You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

General
RE: Muvahhid
30- "AMELLER NİYETE GÖREDİR " HADİSİYLE HER YANLIŞI AKLAYAMAZSIN

Bir sohbet esnasında “Nur cemaatinden” bir hoca efendinin (hoca oluşu tartışılır) "Ameller niyete göredir" hadisini kullanarak bir müslümanın avrupa’da papazlık yaptığını ve kendisinin müslüman olduğunu gizlediğini söyleyince , bende ona böyle bir durumun İslam itikadine göre olamayacağını , söylemiştim. Sonra da halk arasında bu hadisi art niyetli ya da farkında olmadan yanlış konular için kullanılmaması için bir çalışma hazırlama gereği gördüm.
Dileğim Rabb’imden bu çalışmayı ümmete faydalı kılmasıdır.

Amellerin değeri imandan sonra niyete’de bağlıdır. Yüce duygu ve amaçlar taşımayan veya kötü amaçlar için yapılan bazı âmeller kişiye fayda sağlamaz. Meselâ, ashâb-ı kirâm Medine'ye hicret ederken Mekke müşriklerinin kötülük ve baskılarından kurtulmak, Medine'de daha güzel ibadet, taat ve amellerde bulunmak, İslam'ı, oradan cihana yaymak gibi düşüncelerle dolu idiler.
İçlerinden birisi ise, nişanlı olduğu kadın hicret ettiği için, sadece onunla evlenmek niyet ve düşüncesiyle Medine'ye gelmişti. işte Hz. Peygamber, diğer muhacirlerin büyük ecir ve mükafatlara nail olduklarını bildirirken onun da istediği kadına kavuşmakla niyetine ulaştığını, ancak hicret sevabından mahrum kaldığını haber verdi. Bunun üzerine
"Ameller ancak niyetlere göredir" buyurdu. (Buhârî, Bedu'l- Vahy, 1; Muslim, İmâre, 155)

Bu vakıayı ,öncelikle ameli ve itikadi olmak üzere ayrı ayrı değerlendirerek analiz etmemiz gerekecektir.

“Ameli” konuda, bir müminin yaptığı bir fiil eğer kötü bir sonuç ile bitiyorsa ; böyle durumda o failin bu olaydaki niyeti geçerlidir. Yani olay olumsuzda gözükse buradaki niyetinden dolayı selam vardır. Müslüman kadının buradaki niyeti islami yurda hicret olduğundan hicret sevabını kazanmıştır.
Fakat nişanlısı olan erkek müşrik ise hicret etmekteki niyeti , islami yurt değil ,nişanlısı kadın için olduğundan hicret sevabını alamamıştır.

“İtikadi “açıdan olaya bakarsak bir yer için ziyarete gitmek isteyen kimse ; gideceği yer ile ilgili olan şartları , detayları , yolları , özellikleri , gerekli bilgi donanımını almadan yola çıkar ve kendi cehaletinden , hatasından dolayı oraya ulaşamazsa benim amelim niyetime göredir; ben falan niyetle çıkmıştım gitmek istediğim yere gittim diyemez.

Bu en basit bir misafirlik ziyaretinde bile geçerlidir.
Bir kimse arkadaşına ziyaret için çıkmış olsa ve yanlış arabaya binerek farklı semtlere gitse ve randevusuna ulaşamazsa ben mazeretliyim , ben geldim sayılır diyemez. Yine aynı şekilde Hacc için niyetlenip yola çıkan bir kimse , yollarını araştırmadan Arabistan uçağı yerine Ermenistan uçağına binmişse, ben Erivan’da hacı oldum diyemez, hacc Arafat’tır çünkü!

Rasulullah (s.a.v.) kendisine teklif edilen Dar’un - nedve cahilyye parlementosunun başına geçme teklifini; “ameller niyete göre” deyip ben bunların küfür puthanesine gireyim , “çaktırmadan yavaş yavaş islami tebliğ ederim , hem müslümanlara yapılan işkence ve eziyetleri önlerim” dememiştir. Ama şu anki ameller niyete göre deyip her yapılan işi bu söz ile faailyete geçiren guruh olsa idi; o devirde oraya da çekinmeden benim niyetim iyi deyip girerdi.
Rasulullah tam tersini yaptığı ve ayette de - “De ki, siz gerçekten Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.” (Al-i imran 31)

-“Kim peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, biz seni onlara bekçi olarak göndermedik.” (Nisa 80) dendiği halde.
Allah c.c. bize Rasulullah’ı örnek almamız gerektiğini, O’na uymamız gerektiğini emrediyor.
Bunun yanında yine müslüman olmadan önce muşrik iken Dar’un-nedve meclisinde bugünkü dışişleri bakanlığı mevkisinde olan Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir müslüman olunca bir daha o meclise girmemiştir.

Günümüzün sakat anlayışı ile "ben burada kalayım , müslüman olduğumu da bilmiyorlar, yavaş yavaş islam’ı çaktırmadan anlatırım ; bu kadar baskı ve zorluğa, ambargoya uğramam, hem cihad ederek kafirleri öldürmek zorunda da kalmam, tatlılıkla ,diyalog ile konuşarak ikna ederim çaktırmadan" diyebilirdi. Ama “rabbani metod “ buna izin vermemiştir. Hz. Ömer ve Hz Ebubekir ‘de izzetli bir tavrı sergilemiştir.


Gelelim sahabelerin Habeşistan kralı “Necaşi Asheme” ye olan tavırlarına :
En zayıf durumda , kendisine sığınmak zorunda oldukları halde bile onların törenine katılmayıp, önünde eğilmemiştir bile bırakın Necaşi’nin yanındaki papazlar gibi giyinip hareket etmesini.
Yineameller niyete göre deyip eğilip tazim edip bizde sizdeniz deyip oradan gönderilmenin ramak kalmasına kadar mücadele etmezler. Daha rahat, daha tehlikesiz bir durumda orada misafir edilebilirlerdi. Ki onların ölüm korkusu gibi mazeretleri de olmasına rağmen!
Hatta Hz. İsa hakkında sorulduğunda hiç yamulmadan, yalpalamadan, tereddüt geçirmeden Kur’an-ı Kerim’den Meryem suresini yüzlerine okumuştu. Ve bu İzzetli duruş sayesinde orada Allah (c.c) sayesinde kalmışlardı. Ama o sahabeler ameller niyete göredir sözünün burada geçerli olmayacağını çok iyi biliyorlardı.

