You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Muhyiddin İbnü'l-Arabî Miracı

Muhyiddin İbnü'l-Arabî Miracı

Forumcu
Muhyiddin İbnü'l-Arabî Miracı
Muhyiddin İbnü'l-Arabî Miracı

Allah Teâlâ benim isimlerimden ibaret olan kendi isimlerinde ayetlerini bana göstermek isteyince, bir yolculuğa çıkarttı beni. Bu, bizim İsrâ yolculuğundan olan mirasımızdır. Bunun için Allah Teâlâ beni mekânımdan ayırmış, imkân Burak’ı üzerinde yükselterek, rükünlerimi ayrıştırdı. Artık toprak rüknünün bana eşlik ettiğini görmüyordum. Bana şöyle denildi:

‘Onu Allah Teâlâ’nın kendisini topraktan yarattığı asıl baba aldı.’

Su unsurundan ayrıldığımda ise bir kısmımı daha yitirdim ve bana şöyle denildi:

‘Sen kokuşmuş bir sudan yaratıldın. Suyun kokuşmuş olması onun zelilliğidir ve bu nedenle toprağa yapışmıştır ve bu nedenle ondan ayrıldın. Sudan ayrılınca iki unsur benden eksildi. Hava unsuruna gelince, bende havalar/arzular başkalaştı. Hava bana şöyle dedi:

‘Sende benden olan kısmın benden ayrılmaz. Çünkü onun ayağını ve izini kendi yerinden başka bir yere atması uygun değildir. Çünkü senin kokuşmuşluğunun bende başkalaştırdığı kısım nedeniyle senden alacağım vardır. Bu kokuşman olmasaydı, kokuşmuş olmazdım. Zatı gereği hoş kokulu olsa bile, bana komşu olanların eşlik etmesi nedeniyle nahoştur. Onun eşlik etmesi ve komşuluğu beni kirletince, ona hama-e mesnun denildi ve böylece kötülüğü kendisine döndü, çünkü nitelenen odur ve beni koku duyusu olanların nezdinde ve onların koku duyularında başkalaştıran da odur.’

Bunun üzerine ona şöyle dedim:

‘Onu niçin senin katında bırakıyorum!’’ Şöyle cevap verdi:

‘Bırak ki senin toprağına, kokuşmuş suyuna komşu olmakla ve senin kokuşmuşluğundan kazandığı kötü koku kaybolsun.’

Bunun üzerine havayı orada bıraktım. Ateş unsuruna ulaş-tığımda Fahhar’ın geldiği söylendi ve şöyle denildi:

‘Ona gönderilmiş (midir)?’ O da ‘evet’ dedi:

‘Kim var onunla birlikte?’ diye sorulunca, ‘Cebir cibril’i vardır’ denildi. O zorunlu bir yolcudur ve yapısından ayrılmak zorundadır.’

Bana onun yaratılışında benden bir parça olduğu söylendi, fakat o parçayı bırakmadım. Böylece mülkümün, iktidarımın ve tasarrufumun ortaya çıktığı bir mertebeye ulaşmış oldum. Önce birinci göğe ulaştım. Benimle birlikte beden yapımdan kendisine dayanacağım ve kendisine bakabileceğim bir şey kalmamıştı. Orada babama selam verdim. Babam benim toprağımı sordu, ben de kendisine yeryüzünün benden kendi parçasını aldığını ve ancak böyle olunca ondan ve sudan çıkabildiğimi söyledim. Babam bana şöyle dedi:

‘Oğlum! Babanın yeryüzüyle ilişkisinde de durum böyle gerçekleşmişti. Kim hakkını talep ederse, haddi aşmış sayılmaz. Bilhassa sen ondan ayrılmaktasın ve kendisine dönüp dönmeyeceğini bilmiyorsun. Allah Teâlâ şöyle der:

‘Dilerse onu neşreder.’

Hiç kimse Allah Teâlâ bildirmeden O’nun iradesinde neyin bulunduğunu bilemez.’

Bunun üzerine kendisine yöneldiğimde, bir anda önünde oluverdim. Sağında bir grup oğlu vardı ki onların arasındaydım. Kendisine şöyle dedim:

‘İşte ben!’ Gülerek karşılık verdi:

‘Hem önünde hem sağındayım.’

O da ‘evet’ dedi ve ekledi:

‘Ben de elini açtığında kendimi Hakkın önünde öyle görmüştüm. Kendimi ve oğullarımı elin hem içinde ve hem de O’nun önünde görmüştüm.’

