasavvuf yolunda ilerleyerek ilminin ve amelinin ihlâslı olmasını başar. O zaman, İslâmiyet bilgilerinin kaynağını görürsün. Dört mezhebin de, bu kaynaktan alıp yaydıklarını, bu mezheplerin hiçbirinde, İslâmiyet dışında hiçbir hüküm bulunmadığını anlarsın. Mezhep imâmlarına ve onları taklid eden âlimlere karşı edebli, terbiyeli davrananlara müjdeler olsun! Allahü teâlâ, onları kullarına saâdet yolunu göstermek için rehber, imâm eyledi. Onlar, insanlara Allahü teâlânın büyük ihsânıdır. Cennet'e giden yolun öncüleridirler.
[Resim: 26064.gif] [Resim: 25448.png]
------------------------------------------------------------------------

Cok güze bir gece...
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 26-10-2008, Saat:07:43 PM, Düzenleyen: Manav.
Uzman
RE: Önemli Kişiler ve Biyografileri (Din ile ilgili)
Râbia-i Adeviyye..
RÂBÎAİ ADEVİYYE Basra ? / Kudüs 135

Velî hanımlardan biri de Basra'da büyüyüp, Kudüs'te 135 tarihinde (M. 752) vefat eden Rabia-i Adeviyye'dir. Rabia-i Adeviyye, Basra'da dindar bir babanın fakir çocuğu olarak doğmuş, bâliğ olmadan vefat eden ebeveyninden sonra da, fakirlik ve öksüzlük mihneti altında yalnız bir hayata mecbur kalmıştır. Allah âdildir. Bir yandan alırsa, diğer yandan verir. Bu yokluk ve mahrumiyet, kendini Allah'a veren Rabia'da mânevi duyguların inkişafına sebeb olmuş; iç âlemine dönen Rabia, kısa zamanda günün büyük velilerinden Süfyân-ı Sevri, Hasan-ı Basri gibi zâtların da gıbta ve takdirlerine lâyık hâle gelmiştir. Kulübeciğinin içinde serili bir hasır, köşesinde ise içi hurma yaprağı ile dolu bir minderciğinden ibaret ev döşemesi, onu hiçbir zaman üzmemiş, bilakis huzur verip vecd almasına sebeb olmuştur. Nitekim kendisini ziyarete gelen Süfyan-ı Sevri, "Yâ Rabia, arzu ederseniz yakınlarınız size yardım ederler. Bulunduğunuz bu mütevazi döşemeyi değiştirir, hâlinize bir çekidüzen verebilirsiniz" yolu bir teklifte bulunmak istemiş, ancak Rabia'nın cevabı kesin olmuştur: "Ben hâlimden müşteki değilim ki, onlara müracaat ihtiyacını duyayım. Hattâ içinde bulunduğum hâlden, Bütün Dünya Elinde Olana dahi müracaat etmedim. Nerde kaldı ki, o dünyanın zerresine sahip olan âciz insanlara rica edeyim." Alâkalı eserlerin kaydettiklerine göre, Rabia'da bir tek ölçü vardı. O da şu fani ömrün, İslâm'a en uygun şekilde yaşanıp yaşanmaması idi. Şayet, dinî emirlere tıpatıp uyan bir hayat yaşanıyorsa, onun nazarında işte bu hayat gayesini bulmuş, hedefine ermişti. İsterse o hayat, hasır üstünde geçsin, isterse hasır dahi bulamasın da toprak üstünde devam etsin... Bundandır ki, Basralı zenginlerden olan Süleyman Haşimî, kendisine bir mektup yazıp, kazancını ve ileride daha da çoğalacak servetini izah ettikten sonra: "Bütün bunlar senin emrine âmâdedir. Yeter ki, beni kabûl eyle, nikâhım altına girmeye razı ol" deyince, Rabia'nın cevabı sert olmuştur: "Kazancınla mağrur olup, ona güvenme. Bunlar köpük gibidirler. Ne ölüme mani olurlar, ne de başına gelecek bir takdire. Sen yarın varacağın İlâhi huzurda sana lâzım olana bak, onunla teselli ol. Bir de sakın, ben ölürken vasiyet ederim de bu servetimle arkamdan hayır işlerler, diye bir vesveseye de aldanma. Sen kendin kendine vâsi ol, servetini kendi elinde İslâmî hizmete harca, ölmeden vasiyetini kendin yerine getir. Şunu da unutma ki, emrime âmâde edeceğini yazdığın şey, gönlüme ağırlık, kalbime karanlık verir. Benim için câzip bir