‘Bugün öldüğüme inanasım gelmiyor.” Sevinç Çokum, musalla taşında kabre defnedilmeyi bekleyen öykü kahramanını böyle konuşturuyordu. Gerçekten de ölüm, habersiz, aniden ve ‘zamansız’ geliyor. Zamansız değil elbet; günü, vakti, saati dolunca her insan bu dünyadan göçüyor. Ama geride kalanlar için ‘her ölüm erken’ ve vakitsiz. Birkaç gün evveline kadar birlikte gülüp eğlendiği, yiyip içtiği dostlarının ölümüne inanmakta zorlanıyor insan.
Her nefis ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz. Ankebut-57
Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Asıl hayat ahiret yurdundaki hayattır. Keşke bilseler! Ankebut-64
Ölümü nasıl bilirsiniz?
Ölümü nasıl bilirsiniz?
‘Bugün öldüğüme inanasım gelmiyor.” Sevinç Çokum, musalla taşında kabre defnedilmeyi bekleyen öykü kahramanını böyle konuşturuyordu. Gerçekten de ölüm, habersiz, aniden ve ‘zamansız’ geliyor. Zamansız değil elbet; günü, vakti, saati dolunca her insan bu dünyadan göçüyor. Ama geride kalanlar için ‘her ölüm erken’ ve vakitsiz. Birkaç gün evveline kadar birlikte gülüp eğlendiği, yiyip içtiği dostlarının ölümüne inanmakta zorlanıyor insan.
Ölüm korkusunu önce Serdar Turgut taşıdı köşesine. “Bu gibi durumlarda insan keşke dindar olsaydım diyor.” ifadesini kullandı. Ertuğrul Özkök de “Dört gecedir çok kötü uyuyorum. Cuma gecesi ilaç alarak uyudum.” yazısını “Allah çok iyi fikirdir. Hem de çok iyi.” diye bitiriyordu.
Hemen her insanda az ya da çok ölüm korkusu olur. Fakat ölüm korkusundan ne anlaşıldığı sorusunun muhtelif cevapları var. Prof. Dr. Erol Göka, şöyle tanımlıyor: “Ölüm korkusu diye çoğu kez artık yaşamamaktan, varlığımızın devamı olamayacağından duyduğumuz korkuyu kastediyoruz ve sıradan korkulardan çok farklı. Nesnesi yok bu korkunun. Neden korktuğumuzu anlatamayız, ölümden bahsederken. Bu yüzden herkes kendine göre bir şey anlatmaya çalışıyor.” Ölüm korkuları kabaca sınıflandırmayla üçe ayrılıyor. Birincisi olay olarak ölümün kendisinden korkuluyor. (Nasıl can verileceğinden, ölüm sırasında denetimin kaybedileceğinden, toprak altında ne yapılacağından...) İkincisi; ölümden sonra geride kalanlara neler olacağından veya öbür dünya hayatında neler olacağından, bilinmezlikten kaynaklanıyor. Son olarak ölümün gelmesiyle artık ‘var olunamayacağından’ patolojik bir durum ortaya çıkıyor. Modern tıpta ve psikiyatride ise ‘ölüm korkusu’ dendiğinde ne kastedildiği pek belli değil. Göka’ya göre ‘ölüm korkusu’ diye bir hastalıktan bahsedilemez. “Ölümden korkuyorum” diye hastanelere başvuranların çoğunda panik bozukluğu, endişe hastalığı gibi psikiyatrik rahatsızlıklara rastlanıyor. Ölümden herkes korkuyor. Doğu kültüründe yaşayanlarda Batı kültüründe yaşayanlara göre daha az ölüm korkusu oluyor. Dinî inanca sahip bireylerde inançsızlara göre daha az olduğu, genellikle araştırmaların işaret ettiği bir bulgu. Yine birçok araştırmaya göre çocuklu olanlar çocuksuzlardan, zenginler fakirlerden, güzelliğe ve yakışıklılığa çok önem verenler vermeyenlerden daha yüksek ölüm korkusuna sahip. Mensup olduğu dinin emir ve yasaklarını bilen fakat bunlara yeterince uymayanlar, inandığı gibi yaşayanlara göre daha çok korkuyor. Peki, ölüm kötü bir olay mıdır? Psikiyatri uzmanı Mustafa Ulusoy ölümü ‘acı bir olay’ olarak tanımlıyor. “Biz aslında ölümün bizatihi kendisini dert etmeyiz, ölümün sebep olduğu ‘ayrılık’ bizim için temel bir acı kaynağıdır.” diyor. Ölüm sonrasının nasıl algılandığı ölüme olan tavrımızı belirleyen esasların başında geliyor. Bütün dinî inanışlara göre, ölen yok olmuyor; başka bir âlemde, başka bir formda hayatına devam ediyor. Geçici bir ayrılık söz konusu. İslam filozofları ölümü bir kavuşma olarak görüyor; hatta Hz. Mevlânâ ölüm anını ‘düğün gecesi’ olarak adlandırıyor.