Hz. Muhammed’in (s.a.v) haber verdiği bir kudsi hadisi şerifte: Tarık b. Şihab (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor :
“Bir sinek yüzünden adamın biri cennete, diğeri de cehenneme girdi “ Sahabeler :
“Bu nasıl oldu ey Allah’ın Rasulu? “ dediler.
Rasulullah (s.a.s. ) şöyle buyurdu :
“İkisi beraber bir şehre uğradılar. Bu şehir halkının oradan her geçenin mutlaka kurban takdim etmesi gereken bir putu vardı . Birine ;
“Bir kurban takdim et“ dediler. O‘da ; “Takdim edecek hiç bir şeyim yok ki “ dedi. Onlar da ; “Hiç değilse bir sinek takdim et “ dediler. O'da bir sinek takdim etti, yolunu serbest bıraktılar. Allah (c.c) o kişiyi bu amelinden dolayı cehenneme soktu .
Diğerine ; “Sen de takdim et“ dediler.
O ; “Allah’tan başka hiç bir varlığa sinek dahi takdim etmem“ dedi.
Bunun üzerine boynunu vurdular. O adam da bu amelinden dolayı cennete girdi “
(Ahmed b. Hanbel -hadisi)

Amelim kötü olsa da , niyetim iyi deyip ; Allah‘tan başkasına kurban keserek küfür hareketini yapan kişinin niyetinin onu kurtarmadığını ve cehennemlik olduğunu bildirir.”

Bu hadisi iyi analiz edersek durum daha da net anlaşılacaktır. Peygamber aleyhisselam : “Kim bir kavme benzerse ,onlardandır” buyuruyor .
(ebu Davud: No:4031, 2/441 , Ahmed ibni Hanbel : No: 5115 , 2/310)

Bir müslüman “zünnar “ takınıp da Dar’ulharb’e ticaret için girse kafir olur. Çünkü o küfür libasını (elbisesini )onu yapmaya mecbur kılacak bir zaruretsiz giymiştir.
Bunun hiçbir fayda temin etmeyeceği malumdur. “Mülteka” da şöyle varid olmuştur:
Zünnarı taktığı, Hrıstiyanlara mahsus olan elbiseyi giydiği , mecusilerin serpuşunu giydiği zaman , bunları şaka yaparak giysin , ciddi olarak giysin kafir olur. ”Zahiriyye”de deniliyor ki ; kim ki mecusi serpuşunu başına koyarsa ve kendisine söylense de kalbin doğru ve temiz olması gerekir (sen kıyafete bakma ) derse o kimse kafir olur. Çünkü o kimse şeriatın açık, seçik hükmünü iptal etmiştir.
(İmam-ı azam fıkh-ı ekber şerhi (şerh eden Allame Aliyyul Kari) ; ”Kafirlere Benzemek“ başlığı sayfa 477-478 Hisar yayınları )

Son olarak bakalım zamanımızın Nur’cularının üstadı Said Nursi ne buyurur bu hususta :
“Ve yirmisekiz sene , gavurlara benzememek için inzivayı ihtiyar eden bir islam fedaisi ve hakikat-ı Kur’aniyenin fedakar hizmetkarına maslahatsız , kanunsuz denilse ki, “Sen yahudi ve Hırıstiyan papazlarına benzeyeceksin ,onlar gibi şapka giyeceksin, bütün islam ulemasının icmaına muhalefet edeceksin ; yoksa ceza vereceğiz “ denilse, elbette öyle her şeyini hakikat- Kur’aniyeye feda eden bir adam , değil dünyevi hapis veya ceza ve işkence , belki parça parça bıçakla kesilse , cehenneme de atılsa , kat’iyen; yüz ruhu da olsa , bütün tarihçe-i hayatının şehadetiyle, feda edecek ....”
(Emirdağ Lahikası -II sh:166)

Velhasıl diyeceğimiz “ameller niyete göredir” hadisi şerifi kalkan edilerek her türlü kötülüklere bulaşılıp sığınılacak bir konu değildir. Bu hadisin geçerli olduğu , mazurlu olduğu durumları inceleme yapmadan dillere dolamamak gerekir.
Bu hadisi Murcie gibi sapık fırkaların anladığı şekilde batıl yorumlarla anlamak caiz değildir. Kötü amellere niye t bahane edilecek olursa , Allah aşkına söyleyiniz ortada kötü olan ve kötü denecek hangi ameller kalır. İmam Ebu Hanife böylesi zatlara gereken ve en güzel cevabı vermiştir ki O da :"İyi niyet kötü ameli iyi yapmaz" cevabıdır.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Muvahhid
31- F. GÜLEN, SAİD NURSİ'Yİ SUİSTİMAL EDİLİYOR
[Resim: 1623.jpg]
Not : Bu yazımızda Said Nursi'nin örnek bir şahsiyet olarak sunmak istemiyoruz. Zaman zaman doğru söylese de kitaplarında pek çok hatalar bulunmaktadır.

Bu yazımızda demek istediğimiz Fethullah Gülen cemaatının bu şahısı bile istismar ederek, nefislerine uyduklarının ispatıdır.


Tarihçe-i Hayat - İlk Hayatı - s.2131

Yaşasın Şeriat-ı Ahmedî (Aleyhissalât-u Vesselâm) 5 Mart 325 (18 Mart 1909) Dinî Ceride, no. 77

Dünya için din feda olunmaz. Gebermiş istibdadı muhafaza için, vaktiyle mesâil-i şeriat rüşvet verilirdi. Dinin meseleleri terk ve feda edilmesinden, zarardan başka ne faydası görüldü? Milletin kalb hastalığı zaaf-ı diyanettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir.Bizim cemaatımizin meşrebi, muhabbete muhabbet ve husumete husumettir. Yani, beyne'l-İslâm muhabbete imdat; ve husumet askerini bozmaktır.

***(_Said Nursi burada , islama karşı sevgi ve saygı ile gelene aynen mukabele ile karşılık vereceği , tam tersi ile yani düşmanca bir tavır ile gelene yine aynı tepki ile yani kora kor , dişe diş muamele der . Kur’an-ı kerim de Maide suresi 54 ayette ... Allah müminlere karşı karşı alçak gönüllü , kafirlere karşı onurlu ve şiddetli ....dediği gibi bir yaklaşım sergilemekte ve düşünmektedir. Said Nursi Osmanlı askeri iken ruslara esir düştüğünde Rus komutan nicola geldiğinde bütün esirler ayağa kalkarken Said Nursi hiç istifini bozmadan oturmmuştur . Bunun üzerine Nicolan'ın ustada neden kalkmadın sorusu üzerine ise cevap muhteşem olmuştu. Bir mümin kafire tazim etmez ayağa kalkmaz der. Maide suresi 51 ayette - Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.
Şimdi gelelim bu yorumlar izahında Fethullah Gülen'in tavırlarına:
İslam alemine kan kusturan ve tüm kuran ve sünnet üzere olan yerleri ve milletleri istila altına almak için toplu katliam yapanlarla yahudi ve hristiyanlarla kucak kucağa dinler arası dialog yaparak zillet durumuna düşmesi , onlarla bir araya gelerek nesh ve tahrif olmuş bir dini MEŞRU'laştırma mücadelesi onların huzuruna varıp el pençe divan durması Hz. Adem den beri hangi rasulun sünetidir ? ) ****


Lemalar , 17. Lema : 125 s.

Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Âyâ, Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akılla onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittibâ edip emniyet ediyorsunuz? Yok, yok! Sefihâne taklit edenler, ittibâ değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittibâ ettikçe, hamiyet dâvâsında yalancılık ediyorsunuz. Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı hakaik-i imaniyenin inkârındaki ittifaklarından telâşa düşen ve itikadını bozan biçare insan! Bil ki, kıymet ve ehemmiyet, kemiyette ve adet çokluğunda değil. Çünkü, insan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılâp eder. İnsan, bazı frenkler ve frenkmeşrepler gibi ihtirâsât-ı hayvâniyede terakki ettikçe, daha şiddetli bir hayvâniyet mertebesini alır. Sen görüyorsun ki, hayvânâtın kemiyet ve adet itibarıyla hadsiz bir çokluğu varken, ona nisbeten insan gayet az iken, umum envâ-ı hayvânat üstünde sultan ve halife ve hâkim olmuştur.İşte, muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler, Cenâb-ı Hakkın hayvânâtından bir nevi habislerdir ki, Fâtır-ı Hakîm onları dünyanın imâreti için halk etmiştir. Mü'min ibâdına ettiği nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyasî yapıp, âkıbetinde, müstehak oldukları Cehenneme teslim eder.

Yirmi Dokuzuncu Mektup - s.555

Halbuki, din ve şeriat-ı İslâmiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm iki cihanın sultanı, şark ve garp ve Endülüs ve Hind birer taht-ı saltanatı olduğundan, din-i İslâmın esâsâtını bizzat kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferruatını ve sair ahkâmını, hattâ en cüz'î âdâbını dahi bizzat o getiriyor, o haber veriyor, o emir veriyor. Demek, füruat-ı İslâmiye, değişmeye kabil bir libas hükmünde değil ki, onlar tebdil edilse esas din bâki kalabilsin. Belki, esas-ı dine bir cesettir, lâakal bir cilttir. Onunla imtizaç ve iltiham etmiş; kabil-i tefrik değildir. Onları tebdil etmek, doğrudan doğruya Sahib-i Şeriati inkâr ve tekzip etmek çıkar.Mezâhibin ihtilâfı ise, Sahib-i Şeriatin gösterdiği nazarî düsturların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. "Zaruriyât-ı diniye" denilen ve kabil-i tevil olmayan ve "muhkemat" denilen düsturları ise, hiçbir cihette kabil-i tebdil değildir ve medar-ı içtihad olamaz. Onları tebdil eden, başını dinden çıkarıyor, Kaidesine dahil oluyor. (4) 4 "Okun yaydan fırlaması gibi dinden çıkarlar." Buharî, Enbiyâ: 6; Menâkıb: 25; Meğâzî: 61; Fedâilü'l-Kur'ân: 36; Edeb: 95; Tevhid: 23, 57; İstitâbe: 95; Müslim, Zekât: 142-144, 147, 148, 154, 156, 159; Ebû Dâvud, Sünnet: 28; Tirmizî, Fiten: 24; Nesâî, Zekât: 79, Tahrîm: 26; İbni Mâce, Mukaddime: 12; Muvattâ', Messü'l-Kur'ân: 10; Müsned, 1:88, 3:5, 4:145, 5:42.

*****
( İslam dininin furuuatları (füruat = kökten ayrılan kısımlar .Füru’lar Esastan olmayıp geniş bilgide ortaya çıkan meseleler) , bile elbise gibi değiştirilebilir bir şey değildir ki değiştirildiği halde din baki kalabilir olsun . Onları değiştirmek direktmen Allah c.c. reddetmek ve yalanlamaktır. Dinde iman edilmesi zorunlu olanlar açık ve muhkem (-sağlam kanunlar- hükümler) kati olarak değiştirilemez ve içtihat edilemez,yeniden yenilikçi yorumlarda bulunulamaz .
Hükümleri değiştirenler boyunlarındaki islam halkasını çıkarıp fırlattıklarının , mürted olanların hükmünü alıyor. Said Nursi tesettür konusundaki hassasiyetini yaşamında da tatbik etmiş ve tesettür yüzünden 11 ay cezaevinde yatmıştır. Dönemin Ankara valisi Nevzat Tandoğan şapka emrine muhalefet etmemesi için sarığı çıkartmasını söylediğinde yine cevabı muhteşem idi . Bu sarık (sünnet) baş ile beraber çıkar .
Şimdiki takipçisi olduklarını ilan eden Abi'leri farza? aç oku kafirler kağıt versin der.
Şimdi gelelim Fethullah Gülen isimli şahısa:
Kur’an-ı Kerimde ahzab 59 ve nur 31ayetleri ile Allah cc. Farzı , islam alemin ittifakı ve fırkai naciye (ehli sunnet ) ve sapık fırkaların dahi ittifak etikleri bu muhkemat karşısında FURUATTIR demek , buna mukabil Nur'cu kızların baş açarak okula devam etmelerine sebeb olacak yenilik yaparak ve hicretin 17 yılında örtü ayeti gelmiştir önemli olan iman dır ; diyerek önemini bozmaya çalışacak cahilane bir üslub ile kendini savunmaya çalışan bu zat acaba sonradan gelen Cuma namazı , içki , faiz , zina vs ayetleri hakkında da müctehitlik sanatını konuşturmak isteyecek midir acaba laik demokratik beşeri küfr sisteminin istemi doğrultusunda ?
Acaba Said Nursi'nin bu yazısı okuyup küfür tehdidi hakkında nasıl bir yorum yapacaktır ?
Maide 3 ,...Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm'ı beğendim... )