şey olmaktan çoktan uzaklaşmıştır onlar..." Rabia, vefatından önceki günlerde babasına sık sık şöyle hatırlatma yapardı: "Babacığım, bizi haramla beslemekten kork. Ben dünyada aç kalmaya sabredebilirim. Ama Cehennem ateşinde yanmaya mütehammil değilim..." Hanımlar ziyaretine gelirler, nasihat isterlerdi. Söylediklerinden biri de şöyledir: "İyiliklerinizi de gizleyin. Tıpkı kötülüklerinizi gizlediğiniz gibi. İyiliklerini ilân etmek, rüzgarın karşısında un savurmak gibidir. Alıp götürür: Eliniz boşta kalır." Rabia, bütün varlığını imana. İslâm'a bağlamış, dinî hayatın İslâmi hizmetin dışında hiçbir şeyi düşünemez, kalbine getiremez olmuştu. Bu yüzden evlenmeyi bile düşünmemişti. Bir gün kendisine niçin evlenmediğini sordular. Cevabı şöyle oldu; . "Üç şey, vardır ki benim bütün dünyamı dolduruyor. Evlenmeyi düşünmeye vakit bırakmıyor." Sordular: "Nedir o üç şey?" Cevap verdi:"1-Son nefesimi verirken imanla gidecek miyim? 2-Mahşerde kitabım sağımdan mı, solumdan mı verilecek? 3-Halk, Cennetle Cehennem yolunda ikiye bölününce; ben hangisinde yer alacağım" İşte Rabia'nın ömür boyu zihnini meşgul eden ve bütün bir hayat boyunca hizmetini bu inancı icabınca yapmasına sebeb olan anlayış ve tefekkürü... Böyle düşünüp böyle yaşadığı içindir ki, tam bin dört yüz yıl geçmiş aradan... Nice hanımlar yaşamış, nice kadınlar gelip geçmiş bu dünyadan: Ama onların ne namları kalmış, ne de nişanları. Tabii ki Rabia bunlardan müstesna... O, hâlâ bütün dillerde destan, gönüllerde Sultan, milyonlarca Müslümanın mânevî hediyelerine muhatap unutulmaz bir insan... Bunun için evlenmeyi düşünmemiş, bundan dolayı kendini devrinin İslâmi hizmetine vakfetmiş, bundan dolayı unutulmaz olmuş... Bir gün namazda iken evine hırsız giren Rabia: namazını bitirinceye kadar hırsızın bir şey bulamayıp eli boş döndüğünü anlayınca seslendi: "Ey muhtaç adam, bari ibrikteki sudan abdest alıp iki rek'at namaz kıl da, emeğin büsbütün boşuna gitmesin..." Hırsız şaşırmış, korkuyla karışık bir ruh haline kapılmıştı: Hemen abdest alıp orada namaza durdu:Rabia bundan sonra ellerini kaldırıp dua etti: "Yâ Rab, bu muhtaç, benim evimde alacak bir şey bulamadı, onu senin kapına gönderdim. Sen elbette benim gibi değilsin. Onu boş çevirmezsin..." Namazı bitiren hırsızın, tevbe, istiğfar etmeye başladığını duyunca; bu defa da şöyle yalvardı: "Yâ Rab; bu adam kapında birkaç dakika bekledi hemen kabul ettin, ama bu âciz, bütün ömür boyu kapındayım, hâlâ böyle kabûl edilemedim..." Kulağına gelen ses şöyleydi: "üzülme, onu senin hürmetine kabul ettik..."
[Resim: 26064.gif] [Resim: 25448.png]
------------------------------------------------------------------------

Cok güze bir gece...
Bunu ilk beğenen sen ol.
Uzman
Cvp: Önemli Kişiler ve Biyografileri (Din ile ilgili)
Muhammed Bâkî Billâh (k.s.) ..
Ortaboylu, kırmızı tenli, seyrek sakallıydı. Vefatında henüz sakalının çok az bir kısmı ağarmıştı. Uzlet ve riyazat ehliydi. Kur'an tilavetine düşkündü. Geceleri az uyurdu. Az yemek ve az konuşmak onun tabii hali olmuştu.

Müceddid-i elif-i sânî; yani hicri ikinci bin yılın yenileyicisi unvanının haklı sahibi İmam-ı Rabbani hazretlerinin mürşidi. Hacegân pirânının ulularından.

O'nun hayat coğrafyası bugün Afganistan'ın baş şehri olan Kabil'den, Özbekistan'da Buhara yakınındaki Semerkant'a, oradan Hindistan'ın Delhi'sine kadar, Acem, Türkistan ve Hind diyarını içine alır.