Bediüzzaman Said Nursi de Risale-i Nur’da ölümü yüzde 99 ahbabının yaşadığı berzah âlemine gitmenin bir vesilesi sayıyor. Eğer kişi diğer âleme iman etmiyorsa, işte gerçek sorun burada başlıyor. Mustafa Ulusoy’a göre, o insan için ölüm artık ‘ebedî bir ayrılık’ nedenidir. Ölen bir insanı hiç görememe, onunla bir daha iletişime geçememe düşüncesi insanın ruhunu karartır. Çok göz ardı edilen başka bir ayrılık da insanın kendisinden ebedî kopuşudur. Ölünce yok olacağını düşünen insan kendi varoluşunu kaybedecektir. Bir daha kendisi olmayacaktır. Bu dayanılması güç bir ayrılıktır. Çünkü insan varoluşu bir kere tatmıştır. Artık ruhu ve vicdanı için yokluk, seçenek olmaktan çıkmıştır. İnsanın kendinden ebedî ayrılacağı fikri iç karartıcı, ruhu boğan bir inanış. Yazar Enis Batur, öldükten sonra her şeyin sıfırlanacağına inananlardan. Bir yazısına şöyle başlıyordu. “Hayatımın geniş bölümü ölüm korkusu içinde geçti. Yıllar yılıdır birlikte yaşıyoruz. Az ya da çok, herkesi yoklar o korku, benim gibilerin durumunda bir tür hastalıktan, hasta-oluştan söz edebiliriz sanırım: Ölümümü düşünmeden geçirdiğim gün neredeyse yoktur.” Üç yıl evvel kendisiyle yaptığım bir söyleşide de yaşadığı korkuyu şöyle ifade ediyordu: “Ölüm olgusu karşısında, öteki dünyaya inanç duymamanın yarattığı boşluğu aşmak kolay değil. Ölünce öleceğiz. Bitecek. Sıfır... İnanmayan, bütün bunlar karşısında tabii ki çok zor durumda olan biri.” Gerçekten ölünce her şey sıfırlanıyor mu? Kutsal kitaplara baktığımızda ölüm yokluk değil. Ölüm de hayat kadar gerçek ve sonsuz hayatın başlangıcıdır. Ve insan uzun bir seferdedir. Said Nursi bunu şöyle özetler: “İnsan bir yolcudur. Sabâvetten (çocukluktan) gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.” Bizler yolculuğun dünya safhasındayız. Hz. Mevlânâ insanı çekirdeğe benzetir. Toprağa giden beden bir gün yeniden çıkacaktır. Son olarak bu konuda İslam âlimi, mutasavvıf İmam-ı Gazali’ye kulak verelim: “İnsan uykuda iken rüyada görülen birtakım şeylerin varlığına inanır. Rüya esnasında onlardan şüphe etmez. Sonra uyanınca rüyada gördüklerinin hiçbirinin aslı olmadığını anlar. Dünya hayatı ahirete nisbetle bir uyku hâli sayılabilir. Öyleyse içinde bulunduğumuz hayat, rüyadan başka bir şey değildir, ölünce uyanacağız.” Kur’an’da ve hadislerde de ölümün hatırlanması tavsiye ediliyor. “Ölmeden önce ölünüz” ya da “Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayınız” gibi.
İslam inancına göre insan dünyadaki hayatını gelişigüzel, amaçsız, kendisine ve çevresine karşı sorumsuzca yaşamamalı, her an öleceği gerçeğini aklından çıkarmadan Yaratıcı’nın huzuruna utanmadan, çekinmeden çıkabileceği şekilde bir hayat yaşamalıdır. Bundan dolayı, ölüm bilincini canlı tutmak için sufiler, ‘rabıta-i mevt’ adı verilen bir alıştırmayı da sık sık yapar. Bu alıştırmada sufi veya sufi olma yolundaki öğrenci (mürid), kendisinin öldüğünü ve ailesinin, yakınlarının, sevdiklerinin kendisine ağladıklarını, cenazesinin yıkanıp kefenlendiğini ve kabre götürüldüğünü, kabirde sorgu meleklerinin sorularına cevap verdiğini düşünür, hayal etmeye çalışır, hatta bazen kabre konulma işlemini, bir çukura girerek tecrübe eder. Bu minvalde Erdem Bayazıt’ın şu dizelerini hatırlayabiliriz: “Ölüm bize ne uzak ne yakın bize ölüm/Ölümsüzlüğü tattık ne yapsın bize ölüm.” Günümüze baktığımızda ise insanların bir kısmının ölüm fikrini ötelediklerini, ölümü unutmaya çalıştıklarını görüyoruz. İki yıl evvel medyada çıkan tartışmaları burada anmak gerekiyor. Zincirlikuyu Mezarlığı kapısındaki “Her canlı ölümü tadacaktır” yazısını CHP Milletvekili Binnaz Toprak ‘sinir bozucu’ bulmuştu. Yine 20 Temmuz 2003’te Ruhat Mengi şöyle diyordu: “O mezarlığın önünden her gün geçen binlerce insanın gözü bu yazıya ilişiyor ve her ilişmede tüyleri ürperiyor. Genç orta-yaşlı ve yaşlı bazı okurlarımıza oradan geçerken yazıyı gördüklerinde ne hissettiklerini sordum, istisnasız hepsi ‘Korkunç geliyor. Yazıya bakarken sinirlenip kaza yapmak bile mümkün’ cevabını verdiler. Özellikle gençlerin fena halde siniri bozuluyor.” Yine aynı tarihlerde Deniz Arman şöyle yazmıştı: “Böyle bir densizlik böyle bir düşüncesizlik olur mu? Oradan her gün geçen yüz binlerce kişiye durduk yerde ‘ölüm’den söz etmenin onların moralini bozmanın Allah için ne anlamı var?” Ölümden söz ötmenin ne anlamı var, sorusuna Prof. Dr. Hayreddin Karaman şu cevabı veriyor: “Ahirete inanan insanlar üzerinde müspet tesir yapar, unutulması zararlı olan bir gerçeği hatırlatır, mü’minin dünyaya dalarak ahiret hazırlığını ihmal etmesini engeller. Ahirete iman etmeyen insanlar üzerinde iyi ve kötü iki tesirinden söz edebiliriz: İyi tesir, insanın hırsını frenlemesi, fâni dünya için yapılacak şeylerin dengesini sağlamasıdır. Kötü tesir, karanlık bir geleceğin hatırlanması sebebiyle kişinin mutsuz ve huzursuz olmasıdır.” Ölüm en nihayetinde hayatımızın en büyük gerçeği. Ölümden de ölüm korkusundan da kaçamıyoruz. Onu unutarak yaşamak gerçeği değiştirmiyor. İnsan ölümsüz bir hayat yaşasa, zor durumda kaldığında ya da bir yakınının ölümü karşısında Allah’a sığınıyor. Tıpkı Cahit Sıtkı’nın yaptığı gibi “Olmuyor seni düşünmemek Tanrım/Ummamak medet senden.” Yazımızı 35 Yaş şiirinin son kıtasıyla noktalayalım: “Neylersin ölüm herkesin başında, Uyudun uyanamadın olacak/ Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında/Bir namazlık saltanatın olacak/Taht misâli o musalla taşında.”
Üstad da öyle bir anlatıyor ki maşallah insanın ölesi geliyor valla

Alketa Hz. Ömer her gün ölümü hatırlatması için birini görevlendirmişti.
İyice bolca hatırlamak gerek.
"Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayınız." Hadisi Şerif
Herkes aynı fikirdeyse,
hiç kimse yeterince
düşünmüyor demektir.
Mevlana
Kan kokuyor ortalık.
Cesetler kiyilara vuruyor.
Herseyin cilkinin çıktığı devir bu devir.
Ustad önemini biliyor kavusmaktir diyor
Biz yilginliktan olmek istiyoruz.
.dürüst olmak gerekirse ben yasamaktan bir hayli biktim
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi