You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

General
Omurgasız Insan
kolay kolay kimseden nefret etmem çok şükür. bir insanı rakip olarak görebilirim, onunla mücadele edebilirim. hatta bir insanı, bir grubu, bir toplumu düşman olarak görebilirim (şahsi, duygusal bir düşmanlıktan ziyade, (schmittçi anlamda) siyasî, ahlakî ve belki dinî bir düşmanlık) ama bu ondan/onlardan nefret etmem gerektiği anlamına gelmez. nefret başka bir şeydir, çok daha yoğun bir kötücüllük içerir.

biraz daha açmaya çalışayım: bir müslüman olarak ben, mesela ateist ve komünist bir insanla konuşabilir, dertleşebilir, beraber vakit geçirebilir hatta birtakım işlere girişebilirim. ama aynı zamanda bu insanla, ikimiz de inançlarına ve fikirlerine sadık insanlarsak eğer, nihaî olarak, yani bizi birbirimizden farklı kılan temellere dair (ontolojik) bir karar/tercih noktasında zorunlu olarak düşman olduğumuzun, karşı karşıya geleceğimizin farkındayımdır, kendimi kandırmam. ama dediğim gibi bu farkındalık benim bir şahıs olarak sözkonusu insandan nefret etmemi gerektirmez.

şu dünyada nefret ettiğim bir insan tipi varsa eğer o da "omurgasız insan" tabirinin işaret ettiği insan tipidir herhalde. omurgasız insandan kastım, bir ta(h)rif yapmak gerekirse eğer, benliğini ve maddi/nefsî çıkarlarını varoluşunun merkezine koyan ve bunların bekâsı için her türlü kılığa girmeye, her türlü sözü söylemeye, her türlü inancı savunmaya, her türlü dansı etmeye, her türlü adama yaranmaya... hazır ve razı olan insan tipidir. bu adamın varoluşunu yönlendiren şey, koşulsuz ve (içsel) engelsiz bir güç/iktidar, şan-şöhret, kadın/erkek... arzusu, kısaca söylemek gerekirse, bütüncül anlamıyla serâpâ bir şehvettir. ve bu şehvetin muhatabı, nesneleri dolayımıyla yine o insanın kendisidir. yani omurgasız insanın varoluşunun gayesi (bir hayvan olarak) kendisi/nefsidir. bir insan için ne büyük bir iğrençliktir bu.

omurgasız bir insanla bırakın dost olmayı, onunla bir düşmanlık ilişkisine girmeye bile tenezzül etmem. zira bir müslüman olarak düşmanlarıma adalet ve (en azından omurgam hususunda) dürüstlük borçlu olduğuma inanırım. omurgasız insanla ilişkide ideal olan ilişkisizliktir. mümkünse hiç ilişkiye girmemek, mecbur kalındığı takdirde de ilişkiyi asgarî seviyede tutmak ve en kısa sürede bitirmek evlâdır. zira omurgasız insanla girilecek bir ilişkide, herhangi bir ilişkinin olmazsa olmaz şartını, yani (en azından) asgarî düzeyde bir karşılıklı güveni tesis etmek mümkün değildir. zira asgarî düzeyde bir karşılıklı güven, tarafların asgarî düzeyde birer omurgaya sahip olmasını gerektirir.

(yukarıdaki örnekten devam edecek olursak) ben ateist ve komünist bir insanla belli bir ilişkiyi sürdürebilirim, zira her ne kadar çeşitli konularda birbirimizi aldatmamız ve kandırmamız mümkünse de, asgarî düzeyde bir karşılıklı güven tesis edebilmemiz, ikimizin de birer omurgaya sahip olması ve bu omurgaların bilincinde/farkında olmamız sebebiyle, mümkündür. (bu noktada aklıma ismet özel'in nuriye akman'a verdiği bir söyleşide sarfettiği sözler geliyor ve onları buraya iliştiriveriyorum: "iletişim temeller arasında olur, temelsizlikle temel arasında değil. temelimi temel alma zorunluluğunuz yok, ama siz de bana bir temel önermelisiniz." buradaki "temel"leri "omurga" olarak da okuyabiliriz herhalde.)