673/1565 yıllarında Kabil'de doğdu. Gençlik yıllarında dini ilimler tahsili için Semerkant'a gitti. Orada bir süre dini ilimler tahsiliyle meşgul oldu. Ardından gönlüne tasavvuf yoluna sülük arzusu düşünce kendini Hâcegi Muhammed İmkenegi'nin kapısında buldu. Batın alemi kendisine bu gönül Sultanı eliyle açıldı. Üveysi-meşreb olduğu için gerek Şah-ı Nakşbend, gerekse Ubeydullah Ahrar hazretlerinden feyz aldığı kaydedilir. Hz. Ahrar, kendisine üveysi yolla emaneti yükledikten sonra onu Hindistan tarafına yolladı. Hindistan'da Delhi civarında Cihânâ-bâd'a yerleşti. Çevresine iman ve irfan nuru seçmeye başladı. Hindu, ya da putperest halka İslâm'ı, müslümanlara da tasavvufu anlatarak Ahmed Faruk es-Serhîndî'nin yetişeceği ortamı hazırladı.

Nazarı etkileyici, konuşması cezbedici, tavırları sevimliydi. Bu yüzden meclisine katılanlar, kısa zamanda muhib ve müntesibi olurlardı. Teveccüh ettiği kimselere nazarlarından cezbe aksederdi. 1014/1605 yılında Delhi'de öldü. Kabri Delhi'de Kadem-i Saadet resminin bulunduğu cami civarındadır.

Cemal Tecellisi

Anlatıldığına göre büyük oğlu Abdullah, elinde bir ayna olduğu halde babasının yanına geldi. Muhammed Baki Billah dedi ki:

- Oğlum, elindeki aynada bir suretine bak bakalım!

Abdullah, çevirip bakınca aynada kendisini değil, babasını gördü. Hem de Mimsiyah sakallı babasını bembeyaz sakallı ve nurlu yüzüyle.

Gördüklerinden şaşkına dönen Abdullah'ın halini farkeden babası:

- Şaşkınlığa gerek yok. Aynada yüzümde ve sakalımda gördüğün beyazlık ve nur, Allah'ın cemal nurudur. Bizden değil, dedi.

Kur'an okumaya düşkünlüğü sebebiyle geceleri çok az uyurdu. Tanyeri ağarıncaya kadar Kur'an ve özellikle de Yasin okurdu. Tanyeri ağardığını görünce de:

- Aman Allahım, geceler ne çabuk geçiyor? diye hayıflanırdı.

İmam-ı Rabbani'nin Hüsn ü Şehâdeti

Talebesi İmam-ı Rabbanî'nin şeyhi ve emaneti devraldığı mürşidi hakkında söyledikleri ise şöyle:

- Nakşı meşayıhının ulularındandı. Velayet makamının en üst noktasında, kutbiyyet sırrına ermiş bir Muhammedî-meşreb erdi. Arifler serdarı, mesnedimiz, mürşidimiz irfan sahibi üstadımız Muhammed Baki Billah.

Rahmetullahi aleyh..
[Resim: 26064.gif] [Resim: 25448.png]
------------------------------------------------------------------------

Cok güze bir gece...
Bunu ilk beğenen sen ol.
Uzman
Cvp: Önemli Kişiler ve Biyografileri (Din ile ilgili)
Hz. Osman-i ZİnnÛreyn (r.a.)
Osman (r.a.) Efendimiz, Hulefâ-i Râşidîn'in üçüncüsüdür. Fil Vakası'ndan altı yıl sonra Mekke'de dünyaya gelmiştir. Soyu Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile birleşmektedir. Büyükannesi, Rasûlullah Efendimizin halası, Abdulmuttalib'in kızı Beydâ'dır.(l)

Yaratılışı itibariyle dürüst, mazbut, doğru, halim, selim, afif bir zat idi. Merhamet ve şefkat, onun başlıca hususiyetlerinden biri idi. Cahiliye devrinde dahi içki kullanmamış, iffet ve namusu ile tanınmıştı. Hz. Ebû Bekir (r.a.) Efendimiz’in telkinleri ile İslâmiyet’i kabul etmiş ilk Müslümanlardan ve Aşere-i Mübeşşere'dendir.(2)

Osman-ı Zinnûreyn (r.a.), Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sevgili kızları Hz. Rukiye (r.anhâ) ile evlendiler. RasûI-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.), kızları Hz. Rukiye (r.anhâ) annemize şu nasihatte bulundu: "Kızım, babanın canı Osman'a hürmette kusur etme. Ashâbım arasında ahlâk bakımından bana en çok benzeyen odur."(3) Bu evlilikten Abdullah isminde bir oğulları olmuş, ancak hicretin dördündü yılında, altı yaşında vefat etmiştir.

