Hz.İmâm Hüseyin, Hur’un teklifini uygun gördü ve o gece yanındaki ordusuyla yola düzüldü. Bütün gece yol aldılar, sonra bir durakta durdular. Daha ileri gidemediler. Hz.İmâm Hüseyin bindiği atı kamçıladı ve atı hareket ettirmek istedi ise de at hareket etmedi.
Hz.İmâm:
“Ey bu menzilleri ve konakları bilenler, bu menzil neresidir, biliyor musunuz?” diye sordu.
Onlar:
“Burası Mariye menzilidir!” dediler.
Hz.İmâm:
“Belki başka bir adı da olacak!” dedi.
Onlar:
“Bir adı da KERBELÂ’dır” dediler.
Hz.İmâm:
“Allahuekber!” dedi. “Burası Kerb ve Belâ (Hüzün ve Belâ) yeridir!” dedi.
Bu adı duyunca Hz.İmâm Hüseyin’in gözleri yaşardı;“Allah’ım” buyurdu;“Kerbden, belâdan sana sığınırım; burası ineceğimiz yer; kanımızın döküleceği yer; kabirlerimizin bulanacağı yer. Bunu bana ceddim Resûlullah haber vermişti” ve “Allah’ın adıyla, Allah’la, budur; Allah yolunda öldürülen, şehit olup can veren” buyurup, Zül-Cenah adlı atından yere indiler. Hz.İmâm ayaklarını yere basınca o mübârek topraktan bir toz kalkıp mübârek yüzlerine kondu.
Hz.İmâm Hüseyin, Kerbelâ’ya Hicret’in 61.yılının Muharrem ayının ikinci günü indiler ve çadırlarını kurdular. Sonra yanındakileri topladılar; yaşlı gözlerle onları bir zaman seyrettikten sonra “Allah’ım” dediler; “Biz senin Peygamberinin yakınlarıyız; diyârımızdan sürdüler, çıkardılar bizi. Ceddimizin hareminde kalmamıza müsâade etmediler. Ümeyye oğulları zulmettiler bize; sen onlardan hakkımızı al bizim, sen zâlim kavme karşı yardım et bize.”
Hz.İmâm sonra buyurdular ki:
“İnsanlar dünyaya kul oldular; din, yalnız ağızlarında. Geçimleri düzendeyse söz ediyorlar dinden, ama bir belâya uğradılar mı bundan da vazgeçiyorlar. İçilmiş kabın içinde kalan su, sömürülmüş yayladaki ot kadar değersiz bir hale geldi dünya. Görmez misiniz? Gerçeğe uyan işe koyulan yok; fakat bâtıla koşan çok. İnanan, bunları görünce Allah’a kavuşmak ister; ben, ölümü bir kutluluk görmedeyim; zâlimlerle yaşamayı ise bir zillet saymadayım.”
Söz buraya gelince Züheyr kalkıp:
“Ey Resûlullah’ın oğlu” dedi; “Sözlerini duyduk; dünya ebedî olsa, biz de ölümsüz olsak, yine de seninle geçip gitmeyi orada oturup kalmaktan üstün biliriz.”
Sonra Büreyr söze başlayıp;
“Ey Allah’ın Resûlu’nun oğlu” dedi; “Allah lütfetti de senin gözlerinin önünde savaşmayı, kolumuzun kanadımızın kesilmesini nasîb etti bize; sonra da kıyâmet günü ceddin şefâatçi olacak bize.”
Böylece, Hz.İmâm Hüseyin o kan içici çölde, o elemli sahrada Kerbelâ’da konaklayıp oturdu. Burada, Irak ileri gelenlerine bir mektup yazıp Kays ile gönderdi. Mektupta Hz.İmâm şöyle diyordu:
“Ey uzakta olduğu halde bize sadakat gösteren ve iştiyâklarını bildirenler! Ey candan ve yürekten kulluk mektupları yollayan mücâhidler. Sizin mektuplarınızdaki satırların yazıları irâdemizi çekti, bu yönlere yol aldık. Şimdi Kerbelâ çölündeki belâ yerinde ve Arap Irak’ında çadırlarımızı kurduk. Hicâz’ın ikbâl yıldızı bu kazâya saâdet ışığı saldı. Şimdi içtiğiniz yemine vefâ göstermeniz ve mübarek ayak basışımızın saâdetini gânimet bilerek bize uyup can akçesini saçmağa koşmanız gerektir. İkbâl kıblesi ve ülkü yolu olan dergâhımıza yüz tutunuz. Âhiret saâdetinin dünya devletinden önde olduğunu mutlaka biliniz. Gerçekten bu müjde size hidâyet yolunun hediyesidir. Bunu bir yardım dilemek sanmayın. Çünkü dünya saltanatı gelip geçicidir. Onu minnet ile ele geçirmeğe ve zilletle bırakıp gitmeğe değmez!”
