Her iyilik bir şükür ister. İyilik edene karşı bir minnet hissini netice verir. Bunun içindir ki, bir bardak su getirene teşekkür etmeyi bir borç bilir, bir fincan kahveyi kırk yıl minnetle hatırlarız.
Biz insanlar Cenabı Hakk’ın iyilik ve ihsan deryasında yüzen balıklar gibiyiz. İçinde suyun kıymetini takdir etmekten aciz balıklar gibi, biz de nimetin nimet olduğunu idrak etmekten gafil insanlarız.
Yapılan iyiliğe ve verilen nimete teşekkür edebilmek için evvela nimeti nimet bilmek lazımdır. Yoksa yapılanın iyilik olduğunu takdir edemeyen, şükür etmeyi de akıl edemez.
Nimeti takdir edip, verene teşekkür etmenin ilk esası, nimeti yerinde kullanmaktır. Ne için verilmişse, hangi şartlarla verilmiş ise, nimeti ona göre kullanmaktır.
Helal olmak kaydıyla dünyevi ihtiyaçlarımızı temin etmek için verilen nimetler, ancak helal dairede meşru işlerde kullanılmalıdır. Bu nimetler, şükür etmek şartıyla verilmiştir ki, bu da ibadetlerle ifade edilmelidir. Sıhhat nimetinin şükrü oruç tutmakla olduğu gibi, mal nimetinin şükrü de zekatla olur. Nimetin her türlüsüne karşı en şümullü şükür ise namazdır.
Şimdi binler nimet içinden bir nimet olan bedenimize ve uzuvlarımıza bakalım. Nimet olduğunu anladıktan sonra, niçin ve hangi şartlar dahilinde verilmiş olduğunu, bu nimetin şükrünü nasıl eda edileceğini bir bakalım.
Ebediyet için yaratılmış insana en çok lazım olan, ebedi hayatına lazım olan şeylerdir. İşte bir çok nimet gibi her bir uzvumuz da ahiret hayatı için muhtaç olduğumuz şeyleri kazandırmaya vesile olabilecek birer nimettir. Her biri ahiret hayatının saadetini kazanmak için birer sermayedir. Onlarla güzel bir ticaret yaparak, ebedi saadet için lazım olan şeyler temin edilmek için verilmiştir. Onları ahirete sermeye yapmak da, birer nimet olarak yaratılmış o uzuvları ne için ve hangi şartlarla verilmiş ise ona göre kullanmak suretiyle, yani her bir uzvun şükrünü eda etmekle olur.
Biraz dikkat etsek, her bir uzvumuzun ahiret sermayesi olduğunu anlayacağız.
Mesela, el bir nimettir. Onu helal dairedeki dünyevi ihtiyaçlarımızı karşılamak için kullanırız. Onunla bir çok iyilik yapabiliriz. Gözümüzü ihtiyaç duyduğumuz dünyevi ve uhrevi işlerde kullanabilir, Kur’an-ı Kerim okumada, ilim tahsil etmede istimal edebiliriz. Ayağımızla, Allah’ın emrettiği yerlere, camiye, cemaate ve helal olan yerlere gidebiliriz. Şu vaziyette bu uzuvlarımızı meşru dairede ve yaratılış gayesine muvafık olarak kullandığımız için, yani onların şükrünü eda ettiğimiz için ahiret için sermaye olan salih ameller ve tabiri caizse ahiretin para birimi ve cennetin geçer akçesi hükmünde olan sevap kazanırız. Orada Amerikan doları geçmediğini birazcık olsun düşünmek, biraz da cennete para biriktirmek lazımdır.
Bu suretle her bir uzvumuzu, şükür vazifesini eda etmek suretiyle ahirete mal edebilir, cennet sermayesi haline getirebiliriz. Onlarca uzuvdan müteşekkil bedenimizin şükrünü de, şükrün en büyük bir ifadesi olan namazla yerine getirmek suretiyle bedenimizin şükrünü yerine getirmiş oluruz.
Demek ki, el ayak, göz kulak gibi bütün uzuvlarımızı hem hayırda, hem de şerde kullanmak mümkündür. Fakat Allah onları ahiret ticareti için sermaye olarak vermiştir. Ama biz o nimetlerin niçin ve hangi şartlarla verildiğine bakmadan kullanırsak, yani şükür vazifesini eda etmezsek, iflas eden biz oluruz. Hem bu zararımız hakkında, bizden başka hiç kimse mes’ul da olmaz. Nimetleri yanlış yerde ve veriliş şartlarına riayet etmeden kullanmakla, yani onların şükür vazifesini eda etmemekle, kendi el ve ayaklarımızla cehennemi satın almış oluruz.
Cennet sermayesi olabilen nimetlerle ile cehennemi satın almak... Ne kötü bir ticaret değil mi? Ebedi hayat ortaya konarak oynanan bir kumardan daha tehlikeli bir kumar olamaz herhalde?!
Evet, insan kendi çalıştıkları ile cenneti satın alamasa da, maalesef cehennemi alabiliyor. Aman dikkat!...