Hz. Osman, Mekke'de müşriklerin baskısı artınca, zevceleri ile birlikte Habeşistan'a hicret ettiler. Bir müddet orada kaldıktan sonra tekrar Mekke'ye döndüler. RasûI-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) Medine’ye hicretle emrolununca, o da, zevceleri ile birlikte Medine'ye hicret ettiler.

Bedir Savaşı öncesi, Hz. Rukiye validemiz rahatsızlandı. İslâm ordusu zaferi kazandığı gün ise vefat etti. Hz. Rukiye validemizin vefatından sonra Rasûlullah (s.a.v.), Hz. Osman (r.a.) Efendimiz’i, diğer kızları Hz. Ümmü Gülsüm (r.anhâ) validemiz ile evlendirdi. Hicretin dokuzuncu yılında Hz. Ümmü Gülsüm (r.anhâ) validemiz de vefat etti. Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz (s.a.v.): "Üçüncü bir kızım olsaydı muhakkak ki seninle evlendirirdim." buyurmuşlardır. Hz. Osman (r.a.) Efendimiz, Rasûlullah (s.a.v.)'in iki kızıyla evlenmiş olduğundan dolayı; " Zinnûreyn / İki nur sahibi” lakabı ile anılır olmuştur.(4)

Hz. Osman (r.a.) Efendimiz, Bedir Savaşı hariç, müşriklerle ve İslâm düşmanlarıyla yapılan bütün savaşlara katılmışlardır. Zevcesi Hz. Rukiye (r.anhâ) validemiz ağır hasta olduğu için, RasûI-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in izniyle Bedir Savaşı'na katılmamışlardır. Buna rağmen RasûI-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, onu, Bedir Savaşı'na katılanlardan saymış ve ganimetten ona da pay ayırmışlardır.(5)

Hz. Osman (r.a.) Efendimiz, Medine dönemi boyunca sürekli Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte olmaya gayret göstermişlerdir. Ashâb’ın zenginlerinden biri olması hasebiyle, İslâm’a ve Müslümanlara birçok defa maddî yardımda bulunmuşlardır. Bilhassa kâfirler üzerine sefere çıkan orduların teçhiz edilmesinde aşırı derecede cömert davrandığı görülmektedir. “Ceyşu’l-Usra” diye adlandırılan Tebük Seferi’ne çıkacak ordunun üçte birini tek başına teçhiz etmişlerdir. Asker sayısının otuz bin kişi olduğu göz önüne alınırsa bu meblağın büyüklüğü rahatça anlaşılır.(6) Onun bu davranışından çok memnun olan Rasûlullah (s.a.v.), "Ey Allah'ım! Ben Osman'dan razıyım, Sen de razı ol!" diyerek duada bulunmuş ve "Bundan sonra Osman'a işledikleri için bir sorumlu¬luk yoktur."(7) buyurmuşlardır.

Müslümanlar, Medine'ye hicret ettikleri zaman su sıkıntısı vardı. Rûme kuyusundan başka içilecek su yoktu. Bu kuyu da bir Yahudi’ye ait idi. Rasûlullah (s.a.v.), "Rûme kuyusunu kim açarsa, ona Cennet vardır." buyurmuşlardı. Hz. Osman (r.a.) Efendimiz bunun üzerine bu kuyuyu satın alarak Müslümanların hizmetine sun¬muştur. RasûI-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, "Yâ Rabbi! Osman'ı kıyamet gününün sıkıntılarından kurtar, ona rahatlık ver. O, bizim bir çok sıkıntılarımızı gidermiştir." buyurmuşlardır.(8)

Hicretin altıncı yılında Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Ashâbı ile birlikte Umre yapmak amacıyla Mekke'ye doğru yola çıktı. Müslümanları Mekke'ye sokmak istemeyen müşrikler, onları Hudeybiye böl¬gesinde durdurdular. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Umre yapmak amacıyla Mekke'ye girmek istedikleri¬ni bildirmek için, Hz. Osman (r.a.) Efendimiz’i, Mekke'ye elçi olarak gönderdi. Ancak, Hz. Osman (r.a.) Efendimiz’in geri dönüşü beklenenden uzun sürmüş, öldürüldüğüne dair haberler gelmeye başlamıştı. Bu durum üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Ashâbı’nı, ‘ölmek pahasına müşriklerle çarpışmak’ üzere biate çağırdı. Bey'atu'r-Rıdvân adıyla tarihe geçen bu biatleşmede Rasûlullah (s.a.v.) sol elini sağ elinin üzerine ko, "Osman, Allah'ın ve Rasûlü’nün işi için gitmiştir." dedi ve onun adına da biat etti.