*******

On Dördüncü Şua - s.1040

İddianamede benim hakkımda dört esas var. Birinci esas: Güya bende tefahur ve hodfuruşluk var ve kendimi müceddit biliyorum. Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim. Hem mehdîlik isnadını hiç kabul etmediğime bütün kardeşlerim şehadet ederler. Hattâ Denizli'deki ehl-i vukuf "Eğer Said mehdîliğini ortaya atsa bütün şakirtleri kabul edecek" dediklerine mukabil, Said, itiraznamesinde demiş ki: "Ben Seyyid değilim. Mehdi Seyyid olacak" diye onları reddetmiş.

*****( Said Nursi yine burada sakin bir uslub ile mutevazi olarak kendisi ile iftihar etmediğini , kendini beğenmediğini bununla birlikte kendini müceddit olarak görmediğini büyük bir tepki ile reddediyor .Buna rağmen günümüzün bağlıları zorla müceddit ilan ediyorlar ve gözlerinin içine bakarak iftira atmaktadırlar. Hatta Said Nursi'yi şakirtleri dolduruşuna getirebilselermiş mehdiliğini ilan edecekmiş buna rağmen büyük bir azimle bunların bu komplosunu reddetmiş ve mehdinin özelliklerine ve mehdi konulu hadisi şeriflere rağmen zorlamışlar. Said Nursi , mehdi peygamberin soyundan olacaktır diyerek onları red edebilmiştir.)******

Emirdağ Lâhikası (2) - Mektup No: 26 - s.1820

Nihaî Vesika

Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarasında, "Türklerin istiklâlini niçin tanıdınız?" diye yükselen itirazlara, Lord Gürzon'un verdiği cevap: "İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz. Yani Mustafa Kemal ve İsmet'in verdikleri karar, Türk milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır." Artık bunun üzerine herşey ap açık anlaşılıyor, değil mi?

Gizli anlaşmanın entrikası Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun'î istiklâl işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile, Yahudiliktir. Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum'dur.

Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika'da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle Kur'ân'ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müthiş plânının zeminini Amerika'da hazırladıktan sonra İngiltere'ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur: "Siz Türkiye'nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum." Aynı Hayim Naum Türk murahhaslar heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet'i kendine dost bulmuş. Onun için üçü birleşmiş. Ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mâni kalmamıştır. Hayim Naum o sırada Ankara'ya kadar da uzanarak plânın muvaffakiyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs nezdinde-yani Mustafa Kemal yanında-emin bulunduğu tesirinin derecesini ölçmek istemiştir. Öyle ki, bu tesir, mahut mevzuda Hayim Naum'dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına tesadüf etmekle muradına ermiş ve artık Türkü içinden vurmanın plânını gerçekleştirmek için her unsur tamamlanmıştır. İşte bu ehemmiyetli vesika, tam tamına Risale-i Nur tercümanının kırk küsur sene evvel hadis-i şerifin ihbarına dair beyan ettiği hadiseyi tasdik ettiği gibi; ve Şeriat-ı Ahmediyeye ihanet eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahudi olduğu, Yahudi olan Lord Gürzon ile Hayim Naum o ihbarın hakikatını gösterdiklerini ve yirmi beş seneden beri Nurcuların imhasına keyfî kanunlarla dehşetli zulümlerin hikmetini tam gösteriyor.

On Dördüncü Şua - s.1038

Ankara Ağırceza ve Denizli ve Eskişehir mahkemelerini itham etmek hükmünde olmasından, cevabını onlara bırakıyorum. Ve ondan başka da iki üç mesele var. Birisi: İki sene Denizli ve Ankara Ağırceza Mahkemelerinde inceden inceye tetkikden sonra bize beraat verip o kitabı bize iade ettikleri halde, o Beşinci Şuanın bir iki meselesini, ölmüş gitmiş bir kumandana tatbik edip bize suç gösteriyor. Biz dahi deriz: Ölmüş gitmiş, hükümetten alâkası kesilmiş bir şahıs aleyhinde tatbik edilebilen küllî bir haklı tenkidi hiçbir kanun suç saymaz.Hem küllî bir tevil mânâsından makam-ı iddia cerbezesiyle o kumandana bir hisse çıkarıp ona tatbik etmiş. Böyle yüzde bir adam ancak fehmeden bir mânâ mahrem ve gizli bir risalede bulunmasını hiçbir kanun suç sayamaz. Hem o risale harika bir tarzda müteşabih hadislerin tevillerini beyan etmiş. O beyan otuz kırk sene evvel olduğu ve üç mahkemeye ve mahkemenize ve Ankara'nın altı makamatına üç sene zarfında iki defa takdim edilip tenkit görmeyen müdafaa ve itiraznamemde kat'î cevap verildiği halde, o hadîsin hakikatini beyan sadedinde bir kusurlu şahsa mutabık çıkmasını hiçbir kanun suç sayamaz.Hem o şahsı tenkit, o içinde bulunduğu ve kusurlara sebep olduğu bir inkılâbın hasenatı yalnız onun değil, belki ordunun ve hükûmetindir.

