Bunlar ne yazık ki oturma odası veya gece yarısı mücahitleridir. Geceleri oturup, gündüzlerden dert yanarlar. Gündüzlerde İslam’ı yaşamak ve yansıtmak çaresiz bir derttir bunlar için. Çünkü vakitleri yoktur. Çünkü işçi olanların devamlı çalışması, işveren olanların devamlı çalıştırması gereklidir. Tatil günlerinde ise koca bir haftanın yorgunluğunu çıkartabilmek haklarını kullanırlar. Velhasıl içinde bulundukları şartlarda zordur İslam’ı yaşamaları ve yansıtmaları!.
Sonra bir kartpostalla karşılaşırlar. Kartpostalın üzerindeki “Müslümanca yaşamanın mümkün olmadığı bir yerde, müslümanca ölmenin elbetteki bir yolu vardır.” ifadesini tebessüm ederek okurlar.
Hoşlanmışlardır, hoşlarına gitmiştir bu ifade. Sanki kendi durumlalarını ifade ediyordur.
Ve alırlar bu kartları ve duvarlara asarlar ve gönderirler diğer kardeşlerine ve onların da sevinmelerini isterler. Çünkü sevinmişlerdir kendileri, çünkü kartpostalda müslümanca yaşamanın mümkün olmadığı yerden bahsedilmektedir ve bu yer, müslümanca yaşa(ya)mayan bu kimselerin bulundukları yerdir.
Müslümanca yaşa(ya)mama nedenleri gün gibi ortadadır artık!. Çünkü bulundukları yer, müslümanca yaşamanın mümkün olmadığı bir yerdir!..
Anlıyamıyorum, anlayamıyorum bütün bunları!..
Müslümanın müslümanca yaşamasının mümkün olmadığı bir yer var mıdır?
Müslümanlık sadece dar’ul İslam’da yaşanabilecek bir kimlik midir? Müslüman, her şartta ve her zeminde müslüman olmakla yükümlü değil midir?
Kim?
Hangi tağut?
Hangi firavun, müslümanı müslümanca yaşamaktan engelleyebilir?
Müslümanlık, bulunduğumuz şartlarda yapmakla mükellef olduğumuz Rabbani hükümlere teslim olmak ve bu hükümleri yaşamak değil midir?
Bizi bundan kim engelliyebilir?
Hapsedilen ve hapishane şartlarındaki İslami yükümlülüğünü yerine getiren kardeşimiz, müslümanca kimlikten ve yaşantısından uzaklaşmış mıdır?
Ayaklarından tavana asılı bulunduğu halde gözleriyle namaz kılan kardeşimiz, gözlerimizi ve gönüllerimizi aydınlatan bir güneş değil midir?”