İslam insanı Rabb’ine döndürmek varlık ve hayal konusunda olduğu gibi değer ölçüleri ile kriterler alanında bu ortaksız otoriteyi yegane egemenlik mercii edinmek aynı zamanda bu otoritenin tasarrufu ile dünyaya gelinip yine O’na dönüleceği gerçeğine dayanarak insanlar arası ilişki ve münasebetlerde de bu otoriteyi tek dayanak olarak benimsetmek için gelmiştir.. İslam insanlar arasında onları Allah’a bağlayan tek bir ilişki ve bağlantı gerekçesi bulunduğunu bu bağ kalmayınca insanlar arasında sevgi ve yakınlık kalmayacağını belirtmek için gelmiştir. Ulu Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Allah’a ve ahret gününe inanan bir cemaatin babaları çocukları kardeşleri ve aşiretlerinin mensubu bile olsa Allah’ı ve O’nun Resulünü düşman tutanlarla dostluk kurduğunu göremezsiniz.” (Mücadele 22)
Ortada bir tek Allah hizbi vardır birden fazla olması söz konusu bile değildir. Diğer hiziplerin tümü şeytan ve zorbaların (tağutların) hizipleridir. Ulu Allah (c.c.) buyuruyor:
“Müminler Allah yolunda kafirler de zorba (tağut) uğrunda savaşırlar. Şeytanın yardakçıları ile savaşınız. Hiç şüphesiz şeytanın tuzağıhilesi zayıftır.” (Nisa 76)
Allah’a ulaştıran yol tektir diğer yolların hiç biri O’na ulaştırmaz. Ulu Allah (c.c.) buyuruyor:
“Bu benim dosdoğru yolumdur ona uyunuz. Başka değişik yollara koyulmayınız. Çünkü onlar sizi Allah’ın yolundan ayırır.” (En’am 153) (Nisa 76)
Ortada bir tek ilahi nizam vardır O da İslam düzenidir. Diğer bütün sosyal düzenler cahiliye düzenleridir. Ulu Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Yoksa cahiliye egemenliği mi istiyorsunuz? Oysa ki iyi düşünenlere göre Allah’ın egemenliğinden daha iyi kimin egemenliği olabilir?!” (Maide 50)
Bunun gibi ortada bir tek şeriat vardır o da Allah’ın şeriatıdır. Diğerleri bir takım keyfi arzulardır. Ulu Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Biz sana her hususa cevap veren bir şeriat gösterdik ona uy. Bilinmeyenlerin keyfi arzularına uyma.” (Casiye 18)
Ortada bir tek hak vardır birden çok olması mümkün değildir. Onun dışında kalan her yol sapıklıktır. Ulu Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Haktan sonra dalaletten başka ne var ki? Niçin sapıyorsunuz?” (Yunus 32)
Bunlar böyle olduğu gibi ortada bir tek İslam yurdu vardır. Müslüman devletinin kurulmuş bulunduğu Allah’ın şeriatının içinde yürürlükte tuttuğu O’nun koyduğu ceza sisteminin uygulandığı ve içinde Müslümanların birbirilerini yakın saydığı bir İslam yurdu. Diğer yerlerDar’ül-Harp’(savaş alanı)dır. Müslüman’ın buralarla ilşkisi ya savaş veya ateş-kes sözleşmesine dayanan barıştır. Fakat oralar kesinlikle İslam yurdu değildir oraların halkı ile Müslümanlar arasında da bir yakınlık söz konusu değildir. Ulu Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“İman ettikten sonra hicret edip malları ile canları ile Allah yolunda cihad edenler ve bu mücahidleri barındırıp destekleyenler bu kimseler birbirilerinin yakınları dostlarıdırlar. İman ettikten sonra hicret etmeyenlerle sizin aranızda hicret edinceye kadar hiçbir yakınlık ve dostluk bağı yoktur. Eğer böyle kimseler aranızda barış antlaşması bulunmayan bir kavme karşı sizden yardım isterse onlara yardım etmeniz gerekir. Hiç şüphesiz Allah işlediklerinizi görür. Kafirler birbirilerinin dostlarıdırlar. Eğer siz birbirinizi desteklemezseniz yeryüzünde fitne ve büyük bir kargaşalık baş gösterir.