Onun da yalnız bir hissesi var. Onun kusurları için onu tenkit etmek elbette bir suç olmadığı gibi, inkılâba hücum ediyor denilemez. Hem bu kahraman milletin ebedî bir medar-ı şerefi ve Kur'ân ve cihad hizmetinde dünyada pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve kılıçlarının pek büyük ve antika bir yâdigârı olan Ayasofya Camiini puthaneye ve Meşîhat Dairesini kızların lisesine çeviren bir adamı sevmemek bir suç olması imkânı var mı?

******
(Burada ise Said Nursi kendisini islam dini için ömrünün 30 küsur yılını zindanlarda süründüren Ayasofya camini puthaneye çevirdiğini din işleri bölümünde açık kızların okuluna çevirdiği için sevmemekte ne kadar haklı olduğunu bunun kanunen suç sayılamayacağını bildiriyor ve mahkemelerde sürünmesini eleştiriyor ; ya şimdi ben o Said Nursi'ciyim diyen ve islam adına konusan görevli görevsiz her kes bunları yapan kişiye medhi senalar düzer ve ona dualar etmesi ile ne kadar samimi olduğuna acaba kendileri inanıyorlar mıdır ?)

******

[Yirmi Dokuzuncu Mektuptan] İman ve Küfür Muvazeneleri - s.2244

Beşinci Risale Olan Beşinci Kısım43

Bir zaman Eskişehir hapishanesinin penceresinde oturmuştum. Karşısında bulunan Lise mektebinin büyük kızları onun avlusunda gülerek raks ederken, onları, o dünya cennetinde cehennem hûrileri hükmünde gördüm. Fakat, birden elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Onların gülmeleri, elîm ağlamaları sûretini aldı. Ondan bu gelen hakikat inkişaf etti. Yani, elli sene sonraki hallerini mânevî ve hayalî bir sinema ile gördüm ki: O gülen altmış kızdan ellisi kabirde azap çekiyorlar, toprak olmuşlar. Ve on tanesi, yetmiş yaşında çirkinleşmiş, herkesin nazar-ı nefretini celbediyorlar. Ben de onlara ağladım. Fitne-i âhirzamanın mahiyeti bana göründü ki, o fitnenin en dehşetlisi ve cazibedarı, kadınların yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyarı selbedip, pervane gibi sefahet ateşine atıyor. Ve bir dakika hayat-ı dünyeviyeyi, senelerle hayat-ı bâkiyeye tercih ettiriyor.Ben birgün sokağa bakarken, o fitnenin tesirli bir nümûnesini hissettim. Gençlere çok acıdım. Dedim: "Bu biçareler kendilerini, bu mıknatıs gibi cezbedici fitnenin ateşinden kurtaramazlar" diye düşünürken; birden, o fitneyi ateşlendiren ve tâlim eden irtidatkâr bir şahs-ı mânevî önümde tecessüm etti. Ben de ona ve ondan ders alan mülhidlere dedim:Ey Cehennem hûrileri ile zevklenmek yolunda dinini feda eden ve sefihâne dalâleti severek irtikâb eden ve hevesat-ı nefsiye lezzeti yolunda dinsizliği ve ilhadı kabul eden ve hayatı perestiş edip ölümden şiddetli korkan ve kabri hatırına getirmek istemeyen ve irtidada yüz tutan bedbaht! Kat'iyen bil ki: Dinsizlik cihetiyle senin bu koca dünyan; bu saatten evvel ve bu dakikadan sonra, bilumum senin bu kâinatın ve mâzi ve müstakbelin ve geçmiş nev'in ve cinsin ve gelecek mahlûklar ve nesiller ve gitmiş dünyalar ve milletler ve gelen insanlar ve tâifeler tamamen ölüdürler. İşte, insaniyet ve akıl cihetiyle alâkadar olduğun bütün o seyyar dünyalar ve seyyal kâinatlar, mütemadiyen senin dalâletin sûretiyle, senin başına dünya dolusu dehşetli ve hadsiz ölümlerin şiddetli elemlerini yağdırıyor. Senin şuurun varsa, kalbini yakıyor. Ruhun varsa, yandırıyor. Aklın sönmemiş ise, gamlar içinde boğuyor. Eğer bir saatçık sarhoşça sefahetin ve pis lezzetin bu nihayetsiz gamlara, hüzünlere, elemlere mukabil gelebilirse o sefahette kal. Yoksa aklını başına al! O mânevî Cehennemden kurtulmak ve imanın bu dünyada dahi temin ettiği bir mânevî Cennete girmek ve saadet-i hayatiyeyi tatmak için Kur'ân'ın dersini dinle. Cüz'i, fâni bir dakika lezzeti; küllî, bâki, dâimî, imanî* lezzetler ile mübadele et...

*****
( Said Nursi Eskişehir cezaevinde çile çekerken gördüğü lisede okuyan akil baliğ olmuş ve islami emirlere ve tekliflere muhatap olmuş , Allah c.c. bütün emirlerine rağmen Kur’an-ı kerimi dinlemeyip , aksine kurana muhalif davranarak o kızların cehennemlik huriler olmasına sebeb olanları tenkid ve aşağılıyor. O manevi cehennemden kurtulmak ve imanını bu dünyada kurtarmak isteyenlerin manevi cennete bu dünyada girebilmek için Kur’an-ı Kerim'e bütün hükümleri ile beraber iman ve tatbik etmele elde edilebileceğini ; aksi takdirde cehennem ile korkutur. Dünya menfaatleri için dini emirleri terk edilemeyeceğini akıl sahibi insaf ehline anlatmaktadır .
Gelelim Nurculuğun kaymağını yiyen omurgasız Fethullah Gülen’e : İmanını kurtarmak (kurtulduğunu sanmak) risaleyi kabul edip nurcu olmakla , sadece furuatı terk etmenin ( tesettür hükümlerinin ) önemi olmadığını ictihad eder. Acaba günümüzün üstadcıları bu elimden ve bu yazıdan bihabermidirler . diyerek konuyu bitirelim.
- günümüzün (amerikan kafirine sğınarak darulislam ! vatanlarına gelemeyip tağutun-küfrün önderlerine sığınanlarına ) bu devrin modern esirlerine ithaf olunur.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Muvahhid
32- VAHDET NEDİR ? NASIL GERÇEKLEŞİR ?
”Ey inananlar! Allah'tan sakınılması gerektiği gibi sakının, sizler ancak Müslüman olarak can verin, toptan Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın.” (Al-i İmran / 102-103)

Vahdet : Kelime anlamı: Beraber olmak, birlikte bulunmak, birlikte hareket etmek, birlikte düşünmek velhâsıl bilgide, düşüncede ve tavırda beraberliği ihtiva etmektir. Arapça’daki tefrikanın/ayrılığın tam tersi manadadır.

