Birinin, bir insanı haksız yere öldürdüğünü ve daha sonra öldürülen kişinin asılması gereken bir cani oldu ğunun anlaşıldığını düşünün. Burada faydalı bir iş yap mış olmasına rağmen insanlar bu işinden dolayı onu övmezler; çünkü onun amacı yeryüzünde fesat çıkaran bir kişiyi değil, suçsuz bir insanı öldürmekti.
O hâlde bir işin faydalı oluşu, onun salih bir amel olması için yeterli değildir; bir işin salih sayılabilmesi için tertemiz bir amaçla yapılması gerekir.
Kur'ân-ı Kerim ister humusta olsun, ister zekâtta, ister yapılan malî infaklarda, ister savaşta ve düşmanla yapılan cihadda olsun, her yerde kurbet kastının üzerin de durmaktadır. Kur'ân-ı Kerim'in "Allah yolunda", "Al lah için" ve "Allah'ın rızasını kazanmak için" kelimele rinin üzerinde durması kurbet kastının önemini göster mektedir.
Okul, hastane ve yol yapımı gibi halk için yararlı iş ler yapanların niyetleri ilâhî olmazsa kendilerine zul metmiş olurlar; çünkü her ne kadar diğerleri ondan ya rar sağlasalar da kendilerine ondan hiçbir yarar ulaş maz.
Kur'ân-ı Kerim, sürekli salih ameli imanla birlikte zikredilir: "İnananlar ve iyi ameller yapanlar" veya "Ka dın veya erkeklerden inanarak iyi amel yapanlar." Bu, sadece amelin iyi olmasının yeterli olmadığını, onu ya pan failin de iyi olması gerektiğini vurgulamak içindir.
İki Hatıra
1- Resulullah'ın (s.a.a) müezzini Bilal Habeşi, "eşhedu en la ilahe illellah" derken dili peltek olduğu için "ş"yerine "s" diyordu. İnsanlar bunu eleştirince Resulullah (s.a.a), "Bilal'ın "s"si Allah katında "ş"dir." buyurdu.[116]
Her ne kadar da görünüşte Bilal'in işi eksiktiyse de, ancak kurbet kastı olduğu ve iyi niyetle yaptığı için se vabı vardır.
2- Resulullah'ın (s.a.a) ashabından olan ve gözleri gör meyen Abdullah b. Mektum, bir gün Resulullah (s.a.a)bazı kişilerle konuşurken mescide girdi. Abdullah mes-cittekileri göremediği için yüksek sesle konuşmaya baş layınca oradakilerden biri ona karşı yüzünü ekşiterek rahatsız oldu.
Kör biri etrafını göremediği için yüzünü ekşitmeyle ona gülümsemek hiçbir şeyi değiştirmediği hâlde, Kur' ân-ı Kerim onun hakkında bir sure nazil kılmış ve arka arkaya on ayette yüzünü ekşiten adamı kınamıştır.
"Surat astı ve döndü; kör geldi diye. Ne bi lirsin belki o arınacak..."[117]
Demek ki amelin ölçüsü, yararlı veya zararlı olması değildir. Dolayısıyla ameli başka şeylerle mukayese edip, "başkalarına yararı olursa salihtir, zararı olursa salih değildir", dememiz doğru olmaz; aksine, ameli, onu ger çekleştirenle birlikte değerlendirip hangi amaçla yapıl dığına, amelin diğerlerine bir yararı ve zararı olmazsa bile, haddi zatında nasıl olduğuna dikkat etmemiz gerekir.
Evet, peygamberler mektebinde ahlâkın arazî değil, zatî bir değeri vardır; tıpkı insanın müşteri çekmek, üre timini artırmak ve halkı etrafına toplamak için sergile diği güzel ahlâk gibi.
Abese Suresi'nde, "neden kör birine yüzünü ekşittin" diye kınama vardır; o görmese bile bunun yapılmaması gerektiği vurgulanıyor; çünkü insanın bir mümine yü zünü ekşitmesi kendiliğinden çirkin bir ameldir.
Her halükârda, kurbet kastı, bütün amellerin ilâhî ölçüyle yapılması, onun siyasî ve içtimaî yankılarına, di ğerleri tarafından hoş görülüp görülmemesine önem ve rilmemesi demektir.
Kurbet kastı, "işi Allah için yap ve diğerlerinin kı namasından endişe etme" anlamındadır. Kur'ân-ı Kerim gerçek müminler hakkında buyuruyor ki:
"Allah yolunda cihat ederler ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar."[118]
Kurbet kastı, hakkı hiç kimseden çekinmeden söy lemektir. Kur'ân-ı Kerim, ilâhî davetçileri şöyle tavsif etmektedir:
"Allah'ın buyruklarını tebliğ ederler, Al lah'tan korkarlar ve O'ndan başka kimseden korkmazlar."[119]
Hatıra
Bir gün İmam Rıza'nın (a.s) hareminde ziyaret ve duayla meşguldüm, manevî bir hâl içindeydim. Yanı ba sımdaki birisi perşembe akşamları televizyonda yayınla nan programlardan beni tanımış olacak ki birkaç kez katladığı parayı bana vererek, "Kıraati bey! Bu parayı bir fakire ver." dedi. Ona, "Ben de aynen senin gibi ziya ret için geldim ve Meşhed'de fakir tanımıyorum; kendi niz fakire verin." dedim.
Bir süre sonra yine aynı şeyi söyledi ve ben de aynı cevabı verip duayla meşgul oldum.
Üçüncü defa sözünü tekrarlayınca rahatsız olarak "Bugün siz iki bin riyal parayla üç defa dikkatimi dağıt tınız; lütfen rahatsız etmeyin ve paranızı kendiniz fakire verin" dedim. Bunun üzerine adam, "Kıraati bey! İki bin değil, on bin riyaldir." dedi.
Oysa ben o ana kadar adamın fakire iki bin riyal vermek istediğini sanıyordum. Biraz bekledim ve sakinleşince, "Burada, yetim çocuklar için yardım toplayan bir kurum var." dedim. O, "Siz bilirsiniz; parayı istediğiniz yerde harcayın." dedi ve parayı verip ayrıldı.
Ben dua kitabını bırakarak biraz düşündüm ve içimden, "Allah için olduktan sonra iki binle on bin riya lin ne farkı var?" dedim ve bunun, bende kurbet kastının olmadığının ortaya çıkması için bir imtihan olduğunu anladım.
Ihlasın nişanelerinden biri insanın miktar, kişiler, bölgeler, işin çeşidi ve şartlan arasında fark gözetmeme si ve insanların anlayıp anlamamasına, destekleyip desteklememesine, geliri olup olmamasına ehemmiyet ver meden sadece Allah'ın rızasını göz önünde bulundurmasıdır.
Elbette insanları sevmek ve işi insanlar için yapmak egoistlik ve bencillikten daha iyidir; fakat amaç ilâhî ol mazsa, bunun da hiçbir değeri olmaz.
Şehit Mutahharî'nin dediği gibi, kurbet kastı zatî bir şarttır, itibarî değil, tekvinî bir şarttır, yüzeysel ve teş rifatı değil.[120]
"Mekke'ye ulaşmanın şartı, Mekke yolunu kat et mektir." dersek, bu tabiî ve zatî bir şarttır, itibarî de ğildir. Dolayısıyla, Allah'ın kurb makamına ulaşmanın şartı da yakın olmayı kast etmektir ve bu da zatî bir şarttır.