Sordum:

‘Kapalı olan diğer elinde ne vardı?’ ‘Alem’ dedi. Ben de şöyle dedim:

‘Hakkın sağ eli mutluluğu belirlemeyi gerektirir.’

O da ‘evet, mutluluğu gerektirir’ dedi ve ‘Hakk sağ ve sol el mensuplarını bildirmiştir bize’ diye ekledi. Bana şöyle dedi:

‘Evladım! Bunlar, babanın sağ ve sol elidir. Bak! Sağımda ve solumda oğullarımın izlerini görürsün. O ikisi Rabbin iki elidir ve ikisi de sağ eldir. Benim oğullarım sağ ve sol elimdedir. Ben ve oğullarım Hakkın sağ elindeyiz. Bizim dışımızdaki âlem ise Hakkın diğer elindedir.’

Şöyle dedim:

‘Öyleyse bedbaht olmayız.’

Şöyle dedi:

‘Gazap devam ederse bedbahtlık devam eder.’

Şöyle ekledi:

‘Mutluluk daimidir, fakat yer değişebilir. Çünkü Allah Teâlâ her yerde yerin ehlinin nimetinin bulunduğu şeyi yaratır. Dolayısıyla iki yerin de dolması gerekir. En büyük arz önünde gazabın sona ermesi gerekir. Allah Teâlâ hadlerin uygulanmasını emretmiş, onlar da uygulanacaktır. Hadler uygulanınca gazap kalkar, çünkü resullük onu kaldırır. Öyleyse gazap kızılan kimsede hadlerin uygulanmasından ibarettir ki, geride rıza kalsın. Rıza Allah Teâlâ’nın her şeyi kuşatan rahmetidir. Hadler sona erince, genel hakkında hüküm umumi rahmete varır.

Daha önce bu konuda bir bilgim yokken babam Âdem aleyhisselâm bana bu bilgiyi verdi. Bu bilgi dünya hayatında benim için öne alınmış bir müjdeydi ve kıyamet zaman itibarıyla -Allah Teâlâ’nın dediği gibi-elli bin senede sona erer. Bu süre hadlerin uygulanma süresidir ve bu süre dolduktan sonra iş Rahman ve Rahim’e kalır. Rahman esma-i Hüsna, yani güzel isimlerin sahibidir. Onlar, kendisi hakkında hüküm vermek üzere yöneldikleri kimse için iyi isimlerdir. Rahim rahmetiyle gazaptan intikamını alır. Rahim el-Muntakim ismini şiddetle tutar, onu etkisiz Hakk getirir, hakikatinin ortaya çıkmasına mani olur. Böylece hüküm, nispetler itibarıyla, isimlerin çatışmasına dönerken yaratıklar rahmetle dolarlar. Dolayısıyla isimlerin hükmü bizde değil, kendi aralarındaki çatışmada ezelidir. Bunu anlamalısın!

Bu, farkına varılmayan garip ve ince bir bilgidir, insanlar onun hakkında kördür. Herhangi bir insana ‘bu isimlerden seni üzen birisinin hakkında hüküm vermesinden razı olur musun?’ diye sorsan, ‘hayır’ der ve onu mutsuz eden ismin başkası hakkında hüküm vermesini isterdi. Böyle bir insan yaratıkları en az bilen iken Hakkı daha da çok cahildir. Bu müşahede, isimlerin hükümlerinin isimlerde baki kalmasını sağlar; yoksa bizde değil! Bunlar hakikatleri itibarıyla birbirine zıt nispetlerdir, dolayısıyla hiçbir zaman bir araya gelmezler. Allah Teâlâ rahmetini -her nerede olurlarsa olsunlar-kullarına yayar. Binaenaleyh varlık serapa rahmettir.

Bana dua etmesinin ardından Âdem’in yanından ayrıldım.

İkinci gökte Hz. İsa’ya konuk oldum. Yanında halasının oğlu Yahya’yı buldum. Onun hayatı hayvani hayattı. Halasının oğlu olsaydı ruh olacaktı. Hayvani hayat ruhun ayrılmaz özelliği olunca, Allah Teâlâ’nın ruhu Hz. İsa’nın nezdinde var oldu. Çünkü ruh canlıdır ve her canlı ruhtur. O ikisine selam verdim ve Hz. İsa’ya dedim ki:

‘Hangi özelliğinde bizden üstün oldun ki, Allah Teâlâ seni kendisine izafeyle ‘ruh’ diye isimlendirdi.’

Şöyle dedi:

‘Beni anneme ihsan edeni duymadın mı?’ Bunun üzerine söylediğini anladım. Bana dedi ki:

‘Bu ayrıcalık olmasaydı, ölüleri diriltemezdim.’

Ben de kendisine dedim ki:

‘Ölüleri diriltenleri gördük, fakat onların yapısı seninki gibi değildi.’

Şöyle dedi:

‘Ölüleri dirilten kimse bana varis olduğu ölçüde onları diriltebilir. Ben bana ölüleri diriltme gücü verenin makamını alamadığım gibi varisim de bu hususta benim makamıma ulaşamaz. Bu özelliği bana veren Cebrail bir yere temas ettiğinde, temas nedeniyle yer canlanır. Ben ise öyle değilim, benim payım suretleri özel bir şekilde temas ederek ayağa kaldırmaktır. Tüm Ruh (Ruhu’l-Kül) o suretlere ruh verme işini üstlenir. Bana bu gücü ihsan eden Ruh ise temasın izhar ettiği surete hayat verir. Bunu bilmelisin.’

Yüzümü Yahya’ya çevirip şöyle dedim:

‘Allah Teâlâ kendisini kıyamette getirdiğinde, senin ölümü kurban edeceğin bana bildirildi. Ölüm cennet ile ateş arasına yerleştirilir ki, orada bulunanlar kendisini görsün. Böylece ölümün parlak bir koç suretinde olduğunu anlarlar.’

O da ‘Evet’ dedi ve ekledi:

‘Bana tahsis edilen bir özelliktir bu. Ben Yahya’yım ve benim zıddım olan ölüm benimle birlikte olamaz. Orası hayat diyarıdır. Dolayısıyla ölümün kalkması gerekir. Ölümü ise benden başkası ortadan kaldıramaz.’

Ben de şöyle dedim:

‘Benim dikkatimi çektiğin hususta doğru söyledin. Peki, âlemde pek çok Yahya vardır?’ Şöyle cevap verdi:

‘Yahya’ denilen bu isimde öncelik mertebesi geçmiş veya gelecek insanlar arasında benimdir. Herkes benden dolayı Yahya’dır. Allah Teâlâ benden önce kimseye böyle bir ad vermedi. Öyleyse her Yahya bana tabidir ve benim zuhurumla birlikte onların bir hükmü kalmaz.’

Böylece daha önce bilmediğim bir şeye dikkatimi çekmiş oldu. Şöyle dedim:

‘Allah Teâlâ sana bana olan iyiliğin nedeniyle iyilikler versin.’

Sonra şöyle dedim:

‘İkinizi bir gökte bir araya getiren Allah Teâlâ’ya hamd olsun. Burada Allah Teâlâ’nın ruhu İsa ile Yahya’yı kastediyordum. Bu sayede size bir meseleyi sorup her birinizin huzurunda cevap alma imkânı bulacağım. İkiniz de sevgi selamına mazhar oldunuz. İsa hakkında henüz beşikteyken, ‘Doğduğum, öldüğüm ve diriltileceğim gün bana selam olsun’ denilmişken Yahya hakkında ‘Doğduğu, öldüğü ve dirilteceği gün ona selam olsun’ denilmiştir. İsa Hakkın verdiği selamla kendinden haber vermişken Hakk Yahya’ya kendisinin selamını bildirmiştir. Bu makamlardan hangisi üstündür?’ Bana şöyle dedi:

‘Sen Kuran ehli değil misin?’ Ben de ‘Evet öyleyim, ben Kuran ehliyim’ dedim. Şöyle dedi:

‘Hakkın benimle halaoğlunu birleştirdiği özelliğe bak! Allah Teâlâ bana ‘Salihlerden bir nebiydi’ demiş, belirsizlikte belirli zikretmedi mi? Ben de ‘Evet’ dedim. Devam ederek ‘Halamın oğlu İsa için ise ‘Salihlerdendir’ demedi mi? Allah Teâlâ benim için de aynı şeyi demiş, onu belirsizlikte belirli yapmıştır.’

Sona şöyle demiştir:

‘İsa’nın beşikteki sözü halamı iftiradan kurtarma amacı taşır. Bu nedenle Allah Teâlâ’dan bizzat kendisi aktarmış ve ‘bana selam olsun’ demiştir. Yani Allah Teâlâ’dan selam olsun bana demiştir. Ben de şöyle dedim:

‘Haklısın, doğru söyledin. Fakat bu selam belirliyken Hakkın sana selamı belirsizdir ve belirsiz geneldir.’

Bu kez bana şöyle dedi:

‘Kastedilen zatın belirlenmesi değil, cinsin belirlenmesi ve tarifidir. Dolayısıyla onunla belirlilik takısının bulunması veya yokluğu arasında bir fark yoktur. Ben ve İsa selamda eşitiz! İyilikte de böyleyiz. Bizim için iyilik benim hakkımda müjdeyle, İsa hakkında meleklerle gelmiştir.’

Yahya’ya şöyle dedim:

‘Bana fayda verdin, Allah Teâlâ da sana fayda versin! Niçin ‘hasur’ oldun?’ Şöyle dedi:

‘Bu da babamın Meryem Betül’e kendisini bütünüyle tahsis etmedeki iradesinin bir neticesidir; ‘Betül’ erkeklerden uzaklaşan demektir. Babam mihraba girip onun halini görünce şaşırmış ve Allah Teâlâ’ya onun gibi erkek bir evlat kendisine vermesi için dua etmiş, bu dua nedeniyle ben kadınlardan yüz çeviren bir ‘hasur’ olarak doğmuşum. Kadınlardan yüz çevirmek kamillik değil, sadece bir himmetin neticesidir. Çünkü kemal ürün sahibi olmadadır.’

Şöyle dedim:

‘Cennetteki cinsel ilişkide niçin çocuk yok?’ Şöyle dedi:

‘Böyle deme, aksine o ilişkinin bir ürünü vardır ve bu kaçınılmazdır. Cennetteki çocuğun doğumu cinsel ilişki tamamlanır tamamlanmaz iki çiftin suretinde ortaya çıkar. Dünyada inzal suyla olduğu gibi orada rüzgârla gerçekleşir. Bu rüzgâr iki çift arasında gerçekleşen şeyin suretine göre ortaya çıkar. İçimizden bir kısmı bunu görürken bir kısmı görmez. Nitekim dünyada da gayb âlemi bulunduğu gibi kendisini gören için şehadet âlemi vardır.’

Ona şöyle dedim:

‘Bana fayda verdin Allah Teâlâ da seni kendisini bilmek nimetinden faydalandırsın.’

Sonra ona şöyle dedim:

‘Burası senin göğündür.’

Cevap verdi:

‘Hayır! Ben İsa ile Harun arasına gider gelirim. Bazen orada bazen buradayım. Yusuf ile İdris arasında da gider gelirim.’

Bunun üzerine dedim ki:

‘Niçin diğer nebileri değil de Harun’a tahsis edildin?’ Şöyle dedi:

‘Bunun nedeni nesebe saygıdır. Ben İsa’ya halamın oğlu olduğu için giderim ve onu kendi göğünde ziyaret ederim. Harun’a da halam dünyada nesep ve din bakımından kardeşi olduğu için giderim.’

Şöyle dedim:

‘Nasıl onun kardeşi olabilir ki? Onların arasında uzun bir zaman dilimi var? Şöyle dedi:

‘Semud’a kardeşleri Salih’i gönderdik.’

Bu kardeşlik nedir? Salih, Semud’un baba ve anne bir kardeşi miydi? Bununla birlikte Salih onların kardeşidir. Semud kabilesi böyle isimlendirilmiş ve Salih Semud’un neslinden, dolayısıyla ‘onların kardeşi olmuştur.’

Bunun ardından din kardeşliğini açıklamıştır:

‘Bakınız! Leyke halkı Medyen’den olmadıkları halde ‘Şuayb Medyen’dendi ve Şuayb hakkında ‘Medyen’in kardeşi’ denilerek ‘Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik’ denilmiştir. Leykeliler zikredilince, şöyle demiştir:

‘Şuayb onlara deyince’ demiş, kardeşleri dememiştir. Çünkü onlar Medyen’e mensup değillerdi. Şuayb ise Medyen’liydi. Benim o ikisini ziyaretim sıla-i rahimdir (akraba ziyareti). Bununla birlikte Harun’dan daha çok İsa’ya yakınım.’

Sonra üçüncü göğe Yusufun yanına yükseltildim. Selam verince selamımı aldı ve bana.‘Hoş geldin, merhaba’ dedi. Ben de ona şöyle sordum:

‘Yusuf! Seni çağırdığında niçin davetçiye olumlu karşılık vermedin? Allah Teâlâ’nın peygamberi kendinden haber verirken senin sınandığın gibi bir imtihanla sınanıp hükümdar tarafından davet edilseydi, davetçiye olumlu karşılık vereceğini ve kadınların söylediği söze göre hükümdardan cevabın gelişini beklemeden hapisten çıkmak isteyeceğini söylemiştir.’

Yusuf bana şöyle dedi:

‘Tecrübeyle varsayım arasındaki fark, gök ile yer arasındaki farktan daha büyüktür. Bir şeyi var saymak ile onu kendinden tecrübe etmen arasında fark vardır. Bana nispet edilen iftira Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem’e nispet edilseydi, o da kendisi orada değilken suçsuz olduğunun hükümdarca öğrenilmesini isterdi. Böyle bir durum orada bulunmaktan daha güçlü bir delildir.

Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem rahmetti ve genişlik âlemindendi. Hapis ise dardır. Böyle Hakk sahip bir insana davet gelince, genişliğe koşar, fakat bu bir varsayımdır! Hâlbuki var sayımla konuşmak tecrübeyle konuşmakla bir değildir. Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem bu sözü bana yapılan iftiraya tahammülüm nedeniyle beni kâmil olarak nitelemek üzere söylemiştir. Daha doğrusu yaşça kendinden büyük olduğum için, bana karşı saygının gereğiyle böyle söylemişti. Nitekim İbrahim hakkında da ‘Biz İbrahim’den daha çok kuşkuya layığız’ demişti. Bu da İbrahim’in kuşkulandığı şey hakkındadır. Lut hakkında ise ‘Allah Teâlâ kardeşim Lut’a merhamet etsin! O güçlü bir dayanağa sırtını vermişti’ demiştir. Onu tekzip ettiğini gördün mi? Hayır! Çünkü

Lut’un kastettiği ‘güçlü dayanak’ kabileyken Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem’in zikrettiği Allah Teâlâ’dır. Bu durum, tecrübenin olmadığı bir hususta kendini tecrübeli yerine koymaman için sana yapılan bir uyarıdır. ‘Falanın yerinde olsaydım, ona şöyle denilmezdi’ deme. Ben de böyle dedim. Hayır! Allah Teâlâ’ya yemin olsun ki, ona gelen sana gelseydi, sen de aynı şeyi söylerdin. Çünkü güçlü hal, zayıf hal üzerinde hüküm sahibidir.’

Allah Teâlâ’nın peygamberi Yusufta iki hal birleşmişti: Birincisi hapse girme, diğeri iftiraydı.

Peygamber gönderildiği kimselerin Rabbinin kendisini çağırdığı hususta çağrısının kabul edilmesini sağlayacak bir inancı yerleştirmek ister. Ona nispet edilen iftira ise, herkesin bildiği üzere, davet getiren bir peygamberden beklenmeyecek bir davranışla ilgiliydi. Dolayısıyla onların nezdinde Yusuf aleyhisselâmın beraatını talep etmesi bir zorunluluktu ve ancak bu sayede insanlar Yusuf aleyhisselâmın Rabbinin katından getirdiği davete iman edebilirlerdi. Üstelik o mecliste Yusuf’un bulunmaması gerekirdi ki, orada bulunduğu için beraat etti şeklinde oradakilerin içinde bir kuşku oluşmasın. Öyle bir mecliste bulunan ile bulunmayan arasında büyük fark vardır. Yusuf o mecliste yok iken kadın Yusuf’a hainlik etmemiş, onu kendisinin arzuladığını söylemiştir. Böylece Yusuf’un ailesi hakkında hükümdara ihanet etmediği anlaşılmıştır. Öte yandan kadının sözlerinden Yusuf aleyhisselâmın hükümdarın hakkını çok gözettiği de anlaşılmıştır. Bu nedenle kendini tezkiye etmemiş ve şöyle demiştir:

‘Nefs kötülüğü emreder.’ Yusuf aleyhisselâmın yiğitliğinin ve fütüvvetinin bir neticesi, hükümdar kendisini çağırmasına rağmen hapiste kalmasıdır. Bunun değerini ancak Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem takdir edebilirdi, çünkü o Yusuf’u övmek amacıyla ‘Ben, beni çağırana icabet ederdim’ demiştir.

Bunun üzerine kendisine şöyle dedim:

‘Allah Teâlâ’nın senden haber verişinde ortaklık gerçekleşmiştir. Çünkü Allah Teâlâ, ‘O, ona arzu duydu, Yusuf da ona’ demiştir. Hâlbuki burada neye dair olduğu belirtilmemiştir. Bu durum mananın birliğini gösterir.’

Yusuf şöyle dedi:

‘İşte bu nedenle elçisi vasıtasıyla hükümdara ‘kadınlara durumu ve işin gerçeğini sor’ dedim.’

Kadın ise kendisinin Yusuf’u arzuladığını söylemiş, fakat Yusuf’un onu arzuladığını söylememiştir. Böylece bu konudaki yanılgı ortadan kalkmıştır. Allah Teâlâ bu arzuyu ifade ederken bir durum adı vermemiş, bu konuda bir hal belirlememiştir. Bu nedenle şöyle dedim:

‘Dilde de bir ortaklık olmalıdır!’ Yusuf, ‘haklısın’ dedi ve devam etti:

‘Kadın bana arzu duydu ki, benden istediği şeye beni zorlasın. Ben de onu bu işten uzaklaştırmaya zorlayayım diye arzu duydum. Böylece ortaklık benden ve ondan ‘zorlama’ talebinde gerçekleşti. Bu nedenle Allah Teâlâ ‘O, ona arzu duydu’demiştir. Yani Yusuf’un da kendisine arzu duyduğu hususta demektir. Bu ise her birinin ötekinden istediği hususta birbirlerini zorlamak demektir. Bunun delili ‘Şimdi Hakk ortaya çıktığı, ben onu kendimden istedim’ ayetinde belirtilir. Surede Yusuf’un onu kendi nefsi adına istediği kesinlikle zikredilmemiştir. Allah Teâlâ ise kendisinden istediği işte kadını uzaklaştırmada zorlamak iradesinde Yusufa burhan göstermiştir. Yusuf’un gördüğü burhan, yumuşak sözle onu uzaklaştırmaktı. Nitekim Allah Teâlâ Hz. Musa ile Harun’a şöyle demiştir:

‘Ona yumuşak söz söyleyin.’

Yani ona şiddetle davranmayın, kötü söz söylemeyin. Çünkü o her durumda zayıflıkla nitelenmiş bir kadındır. Bunun üzerine Yusuf’a şöyle dedim:

‘Bana fayda verdin Allah Teâlâ da sana fayda versin.’

Sonra ona veda ederek ayrıldım ve İdris’e geldim. Selam verdim, ‘merhaba, Muhammedi varis hoş geldin’ dedi. Sordum:

‘Bize ulaştığına göre, senin için gerçek nasıl belirsizleşti? Sen kuşku bulunmayacak bir şekilde tufanın durumunu bilememişsin. Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem ise kendisine gelen vahiyle birlikteydi. Şöyle dedi:

‘Onu yüz bin veya daha fazla kişiye gönderdik.’

Bu bana vahyettiklerinden biriydi.’

Şöyle dedim:

‘Bana senin ‘hark’ı kabul ettiğin aktarıldı.’

Şöyle dedi:

‘Hark olmasaydı, yüce bir mekâna yükselemezdim.’

Sordum:

‘Mekânın karşısında merteben neresidir?’ ‘Zahir batının unvanıdır’ dedi. Sordum:

‘Kavminden sadece tevhidi isteyip başka bir şey istemediğin bana ulaştı.’

Dedi ki:

‘Onlar bunu yapmamışlardır. Ben nebiysem, tevhit kelimesine çağırırım, tevhide değil! Kimse tevhidi inkâr etmez.’

Bu garip bir bilgidir. Sonra şöyle dedim:

‘Ey hikmetleri koyan! Ferlerde içtihat bizce meşrudur. Ben zamanın âlimlerin dilinin diliyim.’

Şöyle dedi:

‘Asıllarda da meşrudur. Allah Teâlâ bir kişiyi gücü ölçüsünde yükümlü tutar.’

Sordum:

‘Hakka dair ihtilaflar artmış, sözler çoğalmıştır.’

Şöyle dedi:

‘Ancak böyle olabilirdi, çünkü iş mizaca bağlıdır.’

Dedim ki:

‘Ey nebiler topluluğu! Hakka dair görüş ayrılığına düşmediğinizi görmekteyim!’ Şöyle dedi:

‘Bizim söylediklerimiz teorik düşünce kaynaklı değildir. Biz aynı kaynaktan konuşuruz. Hakikatleri bilen insan, bütün nebilerin Allah Teâlâ hakkında bir görüşte ve sözde -adeta teorik düşünce sahiplerinin bir görüşte hemfikir olması gibi-hemfikir olduklarını bilir.’

Sordum:

‘Acaba iş kendinde size söylendiği gibi midir? Çünkü aklın delilleri sizin bu hususta getirdiğiniz hususların bir kısmını imkânsız saymaktadır.’

Şöyle dedi:

‘İş bize denildiği ve O’nun hakkında görüş söyleyen herhangi birinin dediği gibidir. Çünkü Allah Teâlâ her söz söyleyenin sözü nezdindedir (her zan sahibinin zannında bulunur). Bu nedenle insanları tevhide değil, tevhit kelimesine davet ederiz. Hakka dair kendi teorik düşüncesiyle konuşan insan, mahzurlu bir konuda konuşmamıştır. Allah Teâlâ’nın kullarına emrettiği şey, mertebenin tevhididir ki, herkes onu kabul eder.’

Dedim ki:

‘Öyleyse müşrikler ne olacak?’ Şöyle dedi:

‘Onlar vaz’ nedeniyle cezalandırılır. Onlar vaat ettikleri şeylerde yalan söylemiş ve onları yakınlık vesilesi saymışlardır, yoksa putları birlik mertebesinin sahibinin mertebesine yerleştirmemişlerdir.’

İdris’e sorduğum sorulardan birisi de şuydu:

‘Vakıamda tavaf eden bir şahıs görmüştüm. Bana dedelerimden biri olduğunu söyledi ve adını verdi. Ona ölüm vaktini sondum, ‘kırk bin sene önce’ dedi. Ona Adem’in ne zaman yaşadığını bilmediğimizi söyledim. Bana şöyle sordu:

‘Hangi Âdem’i soruyorsun? Yakın Âdem’i mi?’ Şöyle dedi:

‘Ben Allah Teâlâ’nın peygamberiyim, doğru! Bununla birlikte âlemin süresini bilmiyorum. Gerçi genel bir tarih verilebilir. Dünya ve ahiret ezelidir. Yaratılmış hakkında eceller yaratılmada değil, müddetlerin sona ermesiyle belirlenir. O halde yaratma her nefes yenilenir. Allah Teâlâ bize neyi bildirirse, onu biliriz. ‘Onun bilgisinden bir şeyi, O dilemeden ihata edemezler.’

Bunun üzerine ona sordum:

‘Peki kıyametin kopmasına ne kadar kaldı?’‘İnsanlar için hesapları yaklaştı, onlar gaflet içinde yüz çevirir’ dedi. Şöyle dedim:

‘Bana onun yaklaşma şartlarından birini söyle.’

‘Âdem’in varlığı kıyamet alametlerinden biridir’ dedi. Sordum:

‘Dünyadan önce başka bir yer var mıydı?’ Şöyle dedi:

‘Varlık yeri tektir ve bu yer niceliksel olarak dünya olduğu kadar ahiret de nicelik olarak ondan ayrışır. Emir cisimlerde var olma, başkalaşma geliş-gidiş olmak üzere sürekli ve daimidir.’

Dedim ki:

‘Orada ne vardır?’ Dedi ki:

‘Bildiğimiz ve bilmediklerimiz vardır.’

Dedim ki:

‘Doğru ne yanlış ne?’ ‘Yanlış izafedir, doğru asıl olandır’ dedi ve ekledi:

‘Allah Teâlâ’yı bilen âlemi de bilir. Bilir ki, doğru sürekli eşlik eden asildir. Hata ve yanlış ise iki bakışın karşıtlığıdır. Bu karşıtlık zorunludur. Hata da olacaktır. Hatayı dile getiren doğruyu kabul eden kimsedir. Hatanın olmadığını söyleyen hatayı doğrunun parçası sayar.’

Sordum:

‘Âlem hangi nitelikten var oldu?’ ‘Cömertlikten?’ dedi.

‘Bazı şeyhlerin de böyle dediklerini duymuştum’ dedim.

‘Söyledikleri doğrudur’ dedi.

‘Arz gününden sonra intikal edeceğimiz son yer neresidir?’ diye sordum. Şöyle dedi:

‘Allah Teâlâ’nın rahmeti! O her şeyi kuşatan rahmettir.’

‘Hangi şey?’ dedim. Şöyle dedi:

‘İki şeylik: baki olanı rahmetiyle baki kılarken var ettiğini rahmetiyle var eder.’

Sonra şöyle dedi:

‘Arazların mahalli varlıklarında sabittir ve arazlar onlarda benzerleriyle ve zıtlarıyla yer değiştirir.’

‘En büyük iş nedir?’ dedim. ‘Onu bilen en büyüktür’ dedi.

İdris’e veda ettim ve ayrıldım, Harun’a konuk oldum. Yanında Yahya vardı. Benden önce kendisine geldiğini görünce, sordum:

‘Seni yolda görmedim. Başka bir yol mu vardır?’ Şöyle dedi:

‘Her şahsın kendisinin (seyr ü) sülük ettiği bir yolu vardır.’

Sordum:

‘Bu yollar nerededir?’

‘Bunlar sülük ile birlikte meydana gelirler’ dedi.

Harun’a selam verdim. Selamımı aldı ve bana ‘hoş geldin’ dedi ve ekledi:

‘Ey mükemmel varis, merhaba!’ Ben de şöyle dedim:

‘Sen nebi ve resul olmana rağmen, halifenin halifesisin, öyle mi?’ Şöyle dedi:

‘Ben asıl hükmüyle bir nebiyim. Peygamberliği kardeşimin duasıyla aldım. Böylece bana verilmiş olan nebiliğe göre bana vahyedilirdi.’

Dedim ki:

‘Ey Harun! Ariflerin bir kısmı varlığın kendi haklarında yok olacağını zanneder ve bu nedenle sadece Allah Teâlâ’yı görürler. Âlem, onlara göre, Allah Teâlâ’nın yanında iltifat edilecek bir şey değildir. Hiç kuşkusuz o arifler mertebe bakımından sizden aşağıdadır. Allah Teâlâ senin öfkelenen kardeşine şöyle dediğini bildirir:

‘Bize düşmanları güldürme.’

Bu sözünle onlar adına bir değer takdir ettin. Bu davranış ariflerin haliyle çelişir.’

Harun şöyle dedi:

‘Onlar haklıdır ve onlar zevklerinin verdiğine bir şey eklememişlerdir. Bak! Onlara göre yiten şey âlemden gerçekten kaybolmuş mudur?’

Ben de ‘hayır’ dedim. Şöyle dedi:

‘Gerçeği olduğu hal üzere bilgideki eksiklikleri, kaçırdıkları şey ölçüsündedir. Onlara göre âlem yoktur. Öyleyse onların Haktan eksiklikleri, âlemden kendilerine perdelenen şey kadardır. Çünkü bütün âlem, Hakkın tecellisinden ibarettir. Hakkı bilen için durum böyledir. ‘Öyleyse nereye gireceksiniz?’ ‘Bu, sadece işin kendinde bulunduğu durumu ‘bilenler için bir öğüttür.’

Kemal varlığından başkası mı?

Onu yitiren kâmil değil ki

Ey fenadan söz eden, destekle

Başaktan buğdayı elde et

Yitirene boyun eğme

Süreyle bitenin peşinden gitme

Nefsin gayesine uyma

Hakkı batılla karıştırma

Harun’a veda ettim ve Hz. Musa aleyhisselâma konuk oldum. Selam verdim, selamımı aldı ve bana ‘hoş geldin’ dedi. Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem’e namazların farz kılınmasıyla ilgili yaptığı tavsiyeler ve bu sayede bize dönük iyiliği nedeniyle ona teşekkür ettim. Bana şöyle dedi:

‘Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem’e yaptığım tavsiye zevk ilminin bir faydasıdır. Doğrudan olmanın sadece kendisiyle idrak edilebildiği bir hali vardır.’

Dedim ki:

‘Sen sürekli başkası adına çalıştın ve bütün hayır senin adına gerçekleşti.’

Şöyle dedi:

‘İnsanın başkası uğruna çalışması, gerçekte kendisi için çalışması demektir. Böyle bir çalışma başkasının ona teşekkürünü artırır. Şükreden ise Allah Teâlâ’yı O’nun en sevdiği övgülerle zikreden kimse demektir. Başkası için çalışan kimse, bu övgüleri dile getiriyor demektir. Zikreden insan kendi diliyle ve başkasının diliyle Allah Teâlâ’yı zikreder.’

Allah Teâlâ Musa’ya şöyle der:

‘Ey Musa! Bana asi olmayan bir dille beni zikret.’
Deliye her gün  bayram...
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.