Tefrika (ayrılık) doğrularda hilafa düşmek, açık gerçekler üzerinde bilerek ya da bilmeyerek ihtilaf çıkarmak ve sahiplenilen yanlışı doğru sanarak onunla avunmak manasındadır. Ki beraber olmanın tersi olarak tanımlanmaktadır.

Istılahtaki anlamı: İslami davayı yüceltme konusunda el ve güç birliği yapmaktır. Bir çatı altında çalışmaktır.
VAHDET kavramından her şeyden önce Müslümanların fikirsel birliği/vahdeti anlaşılmalı. Gurupsal vahdet bunun peşinden gelir. Vahdet konusu gurupsal vahdetle sınırlandırılmamalı. Bu yüzden biz önce fikir sonra cemaat diyoruz. Cemaatlerin ayrılığı da yine önce fikirde ayrılığa düşmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu ayrılık temel din anlayışı ve bu dinin öngördüğü siyasi metod konusunda olmaktadır.

Asıl sorun dinde ayrılığa düşmek, din anlayışında ayrılık olgusudur. Sorunu doğru teşhis edersek çözüm de ona göre doğru tesbit edilebilir.

Gurupsal vahdetten de şunları anlamalıyız:

İki gurubun vahdeti; Bir kişinin bir guruba girmesi, vahdet/birleşmesi; Daha önce bağımsız olan birkaç kişinin yeni bir gurub/cemaat oluşturması da vahdet kapsamına girer. Yani vahdet denince sadece mevcut büyük cemaatlerin birleşmesi olarak bakılmamalı.

Birleşmenin faydaları ve üstünlükleri:

Her birlik, her türlü tefrikadan birçok üstünlüğe sahiptir. Bâtıl üzerinde birleşme bile birleşenler ve üzerinde birleşilen şey açısından başarıya Bu bölüm uygun görülmemiştir ürücüdür.

Küçük, büyük her başarı bâtıl ya da hak üzerinde olsun mutlaka birleşmenin ürünüdür demek sünnetullah'ın izahı sadedinde anlaşılmalıdır.

Birleşmek Nasıl ve Ne Üzerinde olacaktır: 3 bölüm ( A, B, C )

A. Birleşmenin şartları: 4 bölüm

1. Niyet birlikteliği / samimiyet:

Aynı fikir/din anlayışı olsa dahi niyet birlikteliği vahdetin en temel şartıdır. Birisi reklam yapmak istiyorsa, diğeri hava atmak istiyorsa, öteki benlik davası güdüyor veya liderlik sevdasına düştüyse birliktelik olmaz. Vahdet kisvesi altında kendi taraflarına yontmaya çalışanlar olabilir.

2. Fikir birlikteliği:

Fikirde birlik sağlanmadan işte birlik sağlamak, işbirliği yapmak mümkün değildir. Hangi işte birlik yapılacak: İslam davasını yürütme ve hakim kılma işinde. Bu iş ise organize olmayı, yetki, sorumluluk ve görev dağılımını, ciddiyeti ve disiplini gerekli kılar. Dolayısıyla önce düşünce hareketi olmalı. Çünkü birliktelik bir davranıştır, ameldir. Her davranışın temelinde bir düşünce vardır. Dolayısıyla önce harekete geçelim, birlikte işler yapalım, bu eylemlilik hali bizi süreç içinde birleştirir demek yanlıştır. Fikri birliktelik sağlanmadan birlikte yapılacak işler akamete uğrayınca bu o kişiler arasında güvenin kaybolmasına yol açar. İhtilaf ortaya çıkar, ayrılık başlar. Ondan sonra böyle bir deneyim yaşayanları yeniden birleştirmek daha güçleşir.

Halk arasında filancılar falancılar neden birleşmiyorlar şeklinde bir şaşkınlık sürekli ifade edilir. Allah bir, Peygamber bir, Kitap bir, o halde neden ayrılar bunlar. Vahdet bu kadar basit bir olay değil. Zira Allah bir, fakat Allah anlayışı bir değil, birden fazla. Peygamber bir, fakat Peygamber anlayışı bir değil, birden fazla. Kuran bir, fakat Kuran anlayışı bir değil, birden fazla. Bu açıdan bakıldığın bu halin çok doğal bir hal olduğunu görüyoruz.

Temel konular ayrıntı konular ayrımını doğru yapmak gerekmektedir ve detaylara takılmamak lazım.

Temel konular:

1. Tevhid

2. Kuran

3. Sünnet hadis

4. İtikatta Usul

5. Siyasi Metod

3. Güvenin tesisi:

İnsanların kaygıları haklı olarak vardır. Bu yüzden güven çok önemli bir şarttır. Kimse aldatılmak veya yarı yolda bırakılmak istemez. Bu yüzden birlikte yola çıkacağı insanlara güven duymak ister.

Güven duygusu ise kişinin geçmişiyle birlikte tanınması sayesinde oluşur veya oluşmaz.

Geçmişte yaptığı davranışları gizleyen insanlar güven telkin edemezler.

Bu güvenin oluşmasında da temel faktör kurumların hem topluma hem de temas halinde bulundukları diğer kurumlara karşı “Açık” olmalarıdır. Açık olunması gereken noktaları üst başlıklar halinde şöyle belirtmek mümkündür:

1. Genel İslami anlayışları buna bağlı olarak ;

2. Kuran ve sünnet anlayışları

3. İslami hareket Fıkhı veya Metodu

4. Topluma ve sisteme bakış açıları

4. Ciddiyet ve disiplin:

Birleşmek

1. her şeyden önce ciddî olmayı gerektirir.