İkinci halife olan Hz. Ömer (r.a.), bir köle tarafından saldırıya uğramış ve ağır yaralanmıştı, yerine kimin geçmesini istediği sorulduğunda, Cennetle müjdelenen Sahâbelerin isimlerini söyledi ve bunların birinin seçilmesi için de, Abdurrahman b. Avf (r.a.)'ı hakem tayin etti. Adaylar arasında sadece Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Osman (r.a.) Efendilerimiz kalmış diğer adaylar çekilmişler¬di. Abdurrahman b. Avf (r.a), çeşitli içtihatlardan sonra Hz. Osman Efendimiz’i halife tayin etti ve ona biat etti. Arkasından da Hz. Ali (r.a.) biat etti ve Hz. Osman Efendimiz’in halifeliğini kabul etti.(9)

Hz. Osman (r.a.) Efendimiz, "İstanbul ancak Endülüs tarafından fethedilebilir. Eğer orayı fethederseniz, İstanbul’u fethedenlerin ecrine ortak olacaksınız." buyurarak İslâm ordularının yönünü Kuzey Afrika istikametine çevirmişti. Cezayir hududuna kadar bütün Kuzey Afrika, İslâm ülkesi haline getirildi. Bu olay, İslâm ordularının İspanya'ya geçişini kolaylaştırdı. İlk İslâm donanması oluşturuldu. Bu donanmanın üstün gayretleri sonucu Kıbrıs Adası alındı. Bu savaşa Ashâb’ın ileri gelenlerinden Ebû Zerr-i Gıfârî, Ebû’d-Derdâ, Ümmü Haram ve Übâde bin Sâmit de katıldılar.

Bizans'a karşı kazanılan en parlak ve kesin zaferlerden birisi hiç şüphesiz ki Latu's-Sevârî deniz savaşı olmuştur. Bu zaferden sonra Bizans, Müslümanlara karşı olan deniz üstünlüğünü kaybet¬miş, İslâm donanmasının İstanbul surlarına kadar önüne çıkacak bir güç kalmamıştır.(10)

Onun hilafeti döneminde İran'ın fethi tamamlandı. Arkasından da Azerbaycan ve Ermenistan fethedildi. İslâm orduları Orta Asya'ya kadar ulaştılar ve Türklerle ilk temaslar sağlandı.

Hz. Osman (r.a.) Efendimiz’in en önemli hizmet¬lerinden birisi de Kur'an-ı Kerim'in çoğaltılarak vilayetlere gönderilmesidir. Kur'ân-ı Kerîm ilk olarak Hz. Ebû Bekir (r.a.) zamanında tedvin edilmişti. Zeyd b. Sâbit'in başkanlığında yapılan bu çalışmada, Kur'ân-ı Kerîm iki kapak arası bir kitap haline getir¬ilmişti. Bu ilk Mushaf, Ebû Bekir (r.a.)'dan sonra Hz. Ömer (r.a.)'a geçmiş, onun şahadetinden sonra da Hafsa (r.anhâ)'nın elinde kalmıştı.

Azerbaycan seferi esnasında ordu içerisinde kıraat konusunda bir ihtilafın çıkması, ordu komutanı Huzeyfe b. Yemâni’yi endişelendirmiş ve Halife'den, Müslümanların emin bir şekilde okuyabilecekleri bir Mushaf’ın çoğaltılmasını istemişti. Bunu üzerine Hafsa (r.anhâ)'nın yanında bulunan Mushaf getirilerek çoğaltıldı ve bütün eyaletlere dağıtıldı. Bunun dışında kalan nüshaların tamamı toplatılarak imha edildi. Bu durum karsısında Ashâb’ın hayatta olanları oldukça rahat¬lamışlardır. Hz. Osman (r.a.) Efendimiz’e, yapmış oldukları bu hizmetlerinden dolayı Nâşirü'I-Kur'ân (Kur'ân’ı çoğaltan) lakabı verildi.(11)

Hz. Osman (r.a.) on iki sene hilâfet makamında kalmıştır. Hz. Osman (r.a.), mülayim ve hoşgörü sahibi bir zattı. O’nun bu yapısından istifade eden bir takım eyalet valileri, sorumsuz davranışlar sergilemeye başlamışlardı. Bunun akabinde yükselen şikâyetler, yavaş yavaş bir fitne ve kargaşa ortamının oluşmasına sebep olmuştu.

Endülüs'ten Hindistan hudutlarına kadar çok geniş bir sahayı kaplayan devletin içerisinde, çeşitli din ve ırklara mensup “zimmî” statüsünde topluluklar vardı. Bunlar da, mağlup düştükleri İslâm Devleti'ne karşı her fırsatı değerlendirerek baş kaldırıyorlardı. Yahudi unsuru ise, İslâm Ümmeti'ni parçalayıp yok etmek için İslâm’ın temel prensiplerini hedef almıştı. Müslüman olduğunu iddia ederek ortaya çıkan bir takım Yahudi asıllı kimseler, zuhur eden huzursuzlukları körükleyip fitne alevini her tarafa yaymaya çalışıyorlardı.

Bu Yahudilerden birisi, nifak hareketlerinin ortaya çıkmasını sağlayan ve tam bir komitacı olan Abdullah bin Sebe'dir. İbn-i Sebe, Yemenli bir Yahudi’dir. Hz. Osman (r.a.) zamanında Medine'ye gel¬erek Müslüman olmuş, Hz. Osman (r.a.) ona hiç itibar etmeyince Kûfe'ye yerleşerek, Hz. Osman karşıt¬larını etrafına toplamaya başlamıştı. Onlara: "Son derece zâhid ve inanmış görüneceksiniz. Hz. Osman'ın büyük memurları aleyhinde konuşarak onları halk nazarında küçük düşüreceksiniz.

Halifenin, kendi akrabalarından başkasına memuriyet ve para ver¬mediğini iddia ederek halkı halifeye karşı kışkırtacak¬sınız." telkinlerinde bulunuyordu. Bir taraftan Müslümanlar arasında "ric'at-i Muhammed / Muhammed (s.a.v.)'in tekrar dönüşü" düşüncesini körüklerken, öte taraftan Peygamber'in peşinden hilâfet hakkının Hz. Ali (r.a.)'a ait olup bunun da Allah tarafından belirlenmiş bir hakikatten başka bir şey olmadığını ya daha sonra ortaya çıkacak Şia akidesinin temellerini atıyordu.(12)

Hz. Osman'a karşı yapılan en önemli suçlama, onun, kendi akrabalarını valiliklere getirmesi, onlara bolca ihsanlarda bulunması ve yolsuzluklarını denetleyememesi iddiasıdır. Hz. Ali (r.a.) bu konudaki şikâyetlerini ona ilettiğinde o, Hz. Ali'ye şöyle diyordu: "Muğîre b. Şu'be'yi, Ömer'in vali tayin ettiğini bilmez misin?" Hz. Ali: "Biliyorum!" deyince o; "O halde neden akrabalığı ve yakınlığından dolayı onu vali tayin ettiğim şeklinde bir kınamada bulunuyorsun?" diye sormuştu. Hz. Ali'nin buna verdiği cevap şuydu: "Ömer, vali atadığı kimseyi sıkı bir şekilde kontrol altında tutardı. En ufak bir hatalarını görse onları sorgular ve en şiddetli şekilde cezalandırırdı. Sen ise bunu yapmıyorsun."(13)

Bunun üzerine Hz. Osman, vilayetlerdeki yönetimler hakkında yapılan dedikoduları ve bunların sebeplerini yerinde incelemek üzere müfettişler tayin etti. Muhammed b. Mesleme'yi Kûfe’ye; Üsâme b. Zeyd'i Basra'ya; Abdullah b. Ömer'i Şam'a ve Ammâr b. Yâsir'i de Mısır'a gönderdi. Ammar b. Yâsir hariç, diğerleri görevlerini tamamla geri dönmüşlerdi.

Osman (r.a.), haksızlıkları gidermek, filizlenmeye başlayan ve ümmet için büyük sıkıntılara sebep olacak olan fitnenin yatıştırılması için yoğun bir gayretin içine girmişti. O, gelen şikâyetleri dikkatle inceliyor, başta Hz. Ali (r.a.) olmak üzere Ashâb'ın ileri gelenleri ile istişarelerde bulunuyordu. Ancak, Mısır'dan Medine'ye gelip, Abdullah b. Sa'd b. Ebî Serh'in gayr-i meşru uygulamalarını şikâyet eden bir heyetin, dönüşlerinde İbn-i Ebî Serh'in takibatına uğramaları ve bazılarının öldürülmesi, olayların tırmanmasına sebep olmuştu.