omurgasız insanın bana bunca tiksindirici gelmesinin temel sebebi herhalde onun insanı insan yapan temel hassaları; vicdanı, gönlü, aşkı, aklı... paranteze alması, devre dışı bırakması; bunların hepsini nefsinin, şehvetinin, kendini-seviciliğinin emrine vermesi; kendisini bütün bir varlığın en kıymetlisi ve her halükarda varlığını devam ettirmesi gerekeni olarak addetmesidir.

neyse efendim, sözü daha fazla uzatmadan, bütün bu düşünceleri yazıya dökmeme vesile olan bir metni buraya aktarmak isterim. ahmet hamdi başar'ın hatıralarından iki anektod, yukarıdan beri tasvir etmek için debelendiğim bu omurgasız insan tipinin iki güzel örneğini barındırıyor:

"seyahatimizin ikinci merhalesinde, güney illerimizden birinde eski bir hoca mebusun, beraberce poker oynayarak rakı içtiğimiz meclis'te, yersiz olarak allah'a küfrettiğini işittiğim zaman, her şeyi unutup, bu zatı pataklamamak için çok sıkıntı çektim ve onun daha sekiz sene evvel cübbesi, sarığı ile, ikide bir ayet okuyarak din namına işlerimize karıştığı günleri hatırladım. o zaman bize "kafir" diye hücum eden bu zat şimdi kendisini tenkit edersem bana "laik değilsin" diye hücum edebilirdi. muhakkaktır ki, aynı adamın yarın "komunist" diye hücumuna da uğrayacağım.

seyahatin ikinci devresine ait yine hazin bir hatıramı yazmadan duramayacağım:

konya'daydık, alaattin tepesi'nde halk fırkası binasının geniş salonunda, konya'nın bütün ileri gelenleri toplanmıştı. gazi, halkın şikâyetlerini dinliyordu. konya, o sene buğday fiyatlarının müthiş sükutu ve müthiş kuraklık dolayısıyla şiddetli buhran içerisindeydi. halk sulama ihtiyacından, şundan bundan bahsediyor ve dertlerini ortaya koyuyordu. uzaktan hâkim bir ses işittik: "paşa hazretleri; müsaade buyurur musunuz?" başımızı çevirdik. efendi kılığında, orta yaşlı bir zat ayağa kalkmış, söz için müsaade istiyordu. kimbilir ne söyleyecekti? belki vergilerden, belki ziraat bankası'ndan şikâyet edecek; belki de hükümetin bir yolsuzluğunu haber verecekti. konya'nın medrese şivesiyle gayınları çatlatarak söz söylüyordu:

"paşa hazretleri; gonya'nın derdi ne guraklıktadır ne de mahsulün para etmemesindedir. sayenizde guraklık gider; mahsul para eder; her şey düzelir. emme lakin gonyalıları müteessir eden asıl nokta, biz layık (laik) bir hükümet olduğumuz halde, niçin hala cevami ve mesacide umumi bütçeden tahsisat vererek onları yaşattığımızdır. gonya halkı bu tahsisatın halkevlerine verilmesini istemektedir!.."

hayret, dehşet, nefret içinde kaldım. konya'dan bir dinsizin, soysuzun nasıl çıktığına şaşarak yanımdakilere bu zatın kim olduğunu sordum:

yeniden seçilmek isteyen eski bir mebus, eski hoca, türkçe kelimelerin arapçadan geldiğini ispat için eser yazmış bir zat!.. dondum; kaldım. bu kadarına kimse yüz vermedi ve onun halk adına yaptığı dilek umumi bir nefret uyandırdı. fakat bu zatın sonra mebus olduğunu, hattâ bütün arapça kelimelerin aslının türkçeden geldiğini ispat eden yazılar bile yazdığını işittim!.."

(başar'dan aktaran: ismail kara, cumhuriyet türkiyesi'nde bir mesele olarak islam, dergah, s. 50)

( ribatistanbul'dan alınmıştır)
Bunu ilk beğenen sen ol.
Yönetici
RE: Omurgasız Insan
Omurgasız olmak için sırtını dayanabilecek bir başka omurgasız gerek. Yoksa insana benzeyemez, dik duramaz bunlar omurgasız dırlar çünkü.
Diğerleri iyi vatandaş, İslam iyi insan yetiştirmeyi amaçlar.


Herkes aynı fikirdeyse,
hiç kimse yeterince
düşünmüyor demektir.
Mevlana
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.