2. Disiplinli olmayı gerektirir.

3. Bir bilgi disiplinini, ciddî olarak kavramayı gerektirir.

Ciddî olmayı gerektirir derken kasdımız :

1. gerçekten, içtenlikle birleşmeyi istemek

2. ve istenilen şeyin gereğine uygun hareket etmeyi gerektirir demek istiyoruz. Namaz misali (gerekleri, şartları vs. vardır). Birleşmek de Rabbimizin emridir. Kardeşlik de hakeza. Bunun gerekleri nelerdir ? Bu gerekleri yerine getirmek samimiyetin göstergesi olacaktır.

Ayrılıkların sebepleri:

1. Fikri

2. Nefsi: Ayrılık için Nefis de bir faktördür fakat asıl etken fikir ayrılığıdır. Bazen nefis fikrin önüne geçebilir. Bu durumda aynı fikirde olunsa bile nefisler konuştuğundan yine birliktelik sağlanmayabilir.

3. Yanlış anlama

Fikri ayrılıkların sebepleri:

Ölçü farklılığı : İnsanların farklı hakikatlere ulaşmaları farklı ölçüler kullanmalarından kaynaklanmaktadır. Mesela hava basıncını ölçmek istiyorsanız herhalde metreyi kullanmazsınız.BU sebeple önce doğru ölçüyü bulmak gerekiyor. Tebliğ faaliyetlerinde de önce o kişilerle ölçülerde anlaşmak gerekmektedir. Onlara sizin kullandığınız (doğru) ölçüleri kabul ettirebilirseniz, o kişiler de bu ölçülerle aynı sonuçlara varacaklardır. Gelenekçi bir insanın ölçüsü alim olarak kabul ettiği herhangi bir kişinin kitabıdır. O bu kitabı ölçü bildiği müddetçe sizin söylediklerinizi kabullenemez. Çünkü sizin söyledikleriniz o kitapta yazılanlarla çelişiyor. Dikkat edilirse o şahıs bile bir fikri değerlendirirken çelişkisizlik özelliğini arıyor. Ama yanlış ölçüyle karşılaştırma yaptığından yanılıyor. Siz Kur’an’ın yegane ölçü olduğunu, o alimin fikirlerini de Kur’an’la ölçmek gerektiğini kabul ettirebilirseniz ikna etmenin önü açılmış demektir.

B. Neyin üzerinde birleşmek:

Önce neyin üzerinde birleşeceğimizi belirlemeliyiz. Kuranda ‘takvada ve hayırda yardımlaşın’ buyuruyor. Dolayısıyla yanlış temeller üzerinde birlik çağrıları yapmak İslami bir amel değildir. Temel ve o temel üzerinde bina edilecek ameller meşru olacaksa söz konusu çatı altında birleşmek gerekir

En büyük fikri sorun dinde kaynak sorunudur. Bu da hem kaynağı doğru tesbit hem de o kaynağa doğru yaklaşımı içeren bir mahiyet arz ediyor.

Din anlayışı bunlardan kaynaklanır. Fikri birliktelik derken din anlayışında birleşmeyi anlıyoruz evvela. İki tür din anlayışı vardır. Kuran merkezli din anlayışı, kişi merkezli din anlayışı. Din anlayışlarının merkezine kişileri/alimleri/üstadları/liderleri alanlar hiçbir surette birleşemezler. Arkasından gidilen kişiler arasında farklılıklar, zıtlıklar bulunduğundan bunlara dayanan cemaat ve kişiler arasında da tefrika hali devam edecektir.

Ancak Kuran merkezli bir din anlayışına sahip olanların birleşme şansı vardır. Çünkü Kuran’ın içinde bir çelişki yoktur. Kuran’ın her bir ayeti zincirin halkaları gibi birbirini tutar. Dolayısıyla Kuran’dan bir bütün olarak beslenmeyi başaranlar vahdete erişebilirler.

Hadis merkezli bir din anlayışında da birleşmek mümkün değildir. Zira hadisler arasında da çelişkiler olabildiği gibi, hangisinin sahih hangisinin mevzu olduğu konusunda da ihtilaflar mevcuttur. Hadislerin motamot peygamber sözü olmadığını hatırlatalım burada. Hadisler Peygamberin söylediği söylenen sözlerdir. Hadisler arasıda çelişki var derken, bu rivayetleri aktaranların aktarımlarındaki çelişkilerden bahsetmekteyiz. Yoksa Peygamberin sözlerinde de çelişki olamaz tabiki.

Kuran ile Peygamberin sünnetini karşı karşıya getirmemek lazım. Kuran-Sünnet ilişkisinde Kuran’ın belirleyiciliği kabul edilmeli. Zira Allah-Peygamber ilişkisinde de Allah belirleyicidir, Muhammed (a.) O’nun kulu ve elçisidir, ortağı değildir.

Peygamberimiz Kuran’ı düşünce ve davranışlarının düsturu(esas temeli) kabul etmiştir. Diğer bir deyimle Kuran sünnet edinilsin diye gönderilmiş bir kitaptır. Yani sünnetin temel kaynağı Kuran’dır. Bu yüzden Sünneti bilmek ve ona ittiba etmek Kuran’ı bilmek ve yaşamaktan geçer. Kuran’a göre düşünmekten geçer. Sünnet Kuran’ın iki kapağı arasından ibarettir demek istemiyorum. Zira hükmü Kuran’da olup da biçimi Peygamberce belirlenen hükümler vardır. Zanni rivayetleri merkeze koyarak Allah’ın kelamını belirlenen, kayıt altına alınan, pasif bir konuma düşürmek kadar büyük bir yanılgı olamaz.

Hemen herkesin söyleyip kabullendiği Kitab ve Sünnet üzerinde birleşmek teorik olarak reddi mümkün olmayan bir gerçektir. Lâkin nedir bu Kitab ve nedir o Sünnet ki onu esas aldığını söyleyenlerin herbiri bir fırka halindedir.

Bu takdirde Kitab'ın neye delâlet ettiği ve Sünnet-i Rasûlullah (s.)'ın (Allah'ın Kitabını nasıl anlayıp uyguladığı) ne olduğu konusunda bilgi, düşünce ve eylem beraberliği bulunmuyor demektir. Yani insanların Kuran ve Sünnet anlayışları farklıdır.

Fikri konularda vahdeti temin edebilmek için yapılması gereken en önemli ilmi faaliyetlerden bir tanesi usul dersleri olmalıdır. Biz her ihtilafı çözemeyiz, çözmek zorunda da değiliz. Hangilerinin çözülmesi şart olduğunu yine Kuran’dan ve işin tabiatından öğrenebiliriz. İslam’ın temel alanlarıyla ilgili usuli bilgilere ihtiyacımız vardır. Usul çalışmalarıyla İslami düşünme metodunu öğrenmiş oluruz.

Sonuç olarak:

Fikri birliktelik temel mevzularda sağlanırsa vahdete giden yolun büyük bölümünü katetmiş oluruz. Bu yüzden vahdet isteyen ilimde derinleşmek zorundadır. Başka çıkar yolu yok. Yüzeyselliklerle biryere varılmaz. Tecrübe bunun en açık kanıtıdır.

C. Fikri birliktelik için temel konulara dair öneriler:

Tevhid:

Allah hayatın her alanında mutlak otorite olarak kabul edilmeli, gaybi yardımlar hususunda sadece sadece kendisine sığınılmalı, yalnızca kendisinden medet ve şefaat umulmalı, O’na bu hususlarda hiçbir varlık ortak koşulmamalı. Allah ile kul arasında aracı ilahlar kabul edilmemeli.

İtikatta Usul:

İtikatta tek kaynak Kuran kabul edilmeli, zira inanç esasları zanna mütehammil değildir. Hadisler zann içerdiğinden itikatta delil kabul edilmemeli.

Kuran'ın rehberliğinde düşünmek:

Tevhidi düşünmek ayrı, Kurani düşünmek daha geniş kapsamlı. Kurani düşünmek ayrı bir vukufiyet ister. Örnek olarak tevhidi düşünen iki ana ekol vardır: Ehli Hadis ve Ehli Rey. Ehli Rey büyük ölçüde Kurani düşünebilmiştir. Önüne gelen her bilgiyi Kuran’la kritik edebilmiştir. Aynı şeyi hadis ehli için söylemek mümkün değildir. Zira onların kitaplarında hadis adı altında kaydettikleri o kadar rivayet vardır ki, bunların Kuran’la bağdaşması asla mümkün değildir. Peki nasıl oldu da bunları sahih gördüler ?

Kuran’a bölük pörçük yaklaşanlar kendileri de bölük pörçük yaklaşıyorlar.

Vahiy gayr-i metluv sorunu netliğe kavuşturulmalı, Peygamberimize Kur’an dışında bir vahiy indirilmediği kabul edilmelidir.

Peygamberin örnekliğini esas almak:

Sahih Sünnetin bağlayıcılığı kabul edilmeli, Hadis Külliyatının, metin tenkidi yöntemi ile yeniden kritiği yapılmalı ve mütevatir olarak kabul edilenler de dahil olmak üzere, Kur’an’a aykırılığı tespit edilen her hadis, reddedilmelidir.

Bu bağlamda Peygamberi Bütün Olarak Kabul Etmek:

Namazı Peygamberden öğrenmekliğimiz gerekir de neden siyası tavırlarımızı Rasûlullah'tan öğrenmemiz gerekmez! Aile fertleriyle hukukumuzu Kur'an ve Rasulullah'ın Sünnetinden öğrenmemiz gerekir de neden mevcut otorite ile ilişkilerimizi belirlemeyi O'ndan öğrenmemiz gerekmez?

Zira Rasûlullah bize yalnız namazı ve orucu öğretmek için gönderilmiş bir Peygamber değildir. O, hayatı bütünüyle nasıl İslamca yaşayabileceğimizi öğretmek üzere gönderilmiş bir Peygamberdir ve getirdiği din (İslâm) tamamlanmış bir dindir.

İslâm Kur'an'la ve Muhammed (s.)'ın uygulamasını gösterdiği biçimiyle kavranılmaya çalışılmalıdır Rabbani metodu benimsemek:

Gaye vasıtayı meşru kılmaz ilkesi/prensibi esastır.

Mümin amaca ulaşmak için çalışırken, her türlü aracı kullanamaz, ancak izin verilen sınırlar (Hududullah) çerçevesinde amel edebilir. Mümin, amaca Bu bölüm uygun görülmemiştir üren her yolu mübah görmez. Amaç gibi aracın da meşru olması gereklidir. Aracın meşruiyeti ise, yine dinin ilkelerinden çıkarılır.

Diğer tüm meşrulaştırma ameliyeleri arasında, kavramlar konusunun özel bir yeri olduğu ise açıktır. Kavramların içini boşaltarak, amaç yönünde kullanma çabası, itikadın bozulmasına yol açacağı için, en çok da bu konuda hassasiyet gösterilmelidir. Bu bağlamda demokrasi, insan hakları, özgürlük vb. Batı menşeli ideolojik kavramlara müslümanlar sahip çıkmamalı.

Metod tartışmasında, eylem stratejisi ile ‘güç’ kavramı arasındaki ilişkinin doğru kurulması da çok önemlidir. Güç, hareketin başvuracağı araçların/tekniklerin belirlenmesinde temel faktördür. Mekke ve Medine dönemlerindeki cihad biçimlerinin farklılaşmasının nedeni güç faktörüdür. Şu halde siyasal erke sahip olmayan yapıların başvuracağı araçlarla, bu erke sahip olanların başvuracağı araçların farklı olması doğaldır.

Müslümanlar olarak önce bu anlayış ve kavrayışta birleşmemiz, daha ileri düzeydeki birleşmelerin temelini oluşturacaktır. Prensiplerde birleşerek, bu prensiplere bağlı füru’da birleşilebilir, Başka türlüsü mümkün değildir.

Sonuç:

1. Anlamak anlaşmanın ön şartıdır

2. Önce fikir sonra cemaat. Fikirde netleşmeden cemaat seçimi yapmak yanlıştır. Müslümanlar önce dinlerini iyi öğrenmeliler ondan sonra cemaat seçmeliler veya oluşturmalılar.

3. Fikri birliktelik iş birliğinin temel şartıdır.

4. Güvenin tesisi vazgeçilmez bir faktördür.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.