Bunun üzerine Mısır'dan altı yüz kişilik bir topluluk Medine'ye gelerek Mescid-i Nebî'de, İbn-i Ebî Serh'in işlediklerini Sahâbîlere şikayet ettiler. Talhâ bin Übeydullah, Hz. Âişe (r.anhâ) ve Hz. Ali (r.a.), Hz. Osman'a giderek, bu insanların haklı isteklerini yerine getirmesini ve Abdullah b. Sa'd b. Ebî Serh'i azlederek yargılamasını istediler. Bunun üzerine Hz. Osman, Mısırlılara, kendileri için vali olarak kimi istediklerini sordu. Onlar, Muhammed b. Ebî Bekr'i istediklerini bildirdiler. Osman (r.a.) da, Muhammed b. Ebî Bekr'i vali tayin etti.

Muhammed b. Ebî Bekr, Mısır'dan gelenler ve bir grup Sahâbî ile birlikte Medine'den yola çıktı. Medine'den üç günlük bir mesafede yol alırlarken, devesini, sanki takip ediliyormuş gibi hızlı sürmeye çalışan bir adam gördüler.

Adamı yakalayıp sorguladıklarında İbn-i Ebî Serh'e bir mesaj yetiştirmeye çalıştığını anladılar. Ona kim olduğu sorulduğunda, bazen Osman (r.a.)'ın, bazen de Mervan bin Hakem'in kölesi olduğunu söylüyordu. Üzerindeki mektubu açtıklarında, içinde, "Muhammed b. Ebî Bekr ile falanca falanca... sana ulaştıklarında onları öldür!" yazılı olduğunu ve bunun Hz. Osman'ın mührüyle mühürlenmiş olduğunu gördüler.

Derhal Medine'ye geri dönüp Hz. Osman'ın evini kuşattılar. Hz. Ali, yanına Muhammed bin Mesleme'yi alıp Osman (r.a.)'ın evine gitti. Hz. Ali (r.a.) ona, üzerinde kendi mührü bulunan bu mektubu kimin kaleme aldığını sordu. Osman (r.a.), böyle bir mektup yazmadığını ve yazıldığından da haberi olmadığını söyledi. Muhammed de Osman (r.a.)'ı doğrulamış ve bu işi düzenleyen kimsenin Mervan olduğunu söylemişti. Yazıyı inceledikleri zaman bunun Mervan bin Hakem'e ait olduğunu anladılar. O esnada Osman (r.a.)'ın evinde bulunmakta olan Mervan'ın kendilerine teslim edilmesini istediler. Hz. Osman (r.a.) bunu kabul etmedi. Çünkü onu öldüreceklerinden korkuyordu. Onun evini kuşatan asiler diyalog çağrılarına cevap vermedikleri gibi, suyunu da kesmişlerdi. Hz. Osman'ın fitneyi yatıştırmak ve haksızlıkları gidermek hususunda yaptığı nasihatlerin onlar üzerinde hiç bir tesiri olmamıştı. Onlar, Hz. Osman (r.a.)'a şöyle diyorlardı: “Biz seni hilafetten azledene veya öldürene yahut da bu yolda ölene kadar bu işten vazgeçecek değiliz. Eğer sana sahip çıkanlar bize engel olmaya kalkarlarsa onlarla savaşırız.” Hz. Osman onlara, Allah'ın üzerine yüklediği hilafet görevini asla bırakmayacağını ve ölümün kendisine bundan daha sevimli olduğunu bildirmiş, ayrıca kendini savunmak için kimseye emir vermediğini eklemişti.(14)

O, asileri şehirden kovup çıkarmak hususunda Ashap’tan gelen teklifleri reddediyor, onlardan silah kullanmayacaklarına dair kesin söz vermelerini istiyordu. Bir gün kendisini kuşatan asilerin karşısına çıkıp: "Ali buralarda mı? Sa'd buralarda mı?" diye sormuş, bulunmadıkları cevabını alınca biraz susmuş ve şöyle demişti: "Bana su sağlamasını Ali'ye bildirecek kimse yok mu?" Bu, Hz. Ali'ye ulaşınca derhal ona üç kırba su göndermişti.

Ali (r.a.), asilerin Osman (r.a.)'ı öldürmek istediklerini öğrenince, böyle bir şeye meydan vermemek için, iki oğlu Hasan ve Hüseyin'e, kılıçlarını alarak gidip Osman'ın kapısında beklemelerini ve içeri kimseyi sokmamalarını söylemişti. Abdullah bin Zübeyr de onlara katılmış, diğer bir takım Sahâbîler de çocuklarını oraya göndermişlerdi. Durum çok nazik bir hâl almıştı..

Hz. Osman, ne asilerin haksız taleplerini kabul ediyor, ne de Medine ve diğer bölgelerden gelen, asileri savaşarak Medine'den çıkarma tekliflerine olumlu cevap veriyordu. O, Peygamber Şehri Medîne’de kan dökmek ve fitneyi ilk başlatan kimse olmaktan çekindiği için böyle davranıyordu. Hz. Âişe (r.anhâ)'dan, Rasûlullah (s.a.v.)'in şöyle söylediği rivayet edilmektedir: “Yâ Osman! Belki Allah sana bir gömlek giydirir. Münafıklar senden o gömleği çıkarmanı istediklerinde, bana kavuşuncaya kadar sakın çıkarma.”

Hz. Osman, Rasûlullah (s.a.v.)'in bu günler için kendisine bildirdiği şeylere uymaya çalışıyor ve şöyle diyordu: "Rasûlullah (s.a.v.)’in benimle ahitleşmiş olduğu şey üzerinde sabretmekteyim.”(15)

Asilerin kendisini öldürmeye kararlı olduğunu anladığında, onların böyle bir iş işleyip katillerden olmalarını önlemek için kendilerine, bir Müslüman’ın kanının ancak; zina, kasten adam öldürme ve dinden dönme durumlarında helal olabileceğini hatırlatıyor ve kendisinin bunlardan hiç birisiyle itham edilemeyeceğini anlatıyordu.

Hz. Osman (r.a.), elli gün süren muhasara sonunda 18 Zilhicce 35 (17 Haziran 656) yılında Cuma günü Kur’ân okurken evinin duvarını yıkarak içeri giren isyancılar tarafından şehit edildi. O zaman seksen iki yaşında bulunuyordu. Mübarek kanı okumakta olduğu Kur’ân-ı Kerîm’in sayfalarına damla izler bırakmıştı. O gün bugündür bütün Müslümanlar bu müthiş acıyı yüreklerinde taşımaktadırlar.

Hz. Osman (r.a.) efendimiz, son derece takva ve verâ sahibiydi. Geceleri sabahlara kadar namaz kılar, Kur’ân okurdu. Hatta bir gece iki rekâtlık bir namazda Kur’ân’ı hatmetmiş ve bu yüzden hakkında âyet nazil olmuştur. Ayrıca Peygamber Efendimiz’in vahiy kâtiplerindendi.

Hz. Osman (r.a.)’a: “Bu kadar yüksek derecelere ne ile ulaştın?” diye sordular. Hz. Osman (r.a.) şöyle cevap verdi: “Allah (c.c.)’nun Kitabı’nı sağ tarafıma, Peygamber (s.a.v.)’in sünnetini de sol tarafıma aldım. Ve bildim ki, Cenâb-ı Allah benim bütün gizli işlerime vakıftır.”

Rabbim cümlemizi şefaatlerine nail olanlardan kılsın! Âmin.

Kaynaklar:
1. İbnü'I-Esîr, Üsdü'l-Ğâbe, s. 584-585.
2. Sîret-i İbn-i İshak, İstanbul 1981, s. 121.
3. Menâkıb-ı Çehâri Yâr-ı Güzîn, Seyyid Eyyûb b. Sıddık, s. 224.
4. Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, c. 2, s. 194.
5. H.İ.Hasan, Târîhu'l-İslâm, s. 256.
6. KÖKSAL Asım, İslâm Tarihi, c. IX, s. 162.
7. Celâleddin-i Suyûtî, Târîhu'I-Hulefâ, s. 165.
8. Buhârî, Fezâilu'I-Ashâb.
9. Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, c. 2, s. 194.
10. H.İ. Hasan, a.g.e., s. 266-267.
11. ÜLKÜ Hayati, İslâm Tarihi, s. 69.
12. İbnü'l-Esîr, Tarih, c. 3, s. 154.
13. İbnü’l-Esîr, a.g.e., c. 3, s. 152.
14. İbnü’l-Esîr, a.g.e., c. 3, s. 169,170.
15. Üsdü’l-Ğâbe, c. 2, s. 589.
[Resim: 26064.gif] [Resim: 25448.png]
------------------------------------------------------------------------

Cok güze bir gece...
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.