Hz.İmâm’ın mektubunu, Kûfe şehrinde Süleyman Huzaî’ye vermek ve cevabını almak maksadıyla Kays yola çıktı. Fakat Kûfe’ye varmadan Ubeydullah’ın askerleri Kays’ı yakaladılar ve Ubeydullah’ın huzûruna getirdiler. Kays, Ubeydullah ile karşılaşınca ilk işi mektubu çıkarıp, okunmayacak bir şekilde yırtmak oldu.
Ubeydullah, Kays’a sordu;
“Mektubu neden yırttın?” dedi.
Kays:
“Dost sırrını düşmandan gizlemek gerek!” diye cevap verdi.
Ubeydullah:
“Ey Kays” dedi; “Eğer benim seni öldürmemden kurtulmak dilersen iki işten birisini seç; Ya mektuptaki isimleri bana bildir. Ya da minbere çık, Hüseyin’e ve ona uyanlara söv- say, beni ve Yezîd’i öv!” dedi.
Kays:
“Ey Ziyad’ın oğlu! Mektubu açığa vurmak mümkün değildir benim için. Ama minbere çıkmak işi elimden gelir. Emredin halk toplansın!” dedi.
Halk toplanınca Kays minbere çıktı. Allah’a hamd-ü senâ, Resûl’ü ile soyuna salât-ü selâmdan sonra topluluğa hitab ederek; “Ey Kûfe halkı! Ben Hüseyin’in elçisiyim. Onun burasını şereflendirmeğe geldiğini size bildirmeğe geldim!” dedi. Ve mektubun içinde yazılanları başından sonuna kadar bildirdi. Yezîd ile İbn-i Ziyad’a lânetler ve nefretler savurdu. Hz.İmâm Hüseyin ile ona uyanları övdü. Bu sözlerden sonra Ubeydullah kızdı ve henüz minberde iken o mazlûmu şehit ettirdi.
Ubeydullah, Hz.İmâm Hüseyin’in Kerbelâ’ya geldiğini öğrenince ona bir mektup yolladı. Mektup şöyleydi;
“Ey Hüseyin! Bana Yezîd mektuplar yazarak şunları bildirdi: «Ali oğlu Hüseyin o taraflara geldiğinde, bana bey’at edeceğine dair kendisinden söz almadıkça hakkında bir karar verme, eğer teklifini kabul etmezse onu hiç düşünmeden derhal öldür!» Şimdi sana nasîhat ediyorum. Kendine acı! Yezîd’e bey’at etmeyi kabul et. Eğer kabul etmezsen savaş vasıtalarını hazırla!”
Hz.İmâm Hüseyin o mektubun içindekileri öğrenince buyurdular ki;
“Ne talihsiz bedbaht kavim ki; halkın rızâsını kazanmayı, Halik’in -Yaratan Allah’ın- gazâbına üstün tutup, «Ümmetiyiz!» dedikleri Peygamberin evlâdını helâk ederek, Yezîd’in hoşuna gitmek isterler!”
Ubeydullah’ın mektubunu getiren adam sordu;
“Yâ Hüseyin, bu mektuba cevabın nedir?”
Hz.İmâm;
“Benim ona verecek cevabım yoktur. O muhakkak azâbı hak etti” diyerek mektubu yere atmıştı.
Mektubu getiren adam, Ubeydullah’ın yanına dönünce Hz.İmâm Hüseyin’in sözlerini, kendisine aktardı. Bunun üzerine Ubeydullah İbn-i Ziyad orada bulunan meclis ehline döndü ve “Ey Şam ve Kûfe’nin ileri gelenleri; içinizde her kim ki Hüseyin ile harp ederse kendisine koca bir Vilâyeti vereceğim” dedi.
Bu teklife hiç kimse sesini çıkartmadı. Sorusunu birkaç defa tekrarladı, yine kimseden cevap alamayınca, en sonunda; kendisinden çoktandır Rey Vâliliğini isteyen Sa’d İbn-i Vakkas’ın oğlu Ömer’i, Hz.İmâm Hüseyin ile savaşacak orduya kumandan tayin etti ve Ömer’e dedi ki;
“Emrine vereceğim kuvvet ile Kerbelâ’ya gidip Ali’nin oğlu Hüseyin’e, Yezîd’e bey’at etmesini teklif edeceksin. Kabul etmezse onun ve ona tâbi olanların başlarını kesip bana getireceksin. Bu önemli hizmeti yapmakla yükselme yolunu bulacaksın.”
Bu sözler üzerine Ömer ayağa kalktı;
“Ey Ziyad oğlu! Bu çok önemli bir meseledir. Düşünmek için zamana ihtiyaç vardır. İzin verin evime gideyim, düşüneyim; oğullarımla müşâvere edeyim, ondan sonra cevap veririm.”