İman edip hicret ederek Allah yolunda cihad edenler gerçekten mü’min olanlar bunlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır. Daha sonra iman edip hicret ederek onlarla birlikte cihad edenler de onlardandırlar.” (Enfal 72-75)
İslam böyle eksiksiz bir vuzuh ve kesinlik getirmiştir. İslam insanı toprak ve çamur bağımlılığından yine toprak ve çamur bağımlılığına dayalı olan et ve kan bağımlılığından kurtararak yüceltmeye gelmiştir. İlahi şeriatın uygulandığı ve vatan ile vatandaşlar arasındaki bağın Allah’a bağlılıktan ibaret olarak bilindiği yerden başka hiçbir yer Müslüman’ın yurdu değildir. “İslam Yurdun”da “Müslüman Ümmet” arasında yegane organik bağ olan inanç birliğinden başka Müslüman’ın hiçbir milliyeti yoktur. Allah’a inanmaktan doğan ve Allah yolunda kendisi ile yakınları arasında bağlantı sağlayan akrabalıktan başka hiçbir akrabalık Müslüman için geçerli değildir.
Allah’a ulaştıran birinci derecedeki bağlantı kurulup bu yoldan kan yakınlığı inanç ilişkisi ile pekişmedikçe Müslüman’ın babası anasıkardeşi eşi ve aşiret mensupları ile akrabalığı bir mana taşımaz. Ulu Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Ey insanlar sizi tek insandan yaratmış olan sonra da o tek insandan eşini meydana getirip daha sonra bu çiftten türettiği bir çok kadın ve erkeği yeryüzüne yayan Allah’dan korkunuz. Kan akrabalarınızla ilgili olarak hep birlikte istekleriniz için başvurduğunuz Allah’dan korkunuz.” (Nisa 2)
Ana –baba İslam düşmanlarının tarafında yer almadığı sürece Müslüman olmayan ana –baba ile geleneksel münasebetler devam ettirmek sakıncalı değildir. Fakat ana –baba İslam düşmanlarının tarafında yer alınca artık ne akranbalık ve ne de ilişki söz konusu olur. Ubeyy oğlu Abdullah olan Abdullah (r.a.) bu konuda bize açık bir örnek vermektedir.
İbn-i Cerir İbn-i Ziyad’a dayanan bir rivayet zinciri ile şöyle bildirmektedir. İbn-i Ziyad der ki: Allah’ın Resulü bir gün Ubeyy oğlu Abdullah’ın oğlu Abdullah’ı yanına çağırarak ona şöyle der: Görüyor musun baban ne diyor? Abdullah da O’na “anam-babam yoluna feda olsun ne diyor babam” diye sorar. Peygamberimiz O’na “diyor ki eğer biz Medine’ye dönersek söz ve karar sahipleri ayak takımını mutlaka kovacak” diye cevap verdi.
Abdullah O’na şu cevabı verir “Vallahi babam doğru söylemiş. Sen va Allah söz ve karar sahiplerisiniz o ise ayak takımından bir zavallıdır. Vallahi bütün şehir halkı iyi bilir ki sen Medine’ye geldiğinde benim kadar ana –babasına bağlı hiçbir kimse yoktu. Fakat şimdi Allah ve O’nun Resulü eğer babamın başını efendimize getirmekten razı olacaksa onu hemen getireyim” Peygamberimiz Abdullah’a “Hayır” diye buyurdu.
Onlar Medine’ye girince Ubeyy oğlu Abdullah’ın Oğlu Abdullah kılıcını çekerek evinin kapısında babasının karşısına dikilerek “eğer Medine’ye dönersek söz ve kadar sahipleri ayak takımını kovacak diyen sen misin? Vallahi söz ve karar sahibi sen misin yoksa Allah’ın Resulü müdür şimdi kesinlikle göreceksin! Vallahi Allah ve O’nun Resulü izin vermedikçe ne bu eve girebilir ve ne de gölgesine sığınabilirsin.”
Oğlunun bu tutumu üzerine babası “ey Hazreçliler oğlum beni evime koymuyor Ey Hazreçliler oğlum beni evime girmekten alıkoyuyor” diye bağırdı. Oğlu da ona Vallahi Peygamber’in izni olmadıkça içeri giremezsin” diye cevap verdi. Bu durum üzerine evin önünde toplanan bazı kimseler Abdullah ile konuştular fakat Abdullah onlara da “Allah ve O!nun Resulü izin vermedikçe içeriye giremez” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Peygamber’imize vararak olup biteni O’na anlattılar. Peygamberimiz onlara “gidin Abdullah’a deyin ki babasının evine girmesine müsaade etsin” diye emir verdi. Adamlar Abdullah’a varıp durumu bildirince “Peygamber’imizden emir geldiğine göre şimdi içeri girebilir” dedi
İnanç bağı kurulunca aralarında kan ve soy akrabalığı bulunsun bulunmasın tüm mü’minler kardeştir. Ulu Allah (c.c.) bu ilkeyi “sadece mü’minler kardeştir” ayetinde kesin ve öncelik bildiren bir üslup ile açıklamıştır. (Hucurat 10)
Yine Ulu Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“İman ettikten sonra hicret edip Allah yolunda cihad edenler ve bu mücahidleri barındırıp destekleyenler bu kimseler birbirilerinin yakınları dostlarıdırlar.” (Enfal 72)
Bu dostluk ve yakınlık bağı nesilden nesile geçerek kuvvetli bir sevgi samimiyet dostluk ve dayanışma bağı ile bu ümmetin ilk neslini sonuncusuna bağlar. Ulu Allah (c.c.) buyuruyor ki:
“Muhacirlerden önce Medine’yi yurd ve iman barınağı edinenler yurtlarına hicret edenleri severler muhacirlere verilen mallardan dolayı içlerinde bir ihtiyaç duygusu meydana gelmez. Mallarına düşkün olsalar bile yine de muhacirleri kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden kendini korursa işte kurtuluşa erenler onlardır.
Onların arkasından gelenler de “ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önceki mü’minleri affeyle mü’minlere karşı içimizde bir leke bir çekemezlik duygusu barındırma ey Rabbimiz hiç şüphesiz sen esirgeyicisin rahimsin.” (Haşr 9-10)
Ulu Allah (c.c.) Müslümanlara daha önce geçmiş ve derin izler bırakmış olan Peygamberler kafilesini misal göstermektedir. Ulu Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Nuh Rabbine seslenerek dedi ki: Ey Rabbim! Oğlum ehlimdendir. Senin vaadin de haktır. Sen hakimlerin hakimisin.
Ulu Allah buyurdu: Ya Nuh! O senin ehlinden değildir o iyi amel işlememiştir. Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyi bana sorma. Cana cahillerden olmamanı tavsiye ederim.
Nuh dedi ki: Ey Rabbim! Bilmediğim bir konuda soru sormaktan sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz bana merhamet etmezsen hüsrana uğrayanlardan olursun” (Hud 45-47)
Ulu Allah (c.c.) buyuruyor ki:
“Hani Rabbi İbrahim’i bazı emir ve yasaklarla imtihan etti ve o da onların gereğini yerine getirdi. Allah seni insanlara önder yapacağımbuyurdu. İbrahim soyumdan gelenlerden…” diye sordu. Allah ona zalimler benim taahüdüme nail olamazlar”(Bakara 124)
Ulu Allah (c.c.) buyuruyor ki:
“Hani İbrahim dedi ki: Ey Rabbim! BU beldeyi güvenli yap ve halkından Allah’a ve Ahret gününe inananlara rızık olarak çeşitli meyveler ver. Allah şöyle buyurdu: Kafir olana da az rızık verir sonra da onu cehennem azabı çekmeye zorlarım. Orası ne fena bir yerdir!” (Bakara 126)
Prof. Seyyid KUTUB (Yoldaki İşaretler çev: Salih UÇAN Hicret Yayınları s:167)
![[Resim: urjn1.jpg]](http://t1311.hizliresim.com/1h/p/urjn1.jpg)