Necip Fazıl Kısakürek, “İnsan kendini aramaya ve bulmaya memur bir yaratıktır” der.
Ne maddî imkanlar ne de aldığı eğitim onun ruhunu tatmin etmemiş aksine ruhundaki arayışlar ve gelgitler gün geçtikçe artmış,yaşadığı metafizik buhran tahammül edilemez boyutlara ulaşmıştır. Konuyla ilgili bir şiiri şöyledir,
“...Aylarca gezindim yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım bir kepçe.
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir beynimde bir çift kelepçe...”
Bu ıstırap ve muhasebe içinde Necip Fazıl, günlerce gündüzlerden habersiz bir gece hayatı sürdüğü, aynaların karşısında yanaklarını tırnaklayarak gözyaşı döktüğü Fransa yıllarını anlatırken şöyle der: “Kâbus şehrindeki hayatımı anlatmaya hicâbım ve İslâmî edebim manidir”
Fransa’dan dönen Necip Fazıl Heybeliada’da hasta yatağında kendini gözleyen annesine koşacak duyguyu bulamaz, kendinden kaçar. Kendini ararken ve bulmayı arzularken hep kendinden kaçar. Kendini bulmaya o denli müthiş bir iştiyak duyarken kendinden o denli uzaklaşır ki kendine kendini bulduracak kapının önünde bulur kendini. Kendinden kaçışı, kendine varışın yolu olur. Hep Batı’ya doğru giderken, Doğu’dan kendine varır. Bir zamanlar neden yuvarlak olduğunu çok merak ettiği varlıklardan biri olan dünyanın etrafını turlamışçasına. En dibe vurur ve oradan yükseklerin yükseğine sıçrama imkanına ulaşır.
Konuyla ilgili bir dizesi şöyledir,
“...Lûgat, bir isim ver bana halimden
Herkesin bildiği dilden bir isim
Eski esvaplarım tutun elimden
Aynalar söyleyin bana ben kimim?...”
Necip Fazıl okuduğu ve hayatlarını tanıdığı batılı mütefekkirlerin hakikate varamaması önündeki en büyük manilerden birinin kendilerine kılavuzluk edecek bir kimsenin bulunmamasını gösterir. Ona göre, bunların başında gelen Paskal filozofların bahsettiği değil, Peygamberlerin haberini getirdiği Allah’ı tanımasına rağmen son peygamberi bulamadığı için hakîkate kıl kadar yaklaşmasına rağmen vasıl olamamıştır. Üstelik, “Allah’ın yanık bir pervânesi ve O’nu bulur gibi olup bulamamanın veya büsbütün kaybetmenin, belki en ileri fakat ümitsiz cehdini temsil etmektedir.” İşte bu yönüyle de Necip Fazıl’ı tatmin etmiyorlardı. Delalet istenen akıl dalalete götürebiliyor ve ruhun dilinden anlamıyordu...
Necip Fazıl bu arayışı şu sözlerle dile getirir,
“Beş hassemin sınırını tırmalayıcı ve ilerisini araştırıcı derin bir melankoli duygusundan ibaret. Bana konaktaki çocukluğumdan kalan ilerdeki basamaklarda gittikçe kıvamlaşan bu hassasiyet, sonunda Büyük Velî’nin eşiğine yüz süreceğim ana kadar- otuzuna yaklaşıncaya dek- mücerred, müphem, formülleşmemiş ve sisteme girmemiş, hayat üstü bir hayat, ideal hayat hasretinin kulaklarıma devamlı fısıltısını akıttı... Kendimi günübirlik bahanelerin hasis kadrosunda belirtmeye çabalarken, bu fısıltıyı; seslerin, renklerin, şekillerin ve mesafelerin ötesindeki hakîkatten çakıntılar bırakıp geçen bu fısıltıyı hiç kaybetmedim. Madde içi hayatta parende üstüne parende atarken, madde ötesi hayatın ruhumda dâima ihtarcısına, gözü uyku tutmaz nöbetçisine rastlıyor ve arada bir bu nöbetçinin selâmını alıp yine beni sürükleyen çarkına takılıyor ve ona:
- Haydi beni nereye götüreceksen götür, kime teslim edeceksen et! diyordum. Otuz yaşına kadar muhâsebem budur
Hayatım başından beri muazzam bir şeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum. Birini... O, kim? Allah’ın sevgilisi: Sonsuzluk ikliminin batmayan güneşi ve ebedîlik sarayının paslanmaz tâcı. Tek dâvâ O’nu bulmakta, bulduracak olanı bulmaktaydı”
Necip Fazıl çektiği bunalımların ne “ruh doktoru” tarafından ne de bir hoca tarafından anlaşılamayacağını dile getirir ve şöyle der “Bu işin mutlaka bir hocası vardı ama nerede? Bu işin gerçek tabibi mutlaka manalar âlemindeydi ama nasıl bulmalı?”
Yıl 1934 Cuma Günü yaş, otuz... Abdülhakîm Arvâsî ile ilk konuşma ve derin izler bırakan yakıcı bir nazar. Onun durgunluğa ve dinginliğe ilk adımı: Deli dolu akan bir nehrin denizle yahut meleyen kuzunun anasının sütüne vuslatı gibi.
Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız
Ruhuma büyük temel çivisini çaktınız
Anladım işi sanat Allah’ı aramakmış
Marifet bu gerisi yalnız çelik çomakmış...
Necip Fazıl’ın, Abdülhakîm Efendi’yi ve tasavvufu tanımadan önceki şiirlerinde baskın unsur, arayış, korku, yalnızlık, boşlukta olmanın ifadesi kavramlar iken; onu tanıdıktan sonra, Allah, tasavvufî ve dinî kavramlar arayışa cevap gibi görünür. Hatta ileri yaşlarındaki şiirlerinde ve nesirlerinde tasavvufî unsurlar başta olmak üzere dînî kavramları daha fazla özümsemiş ve içselleştirmiş bir şekilde detaylarıyla ele alır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, “Deliler köyünden bir menzil” uzakta bulunan bu dâhîye, delilikle dâhîlik arasındaki o ince çizgiyi gösteren ve dâhî yönünü kullanmasına imkan sağlayan tasavvuf olmuştur. Bundan dolayı da Necip Fazıl, elinden tutarak kendisini Allah’ın ve Resulü’nün yoluna götüren ve götürürken de bu yolun tehlikelerini öğreten Abdülhakîm Arvâsî’ye, hayatının sonuna kadar tam bir teslimiyet ile sadakatini göstermiştir.