Ubeydullah İbn-i Ziyad, onun bu isteğini kabul etti. Ömer evine gelince oğullarını çağırttı ve durumu onlara anlattı. Bunun üzerine büyük oğlu şu cevabı verdi:
“Ey baba, bu ne cahilce sözdür? Bu ne gaflettir. Üzerine gideceğin şahsın Peygamber’in göz bebeği, Fâtıma’nın ciğerparesi olduğunu bilmiyor musun? Elbette bilirsin. Bile bile bu büyük vebâli yükleniyorsun. Senin baban Sa’d İbn-i Vakkas, hayatını Resûlullah ve onun yakınları uğrunda harcamadı mı? Sen ise Resûlullah’ın evlâdı üzerine gidiyorsun ve Resûlullah’ın göz bebeği ile harbetmek istiyorsun. Ali’nin oğlu Hüseyin’i buraya davet edenler arasında sen de yok mu idin? Ona üst üste üç tane mektup yazmadın mı? Şimdi ise dünya nimetleri için böyle bir zâtın üzerine gidiyorsun. Ve âdetâ Peygamber’in kanını dökmek istiyorsun. Dünya nimetlerini sevmenin bütün hata ve kötülüklerin başı olduğunu bile bile, bu işi yüklenmek istiyorsun. Ey baba! Böyle bir şey yapacak olursan bunun lâneti kıyamete kadar senin ve soyunun üzerinde kalacaktır.”
Ömer büyük oğlunun sözlerinden hoşlanmadı, kızdı. Harîs bir genç olan küçük oğluna döndü. Küçük oğlu dedi ki;
“Ey baba! Gerçi ağabeyimin sözleri doğrudur. Fakat onlar ilerde, gaibte olacak işlerdir. Hâlbuki Ubeydullah’ın ihsânı hazır ve önündedir. Elde hazır olan nimet elbette meçhul bir nimete tercih edilmelidir. Akıllı olan böyle bir nimeti tepmez.”
Bu sözler üzerine Sa’d oğlu Ömer, kendisi gibi düşünen küçük oğlunun sözlerini kabul etti. Çünkü mal ve hükmediş hırsı, gözünü bürümüştü. Ömer, Ubeydullah’ın yanına giderek teklifi kabul ettiğini bildirdi.
Ömer İbn-i Sa’d’ın, teklifi kabul etmesinden sonra Ubeydullah İbn-i Ziyad, onun emrine beşbin kişilik bir kuvvet verdi ve onu Kerbelâ’ya , Hz.İmâm Hüseyin ile savaşmaya gönderdi.
Ömer İbn-i Sa’d’ın Kerbelâ’ya gelişi, Muharrem ayının 6. günüydü. Hur bin Riyâhi de ordusu ile Ömer İbn-i Sa’d’ın ordusuna katıldı. Ömer İbn-i Sa’d, Kerbelâ’ya gelince ilk iş olarak Hz.İmam Hüseyin’e bir elçi gönderip neden geldiğini sordu.
Hz.İmâm Hüseyin Sa’d oğlu Ömer’e şu cevabı verdi;
“Benim buralara gelmemin sebebi; bana arka arkaya göndermiş olduğunuz mektuplar ve davetlerinizdir, tarafınızdan gösterilen istektir. Bana üst üste mektuplar yazarak ve heyetler göndererek beni ısrarla çağırdınız. Ben de bu davetlerinizi kabul ederek; sizi dalâlet yolundan kurtarıp hidâyet yoluna sokmak, size insanlığı öğretmek, sizi ıslâh ederek size dîni öğretmek için geldik. Sizin göndermiş olduğunuz bu mektuplar üzerine, Mekke’den gönderdiğim amcamın oğlu Müslim ile iki yavrusunu zulümle şehit ettiniz. Onların şehit edildikleri haberini buraya gelirken yolda öğrendim. Ve şunu söyleyeyim ki, sizlerde artık hidâyet yoluna girmek cevherini görmüyorum. Bunun için Mekke’ye dönmek istiyorum. Eğer buna engel olursanız «Ehl-i Beyt»im ve bana uyanlarla birlikte buradan geri dönmek ve Hicaz’a gitmek kararındayım.”
Ömer İbn-i Sa’d, Hz.İmâm Hüseyin’den aldığı bu cevabı hemen Ubeydullah’a bildirdi. Ubeydullah, Sa’d oğlu Ömer’e gönderdiği cevapta;
“Hüseyin’den ve yanındakilerden Fırat suyunun kesilmesini ve Yezîd’in bey’atını kabul etmezse savaşmasını” emrediyordu.
Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül
Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil
Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil
Eğer bulmazsan bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil