Bunlardan biri de, hadis-i şerif ile ikinci bin yılın müceddidi, yenileyicisi olarak bildirilen İmam-ı Rabbani (1563- 1624) hazretleridir. İkinci cild 67. mektubunda buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet îtikadını kısa ve öz olarak bildiriyorum. Buna göre îtikadı düzeltmelidir. Hak teâlâdan, yalvararak, bu îtikat üzere dâim olmayı istemelidir.
Biliniz ki, Allahü teâlâ, kadîm olan Zatı ile vardır. Ondan başka her şey, Onun var etmesi ile var olmuş, Onun yaratması ile yokluktan varlığa gelmiştir. O, sonsuz olarak var idi. Kadîmdir, ezelîdir. Yâni hep var idi. Varlığından evvel yokluk olamaz. Varlığı lâzım olan, yalnız Odur. İbâdete hakkı olan da, yalnız Odur. Ondan başka her şeyin var olmasına lüzûm yoktur, olsalar da olur, olmasalar da.
Allahü teâlânın kâmil sıfatları vardır. Bu sıfatları da, kadîmdir, ezelîdir. Mahlûkların sonradan yaratılması ve onlarda her ân meydana gelen değişiklikler, bu sıfatların kadîm olmasını bozmaz.
Noksan sıfatlar, Onda yoktur. Allahü teâlâ, maddelerin, cisimlerin, hâllerin sıfatlarından ve bunlara lâzım olan şeylerden münezzehdir, uzaktır. Allahü teâlâ, zamanlı değildir, mekânlı değildir, cihetli değildir. Bir yerde, bir tarafta değildir. Zamanları, yerleri, cihetleri O yaratmıştır. Bir şey bilmeyen bir kimse, Onu, Arş’ın üstünde sanır, yukarıda bilir. Arş da, yukarısı da, aşağısı da, Onun mahlûkudur. Bunların hepsini, sonradan yaratmıştır. Sonradan yaratılan bir şey, kadîm olana, her zaman var olana, yer olabilir mi? Yalnız şu kadar var ki, Arş, mahlûkların en şereflisidir.
Allahü teâlâ, madde değildir, cisim değildir, âraz, hâl değildir. Sınırlı, boyutlu değildir. Uzun, kısa, geniş, dar değildir. Ona, (Vâsi’ ) yâni geniş deriz. Fakat; bu genişlik, bizim bildiğimiz, anladığımız gibi değildir. O, (Muhît)dir. Yâni her şeyi çevirmiştir. Fakat, bu ihâta, çevirmek, bizim anladığımız gibi değildir. O, (Karîb)dir. Yakındır ve bizimledir. Fakat, bizim anladığımız gibi değil! Onun vâsi’, muhît, karîb ve bizim ile berâber olduğuna inanırız. Fakat, bu sıfatların ne demek olduğunu bilemeyiz. Akla gelen her şey yanlıştır, deriz. Allahü teâlâ, hiçbir şeyle ittihâd etmez, birleşmez. Hiçbir şey de Onunla birleşmez. Ona hiçbir şey hulûl etmez. O da, bir şeye hulûl etmez.
Onun benzeri, eşi yoktur. O, bildiğimiz, düşünebileceğimiz şeyler gibi değildir. Nasıl olduğu anlaşılamaz, düşünülemez.
Allahü teâlânın ismleri, (Tevkîfî)dir. Yâni dinin sahibinin bildirmesine mevkûftur, bağlıdır. Dinin söylediği ismi söylemelidir. Dinin bildirmediği isim söylenemez. Ne kadar kâmil, güzel isim olsa da, söylenmemelidir. (Allah ismi yerine, tanrı demek, caiz değildir çok günah olur.)
Kur’an-ı kerim Allah kelâmıdır. Onun sözüdür. Sözünü, İslâm harflerinin ve seslerinin içine sokarak, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma göndermiştir.
Biz mahlûklar, boğazımızdaki ses iplikçikleri, dil ve damağımız ile konuşuyor, arzularımızı harf ve ses şeklinde meydana çıkarıyoruz. Allahü teâlâ da ses zarları, ağız dil olmaksızın, kendi kelâmını, büyük kudreti ile, harf ve ses içinde kullarına göndermiştir.
Allahü teâlâyı müminler Cennette, cihetsiz olarak ve karşısında bulunmayarak ve nasıl olduğu anlaşılmayarak ve bir şekilde olmayarak görecektir. Allahü teâlâyı âhirette görmeye inanırız. Nasıl görüleceğini düşünmeyiz. Çünkü, Onu görmeyi akıl anlayamaz. İnanmaktan başka çâre yoktur.
Allahü teâlâ, insanları yarattığı gibi, insanların işlerini de, O yaratıyor. İyi ve fena şeylerin hepsi Onun takdîri, dilemesi iledir. Fakat, iyi işlerden râzıdır, beğenir. Fenalardan râzı değildir, beğenmez. İnsanın, yaptığı işte, kendi kuvveti de te’sîr eder, bu te’sîre (Kesb) ismi verildi. İşte, bu tesirden dolayı suâle ve cezâya sebep olmakta, insan, sevap veya günah kazanmaktadır.
Peygamberler Allahü teâlâ tarafından kullarına gönderilmiş insanlardır. Ümmetlerini Allahü teâlâya çağırmak, azgın, yanlış yoldan, doğru, saadet yoluna çekmek için gönderilmişlerdir. Davetlerini kabûl edenlere, Cenneti müjdelemişler, inanmayanları Cehennem azâbı ile korkutmuşlardır. Onların Allahü teâlâdan getirdikleri her haber doğrudur, yanlışlık yoktur. Peygamberlerin sonuncusu, Muhammed aleyhisselâmdır. Onun dîni bütün dinleri nesh etmiş, yürürlükten kaldırmıştır. Onun kitabı, geçmiş kitapların en iyisidir. Onun dini kıyâmete kadar bâkîdir. Kimse tarafından değiştirilmeyecektir. Hazreti Îsâ gökten inecek, Onun dini ile amel edecek, yâni Onun ümmeti olacaktır.
Muhammed aleyhisselâmın kıyâmetten haber verdiği şeylerin hepsi doğrudur. Kabir azâbı, kabrin ölüyü sıkması, kabirde Münker ve Nekîr denilen iki meleğin suâl sorması, kıyâmette herşeyin yok olacağı, göklerin yarılacağı, yıldızların yollarından çıkıp dağılacakları, yer küresinin, dağların parçalanması ve herkesin mezardan çıkması, mahşer yerine toplanması, yâni ruhların cesedlere gelmesi, kıyâmet gününün zelzelesi, o günün dehşeti, korkusu ve kıyâmette suâl ve hesap ve dünyada yapılmış olan şeylere orada, ellerin, ayakların ve her azanın şehâdet etmesi ve iyilik ve kötülük defterlerinin uçarak sağ veya sol taraftan verilmesi ve iyiliklerin ve günahların, oraya mahsûs bir terâzîde tartılması haktır, doğrudur.
Orada önce Peygamberler, sonra evliyâ-i kiram, Allahü teâlânın izni ile, günahı çok olan müminlere şefaat edecektir. Peygamberimiz buyurdu ki: “Ümmetimden büyük günahları olanlara şefaat edeceğim”.
Cehennemin üzerinde sırât köprüsü vardır. Müminler, bu köprüden geçip, Cennete gidecektir. Kâfirlerin ayakları kayarak, Cehenneme düşeceklerdir.
Suâl ve hesaptan sonra, müminler Cennete girince, burada sonsuz kalacaklar, Cennetten hiç çıkmıyacaklardır. Bunun gibi, kâfirler de, Cehenneme girince, Cehennemde sonsuz kalacaklar, ebedî olarak azâb çekeceklerdir.
Kalbinde zerre kadar îmanı bulunanı, günahlarının çokluğu sebebi ile Cehenneme soksalar da, günahları kadar azâb edip, sonunda, Cehennemden çıkarılır.
Melekler, Allahü teâlânın kıymetli kullarıdır. Allahü teâlânın emirlerine isyân etmezler, emrolunduklarını yaparlar. Bunlar hatâ etmez, unutmaz. Hîle yapmaz, aldatmazlar. Bunların Allahü teâlâdan getirdikleri hep doğrudur.
İbâdetler, îmandan değildir. Fakat, îmanın kemâlini arttırır ve güzelleştirirler. İnanmanın azı, çoğu olmaz. Azalan ve çoğalan bir inanışa, inanmak değil, zan ve vehm denir. Müminin, büyük dahî olsa, günah işlemekle îmanı gitmez. Kâfir olmaz.
Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed Mustafâ’dan sonra Müslümanların halîfesi, yâni Peygamber efendimizin vekîli ve müslümanların reîsi, Ebû Bekr-i Sıddîk’tır. Ondan sonra, Ömer-ül-Fârûk, Osman-ı Zinnûreyn ve Ali ibni Ebî Tâlib’dir. Bu dördünün üstünlük sıraları, halîfelikleri sırası gibidir.
Eshâb-ı kirâm arasındaki hadiseler, meselâ Deve vak’ası ve Sıffîn vak’ası, iyi niyetlerle, güzel sebeplerle yapılmış olup, nefsin arzuları ile, inat ve düşmanlık ile değildi. Peygamberimiz buyurdu ki, “Eshâbıma dil uzatmaktan sakınınız!”. Görülüyor ki, Peygamberimizin Eshâb-ı kirâmının hepsini büyük bilmemiz ve hepsini hurmetle, iyilikle söylememiz lâzımdır. Kurtuluş yolu budur. Çünkü, Eshâb-ı kirâmı sevmek, Peygamber efendimizi sevmekten ileri gelir. Onlara düşmanlık, Ona düşmanlık olur.
Resulullah efendimizin, kıyâmet alâmetlerinden her ne haber verdi ise, hepsi doğrudur. Yanlışlık olamaz. O zaman güneş, âdet dışı olarak batıdan doğacaktır. Hz. Mehdî çıkacak, Îsâ gökten inecek, Deccâl çıkacak, (Ye’cûc ve Me’cûc) denilen insanlar yeryüzüne yayılacaktır. (Dabbetülerd) denilen hayvân çıkacak, gökleri bir duman kaplayıp, bütün insanlara gelip, canlarını yakacaktır. Alâmetlerin sonuncusu, bir ateştir ki, Aden’den çıkacaktır.